<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk E-Dergi</title>
	<atom:link href="http://www.turkedergi.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.turkedergi.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 12:41:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>HEY! Hızlı Editör Yazısı</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/1624-1624</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/1624-1624#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 09:45:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Egemen Özkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Editörden]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1624</guid>
		<description><![CDATA[Merhaba değerli okurlar, İstanbul Atatürk Uluslararası  Havalimanı dış hatlar terminali bekleme solununda 3 aylık eğitim amaçlı yurtdışı seyahatim öncesinde uzun zamandan beri yayınlayamadığımız dergiyi yayınlamaya çalışıyorum. Bu sıkışık zaman içerisinde candan ve içten ekip arkadaşlarımın desteğiyle hazırladığımız 57. sayımızın editör yazısını harflendiriyorum. Türkiye&#8217;nin demokratikleşmek adına anayasa maddelerinin oylanması için ülke referanduma gidiyor. Demokratikleşmenin anayasa değişiklerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba değerli okurlar,<br />
İstanbul Atatürk Uluslararası  Havalimanı dış hatlar terminali bekleme solununda 3 aylık eğitim amaçlı yurtdışı seyahatim öncesinde uzun zamandan beri yayınlayamadığımız dergiyi yayınlamaya çalışıyorum.</p>
<p>Bu sıkışık zaman içerisinde candan ve içten ekip arkadaşlarımın desteğiyle hazırladığımız 57. sayımızın editör yazısını harflendiriyorum.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin demokratikleşmek adına anayasa maddelerinin oylanması için ülke referanduma gidiyor. Demokratikleşmenin anayasa değişiklerinin içeriğine göre değil de liderlere göre verilmesi aslında bizi düşündüren bir husus.  Liderlerin her biri turneye çıkmış şarkıcılar gibi il il dolaşarak aynı repertuarda ama ile göre biraz değiştirerek dinleyicilerini etkilemeye çalışıyor.  Okumadan sırf liderlerin ağzından çıkanlara göre evet ya da  hayır oyu verecek halk asla demokratikleşmeye yönelik olumlu düşünceler uyandırmıyor.</p>
<p>Lütfen sizler araştırın, bu anayasa ne getiriyor neler götürüyor. Ülkemiz için hayırlısı olması temennisiyle.</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/1624-1624&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/1624-1624" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/1624-1624/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayatı Kucaklayan Araba &#8211; Opel Meriva</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/hayati-kucaklayan-araba-opel-meriva-1582</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/hayati-kucaklayan-araba-opel-meriva-1582#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 09:10:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Eralp Tüzüner</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Oto-Alem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1582</guid>
		<description><![CDATA[Kapıları sanki açılımı  ile insanı kucaklıyor….  Eylül ayında Türk kullanıcısıyla buluşuyor. Çoğumuzun alışık olmadığı kapıların tersine açılma durumu 1961 yılında güvenlik zaafiyeleri  nedeniyle yasaklanan sistem günümüz teknolojisi ile tekrar Yeni Meriva ile can buluyor.  Güvenlik ise en üst düzeyde. Fonksiyonellik ise ana teması. 2003 yılında piyasaya çıkan küçük sınıf MPV olan Meriva nın bu yeni jenerasyonu bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/230320100105080817600.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1587" style="margin: 5px;border: 1px solid black" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/230320100105080817600-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" /></a>Kapıları sanki açılımı  ile insanı kucaklıyor….  Eylül ayında Türk kullanıcısıyla buluşuyor. Çoğumuzun alışık olmadığı kapıların tersine açılma durumu 1961 yılında güvenlik zaafiyeleri  nedeniyle yasaklanan sistem günümüz teknolojisi ile tekrar Yeni Meriva ile can buluyor.  Güvenlik ise en üst düzeyde. Fonksiyonellik ise ana teması. 2003 yılında piyasaya çıkan küçük sınıf MPV olan Meriva nın bu yeni jenerasyonu bir çok yeniliğe sahip.</p>
<p>Peki bu fonksiyonelliği sağlayan özellikler neler? Hemen ilk bakışta göze çarpan, tersine 84 dereceye kadar açılabilen kapılar araca giriş ve çıkışta geniş bir alan sağlıyor. Kapılar, araç 4km/s hıza ulaştığında otomatik olarak kilitleniyor. Arka kapı camlarında bulunan dalga formu arkada oturan yolculara özellikle çocuklara dışarıyı izleyebilmeleri için kolaylık sağlıyor. Arkada bulunan 3 koltuk birbirinden bağımsız olarak hareketli. En sağ ve solda bulunan koltuklar ileri-geri ve sağa-sola hareket etmesi ile rahat bir oturma alanı sağlıyor bu FlexSpace ile isimlendiriliyor. Arka koltukların tamamı yatınca düz kargolama zemini oluşuyor. Opel buna FlexFloor diyor. Araçta alışık olduğumuzun aksine ön iki koltuk arasında bulunan mekanik el freni tarihe karışmış. Yüksek konumlandırılmış vites kolunun hemen altıda bulunan Elektrikli el freni minik bir parmak hareketi ile aktif oluyor. Kazanılan bu el freni alanında FlexRail adlı raylı bir kullanılıyor. Bu sistemde ilk rayda ön kol dayama desteği ve altında mini bir kutu, alt rayda hareket edebilen bardak tutacağı bulunuyor. İkisi de ileri geri hareket edebilyor. Bu  durum araç içinde saklama alanlarını arttırıyor özellikle<a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/wp_10_1440x900.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1586" style="margin: 5px;border: 1px solid black" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/wp_10_1440x900-300x187.jpg" alt="" width="300" height="187" /></a>bayanlar için çantalarını saklayabilmek için bir alan oluşturulmuş durumda.  Bagajda bulunan hareketli taban sayesinde bagaj tabanı 5 cm yükseltilebiliyor bu sayede bagajda zemin altında gizli bir bölme oluşuyor buraya laptop vb değerli objeleri koymak mümkün.</p>
<p>Lüx sınıf arabalarda bulunan gündüz farları standart donanımlar arasında. Ve güvenlik donanımları arasında ABS, ESPplus, fren destek sistemi, çekiş kontrol sistemi  bulunmakta. Enjoy ve Cosmo olarak 2 farklı donanım seviyesine sahip olan Yeni Meriva’nın motor seçeneklerine CO2 ve ortalama yakıt tüketimlerine değinmek gerekirse;</p>
<table border="2" cellspacing="0" width="464">
<tbody>
<tr valign="top">
<td height="16">*</td>
<td><strong>CO2 emisyon değerleri</strong></td>
<td><strong>100 km de ortalama yakıt tüketimi</strong></td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="19"><strong><em><span style="text-decoration: underline"><br />
</span></em></strong><strong><em><span style="text-decoration: underline">Benzinli</span></em></strong></td>
<td> </td>
<td> </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>1.4 ECOTEC®  100HP</td>
<td>144</td>
<td>6,1</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>1.4 Turbo ECOTEC® 120HP</td>
<td>143</td>
<td>6,1</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>1.4 Turbo ECOTEC® 140HP</td>
<td>156</td>
<td>6,7</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="26"><strong><em><span style="text-decoration: underline"><br />
</span></em></strong><strong><em><span style="text-decoration: underline">Dizel</span></em></strong></td>
<td> </td>
<td> </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>1.3 CDTI ecoFLEX 95HP</td>
<td>119</td>
<td>4,5</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td>1.7 Turbo ECOTEC® 100HP</td>
<td>134</td>
<td>5,1</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/hayati-kucaklayan-araba-opel-meriva-1582&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/hayati-kucaklayan-araba-opel-meriva-1582" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/hayati-kucaklayan-araba-opel-meriva-1582/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mazideydi “Mutluluk”</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/mazideydi-%e2%80%9cmutluluk%e2%80%9d-1542</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/mazideydi-%e2%80%9cmutluluk%e2%80%9d-1542#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 13:26:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Oktay</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1542</guid>
		<description><![CDATA[Çok eskiden “mutluluk” adında büyülü bir duygu vardı belki hatırlayanlarımız olur. Eskiden diyorum hani Sezen Aksu’nun dediği gibi “hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken, hani çerçeveler boş, hani körkütük sarhoş gençliğimizden, hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken, eskidendi çok eskiden…&#8221; Kızmayın sakın eskidenmiş mutluluklar şimdilerde nerde? Çıkıyorum sokağa  parkta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çok eskiden “mutluluk” adında büyülü bir duygu vardı belki hatırlayanlarımız olur. Eskiden diyorum hani Sezen Aksu’nun dediği gibi “hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken, hani çerçeveler boş, hani körkütük sarhoş gençliğimizden, hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken, eskidendi çok eskiden…&#8221; Kızmayın sakın eskidenmiş mutluluklar şimdilerde nerde? Çıkıyorum sokağa  parkta yaşlı bir amca oturuyor “selamun aleyküm” deyip başlıyorum sohbete bakıyorum ki memleket meselesine takmış kafayı ya da oğlundan dert yanıyor ama ben mutluyum demiyor. Oysa mutlu olmak için o kadar sebep gösterebilirim ki ona… Gönlümden bak amca şu salıncakta sallanan masum çocuğun gözlerine bak insan bunun için mutlu olabilir demek geçiyor ama diyemiyorum. Geçim sıkıntısı almış başını gidiyor ne yapsın amcam bir çocuğun gözlerindeki ışığı…</strong></p>
<p><strong> Sıcak bir gecede dolunayın altında geziyorum kafamda bin bir düşünceyle. Bir dost sesi duymak istiyorum ve tuşluyorum en yakın arkadaşımın numarasını. Kısa bir sohbetin ardından direk anlatmaya başlıyor çok kötüyüm sevgilimden ayrıldım vs. kardeşim diyorum niye üzülüyorsun hayat güzel bak havada dolunay özgürce gezebiliyorsun niye hala hüzünle bütünleşmenin sebebi. Anlamıyor, ben de onu anlamıyorum herkes mutsuz.</strong></p>
<p><strong> Ayrılık diyorlar hasret diyorlar bir sürü isim koyuyorlar mutsuzluklarına. Ama biride çıkıp demiyor ki ya ben çok mutluyum bak nefes alabiliyorum bak görebiliyorum düşünebiliyorum biri de çıkıp demiyor bunu. Sadece şu işim olmadı mutsuzum demeyi biliyorlar. Ben yıllardır hayata başka bir açıdan bakıyorum süzülen bir martıyı gördüğüm zaman mutlu olabiliyorum ya da bir dost kelamı duyunca altıma mutluluktan bir halı serebiliyorum mesela. Oysa mutsuz olmak istesem o kadar sebep sayabilirim ki  ama onun yerine mutlu olmam için olan sebeplerime yoğunlaşıyorum. Mesela bir şiir yazmak mutlu ediyor beni ya da birine çok yaşa demek. Ve haydi sizde mutluluğa yelken açın ve hapşırdığınızda  çok yaşayın hepimiz mutlu olalım…</strong></p>
<p><strong><em><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/0905416e776dc312acce1800a6a91be6_1263837254.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1544" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/0905416e776dc312acce1800a6a91be6_1263837254-300x229.jpg" alt="" width="300" height="229" /></a><br />
</em></strong></p>
<p><strong> ALİ OKTAY ÖZBAYRAK </strong></p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/mazideydi-%e2%80%9cmutluluk%e2%80%9d-1542&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/mazideydi-%e2%80%9cmutluluk%e2%80%9d-1542" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/mazideydi-%e2%80%9cmutluluk%e2%80%9d-1542/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tercih Meseleleri</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/tercih-meseleleri-1591</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/tercih-meseleleri-1591#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 13:18:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki Onur Demirkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem Takibi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1591</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemizi günden güne kavuran sıcaklar, politika kazanını da oldukça ısıtmış durumda son zamanlarda. Fazlasıyla zengin olan gündem konularımızın içerisinden her akşam haber kanallarının ekranlarını üç ya da dörde bölerek aktardıkları kritik olayların üzerinde duracagız bu ayki sayımızda. Askeri okul sınavlarında başarıya ulaşmış ve mülakat aşamasına çağırılmış genç, zeki ve çevik Türk gençlerinin aynı kıdemlerde olmayı  hayal ederek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizi günden güne kavuran sıcaklar, politika kazanını da oldukça ısıtmış durumda son zamanlarda. Fazlasıyla zengin olan gündem konularımızın içerisinden her akşam haber kanallarının ekranlarını üç ya da dörde bölerek aktardıkları kritik olayların üzerinde duracagız bu ayki sayımızda.</p>
<p>Askeri okul sınavlarında başarıya ulaşmış ve mülakat aşamasına çağırılmış genç, zeki ve çevik Türk gençlerinin aynı kıdemlerde olmayı  hayal ederek isimlerini ezberledikleri Genel Kurmay Başkanlarımızdan 26.sı Org.İlker Başbuğ 30 Agustos 2010 tarihinde görevini yeni seçilecek olan TSK personeline devredecek. Gelecek dönem Genel Kurmay Başkanının kararlaştırılması işlemi kamuoyu tarafından YAŞ olarak bilinen Yüksek Askeri Şura toplantıları ile gerçekleştirildi. İlk oturum sonucunda “Yaş” tahtaya basmak istemeyen hükümet üyeleri ve TSK mensupları (Genel Kurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, Milli Savunma Bakanı, Jandarma Genel Komutanı, TSK bünyesindeki Orgeneral ve Oramiraller, T.C.Başbakanı) uzun ve stresli bir mesaide buluşmuşlardı. 27. Genel Kurmay Başkanının belirleneceği ilk görüşmeler sürpriz bir şekilde sonuçsuz kalmış neticeyi heyecanla bekleyen Türk halkının ise aydınlanmayı bekleyen zihinleri tamamen karışmıştı. &#8220;Balyoz&#8221; davasının gümbürtüleri eşliğinde gerçekleşen bu görüşmenin yanı sıra Başbakanın Konutunda gerçekleşen özel görüşmeler ise haber kanallarından eksik olmayan stratejistler için kaçırılamayacak bir fırsata dönüşüp, yeni komplo teorileri üretmelerine zemin oluşturdu. Birçok komuta kademesinde değişikler olurken Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilmesi beklenen Org.Atila Işık’ın emekliliğini istemesi ise yeni bir polemik başlatmıştı. Onurlu bir ayrılıkm ıydı bu yoksa bir tepki mi? Sonuç olarak 1945 İzmir doğumlu Sebahattin Işık Koşaner Cumhurbaşkanı Gül’ün onaylaması ardından gelecek dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak seçildi. Bir diğer tartışılan konu ise Jandarma Genel Komutanlığına getirilmesi  beklenen 1.Ordu Komutanı Hasan Iğsız Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün  ilgilendiği internet andıcı soruşturmasıydı. Hasan Iğsız da görevinden emekliliğini vererek TSK’dan ayrıldı. Güçlü ordu Güçlü Türkiye sloganını hatırlatarak ordumuza ve milletimize yapılan atamaların hayırlı olmasını diliyoruz.</p>
<p>Gelelim gündemin en temel taşlarından olan referandum meselesine. <a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/penguen_kapak412.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1596" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" title="penguen_kapak412" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/penguen_kapak412-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a>Referandum Başbakan Erdoğan tarafından milletin, 12 Eylülde eziyet çekmiş, göz göre göre ölüme götürülmüş gençlerin meselesi olarak ele alındı. Kimilerine göre ise onları göz yaşları içinde anmanın meselesidir aslında. Kulaklarımızın yeterince meşgul edildiği referandum sloganları il meydanlarından ve bazı taraflı  kanalların ekranlarından eksik edilmiyor. Önemli olanın zihniyet olduğunu savunan kesimin dinlemekten sıkıldığı bu sloganların esasında hiçbir etkisinin olmadığı da gayet açık. Bir çok kişi henüz içeriği konusunda yetersiz bilgilere sahip olmasına rağmen oy verdiği partinin kararını otomatik bir mekanizmayla kabul etmiş durumda. Hararetli tartışmalar ve bir sürü polemikle gerçekleştirilen seçim gezilerinde liderler birbirlerine hesap sormaktan hiç çekinmiyorlar. İki gruba ayrılan seçmen profiline baktığımızda son güne kadar mücadelelerine ve düşüncelerine meydanlarda oluşturdukları kalabalıkla seçim sürecinin ne kadar çetin geçeceği de aşikar. Tercihini hangi yönde kullanacağına karar veremeyen kesim ise her gün ayrı kuzeyi gösteren pusulalarından medet ummakta. Bir tahminde bulunmak gerekirse %56 ya %44 oranla ayrılabilir oylar. Amma velakin kesin sonuçları 13 Eylül sabahı tüm Türkiye öğreneceğiz.</p>
<p>Günden yazımızın son bölümünde ise karma ve magazinsel bir tutumla gündem konularını dile getirmek istiyorum. Şöyle ki;</p>
<p>Her yıl olduğu gibi pivot santrafor arayışlarını sürdüren 5 büyüklerde Spor Toto Süper Liginin başlamasına kısa süre kala Pasfotogolmaç  gazetesinden iyi haberler geldi. Taraftarların dört gözle beklediği transfer haberlerine hergün bir yenisini ekleyen gazeteye, boy polemiğini başlatan Manisasporlu ve Kasımpaşasporlu genç futbolcular önemli olanın boy değil soy olduğunu ayrıca takımlarındaki arkadaşlığın, soyun sopun yüksek derecede olduğunu ve iyi bir kamp dönemi geçirdiklerini ifade ettiler. Önümüzdeki referanduma odaklandıklarını söyleyen top cambazlarımız Brezilya&#8217;dan ithal edilen etlerin ise futbolun ve etin marka değerini etkilemeyeceğini düşünüyorlar. Mr.Yes filmini izleyerek motive olduklarını anlatan sporcularımız yargının üzerindeki baskıya değindi ve HSYK’yı da verecekleri kararlarda dikkatli ve özenli olmaları konusunda uyardı. Öte yandan Emekli Sandığı ve SSK’dan gelen haberlere göre havuzlu villalarına kavuşan emeklilerimizin alacaklarının gecikmesi nedeniyle villarını satışa çıkardıkları öğrenildi. İlk bakışta güçlü ve sağlam görünen Tunceli üzerinden gelen Gandi rüzgarlarının kısa süre sonra yurdun farklı kentlerinde hafifleyerek estiği ancak referandum sonuna kadar tamamen kaybolmayacağı bildirildi. Leman ve Penguen&#8217;in yakında siyasete girecekleri ise güçlü kaynaklardan alınan yeni bir bilgi. Güney Doğu Anadolu bölgesinden Ankara ve İstanbul haber ajanslarına geçilen bilgilerde ise bazı kesimlerin özerk bölgelerin oluşturulması konusundaki istekleri ve ‘Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin’ içinde çok başlılığın sağlanmasını isteyerek demokrasinin ne kadar acınası hallere düşürüleceğini gözler önüne serilmesi halk tarafından tepkiyle karşılandı.</p>
<p>Bu sıcak günlerde, kaynayan gündem kazanının içinde neler olup bittiğini  sergilemek için kaleme aldığım gündem yazımı, uzun saatlerce oruç tutulan Ramazan ayı bereketinin sofra ve gönüllerimizden eksik olmaması temennisiyle tamamlıyorum. Tüm okuyucularımıza ve Dünya alemine hayırlı ramazanlar diliyorum..</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/tercih-meseleleri-1591&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/tercih-meseleleri-1591" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/tercih-meseleleri-1591/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaz Sonu Bir Başlangıç</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/yaz-sonu-bir-baslangic-1598</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/yaz-sonu-bir-baslangic-1598#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Aug 2010 13:08:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Özkara</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Biraz da Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1598</guid>
		<description><![CDATA[Ne sıcak bir yaz ama? Aşırı sıcaklar hepimizi bunaltırken, bir anda sahil kenarlarında ya da havuzlarda buluyoruz kendimizi. Her ne kadar güneş sıcaklığı ile sıkıntılı anlar yaşatsa da şarkılar içimizi biraz olsun ferahlatıyor, gündüzleri kulaklığımızda ya da sahillerde, geceleri ise çeşitli eğlence mekânlarında bizi yalnız bırakmıyor müziğin ritmi. Bırakmasını da istemeyiz doğrusu… Enerjisi Hiç Bitmiyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ne sıcak bir yaz ama? Aşırı sıcaklar hepimizi bunaltırken, bir anda sahil kenarlarında ya da havuzlarda buluyoruz kendimizi. Her ne kadar güneş sıcaklığı ile sıkıntılı anlar yaşatsa da şarkılar içimizi biraz olsun ferahlatıyor, gündüzleri kulaklığımızda ya da sahillerde, geceleri ise çeşitli eğlence mekânlarında bizi yalnız bırakmıyor müziğin ritmi. Bırakmasını da istemeyiz doğrusu…</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/deadmau5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1604" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" title="deadmau5" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/deadmau5-300x200.jpg" alt="" width="270" height="180" /></a><strong>Enerjisi Hiç Bitmiyor</strong></p>
<p>Bu kez bir değişiklik yapıp şuan dinliyor olduğum Deadmau5’tan bahsederek başlamak istiyorum köşemize, pek çok elektronik müzikseverin iyi tanıdığı Kanadalı sanatçı pek yakında yeni bir albüme imza atmaya hazırlanıyor. Kısa aralıklarla bir çok parça ve remix ile elektronik severleri boş bırakmayan Joel, 8 yeni parça ile sevenleriyle buluşacak. Son olarak “Arguru” ve “Clockwork” parçalarını Robbie Rivera eli değdikten sonra piyasaya süren dj durmaksızın yoluna devam ediyor.</p>
<p><img class="size-medium wp-image-1602 alignright" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" title="tarkan" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/tarkan-300x295.jpg" alt="" width="192" height="189" /></p>
<p><strong>Çeşme’den sonra Harbiye!</strong></p>
<p>Çıkardığı her yeni albümü olay olan Tarkan, yeni albümü kapsamında sevenleri ile buluşmaya devam ediyor. 27 – 28 – 30 Ağustos akşamları Harbiye, Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesinde olacak. Bu etkinlikler için bilet almak isteyen müzikseverler her zaman olduğu gibi önce Biletix adresine uğrayabilirler. Bu arada kötü bir haber olacak belki fakat Biletixin haberine göre 27-28 Ağustos akşamına biletler tükenmiş durumda…</p>
<p><strong><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/sezen_aksu.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1601" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" title="sezen_aksu" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/sezen_aksu-300x204.jpg" alt="" width="240" height="163" /></a></strong><strong>Şampiyona&#8217;ya Sezen’le Başlanır</strong></p>
<p>Malumunuz önümüzdeki hafta başlayacak olan Dünya Basketbol Şampiyonası&#8217;na ev sahipliği yapacağız. Bu büyük organizasyonun Türkiye’de gerçekleşecek olması hepimizi sevindirmiş durumda, ayrı bir sevindirici haber de internet kaynaklı oldu. Şampiyona&#8217;nın açılış töreninde Sezen Aksu’nun sahne alacağı açıklandı. Umarız bu güzel açılış haberi gibi Milli Takımımız da ilk rakibi olan Fildişi Sahili’ni yenerek şampiyonaya iyi bir başlangıç yapar.</p>
<p><strong>Çok Az Zaman Kaldı<a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/U2.jpg"><img class="size-medium wp-image-1603 alignright" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" title="GOYB_cover_packshot" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/U2-300x261.jpg" alt="" width="240" height="209" /></a><br />
</strong></p>
<p>6 Eylül akşamı gerçekleşecek U2 konseri için geri sayım başlamış durumda. U2 360° Avrupa Turnesi kapsamında gerçekleşecek konsere saat 13.00ten itibaren giriş yapılabilecek. Atatürk Olimpiyat Stadyumunda sahne alacak U2 grubundan önce saat 19.30da sevilen grup Snow Patrol performanslarını sergileyecekler. Konserin başlama saati ise 21.00 olarak belirlenmiş durumda.</p>
<p>Ramazan ayına girdiğimiz şu günlerde herkese hayırlı Ramazanlar diler, müzik dolu günlerin sizinle olmasını temenni ederim. Şimdilik esen kalın sevgili okurlar.</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/yaz-sonu-bir-baslangic-1598&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/yaz-sonu-bir-baslangic-1598" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/yaz-sonu-bir-baslangic-1598/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jean-Jacques&#8217;in İstiklal Gezisi&#8230;</title>
		<link>http://www.turkedergi.com</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Aug 2010 16:33:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erge Özcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[57. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>
		<category><![CDATA[Sinemahsül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1551</guid>
		<description><![CDATA[''Yalnız Gezenin Düşgenleri'' eserinde 10 tane gezisini anlatan ünlü Fransız düşünür, filozof ve yazar  Jean- Jacques Rousseau, 230 sene sonra uyanıp günümüz İstiklal Caddesi'nde gezseydi düşünceleri ve izlenimleri neler olurdu? ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8221;Yalnız Gezenin Düşgenleri&#8221; eserinde 10 tane gezisini anlatan ünlü Fransız düşünür, filozof ve yazar  Jean- Jacques Rousseau, 230 sene sonra uyanıp günümüz İstiklal Caddesi&#8217;nde gezseydi düşünceleri ve izlenimleri neler olurdu?</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/images.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1553" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/images.jpg" alt="" width="197" height="256" /></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/images.jpg"></a></p>
<p>230, tam 230 sene sonra nerede olduğumu bilmeden, dışarıda nasıl bir yaşamın akıp gittiği konusunda en ufacık fikre dahi sahip olmadan, hangi dilde evirildiğini bilmediğim meçhul bir coğrafyada sonunda uyandım. Terk edilmiş bir laboratuarda, terk edilmiş eşyaların ve deney malzemelerinin yanında uyandım. Uyandığım yerin perdeleri kapalı ama yaşadığım hayatın kırgın geçen son 20 senesi boyunca ruhum ilk defa perdelere inat bir aydınlık içinde. Çiçekleri incelerken, doğayla bütünleşirken ya da yalnız gezen olarak toplumdaki onca kirli yüz ve ruha inat bir temizlikte düşler kurarkenki heyecan var içimde ve uyuduğum 230 seneyi kapsayan 230 adet çuval dolusu umut… Dediklerimi takip edemiyorsunuz sanırım… Suç benim! 11. gezimi, belki de nihai gezimi gerçekleştirmeden önce içinde bulunduğum durumu size kısaca anlatmak istiyorum.</p>
<p>Yanlış anlaşıldığım yahut anlaşılıp da bazı menfaatlere ters düşebilecek noktalara değindiğim için dışlandığım bir çağa olan küskünlük ve çıkarların, asla hedefini şaşırmayan bozuk niyetlerin ortasında kalan ben, yalnız gezen olarak yaptığım onca gezinin ardından aklıma çılgınca bir fikir düşmesine izin verdim. On birinci gezimi, nihai gezimi; başka bir çağda, beni anlamayan çağdaşlarımın aksine, asırlar sonra yazdıklarımı okuyup anlattıklarımı anlayabilmiş ve modern dünyanın çıkmazlarından kopup doğayla ve kendi özüyle bütünleşebilmiş, gerçek anlamda bilen ve öğretmekten ziyade önce kendi anlayabilme ilkesini felsefe edinen insanlarla dolu olduğunu ümit ettiğim 21. yüzyılda gerçekleştirmek hayali ile çılgınca bir girişimde bulundum. Anlaştığım çok nadir çağdaşlarımdan bir bilim adamının sonuçları belirsiz bir deneyine ortak olmayı ve kendisinin geliştirdiği bir aletle 230 sene kadar dondurulup fani ömre inat, çağlar sonra uyanıp 21. yüzyılda gördüklerimi 18. yüzyılın insanı olarak son bir gezi yazısında ifade etmeyi kabul ettim. Nerede uyanacağım konusunda bana bir şey söylenmemesini özellikle istedim. Çağdaşlarıma inat yeni gelen çağlardaki insanların dünyanın neresinde olursa olsun 18. yüzyıldakilere oranla çok daha gelişmiş, çıkarlardan aranmış ve ruhani yönden ilerlemiş olduğunun getirdiği büyük bir umut ile bilim adamı çağdaşımın beni 230 senelik uykumdan uyandığım yer konusunda şaşırtmasını ondan bizzat ben rica ettim.</p>
<p>Evet, işte 11. gezim öncesinde durumum bu… Size on gezim boyunca kendimi ve yaşadığım dönemin insanları ve sistemi hakkındaki serzenişlerimi anlatan ben, 11. gezimde yeni doğmuş bir çocuk yahut derisini yeni değiştirmiş bir yılan tazeliği ve heyecanıyla, yaşadıklarımı aktaracak ve beni bekleyen belirsizlik içinde yürürken on gezime inat dağa bayıra kaçmadan, kalabalıklarda yürüyerek dönüşüm ve değişim gösterdiğini ümit ettiğim gelişmeleri aktarmaya çaba göstereceğim.</p>
<p>Uyandığım laboratuarın içine kısaca göz gezdirdikten sonra kim bilir kaç senelik olan saksılarda artık fosil haline gelmiş çiçekleri görerek içimin sızlamasına yüreğimdeki umuda rağmen engel olamadığımı itiraf etmeliyim.  230 sene kadar uyutulmadan önceki yaşamımın son senelerinde botanikle son derece ilgilenen yalnız gezen biri olarak, bana dost olan çiçeklerin ölüsünü tüm çıplaklığıyla gözlemlemenin ruhumu acıtması sanırım oldukça doğal. Ama yok, bu sefer incinmelerimin beni kalabalıklardan soyutlamasına ve yalnız gezen bir düşçü yapmasına izin vermeyeceğim. Neticede 200 küsür sene sonra dışarıda bir şeyler değişmiş ve çağdaşlarımın aksine bu çağın insanlarının ruhunda ve zihninde bir şeyler gelişmiş olmalı, öyle değil mi?</p>
<p>Uyandığım laboratuarın kapısını aralıyor ve taş merdivenlerden hayatımda ilk defa insanların arasına çıkarken, adeta koşar adımlarla ilerliyorum. Dış kapıya yaklaşırken baş döndürücü bir uğultu ve insan kalabalığının boğuk sesleri kulağımı doldurmaya ve insan tınıları bozuk bir senfoni gibi içeri dolmaya başlıyor. Nelerle karşılaşacağımı, hangi ülkenin hangi insanlarıyla karşılaşacağımı bilmememin ve beni bunca yıl kendinden uzaklaştıran insan kalabalığın ürküten atmosferine çıkacak olmanın tedirginliğinden ötürü; bir an gözlerimi kapatıp caymak ve 230 yıl yarı uyuyup yarı hayal kurduğum laboratuarın içine geri dönme ve beni yıllarca ayakta tutan düşlemlerime saklanma arzusuna kapılacak oluyorum ama hemen eski kararlılığıma geri dönüp derin bir nefes alarak gözlerimi aralıyor ve kendimi dış dünyaya atıyorum.</p>
<p>Ara bir sokakta olduğumu tahmin ederek yürümeye başlıyorum. Hava soğuk, kar serpiştiriyor. Enteresandır, yüzyıllar geçmesine rağmen doğa hep aynı kalıyor anlaşılan. 18. yüzyılda yukarıdan yağan kar yeniçağda aşağıdan yağmıyor. Bu fikrime içimden gülerek dış dünyaya sonunda adım atmanın ve iki asrı aşan bir aradan sonra karşılaşacağım dünyada beni nelerin beklediğini kestirememenin ürküntüsü ile fakat umuda yüzümü dönerek adım atmaya, rüzgara inat yürümeye devam ediyorum. Ara sokakta insanlar karşıma çıkmaya başlıyor. Ne garip, ne komik giysiler kuşanmış insanlar bunlar… Kendi garip giysilerine bakmaksızın bana garipseyen hatta dalga geçercesine süzen bir tavırda gözlerini dikip bakıyorlar. Kırılacak ve vazgeçecek gibi oluyorum ama sonra yeni bir çağda insanların ruhunun ve gelişmişliğinin değişmesini umut ediyorsam, giyinişlerinin de değişmesine ses çıkarmamam ve garipsemem gerektiğini anlayarak kafamdaki peruğuma ve onlara göre çağ dışı kalmış giysilerime şaşkın ve alaycı süzüşlerle bakan insanlara gülümsüyor ve ara sokakta kararlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.</p>
<p>Ara sokağı aşarak yukarı doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürümeye devam ettikçe sesler ve ayak sesleri de artmaya devam ediyor. Anlaşılan sonunda kalabalıkların bulunduğu ve gelişmiş çağın gelişmiş tüm o kalabalıkları ile karşılaşacağım mevkiye giderek daha yaklaşıyorum. Sonunda sesler dayanılmaz bir hale geliyor ve vücudum bana ardı ardına çarpmaya başlayan gövdelerden sonbaharda çaresizce savrulan yaprak misali bir o yana bir bu yana savrulmaya başlıyor. Sanırım nihayet kalabalıkların bulunduğu, aktığı caddedeyim. 11. gezimi çağları aşan bir düzlemde gerçekleştireceğim caddeye bakmadan önce, bana çarpmaya devam eden gövdelerin arasında gözlerimi kapatıyor ve umudu ciğerlerime çekerek derin bir nefes alıyorum ve gözlerimi açıyorum. Aman tanrım! Ben neredeyim böyle? Tüm bu kalabalık, tüm bu baş döndürücü gürültü, tüm bu yazılar, ışıklı tabelalar, tüm bu üzerime dikilmiş gözler, tüm bu garip tipler… Yoksa 230 sene uyuduğumu sanan ben, gelişmiş bir çağın özlemi ile uyuduğumu sandığım o süreçte ölü müydüm yahut geldiğim bu yer Kalvenist son bulan hayatımın Katolik sürecinde oldukça sert bir şekilde dile getirilen ve sürekli korku salınarak anlatılan cehennemin kendisi mi? Ama hayır, kar hala tenime dokunduğuna ve en önemlisi dokunacak bir ten mevcut olduğuna göre demek ki hala yaşıyorum. O zaman bu kabus dolu yer de neyin nesi? Ben nerde uyandım ve çevremde gördüğüm tüm bu değişimler de ne? Bu caddeden çıkmalıyım, evet adını bile bilmediğim bu caddeden çıkmalı; daha sakin bir yer, mesela bir çayır filan bulmalıyım. Caddenin başını görebiliyorum. Eğer oraya ulaşabilirsem sanırım her şey için bir umut olabilir. Etrafıma bakmaksızın hızlı adımlarla oraya yürüyeceğim ve daha sakin bir yer bulacağım. Evet, bunu yapacağım. Caddenin başı olduğunu düşündüğüm yere doğru yürüyorum. Aman tanrım tüm bu makinelerde ne? Atlar, at arabaları nerede? Süratli metal şeyler, adını bilmediğim hızlı şeyler, anıt gibi bir şeyin ilerisindeki caddelerin her yerinden bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Hiç at yok, at arabası yok… Tanrım bu nasıl bir çağ? Anlaşılan o ki caddeden kurtulup anıtın etrafında akıp giden metal taşıma aletlerine doğru gitmemin imkanı olmadığına göre, sanırım burada kalmak ve nihayetinde de boylu boyunca uzanan bu caddeye girmekten başka bir seçeneğim yok.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/taksim_square1.jpg"></a></p>
<p>Derin bir soluk alıp her şey son derece normalmiş gibi davranmaya ve o çağın insanları için çok normal olan bu hayatı 60 senedir tanıyan bir insanın sakinliğine bürünmeye çalışıp yürümeye, etrafıma bakınmaya ve ellerimi cebime güven almak istercesine sokarak sakin adımlarla yürümeye başlıyorum. Öncelikle yuvarlak bir alan içerisinde bulunan bir anıt gözüme çarpıyor. Anıt güzel ve göz doldurucu… Çevresinde de bir sürü insan var. Sanırım insanlar tüm korkunçluğuna rağmen bu yeniçağda, sanat eserlerine gereken değeri veriyorlar. Baksanıza çevresindeki kalabalığa… Ama bir süre sonra sanata ve esere değer veren bir çağın yeni üyesi olarak, artık ‘‘çağdaşım’’ sayabileceğim insanlara saygıyla bakacakken ve umutlarımı yeşertecekken bir şeyi fark ediyorum. Ne mi fark ediyorum? Kimsenin çevresinde toplandıkları anıta aslında dikkatlerini yöneltmediğini, hak ettiği ilgiyi göstererek bakmadıklarını… Herkes orada anıt dışında her şeye bakışını gezdirerek ya etrafına bakınıyor, ya birini bekliyor yahut da ellerindeki ne olduğunu anlayamadığım ve minik bir şimşeği andıran anlık bir ışık demeti yayan garip bir makinenin karşısına geçip anıt önünde durup garip pozlar veriyor. Kimileri ellerinde yine adını bilmediğim ve ne olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı minik bir aleti kulaklarına götürüp kendi kendilerine sohbet eder gibi konuşuyor. Tanrım bu ne garip bir çağ böyle!</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/taksim_square.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/kl.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1560" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/kl.jpg" alt="" width="196" height="257" /></a> İnsanlar anıtı çevreleyen yuvarlak alanda ya ayakta duruyor ya da birbirinden güzel çiçekleri çevreleyen demirlerin üstünde, çiçeklerin güzelliğinden habersiz bir şekilde oturup ya beklemekten ötürü homurdanıyor ya da garip pozlar verip adını bilmediğim o aletin önünde şekilden şekle giriyorlar. Garip, çok garip… ‘‘ Bu çağın insanları anıta neden gereken önemi vermiyor? Yoksa çağlar geçmesine rağmen idrak düzeyinde bir değişim olmadı mı?’’ diye düşünecek olurken, bu insanların benim gibi çağlar sonra uyanıp bu anıtı ilk defa görmediklerini hatırlıyor ve anıtı yüzlerce defa gördükleri için artık alışmanın getirdiği bir vurdumduymazlık gösterdiklerine kendimi ikna ederek umutlarımı yeniden yeşertip gülümsüyorum. İnsanlar ben anıtın olduğu yere doğru yürürken kıyafetlerime, saçımı çevreleyen peruğuma bakıp önce şaşırıp sonra kendi aralarında hınzırca gülüşüyorlar. Daha önce düşündüklerimi hatırlayıp aldırmıyor, sadece bu yeniçağın gelişmiş insanlarına gülümseyerek heykele doğru ilerliyorum. Anıt çok güzel fakat anıta bir ben bir de Çinli ya da Japon olduklarını çekik göz yapılarından tahmin ettiğim birkaç kişi inceleyerek ve hayranlık dolu gözlerle süzerek bakıp duruyoruz. Ardından gözüm anıtı çevreleyen yeşilliklere ve yeşillik üzerindeki birbirinden güzel çiçeklere takılıyor. Demirlerle kuşatılmış alanın üstünden atlayarak çiçeklere dokunmaya, uzun zaman boyunca sevdiğe kıza dokunmaktan mahrum kalmış bir genç adamın şefkati ve özlemi ile yapraklarını okşamaya başlıyorum. Bitki bilimiyle ilgili olduğum yıllardan öğrendiğim tüm o bilgiler sayesinde tüm çiçeklerin adlarını, türlerini hemen kavrıyor ve sevinçle gülüyorum. Anıtın çevresindeki insanlar ve anıtın çevresinden hızlı adımlara geçen tüm o yüzler  bana şaşkın ve eleştiren hatta kınayan gözlerle bakmaya başlıyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Çevrelerindeki şu güzelliği nasıl takdir etmez ve binalarla dolmuş bu meydanda, caddede her şeye inat nefes alan bu çiçeklere nasıl sevgi duymazlar? Bir süre sonra formalı bir adam bana kızgın bir şekilde bir şeyler bağırıyor. Konuşulan bu dili bilmiyorum ama vücudun evrensel lugatındaki kızgınlığı hemen anlayıp üniformalı adamın çiçeklerin bulunduğu yerden uzaklaşmamı istediğini hatta emrettiğini tahmin edebiliyorum. Kalbim kırılmıyor değil, ama yine de bu çağı anlamadan, yapılan hareketleri değerlendirmemede kararlı bir şekilde, bana gülen insanlara ve bana kızgın sözler sarf eden adama gülümseyerek anıtın bulunduğu yeri terk etmeye başlıyorum. Güzeller güzeli bir anıtın görkemini ve çiçeklerin büyüsünü görmeyecek kadar gözlerine perde inmiş insan kalabalığını geride bırakarak tüm cesaretimi toplayıp caddeye doğru yürümeye karar veriyorum.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi11.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1555" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi11-300x138.jpg" alt="" width="300" height="138" /></a></p>
<p>Acaba nerdeyim? Burası hangi ülke? Konuşulan bu dil de nesi? Başımı döndüren bir sıklıkta etrafımı kuşatmış, caddeyi sarmalamış olan dükkanlarda İngilizce bir sürü isim yazdığını fark ediyorum. Burger King, Starbucks… ‘‘Sanırım İngiltere’deyim!’’ diye düşünüyorum ya da İngiltere’ye bağlı bir ülkecikte. Ya da bu çağın insanları kültürel bakımdan o kadar gelişmişler ki artık tüm dilleri evrensel bir dil gibi konuşabiliyorlar diye düşünüyorum ve bunun getirdiği cesaret ile yanımdan geçen genç adama Fransızca yani kendi ana dilimde ‘‘Affedersiniz genç arkadaşım. Burası neresi?’’ diye soruyorum. Çocuk önce kıyafetlerimden ve peruğumdan ötürü afallıyor sonra yavaş yavaş yüzüne yayılan tedbirli bir gülümseme ile  ‘‘No French. Do you speak English? English?Yes?’’ diye cevap veriyor. Evet, şimdi eminim, burası ya İngiltere ya da İngiltere’nin egemenliğine aldığı bir ülkecik. Bu sefer genç adamı onaylayarak İngilizce olarak burası neresi diye soruyorum. Genç adam önce şaşırarak bana bakıyor sonra gülümseyerek ‘’İstiklal Caddesi’’ cevabını veriyor. ‘‘Peki, hangi ülkedeyim?’’ diyen ikinci sorumu sorduğumda çocuk önce dalga geçtiğimi düşünerek kahkaha atıyor, ciddi tavrımı fark eder fark etmez gülümsemesi donuyor ve beni tedirgin bakışlarla süzerek ‘’Tabii ki Türkiye’’ cevabını veriyor. Türkiye… Türkiye’de neresi? Çocuğa soru yöneltmeye devam ediyor ve ‘‘Burası İngiltere’nin yeni adımı yoksa İngiltere’ye bağlı yeni bir devletçik mi?’’ diye soruyorum. Çocuk şahsına bir hakaret etmişçesine bana sertçe ‘’Hayır, tabii ki de değil. Kamera şakası mı bu?’’ diye etrafına bakınıyor. Kamera? Şaka? Bu genç adam neden bahsediyor? Bahsettiği şeyin, kamera şakası dediği şeyin  gerçekleşmediğini anladıktan sonra aynı tedirgin tavırda ‘’Bakın bunu ilk ve son kez söylüyorum. Burası İngiltere değil ya da İngiltere’nin yeni uzantısı hiç değil. Burası bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eğer eski bir tarih arıyorsunuz Türkiye’nin tarihini İngiltere’de aramayın, illa arayacaksanız önceki devletimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda arayınız ‘’ diyerek kızgın tavırlarla ve adımlarla yanımdan uzaklaşıyor. Aman Tanrım Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı mı? Uyuduğum süre boyunca neler olmuş böyle, inanması güç.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1568" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi2-300x201.jpg" alt="" width="300" height="201" /></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi1.jpg"></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi.jpg"></a></p>
<p>Çevreme bakınmaya başlıyorum ve hep yabancı dilde yazılmış dükkan adlarına, kafelere rast gelmeye devam ediyor gözlerim. Evet, İngilizce isimlerle dolu her yer; gerçi bazı Fransızca ya da İspanyolca isimler de var sanki… Belki Fransızca bilen birileri vardır düşünceme yeniden sarılıp yanımdan geçen kişilere deli gibi bir şeyler mırıldanıp Fransızca sualler yöneltiyorum. Bilmediklerini belli eden mimiklerle yanımdan seri adımlarla geçip gidiyorlar, benden uzaklaşıyorlar. Bir süre sonra suallerim iyice mırıldanmaya dönüyor ve çevremden nehir edasında akan kalabalığın arasında komik ve çağ dışı giysilerim ve peruğumla adeta deli gibi bir oyana bir bu yana dönüp durduğumdan habersiz devinip duruyorum. Bir süre sonra insanlarım yanıma metal ve kâğıttan bir şeyler, görünen o ki bu çağın parasını bıraktıklarını ve farkında olmadan komediye dönen tavırlarımı bir tiyatro gösterisi sanarak kahkahalar atarak bana bahşiş bıraktıklarını görüyorum. Durmaları için elimle işaretler yapıyor ve bahşişlerini istemediğimi, sadece kendi dilimde anlaşılmak istediğimi söyleme çabasına giriyorum ama anlaşılan tüm çabalarım sözde tiyatromu daha da gülünç bir hale sokuyor ki kahkahalar ve çevreme atılan paralar da artmaya başlıyor. Sonunda çabamdan vazgeçiyorum. Hatta durumu kabulleniyorum, çünkü her ne kadar tüm bu yaşananlar, tüm bu sadakayı andıran kaba para atışlar kalbimi ve ruhumu incitse de çağın parasının işime yarayabileceğini, en azından son gezimde beni güvenle ayakta tutabileceğini düşünüp kırgın bir halde parayı cebime sokuyorum. Tam caddenin yanındaki bir ara sokağa girme düşüncesi içindeyken üstümdekileri süzerek fakat gülümseyerek yanıma birinin yaklaştığını görüyorum.  ‘’Fransız mısınız?’’ diye soruyor Fransızca. ‘’Evet’’ diyorum umut ve neşeyle. ‘‘Size yardımcı olabilirim. Ben Fransızca eğitim yapan bir lise olan Galatasaray’da öğretmenlik yapıyorum.’’ diye konuşmasını sürdürüyor otuzlu yaşlarının başında olduğunu anladığım, yuvarlak gözlükleri ile bilgin görüntüsü çizen ve düzgün sakalları ile hoş sayılabilecek bu adam. Aslında İngilizceyi de iyi bildiğimi fakat birden kendi dilimi konuşmanın getirdiği güven duygusunu tatmak için Fransızca konuşabilen, ama en önemlisi benimle aynı dili konuşabilen birilerine ihtiyaç duyduğumu söylüyorum genç adama. Adının Tayfun olduğunu söyleyen adam gülümseyerek beni anladığını söylüyor. ‘’Üzerinizdeki kıyafetler’’…diyor, ‘’Sanırım tiyatro oyuncusunuz!’’ ‘’Hayır diyorum, bunlar benim normal kıyafetlerim’’ Önce şaşırıyor sonra ise gülmeye başlayıp ‘‘Siz ya bu çağın dışında kalmış bir insansınız ya da benimle dalga geçiyorsunuz.’’ diyor Tayfun. Bana olan bakışlardan bunalmış bir halde gülümseyip genç adama dönerek ‘’Evet, bu ikisinden biri’’ diyorum. Üzerimize üzerimize yürüyen kalabalıkları yararak İstiklal Caddesinde yürümeye ve sohbet etmeye devam ediyoruz. Tayfun gülümsüyor ve adımı soruyor’’ Jean Jacques’’ diyorum. ‘’Roussaeu mu yoksa?’’ diyerek kahkahayı basıyor. Aman tanrım diyorum içimden sevinçle, beni tanıyorlar. Bu çağın insanları beni tanıyorlar ve anlaşılan o ki çağdaşlarıma inat benim düşüncelerimi kavrayabiliyorlar. Tam onu onaylamaya yeltenirken Tayfun sözümü keserek ‘’ Ahh ne bayık bir adam. Yıllarca Fransız Dil ve Edebiyatı okurken o adamı okutup durdular. Entelektüellikse ben de entelektüelim ama adam cidden tam bir sosyal hayat ve toplumsal yaşam düşmanı. Ezilmiş bir adamın biri sadece. Kalemi güçlü tamam ama niye bu adamın yazdıkları bu tarihe kadar gelebilmiş kavrayabilmiş ve bu adam bazı kişilerce niye bu kadar tutuluyor anlamış değilim’’ diyor ve bu sözleri ile kalbimi çıplak elleriyle açıp içine hançer darbeleri sokuyor.</p>
<p>Tam yanından yardımı ve sohbeti için teşekkür edip uzaklaşacakken ‘’Hayır dur bakalım’’ diyorum kendime. ‘’Eğer bu adam seni anlamadıysa onun seni anlamasına engel olan bu çağda bizzat bu adamla yürüyüşünü gerçekleştirecek ve 11. gezini yalnız değil, bu adamı çevreleyen ve düşüncelerine çevreleyen atmosferi bizzat onunla geçirip onu anlamaya çabalayacaksın. Hem baksana bu çağ konusunda bu kadar karamsar olmayı da bırak! Demek ki yazılarım bu çağa kadar gelebilmiş ve anlaşılan yazdıklarımı sıkı bir şekilde takip edebilmiş ve algılayabilmiş kuşaklar var karşımda. Umutsuzluğa kapılma ve ne olursa olsun sana yardım etmeye çabalayan ve belki de yazdıklarını zoraki bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığı için ön yargı ile okuyan bu genç adama küsüp gitme ve onu anlamaya çabalayarak bu nihai yürüyüşünü, gezini yine onunla tamamla.’’ diye geçiriyorum.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi5.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1569" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi5-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi11.jpg"></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_caddesi1.jpg"></a></p>
<p>Tüm bu düşüncelerden sonra Tayfun’a gülümsüyor ve onun anlattıklarını dinlemeye koyuluyorum. Korkutucu kalabalıkta ilerledikçe gözüme yol kenarında mendil satan yüzleri kirli çocuklar takılıyor. Cebimde utanç verici tiyatro oyunumda atılan paralar olduğunu hatırlayarak çocuklardan ikisine metal para uzatarak mendil alıyorum. İki çocuktan alınca beş çocuk daha bana bir şeyler söyleyerek mendillerinden almam için ellerimden tutup beni çekiştirmeye, beni zorlamaya başlıyorlar. Tayfun’a beni kurtarmasını isteyen gözlerle bakıyorum ve çocuklara bir şeyler bağıran Tayfun, beni onların ablukasından kurtarmaya çalışıp bir yandan da ‘’Bunlar böyledir işte. Siz tabii alışık değilsiniz böyle medeniyet dışı hareketlere. Bunlara elinizi verseniz kolunuzu gitti bilin.’’ diye bana dert yanarak beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Onlardan kurtuldukça benim para verdiğimi gören diğer bir çocuk grubu yanıma yaklaşıyorlar. Onların arasından Tayfun’un manevralarını izleyerek uzaklaşmayı başarıyorum. ‘‘İşte bunu sevmiyorum.’’ diyorum Tayfun’a. ‘’Evet, sefaletin iğrenç yüzünü öyle değil mi?’’ diyor Tayfun. ‘’Hayır diyorum sefalette utanılacak hiç bir şey yok ama sefil davranışları sevmiyorum. En önemlisi de görev haline getirilen iyilikleri sevmiyorum. Bir iyiliği ben istediğim zaman yapmalıyım genç adam. Ama bu iyilik artık karşı taraf cephesinden adeta doğal bir hak gibi alınmaya başlarsa, işte o zaman bu zoraki iyilik yapma zorunluluğundan hiç sevinç duymuyorum. Bu da beni insanlardan kaçmaya, yalnız gezen bir düşçü olmaya itiyor.’’ diyorum. Tayfun bana edalı bir biçimde gülümsüyor ve ‘’İşte şimdi adaşınız, Rousseau gibi konuştunuz’’ diyor. ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri’nden alıntı mıydı bu?’’ diyor gülerek. Yazdıklarımı az da olsa hatırlayabilmesi hoşuma gidiyor ve ‘’ Öyle de diyebilirsin genç adam. ‘’ diyorum gülerek ve durumu çaktırmamaya çabalayarak. Sonra ona dönerek, ‘’Aslında bu anlattıklarımı size de yorumlayabiliriz.’’ diyorum. ‘’Nasıl yani?’’ diyor anlayamayarak. ‘‘Siz de benim gibi zoraki olan şeylerden hoşlanmıyorsunuz. Jean Jacques Rouesseau’yu zorunlu olarak, bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığınız için sevmiyorsunuz belki de o yazar ve düşünürü.’’ diyorum. Bir süre düşündükten sonra ‘’Belki de haklısınız…’’ diyor.  ‘‘Bu gerçekten doğruluk payı olan bir tespit sanırım. Ama yine de bu kadar küskün ve bu kadar yanlış anlaşıldığını söyleyen biriyle özdeşleşirsem bu çağda ayakta kalamam, 21. yüzyıl bu biliyorsunuz, rekabet, atak ve etkiye tepkiyle karşılık verme çağı. Boşa duracak, yalnız gezecek yahut düş kuracak hiç zaman yok. Çünkü zaman para, para ise iyi bir hayat demek.’’  diyor bana. İçim sızlıyor bu söylediklerine ama yine de bana bu kadar açık bir şekilde savunduklarını söylemesi hoşuma gidiyor. ‘‘Öyle diyorsanız öyledir genç arkadaşım.’’ diyorum.</p>
<p>Kar yağmaya, rüzgar yüzümüzü jilet gibi kesmeye devam ediyor. Hava kararmaya başlıyor. Kalabalıklar ise vücuduma çarpmayı sürdürüyor. Sanırım kolum morarmaya başladı. Hava çok soğuk, insanların sürekli üstümdeki çağ dışı giysilere ve  peruğuma bakması daha da soğuk bir havanın tüm vücudumda esmesine sebep oluyor. Titremeye başlıyorum. Tayfun bunu fark ederek ‘’Bay Jean’’ diyor ‘’Üstünüzdekiler mevsime göre son derece ince ve peruğunuzun da kafanızı ısıttığından emin değilim, kıyafetlerinizle çağ dışı gözükmeniz ve herkesin size bakması da cabası. Madem bir tiyatrocu değilsiniz ve madem bu üstünüze zimmetli bir tiyatro kostümü de değil ve madem ki soğuktan titremeye başladınız, gelin sizi cadde üzerindeki mağazalardan birine sokayım ve size bütçeniz yettiği kadar yeni ve kalın bir şeyler alalım.’’ Önce itiraz edecek oluyor ve çağımı gizlemenin-çağımla gurur duyduğumdan değil- üşümemi gizlememden belki de daha büyük bir onursuzluk olduğuna inanarak mırın kırın ediyorum ama sonra içimden ‘’ Eğer 21. yüzyılın içinde nihai gezini gerçekleştirmek ve bu çağın insanlarını dikkat çekmeden ve daha sağlıklı bir biçimde gözlemlemek istiyorsan Jean, bu genç adamı dinlemeli ve üstüne bu çağın kıyafetlerinden ortalama bir kaçını geçirmelisin’’diye düşünüyorum. İstiklal Caddesinde yürürken, gözüme sürekli renkli tabelalar ve afiş benzeri bir sürü görüntü kirliliği, bir sürü şekil ve simge takılıyor.  ‘‘Tüm bunlar da ne?’’ diye sorduğum zaman, bana üzerlerinde yazan şeylerin ismini okuyor Tayfun.  ‘‘Hayır, tüm bunlara ne deniyor ve bunların amacı nedir?’’ diye sualimi daha net bir biçimde yöneltiyorum Tayfun’a. Tayfun bana inanmaz gözlerle bakarak ‘’Sizin bu çağdan olmadığınıza inanmaya başlamak üzereyim Bay Jean’’ diyip kendi esprisine gülüyor. Kendi esprisine gülmenin 18. yüzyıla ait bir hastalık olmadığını anlayarak içimi geçiriyorum. Tayfun şaka yapmadığımı anlayarak ‘’Siz cidden izole bir kasabada ya da ne biliyim Afrika kabilesinde yaşamıyorsunuz di mi? ‘’ diye soruyor. Ben gülümseyince Tayfun içini çekerek ‘’Hala ciddi olarak bana bunu sorduğunuza inanmıyorum ama madem bu esprinizde ısrarcısınız o zaman söyleyeyim. Tüm bu mesaj ve görüntü karmaşasına reklam deniyor. Yani çağımızın efendisi olan sermaye sahiplerinin en sadık hizmetçisi sektörün yani reklamcılığın ürünü… Bir malı marka yapmak -ki mal değersiz, marka olan değerlidir- için ve bu markanın satışını arttırmak ya da daha fazla hatırlanmasını sağlamak için firmaların reklamlarını yaratmaları için bizzat çalıştıkları reklam ajansları aracılığıyla yapılan tüm  bu reklamlar günün modasının belirlediği trendleri yayan markaları yaymak ve sermaye sahiplerinin işine yarayacak şekide tüketimi gıdıklamak için işte böyle tüm etrafımızı yıllardır kuşatıyor.’’ diyor. ‘’Hepsi doğru mu bu reklam dediğin şeylerin? Yani reklamlarda tüm söylenenler doğru mu?’’ diye sorunca ‘’Tabii ki değil!’’ diyor kahkaha ile. ‘‘Doğru olması değil, çok sattırması yetmekte zaten. Denildiği üzere; reklamın iyisi kötüsü yoktur, reklam olması yeterlidir.’’ diye ekliyor Tayfun. Ben şaşırarak itiraz ediyorum. ‘‘Ama bu çok yanlış bir düşünce değil mi Tayfun? Yani o zaman düşünceler de bu tehlikeli sulara girmez mi?’’ ‘‘Aynen öyle Bay Jean. Zaten artık bir filmde de denildiği gibi ‘Doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece popüler fikirler var!’ Reklamı bol olsun, sana olan talebi çoğaltsın ve seni marka haline getirsin yeter. ‘’ Bu söylenenler ruhumu boğuyor ve kalbimi acıtıyor. Tanrım diyorum içimden, cidden nasıl bir çağa geldim ben böyle. Ama yok, her şey bu kadar kötü olmamalı. Baksana, hala gülen insanlar da var. Evet, evet çevremde gülen neşeli yüzler var. Bir süre sonra bu gülenlerin kıyafetimle dalga geçmek için güldüklerini yahut bana gülmeyenlerin çoğunun da yanındakini dinlemeden yanlarından geçtikleri dükkanların camından izledikleri kendi yansımalarından hoşnut olmaktan ötürü kibirli bir biçimde sırıttıklarını görüyorum.  ‘‘Yok yok, ben yanılıyorum. Her şey bu kadar sahte, her şey bu kadar kötü olamaz öyle değil mi? Ben sadece kötü bir talih sonucu olumsuzlukları deneyimledim ama bir süre sonra çağın gelişmişliğini gözlerimin önünen serecek bir sürü olumlu değişimde göreceğim.’’ düşüncesine sarılarak umudumu canlandırıp Tayfunla yürümeye devam ediyorum.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_cad.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1563" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/istiklal_cad-300x197.jpg" alt="" width="300" height="197" /></a></p>
<p>Artık hava iyice karardı. Kararan havaya rağmen kalabalık hiç azalmadı, hatta artıyor. Bana ve kıyafetlerime gülerek geçen kalabalıklara bakıyorum… Kendi üstlerindeki kıyafetlere, kalçalarından düşecek gibi bol gibi duran pantolonlarına, Rusya’da geziyorlarmış gibi sahte kürkten yapılmış kar botlarına, yüzlerinin her tarafına metal araçlar takılmış-ki Tayfundan öğrendiğime göre bu metal delgeçlerin adı piercingmiş ve bu çağın bir aksesuarıymış. Tanrım bu nasıl bir yüzyıl…- çehrelerine, garip şekillerde kesilmiş ve adeta bir kirpiyi andıran dik saçlarına yahut kızlardan uzun olan saçlarına, birbirinin aynı olan ayakkabılarına ve kıyafetlerine bakmadan benimle dalga geçiyorlar… Bu kadar birbirinin aynı giyinen insanlarla karşılaşmak ilgimi çekiyor ve Tayfun’a dönerek ‘’Tayfun bugün Christmas mı yoksa? Bu insanlar bir kıyafet balosuna katılacakları için mi böylesine gülünç ve böylesine aynı giyinmişler?’’ diye soruyorum. Tayfun ‘’Ömürsüzünüz Jean’’ diyor ve ekliyor ‘’Hayır bugün yeni yıl değil ya da bu insanlar bir kıyafet balosu içinde giyinmiş değil. Bu birbirinin aynı akımlar yaratan ve insanları işte tüm bu reklamlar vesaire ile ağına düşüren modanın standartlaştırıcı etkisinin kıyafete yansıyışı.’’ diyor. ‘‘Peki’’, diyorum ‘’aynı giyinmek insanları kızdırmıyor mu?’’ Tayfun gülüyor ve ‘’Şakasına ve benimle dalga geçişine devam eden dostum, her ne kadar dalga geçildiğimin farkında olduğumu bilsem de sorularına cevap vermeyi sürdüreceğim. Sualinin yanıtı hayır. İnsanlar aynı giyinmekten genel anlamda şikayetçi filan değiller, çünkü moda dışında kalırlarsa ve farklı olurlarsa dışlanmaktan korktukları ve modanın dışında giyinmenin tedavülden kalkan bir kişiliğin de yansıması olmasından korkarak, aynı zamanda da düşündüklerini yahut sosyal statülerini sözcük dahi söylemeden herkese göstermek için; tercih ettikleri, kabul ettikleri bir şey bu standartlaşma.’’ diyor. Şaşırıyorum. Zaten 230 senelik uykumdan uyandığımdan beri şaşırmak dışında ne yaptım ki?</p>
<p>Tayfun’un beni giysi almak için götüreceği yere hem yanımdaki genç adamın beni şaşkınlığa sokan laflarını takip ederek hem de çevreme bakınmaya devam ederek ilerlemeye devam ediyorum. Kafelerin, mağazaların ışıklı levhaları gözümü almaya ve başımı döndürüp midemi bulandırmaya başlıyor. Yağan karın yüzüme vuran tanelerinin yüzümü ıslatması da cabası. Bedenim yorgunluk ve üşümekten infilak edecek gibi hale geliyor. Hemen beşinci gezimde kendimin dile getirdiği ‘’Yürek, bedenden daha çok gözetilirse, ufak mahrumiyetlere daha kolay katlanılır.’’ sözünü kendime hatırlatarak hala umut kırıntıları kalan yüreğime yaslanıyorum. Tam bu durumdayken karşı istikametten bize doğru yaklaşan iki hoş, uzun boylu genç bayan gözüme çarpıyor. Hoş ve bakımlı bu genç baylara tebessüm ederek bakarken bir şeyi fark ediyorum. Bayanların vücutlarının duruşundaki tedirginliği ve omuzlarındaki çantalara sıkı sıkı tuturak adeta sessiz bir savunma pozisyonu aldıklarını fark ediyorum. Bu gergin duruşun sebebini  algılamaya çalışırken, çevrelerinden geçen kalabalığın gözünü dikip bu genç ve hoş bayana kendi aralarında dalga geçercesine güldüklerini, lafla saldırıda bulunduklarını görüyorum. Bakışları ve lafları ile rahatsız edenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktayken, bayanların bile zor durumda olan ve tacize uğrayan hem cinsilerine dalga geçercesine süzmeyi ihmal etmediklerini anlayarak üzüntüyle Tayfun’a dönüyor ve deneyimlediğim bu kötü manzaranın sebebini ve bu iki uzun, güzel bayana yöneltilen kaba tavırların nedenini soruyorum. Tayfun iç çekerek ‘’ İki güzel bayan değdiniz aslında önceden erkek olan şimdi ise kadın gibi giyinen yahut ameliyatla bayan olan travesti yahut transseksüellerdir. ‘’diyor. Ağzım açık kalıyor bu açıklamalara. Önce bana söylenenleri düşündükten sonra ‘‘Peki diyorum neden bu kadar kötü davranılıyor ve neden bu kadar aşağılanmaya maruz kalıyor bu insanlar? Tamam, bahsettikleriniz yani erkeğin kadın olması garip bir şey ama bu kadar kötü bir muameleyi kim hak eder söyler misiniz? Kendi komik ve standart giysi ve davranışlarına bakmayarak masum iki insana bu kadar kötü davranmanın gerekçesi ne olabilir?’’ diye soruyorum kızgınlık ve kırgınlıkla. ‘‘Yaşlı dostum, beni çağ dışı olduğun konusunda şu konuşmayı yapmasaydın inandırabilirdiniz ama bu söylediklerinizden sonra çağın dışında olanların sizin değil tüm o modern giysileri altındaki o kalabalıklar olduğu çok açık.’’ diyor bana iç çekerek. Ben de hüzünle iç çekiyorum. Tayfun konuşmasına devam ediyor ‘‘Bay Jean, bu ne yazık ki ahlak denen mefhumun ikiyüzlü, yanardöner tabiatından başka bir şey değil. Kendileri her türlü ahlaksızlığı yapan tüm bu kalabalıklar kendi ahlaklarını yüceltecek ve başkalarınınkini eleştirecek her türlü durumda saldırma fırsatını kaçırmazlar. O olmazsa, mahalle baskısıyla sustururlar. Alsana 21. yüzyıl ve 21. yüzyılda Türkiye.’’  Tayfun’un bu söyledikleri içimin daha da acımasına neden oluyor. Cidden hiçbir şey geçen onca asra rağmen değişmemiş ve gelişmesini beklediğim insanlar benden çok daha çağın dışında kalmış diye iç geçiriyorum ve Tayfun’a gülümseyerek ‘‘Jean Jacques Rousseau’ya benzemediğin konusunda emin misin genç adam? Kimsenin kalbine ve ruhuna girmese de romanlarda ve tiyatrolarda boy boy sergilenen köksüz ahlakı ve maske görevi üstlenen, sadece saldırmak amacıyla gerçekleştirilen ve  savunmaya yaramayan ahlakı eleştirir Rousseau da. Ve bence sandığınızdan daha çok benzer yanlarınız var yazarla.’’ diyorum Tayfun’a gülümseyerek. Tayfun gülerek ‘’Her neyse… Size yeni şeyler alacağımız mağaza hemen üç bina yanda.’’ diyerek beni geçiştiriyor. Gülümsüyorum. Üç bina yanda dediği mağazaya gidene kadar karşıma beni şaşkınlığa uğratan neler çıkmıyor ki; konuşan kantarlar, sinema olduğunu öğrendiğim bir eğlence şeklinin-ki fazlasıyla önemli bir iletişim ve eğlence aracıymış bu sinema dedikleri- afişleri, her adım başı karşına çıkan biletçi adamlar-demek ki bu çağın insanının mutluluğu da şansa kalmıştı- , yayadan başka bir şey olmayan caddede bir ara sokaktan-Tayfun’un öğretmenlik yaptığını söylediği heybetli lisenin yanındaki ara sokakmış bu- karşımıza aniden çıkan yine o aynı korkunç görünüşlü, metalden yapılma sürat araçları, …</p>
<p>Sonunda sadece yol değil aynı zamanda da çağ rehberim olan genç dostumla bahsettiği mağazaya geliyoruz. Dükkan önünde beni durdurup ‘‘Bay Jean ne kadar paranız var? Nasıl bir şey bakalım?’’ diye soruyor bana. Zoraki tiyatro güldürümden kazandığım tüm paraları cebimden çıkarıp eline veriyorum. Bana inanmayan gözlerle bakıyor, ‘‘Ciddi olamazsınız? Sadece bu kadarınız m var? Fena bir para değil ama kıyafet almaya yetmeyeceği de kesin. Siz cidden bir hayalet ya da geçmişten gelen bir ruh musunuz yoksa?’’ diyor bana iç çekerek. ‘‘Neyse’’ diyor ‘’benim de yanımda yetecek param yok ama bir fikrim var.’’ diyip beni mağazanın içine doğru çekiyor. Mağazaya o şekilde girince insanların bazıları dalga geçerek gülmeye bazısı da beni aşağılarcasına baştan aşağı süzmeye başlıyor hemen. İlk önce mağazanın sahibini olduğum sandığım bir bayan, ukala ve kibirli tavırlarla sanki her an bizi defetmeye hazırmışçasına yanımıza yaklaşıyor. Tayfun hemen kendinden emin ve kararlı bir tavırda kadınla Türkçe dedikleri dilde konuşmaya başlıyor. Snop kadın beni süzerek sözleri dinlemeye devam ederken bir süre sonra kafasını onaylarcasına sallıyor. Tam Tayfun bana konuşmaları açıklayacakken, hemen genç adama dönüp ‘’Bu bayan’’ diyorum ‘’Bu zengin görünüşlü bayan, mağazanın sahibi mi?’’Tayfun gülerek ‘‘ Hayır, yalnızca mağaza müdürü.’’ diyor.  ‘‘Peki’’ diyorum ‘‘Türkiye’nin bir krallık değil de cumhuriyet olduğuna emin misiniz?’’  Bana şaşkın ve anlamayan gözlerle bakınca gülümseyerek açıklıyorum, ‘’ Kraldan çok kralcı olmak… Mağaza müdürü dediğin bayanın sadece görevli olduğu bir mağazanın sahibiymişçesine mağaza müşterisi profilinden farklı görünüşe sahip insanları aşağılaması…İşte bu ancak kraldan çok kralcı olmakla açıklanır.’’ diyorum. Tayfun bana bakıp önce bir kalakalıyor sonra ise kahkahayı basıp ‘’Sizi cidden sevdim Bay Jean’’ diyerek bana kadınla olan konuşmalarının içeriğini aktarıyor. ‘’ Bay Jean, sizin Fransa’da profesyonel bir gösteri sanatçısı olduğunuzu Necla Hanım’a söyleyip,  son moda kıyafetlerden oluşturulmuş bir iki kombinasyonunda iki adet-size ve bana- parasız vermeyi kabul ederlerse sizin, mağazanın önüne daha çok müşteri çekmek için gösteri yapacağınızı söyledim’’ diyor. Ben tam itiraz edecekken, Tayfun ‘’ Reklamı sormuştunuz yaşlı dostum, işte artık siz de reklam dünyasına giriyorsun. Hemen itiraz etmeyin, bunu insanları ve çağı daha iyi anlamak için bir oyun gibi düşünün Bay Jean. Tek yapmanız gereken mağazadaki tezgahtarlardan biri sizi ve giydiğiniz çağdışı kıyafetleri gösterip ‘’Çağdışı giyinmek istemiyorsanız bizim markamızla çağın ötesini yakalayın!’’ diye bağırarak mağazaya müşteri toplarken gülümseyip kendi etrafınızda dönmek.Hem itiraf etmek gerekirse, benim için de bu önemli Bay Jean. Ben de ne zamandır bu markanın son moda kazaklarından ve paltosundan satın almayı arzu ediyordum. Hem bakın, iki adet vermeyi kabul ettiklerine göre hem siz bu dikkatleri üzerinize çeken demode kıyafetlerden kurtulacak hem de şu genç arkadaşınızı mutlu edeceksiniz. Bir taşla iki kuş diyoruz biz buna Bay Jean.’’ diye konuşmasını sonlandırıyor Tayfun. İçimden, ‘’Yine zoraki bir iyilik’’ diye geçirip iç çekerken, bu dikkat çeken kıyafetlerden kurtulmak ve yine de bu genç arkadaşımı mutlu edebilmek için bu aşağılayacağı teklifi  kabul ediyorum.</p>
<p>Bir saat kadar süren aşağılayıcı, ayaklı reklam panosu halinde oradan oraya dönerek gerçekleştirdiğim gösterimden sonra, tüm insanlık onurumu kaybettiğimi hisseden mutsuz ve bitkin bir halde, çağa uyumlu yeni giysilerimle-Tayfun da hemen üstüne yeni kazağını geçiriyor- mağazadan çıkarak genç adamı takip etmeyi sürdürüyorum. Birden Tayfun duruyor ve ‘’ Bakın sizi nereye götüreceğim…’’ diyerek beni çekiştirmeye ve lisesinin olduğu ara sokağa doğru beni itelemeye balıyor.  Telefon kulübesi olduğunu öğrendiğim-ki telefon benden sonra olan yeni bir icatmış. Telefon önce kordonlu sonra ise cep telefonu olarak iletişime ve haberleşmeye büyük bir hizmet vermekteymiş. Üstelik artık görüntülü konuşma ile uzaktaki bir yerdeki insanla anında telefonla yüzyüze görüşme mümkün olmuş. Hatta bu durum eşlerini aldatan pek çok kişi için de yarardan çok zarar getirmiş. Tanrım ne çağ!- metal kulübe, mukavvadan evlerinde kardan titreyerek öylece duran sokakta yaşayan insanların yürek dağlayan hali, adının uyuşturucu olduğunu öğrendiğim insana anlık zevk fakat ardından binlerce acı veren bağımlılık yaratan bir madde kullanan pek çok genç…  ‘’Bu nasıl bir çağ? Ben nerdeyim? ‘’ düşünceleri ile zihnim meşgul olurken Tayfun beni bir yerde durduruyor. Bana dönüp gülümsüyor ve ‘’Bakınız Fransız dostum, burası Fransız sokağı, daha doğrusu yeni adıyla Cezayir Sokağı ama hala Fransız Sokağı olarak da adı geçmektedir.Ha Fransa, ha Cezayir, keyfimize bakalım yaşlı dostum!’ diyor. Dediklerinden bir şey anlamıyorum ama  merdivenlerle kaplı, dar bir sokağın içine giren genç adamı takip ediyorum. Fransızca şarkılar kulağımı doldurmaya başlıyor. Herkesin huşu içinde dinlediği açık olduğuna göre demek ki hoş sayılan müzikler bunlar. Oysa ki bana o kadar anlamsız ve garip geliyor ki bu ezgiler… Az önce girdiğimiz mağazanın içinde kulağı delercesine çınlayan ve Tayfundan öğrendiğime göre adları pop müzik, rock müzik ve r&amp;b olan müziklerden daha hoş bu sokaktaki ezgiler ama yine de çok garip ve çok tek düzeler.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/13420255.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1572" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/08/13420255-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" /></a></p>
<p>Bir süre dar ve merdivenle örülü sokakta ilerledikten sonra, Tayfun’un tanıdığı simalara rast gelmemiz sonucu, bu üç adamdan oluşan grubun yanına doğru gidiyoruz ve Tayfun’un coşkuyla bu adamlarla tokalaşıp sarıldığını görerek ben de tanımadığım fakat davranışlarındaki kibir ve gözlüklerinin duruşundan bu çağın entelektüelleri olduklarını farz ettiğim bu adamların masalarına oturuyorum. Tayfun hemen beni adamlara tanıtıyor ve Jean Jacques adını duyan üç adam da gülüp kibirlice ‘’Yoksa ‘Roussoe mu?’’ esprisini tekrarlıyor.  Keçi sakalları, yuvarlak gözlük camları, ellerindeki şarap bardağı ile entelektüelliklerini tescillemek istediklerini hemen algılıyorum . Bu tekrarlanan espriden sonra birisi çok güzel olduğunu sandığı fakat sürekli gramer hatası işleyen Fransızcasıyla bana dönerek, ukalaca ‘’Jean Jacques Rousseau’yu bilirsiniz üstad, öyle değil mi? ‘’diye küçümsercesine bir laf atıyor. Gülümseyerek ve Tayfun’un gözüne bakarak ‘’Elbette, biraz bilirim tabii’’ diyorum. ‘’Biraz’’ sözcüğünü de duyunca bu sözde entel, üç adam başlıyorlar aslında bana ait olan düşünceleri anlatmaya, bahsettiklerinin ben olduğumu bilmeden beni övmeye ve beni pohpohlamaya. Ve benim felsefelerimi bana anlatmaya çalışırken öylesine komik ve öylesine yapmacık ve temelsiz bir hal içine giriyorlar ki, içimden bu çağın insanına en az 18. yüzyıl insana güldüğüm gibi gülüyorum. Bilmem hatırlar mısınız önceki gezilerimden birinde kendilerine ait olamayan felsefeleri kendilerinin gibi aktarma çabasında olan ve sırf üzerinde bilgiççe konuşabilmek için bir şeyleri inceleyen insanları  ve kendilerini aydınlatmak için değil de başkalarına öğretmek için çalışan insanları eleştirmiştim… İşte 230 sene sonra, nihai gezimi gerçekleştirirken karşıma çıkan bu yapma entel grubunun durumu da aynen bu oluyor. Artık bu konuşmalara ve  bu çağın yapmacık, hoyrat, temelsiz ve aydınlanmadan bir haber haline daha fazla tahammül edemeyeceğimi kavrayarak  müsaade istiyorum. Tayfun ‘’Dostum, hey Bay Jean nereye gidiyorsunuz? Sohbet ve gece daha yeni başlıyordu oysa ki…’’ diyip beni vazgeçirmeye çalışsa da genç adama gülümseyip elini sıkıyor ve yaptığı her şey için teşekkürlerimi sunuyorum. Tam dönüp gidecekken Tayfun yanıma yaklaşıyor ve ‘’Şey Bay Jean, acaba bana biraz borç verir misiniz? Sanırım cebimdekiler beni idare etmeye bu gecelik yetmeyecek. Hem bunu bu minik gezimizde size yaptığım dostane rehberliğe sayarız; değil mi?’’ diyor. İçime bir kez daha büyük bir hançer darbesi iniyor ve cebimde zoraki tiyatro güldürümde kazandığım paraları çıkarıp Tayfun’un eline tutuşturuyorum ve genç adamın gözlerinin içine bakarak, ‘’Darbe bazen ıskalayabilir, ama niyet asla hedefini şaşırmaz.’’ diyip buruk bir gülümsemeyle genç adamın yüzüne bakıyor ve ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri-Dördüncü Gezi!’’ diye ekleyerek,  şaşkın halde bana bakan Tayfun’u geride bırakıp oradan uzaklaşıyorum.</p>
<p>Bu gezi artık bitmeli… ‘‘Yalanlar, çıkarlar, sahtelikle 18. yüzyılı çoktan geçmiş olan bu çağdaki ilk ve son gezim, hayatımdaki nihai gezim sona ermeli!’’ diye içimden sayıklayarak, sabah oldukça sakin olan ama şimdi ışıklı levhalı ve üzerlerinde ‘‘pavyon’’ yazan mekanların yanından geçerek, 230 sene sonra uyandığım laboratuarın bulunduğu sokak boyunca yürüyorum. Şansıma açık olan dış kapıdan hemen giriyor ve koşar adımlarla laboratuarın bulunduğu 2. kata doğru yürüyorum. Tüm o şanssızlıklarıma rağmen laboratuarın olduğu evin kapısının da açık olduğunu fark ederek-iyi ki açık bırakmışım- adeta karabasandan kaçan bir rüyazede gibi içeri dalıyorum. Derin nefes alıyor, laboratuarın perdelerini daha sıkı kapatıyor ve 230 sene uyuduğum aletin içine girerek aletin zaman ayarını ‘sonsuz’ a getiriyorum. Böylelikle sonsuza kadar yalnız bir adam olarak düş kurabileceğim düşselim içine adım atıyorum. Uyutulanın 230 sene uyuyan ben değil, yüzyıllar boyunca ayakta uyuyan çağlar, nesiller olduğunu düşünerek son bir kez iç geçiriyor ve sonsuz düş âlemime yol alıyorum. Hepsi bu… Ötesi yok…</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YENİ AŞKLARA YELKENLER FORA….</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/yeni-asklara-yelkenler-fora%e2%80%a6.-1371</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/yeni-asklara-yelkenler-fora%e2%80%a6.-1371#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 21:55:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Oktay</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>
		<category><![CDATA[Şairane]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1371</guid>
		<description><![CDATA[Gidişleri yetim olur bu şehrin… Son kez çıkarsın dik yokuşları yalnızlıkla beraber. Gözyaşın birikir gözünde ama ağlayamazsın; susarsın sadece şehir susar, insanlar susar ve sen susarsın&#8230; Bir yanın bu şehirde kalır sevgilim onu da koyamazsın valize. Anılar hep taze kokar ve buraları süsler. Ardını dönüp son kez bakamazsın; başın öne hafifçe düşer. Güçlü durmak hayat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/SDC10828.jpg"><img class="size-medium wp-image-1398 alignright" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/SDC10828-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Gidişleri yetim olur bu şehrin… Son kez çıkarsın dik yokuşları yalnızlıkla beraber. Gözyaşın birikir gözünde ama ağlayamazsın; susarsın sadece şehir susar, insanlar susar ve sen susarsın&#8230; Bir yanın bu şehirde kalır sevgilim onu da koyamazsın valize. Anılar hep taze kokar ve buraları süsler. Ardını dönüp son kez bakamazsın; başın öne hafifçe düşer. Güçlü durmak hayat felsefen olmuştur ağlayamazsın…</p>
<p>İlk geldiğin günü hatırlarsın. Ne kadar da heyecanlısındır ilk adımlarını atarken. Ellerin titrer onu ararken ve girdaplara girersin sonu olmayan…</p>
<p>Şehri hüzün ve yitik sevdaların şehri demiştim sana. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. O kapının anahtarını bir çift göz açıyordu; içine düşerdin ne yapacağını bilemezdin. Hüzünlenirdin bir içli musikide… Bir de boğaza karşı yaktı mı bir cigara nefes İstanbul olurdu sen bilmezdin.</p>
<p>Paşabahçe’den Beykoz’a yürürdüm senli günleri düşünerek. İnsanlar geçerdi yanımdan aldırmazdım ve bir şiir okurdum sanki sen yanımdasın gibi ama sen duymazdın. Sahil yolunda eski bir balıkçı teknesine atardım kendimi ve bir ekmek arası yerdim. Yüreğimde kaptana sormak istediğim hep bir soru vardı soramadığım… &#8220;bu gemi nereye gidiyor usta&#8221;</p>
<p>Sahilde bir kız çiçek satmaya gelirdi beni her gördüğünde. Bir çiçek alır mısın diye sorardı  gülümseyerek. Kime alacağım derdim susar giderdi. Deniz bir başka vururdu kayalara;  öfkeli ve hırçındı son günlerde. O da mı benim yüzümden diye merak ederdim; cevap vermezdi sorularıma…</p>
<p>Geldiğimden beri bu şehre yağmurlar yağdı. Her gün ağladı gökyüzü ve ben hep merak ettim yaşadıklarıma mı ağlıyor diye. Oluk oluk sular akardı Paşabahçe’ye doğru. Ayağımın altından geçerlerdi ıslattıktan sonra beni… Aldırmazdım…</p>
<p>Ve şimdi yaşanmışlıkları bırakıp gidiyorum üç parça eşyamla. Köhne gemilerin arasından geçiyorum son kez; denizi içime çekerek. Ve yeni umutlara yelken açıyorum. Bir poyraz esiyor son kez yüzüme. Tokat gibi iniyor yokluğun sarsılıyorum. Ve bir hamlede toparlanıyorum yola koyulma vakti&#8230;</p>
<p>YENİ AŞKLARA YELKENLER FORA….</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/yeni-asklara-yelkenler-fora%e2%80%a6.-1371&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/yeni-asklara-yelkenler-fora%e2%80%a6.-1371" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/yeni-asklara-yelkenler-fora%e2%80%a6.-1371/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SÜRDÜLEBİLİR GÜVEN: HABER KANALLARI</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/surdulebilir-guven-haber-kanallari-1473</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/surdulebilir-guven-haber-kanallari-1473#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 21:47:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Egemen Özkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1473</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu doğru yorumlaya bilmek için tarih ve iktisat bilgisi gerekli, salt televizyon haberlerinden yola çıkarak bu konunun tartışılması tamamen akıldışı.

Haber kanalların yeni çıktığı zamanlarda haber verme odaklı , farklı alanlardaki uzmanları biraraya getirerek ceryan eden olayları yorumlama ile izleyiciyi bilgilendirme ve bilinçlendirme amacı güdüldüğünü düşünmüştüm, nitekim de öyleydi. Ancak son zamanlarda sanırsam sayıların artması, reklam pastasından daha geniş bir dilim alma çabası, kutuplaşma ve yandaş olma ısrarı haber kanallarını tekrar gözden geçmem gerektiği haline geldi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p lang="tr-TR">Türkiye&#8217;nin içinde bulunduğu durumu  doğru yorumlayabilmek için tarih ve iktisat bilgisi gerekli, salt televizyon haberlerinden yola çıkarak bu konunun tartışılması tamamen akıldışı.</p>
<p lang="tr-TR">Haber kanalların yeni çıktığı zamanlarda  haber verme odaklı olduğunu, farklı alanlardaki uzmanları biraraya getirerek cereyan eden olayları  yorumlama ile izleyiciyi bilgilendirme ve bilinçlendirme amacı güdüldüğünü düşünmüştüm, nitekim de öyleydi. Ancak son zamanlarda sanırım sayıların artması, reklam pastasından daha geniş bir dilim alma çabası, kutuplaşma ve yandaş olma ısrarı nedeniyle haber kanallarını tekrar gözden geçirmek gereklilik haline geldi.</p>
<p lang="tr-TR">Bir saatlik ana haber bültenlerinde enpoze edilmeye çalışılan görüşler, takipçi ve yandaş çekmeye yönelik söylemler, artık Türkiye&#8217;de alışık olmadığımız kesintisiz hizmet anlayışının aksine 7 gün 24 saat bayram seyran dinlemeden devam etmekte.</p>
<p lang="tr-TR">Haber kanallarının sayısının artmasının getirdiği yararlara değineceğim ancak öncelikle gözlemlerime dayanaran bir kaç husus üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p lang="tr-TR">Hangi sektöre girerseniz girin, bu ister habercilik olsun, ister taşımacılık isterseniz de bankacılık, geçen sayıda yer alan Micheal Portel&#8217;ın 5 kuvvet modelini anlatırken bahsi geçen hususlar değerlendirilmeli.  Medya sektörünün tamamını bir tarafa bırakıp sadece haberciliği bir sektör olarak ele aldığımızda <strong>sürdürülebilir güven </strong> diye bir olgu önem kazanıyor.</p>
<p lang="tr-TR"><strong>Güven</strong> kendi başına  yaratılması yahut sağlanması zor bir hadise iken, kazanılmış olan güvenin korunması ve sürdürülmesi zorun bir kaç kademe üzerine taşıyor.  Önyargı süreci hızlı işleyen, şekle, şemale ve saatlerce süren konuşmada sadece bir cümleye ya da kelimeye bakarak hüküm verilen anlayışa ve alışkanlığa sahip bir ülkede güven kelimesi başlı başına incelenmesi gereken bir konu.</p>
<p lang="tr-TR">Güvenin ötesinde güdülme psikolojisine sahip olan insanoğlu çoğu zaman içinde bulunduğu topluluğun yönelimine göre kanal tercihinde bulunuyor.  Bu salt kanal konusunda değil, siyasi görüş hayata karşı duruş konularında da aynı şekilde.</p>
<p lang="tr-TR">Ulusal kanal diye adlandırılan kanallar o yüzdendir ki, birden fazla farklı dizi türü yapmaktadır. Ama hepsinde ortak gaye bir dizide birden fazla ögeyi içererek izleyici sayısını artırmak diğer değişle reklam pazarındaki dilimini arttırmaktır.</p>
<p lang="tr-TR">Elbette, bundan 10 sene öncesine göre durum farklılık göstermekte, özellikle internetin sağladığı ve daha fazla farklı görüşü tanıma fırsatı bulma şansı olan kesimler tercih edebilme yeterliliği kazanıyor ancak tercih etme şansına henüz erişemiyor. Bu da topluluk içinde yaşamanın dayanılmaz hafifliği olarak adlandırılabilir.</p>
<p lang="tr-TR">Bu güven mevzusuna paralel olarak iki önemli konu mevcut, biri haber kanalında görev yapan amiyane tabiriyle sunucular ve muhabirlerin donanıma ve farklı görüşlere açıklığı, diğer  ise konukların  görsel medya üzerinde terbiye ve üsluba verdikleri önem,  farklı görüşleri dinleme ve kendi görüşünü ifade etme becerisi.</p>
<p lang="tr-TR">Türkiye&#8217;nin ilk haber kanalı yayına girdiğinde, sunucuların düzgün Türkçe kullanımları, çeşitli ve kaliteli haber sunmaları takipçisi olan haber kanallarına karşı haber seyircisinde  yüksek bir beklenti oluşturdu. Öncü haber kanalı alanında ilk ve tek aynı zamanda güçlü ekonomik alt yapısı sahip olan bir grubun bünyesinde olmasını kullanarak  Türkiye&#8217;nin önde gelen, güven kazanmış kaliteli ve birikimli muhabir, sunucu ve yayın ekibini bünyesinde topladı. İkinci haber kanalı ise Amerikan menşeili dünyanın önde gelen haber kanalının desteği aynı azmanda Türkiye&#8217;nin o dönemin en büyük medya kuruluşu tarafından kuruldu. Arada bir çok haber kanalı açıldı.  Bazıları daha spesifik oldu sadece ekonomi ya da spora odaklandı. Şimdi 10&#8242;u aşkın haber kanalı mevcut.</p>
<p lang="tr-TR">Türkiye&#8217;nin kaderimidir bilinmez, kanal sayısı artınca kalite düştü, mevcut sunucular yetmedi gazete yazarları sunucu oldu, kendi programlarını yapmaya başladılar.  Bazılarında kalemin verdiği cesaretle yazdığı ortaya çıktı, herkese laf yetiştirenler televizyonda çetin konuklara karşı dayanamadılar, programı bir süre sonra kendileri değil konuklar yönetmeye başlayınca porgramları kaldırıldı.</p>
<p lang="tr-TR">Özellikle haber kanallarının reyting ölçümlerine dahil tutulmasıyla pazardan daha fazla pay olmak üzere yayınlarda biraz daha değişiklik yapmaya başladılar, bilginin değil sesin ve bağrışmanın gür olduğu programlar öne çıktı.  Eski mankenler program sunmaya başladılar diğer bir değişte podyumda yürüyenler moda programı, kırmızı halıda yürüyenler  kültür sanat programı,  vejeteryanlar ise sağlık programı sunmaya başladılar. Bazılarının program sunuculukları gayet başarılı, bazıları sadece medyatik ve bakımlı oldukları için programları devam ediyor.</p>
<p lang="tr-TR">Haber kanallarının en büyük artılarından biri kıyıda köşede kalmış ama alanlarında gayet başarılı ve donanımlı olan değerli insanları da bizlerle tanıştırdı. Özellikle pek çok akademisyeni ülke tanıma fırsatı buldu, ne kadar kaliteli iktisatçılar, tarihçiler ve siyaset bilimcilerimiz olduğunu görme ve gururlanma fırsatı bulduk.</p>
<p lang="tr-TR">Gelelim haber kanallarındaki ön büyük sıkıntıya; aklı başında donanımlı yazar ve akademisyenlerin özellikle  tüm kanallar belirli bir konuya odaklandığında sayı olarak yetersiz kalmaları. Bu durumda bu konuşulan konu üzerine sadece birkaç kez yazı yapmış kişilerin davet edilmesi gündemdeki sorunu çözme önerileri bir yana dursun halkı yanlış yönde bilgilendirmeleri söz konusu.</p>
<p lang="tr-TR">Özellik konu terör olduğunda, bu konuda ehil olmayan kişilerin ve taraflı kişilerin davet edilmesi sorunu çözümden öte, karmaşıklığa itelediği söylenebilir. Diğer bir taraftan emekli askerlerin davet edilip, bu konuda konuşurken özellikle sorulan sorularda içlerindeki birçok şeyi dışarı vurmalar, siyasesi söylemlerde bulunmaları da bu konunun diğer bir yanıdır.</p>
<p lang="tr-TR">Şeffaflık adı altında abartılmış haberlerden dolayı ne üzülebilen ne de sevinebilen ,  onlarca farklı kanalda aynı olayın onlarca farklı şekilde aktarılmasından kafası karışmış bir milletin sağ duyulu olması, akılcı işler yapması ve sonuç olarak huzuru yakalaması beklenemez.</p>
<p lang="tr-TR">İnsanları yönlendirmekten öte tarafsız bilgilendirmek gereklidir ancak medyanın gerçekliği bu değildir bunu ancak bizim gibi saf çocuklar yapabilir. Bugün bir dava hakkında dört farklı kutubun yayın organının 4 er yorumcusu 16 değişik şekilde yorumluyor. <strong>Doğru mudur? Cevap yanlış değildir.</strong> Haberciliğin yeni anlayışı.</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/surdulebilir-guven-haber-kanallari-1473&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/surdulebilir-guven-haber-kanallari-1473" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/surdulebilir-guven-haber-kanallari-1473/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NE VEDAYMIŞ AMA!..</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/ne-vedaymis-ama-1417</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/ne-vedaymis-ama-1417#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 21:06:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeki Onur Demirkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1417</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle seçkin yazar kadrosu, güncel ve kaliteli yazılarıyla 6 yıl ve 55 sayıdır bizimle birlikte olan TÜRK E-DERGİ ailesinin en yeni üyesi olarak tüm okurlarımıza merhabalar diyorum. Bu güne kadar düşüncelerin özgürce paylaşıldığı, bilgi ve kültür yayıncılığının harmanlanarak okuyucuların bilgisayarları başında keyifli ve düşündürücü dakikalar geçirmesini sağlayan e-dergimize bundan böyle elimden geldiği kadarıyla renk katmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle seçkin yazar kadrosu, güncel ve kaliteli yazılarıyla 6 yıl ve 55 sayıdır bizimle birlikte olan TÜRK E-DERGİ ailesinin en yeni üyesi olarak tüm okurlarımıza merhabalar diyorum. Bu güne kadar düşüncelerin özgürce paylaşıldığı, bilgi ve kültür yayıncılığının harmanlanarak okuyucuların bilgisayarları başında keyifli ve düşündürücü dakikalar geçirmesini sağlayan e-dergimize bundan böyle elimden geldiği kadarıyla renk katmaya çalışacağım. Herkese şimdiden keyifli dakikalar diliyorum.</p>
<p>Türkiye ekrana kilitlendi son bir aydır. Malum ülkemizin üzerinde gezinen kara bulutlar, insanları şaşkına çeviren konuşmalar ve bunların dışında kendi piyasasını oluşturmuş “Alın verin ekonomiye can verin!” sloganına yoldaşlık eden dizi piyasası bizleri yeterince bağımlı yaptı kara kutulara. Başımızı nereye çevirsek bir karakterin kullandığı çanta, giydiği elbise hatta ve hatta kokusunu ekranlardan alarak ürettikleri parfümleri bunların yanında ise çoğumuzun yüreğini dağlayan şehit cenazelerini görüyoruz. Veda etmekle meşgul olduğumuz bu günlerde bir türlü kavuşamadığımız hedeflerimizin nereye kaybolduğunu bilen veya gören -elbette az sayıdaki- çağdaş insan ise bildiklerinden dolayı haksız durumlara düşüyor; sadece bilinçli insanların fark edebileceği utanç verici sorunlarla karşı karşıya bırakılıyor. Çünkü veda etme modasına uymaları gerekiyor veya bekleniyor. Veda etmekten bitap düştüğümüz alışkanlıklarımız nasıl oluyorsa gelip bizi buluyor sonunda. İçimize sinmişse bir kere o nefes, o huy vazgeçmek ne kelime tutkuyla bağlanıyoruz ona.</p>
<p>Bir dizi veda etti bizlere bu aralar, bilmeyenimiz yoktur. Milyonlar ekranları başına kilitleniyor ve bekliyor, önce bir özet geçiliyor sonra gerçekte olması durumunda haber programlarında flaş gelişme olarak aktarılan vaziyetlerin tartışması başlıyor. Erman Hoca&#8217;nın karışmaması şaşkınlıklar içinde karşılansa da binlerce yoruma açık olan bu vedayı başka hiçbir veda gölgede bırakamıyor. 17 yaşında bize ve çok sevdiği ülkesine veda eden kardeşimiz BUSE SARIYAĞ’ın vedası ancak birkaç yaşlı gözle, birkaç tepkiyle ve birkaç tanıdık söylemle gerçekleşiyor. Çok acıdır ki Busenin reytingi 45 saniye ile hesaplanırken en kısa fragmanı 1.30 dakika olan dizilerimiz tıklanma ve paylaşma rekorları kırıyor. Bir de bilgi paylaşayım sizinle: Buse kardeşimizin moderatörlüğünü yaptığı “O Masmavi Gözlere Bir Kez Olsun Bakabilmek için Nelerimi Vermezdim ki!” sayfası Busemiz’i daha baharında ailesinden ve vatanından koparan küstahların saldırılarına da maruz kalmıştır. Sayfaya sahip çıkan az sayıda duyarlı vatandaşımız gece gündüz nöbet tutarak çirkin gönderileri sayfadan uzak tutmaya çalışıyorlar. Masum bedenlerden isteklerini alamayan kirli beyinler bu asil düşünceden bile korkar olmuşlar belli ki.</p>
<p>Veda ederken salladığı mendili gün geçtikçe ıslanan bu halk nasıl oluyor da dizi karakterlerinin ilişkilerine duyduğu ilgiyi başka konulara yönlendiremiyor HAYRET! Geçmişi olmayan Ezel’e dikkat kesilen bu insanlar tarihe sığmayan geçmişi nasıl unutuyor HAYRET! Gün geçtikçe solan çiçeklere, açmadan koparılan tomurcuklara kahrolmayanlar Yaprak Dökümü’ne acılar içerisinde üzülüyor HAYRET! Neye veda etmesi gerektiğini hala göremeyenler size de HAYRET! Bizler aydın insanlarımıza veda ettikçe daha pek çok kıymetli ve eşsiz değere de veda etmeye hazırlanıyoruz onların miraslarına sahip çıkmayarak. Madımak Oteli katliamı 17 yıl önce zihniyetin ne yönde olduğunu bizlere göstermiş; barış elçileri, aydınlar, bilim insanları ve masumlar aramızdan uçup gitmişlerdi. Yakılan bedenlerin yeni ruhlara bir Anka kuşu gibi yerleşmesini umarak ilk yazımın sonuna geliyor b-ve son kez sesleniyorum Kuva-i Milliye ruhunu taşıyan tüm vatanseverlere: Niye kenetlenemiyoruz HAYRET!</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/ne-vedaymis-ama-1417&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/ne-vedaymis-ama-1417" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/ne-vedaymis-ama-1417/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜZELLERDE VEFA VAR</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/guzellerde-vefa-var-1491</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/guzellerde-vefa-var-1491#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 20:42:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Egemen Özkan</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Editörden]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1491</guid>
		<description><![CDATA[Duygularımızı ve düşüncelerimizi akıl ve yürek süzgecinden geçirip  sanal dünya üzerinde elli altı sayıdır sizlere sunmaya çalışıyoruz.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ger derse Fuzûli ki; &#8220;güzellerde vefa var&#8221;<br />
Aldanma  ki şâir sözü elbette yalandır.</p>
<p>Fuzûli&#8217;nin  ölümsüz mesnevisi &#8220;Leyla ve Mecnun&#8221; dan Mecnun dilinden bir gazelin son beytiyle başladım. Sonla başlangıç yaptım, bir başlangıçla sonlandıracağımın sözüyle devam edeyim sözlerime.</p>
<p>Duygularımızı ve düşüncelerimizi akıl ve yürek süzgecinden geçirip  sanal dünya üzerinde elli altı sayıdır sizlere sunmaya çalışıyoruz.  Okur sayısına endeksli olmayan bir dergide, salt üretmek ve paylaşmaktan zevk alan arkadaşlarımızla yola devam ediyoruz.</p>
<p>Düsturumuz olan arkadaşlık bağı sayesinde yayın hayatımızı sürdürmeye devam ederken, her geçen sayıda bu bağlar güçlenip aynı zamanda yeni arkadaşların aramıza katılmasıyla bağlarımız genişliyor.</p>
<p>Birbirlerinin yüzünü  bir kez bile görmemiş insanların dost olabilmesi, bazılarıyla bir yıldır bazılarıyla dergi kurulduğundan bu yana, günden güne artan samimiyet ve karşılıklı güven ile birlikte, ailemizle paylaşamadığımız sırları paylaşır duruma geldik.</p>
<p>Dergimiz ilk yayın hayatına girdiğinde 18 yaşında üniversite hazırlık öğrencisiyken şimdi aynı üniversitede araştırma görevlisi olmam,  benden büyük abi ve ablalarımı dergide yazı yazmak için ikna etmeye çalışırken şimdi dergideki arkadaşlarımın abisi olmam bu sürecin nasıl hızlı ve seviyeli bir şekilde ilerlediğinin göstergesidir.</p>
<p>Fuzûli&#8217;nin değişindeki naifliğin aksine bizler yalandan, hileden, büyük kelimelerden uzak durarak, günden güne alimleşerek, alimleştikçe halimleşirken naçizane ve şairane eserlerimizi sizlere sunmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Gelelim sona, son kelimelerimizle bir başlangıç yapmaya, bundan böyle editörlük görevini genç arkadaşlarım üstlenecek, değerli dostum Alparslan Zengin ve bendeniz kendimizi yeni yayın yöneticileri yetiştirmeye adayacağız, bilgilerimizi ve deneyimlerimizi yeni arkadaşlarımıza aktarmaya çalışacağız.</p>
<p>Sizleri de yazar ve yayın yöneticisi olarak aramızda görmekten memnun olacağız.</p>
<p>Güzellerde vefa olması dileğiyle iyi okumalar.</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/guzellerde-vefa-var-1491&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/guzellerde-vefa-var-1491" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/guzellerde-vefa-var-1491/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KENDİNİ ÖDÜLLENDİRMEK</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/kendini-odullendirmek-1477</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/kendini-odullendirmek-1477#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 11:52:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Görkem Paçacı</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>
		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1477</guid>
		<description><![CDATA[1998’de şirketi sattığımızda, elime birden bir sürü para geçti. Şimdi uzun süredir düşünmediğim birşeyi düşünmek zorundaydım: parayı tutmayı. Yoksulluktan zenginliğe geçişin mümkün olduğu gibi, zenginlikten de yoksulluğa geçişin mümkün olduğunu biliyordum. Ama geçen yılların çoğunu yoksulluktan zenginliğe nasıl geçilebileceğini düşünerek geçirmiş olmama rağmen, zenginlikten yoksulluğa nasıl geçileceğinin yolları hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Bu yollardan kaçınmak için, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		H1 { margin-top: 0.33in; margin-bottom: 0in; color: #365f91 } 		H1.western { font-family: "Cambria", serif; font-size: 14pt } 		H1.cjk { font-family: "DejaVu Sans"; font-size: 14pt } 		H1.ctl { font-family: ; font-size: 14pt } 		P { margin-bottom: 0.08in } 		A:link { color: #0000ff; so-language: en-US }  --></p>
<p>1998’de şirketi sattığımızda, elime birden bir sürü para geçti. Şimdi uzun süredir düşünmediğim birşeyi düşünmek zorundaydım: parayı tutmayı. Yoksulluktan zenginliğe geçişin mümkün olduğu gibi, zenginlikten de yoksulluğa geçişin mümkün olduğunu biliyordum. Ama geçen yılların çoğunu yoksulluktan zenginliğe nasıl geçilebileceğini düşünerek geçirmiş olmama rağmen, zenginlikten yoksulluğa nasıl geçileceğinin yolları hakkında hiçbirşey bilmiyordum. Bu yollardan kaçınmak için, şimdi onların ne olduğunu öğrenmek zorundaydım.</p>
<p><span style="font-size: xx-small"> </span>Böylece servetlerin nasıl eridiğine odaklandım. Eğer çocukken bana zenginlerin nasıl yoksul olduğunu sorsaydınız, bütün paralarını harcayarak derdim. Kitaplarda ve filmlerde hep böyle olur, çünkü en renkli yol budur. Ama gerçekte çoğu servetin erimesinin sebebi aşırı harcama değil, kötü yatırımlardır.</p>
<p style="text-align: center;float: left;padding: 15px"><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/money-in-the-bin.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1484" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/money-in-the-bin.jpg" alt="çöpte para" width="144" height="198" /></a></p>
<p>Farketmeden bir serveti harcamak güçtür. Sıradan keyifleri olan biri, “ne kadar da çok para harcadım” demeden onbinlerce dolar harcayamaz. Ama hisse alıp satmaya başladığınızda göz açıp kapayana kadar milyonlarca dolar (esasında, istediğiniz kadar) kaybedebilirsiniz.</p>
<p>Bir çok insanın aklında lükse para harcamak, yatırım yapmanın çalmadığı çanları çalar. Lüks kendini ödüllendirmenin bir yoludur ve serveti piyangoyla ya da miras yoluyla elde etmediyseniz, kendinizi ödüllendirmenin kötü olduğunu şimdiye kadar iyice öğrenmişsinizdir. Ama kötü yatırımlarsa, bu alarmlar tarafından yakalanmaz. Parayı harcamıyorsunuzdur, yalnızca saklama şeklinizi değiştiriyorsunuzdır. Bu yüzden pahalı şeyler satmaya çalışanlar “bu bir yatırım” derler.</p>
<p>Çözüm, yeni alarmlar geliştirmek. Bu iş zor olabilir, çünkü çok harcamamızı engelleyen alarmlar o kadar temeldir ki genlerimize bile işlemiş olabilirler. Kötü yatırım yapmamızı engellecek alarmlarsa öğrenilmelilerdir ve tüm bildiklerimizin oldukça aksi yönünde olabilirler.</p>
<p>Birkaç gün önce şaşırtıcı birşey farkettim: para için geçerli olan bu durum, aynı zamanda zaman için de geçerli. Zaman kaybetmenin en kötü yolu eğlenmek değil, sahte işlerle uğraşmaktır. Zamanınızı eğlenerek kullanırken bilirsiniz ki kendinizi ödüllendiriyorsunuzdur. Çanlar hemen devreye girer. Eğer sabah uyanıp bütün gün kanepede oturup televizyon seyredersem, içimden bir ses birşeylerin yolunda olmadığını söyler.  Bunu düşünmek bile ürkütücü. Kanepede oturup televizyon seyredersem en fazla 2 saat sonra rahatsızlık duymaya başlarım.</p>
<p style="text-align: center;float: right;padding: 15px"><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/leisure.png"><img class="size-full wp-image-1483 aligncenter" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/leisure.png" alt="keyif" width="197" height="148" /></a></p>
<p><span style="font-size: xx-small"> </span>Buna rağmen bütün gün oturup televizyon seyretsem de birşey farketmeyeceği günler de olur, sonunda kendime bütün gün ne yaptığımı sorsam cevabın “hiç” olduğu günler. Böyle günlerden sonra da kötü hissederim, ama bütün kanepede oturup televizyon seyretsem hissedeceğim kadar değil. Eğer tüm gün televizyon seyretseydim, cehennem azabına düşmüş gibi olurdum. Ama bu çanlar, bütün gün oturup hiçbir işi yapmadığım günler devreye girmez, çünkü görünüşte gerçek iş gibi görünen şeyler yapıyorumdur. E-postalarla uğraşmak, örneğin. Bir masada oturup bununla uğraşırsınız ve keyifli değildir. Keyifli olmadığına göre, iş olmalıdır.</p>
<p>Zamanda da parada olduğu gibi zevkten kaçınmak, korunmak için yeterli değildir. Büyük ihtimalle avcı/toplayıcıları korumak için yeterliydi, belki tüm endüstri öncesi toplumlar için öyleydi. Doğamız ve öğrendiklerimiz birlikte bizi kendimizi ödüllendirmekten kaçınmaya itiyorlar. Ama dünya artık daha karmaşık hale geldi: en tehlikeli tuzaklar, kendimizi ödüllendirmeye karşı geliştirdiğimiz alarmlarımızı, daha erdemli hareketler kılığına girerek kandıran yeni davranışlar oldu. En kötü yanı da şu ki, eğlenceli bile değiller.</p>
<p>Taslakları okuyarak katkıda bulundukları için Sam Altman, Trevor Blackwell, Patrick Collison, Jessica Livingston, ve Robert Morris’e teşekkürler.</p>
<p>Paul Graham, Temmuz 2010</p>
<p>Yazar Paul Graham, aynı zamanda programcı ve programlama dili tasarımcısıdır. Üniversite lisans derecesini Cornell üniversitesinden, Bilgisayar Bilimi üzerine doktorasını Harvard üniversitesinden almıştır.</p>
<p>Kaynağından çeviren: Görkem Paçacı</p>
<p>Kaynak: <span style="color: #0000ff"><span style="text-decoration: underline"><a href="http://www.paulgraham.com/selfindulgence.html">http://www.paulgraham.com/selfindulgence.html</a></span></span></p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/kendini-odullendirmek-1477&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/kendini-odullendirmek-1477" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/kendini-odullendirmek-1477/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumartesi Cumartesi ve Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/cumartesi-cumartesi-ve-fikrimin-ince-gulu-sari-mercedes-1348</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/cumartesi-cumartesi-ve-fikrimin-ince-gulu-sari-mercedes-1348#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 18:26:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erge Özcan</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Sinemahsül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1348</guid>
		<description><![CDATA[''Otobüs'' ile Tunç Okan'ın  büyülü ve bir o kadar vurucu dünyasını incelemeye bir kere başlamışken; yönetmenin, objektifinden hümanizma akan diğer filmlerine değinmeden edemezdim... İşte bu sebeple, ''Cumartesi Cumartesi'' ve ''Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes '' diyorum ve bu yazımla bu değerli yönetmene, bir sinema aşığı olarak saygımı ve teşekkürlerimi sunuyorum...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong> </strong>&#8221;Otobüs&#8221; ile Tunç Okan&#8217;ın  büyülü ve bir o kadar vurucu dünyasını incelemeye bir kere başlamışken; yönetmenin, objektifinden hümanizma akan diğer filmlerine değinmeden edemezdim&#8230; İşte bu sebeple, &#8221;Cumartesi Cumartesi&#8221; ve &#8221;Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes &#8221; diyorum ve bu yazımla bu değerli yönetmene, bir sinema aşığı olarak saygımı ve teşekkürlerimi sunuyorum&#8230;</p>
<p><strong>C</strong><strong>UMARTESİ CUMARTESİ (1984) </strong></p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/2654_11.jpg"><img class="size-medium wp-image-1438 alignleft" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/2654_11-203x300.jpg" alt="" width="183" height="270" /></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Künye:<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1"><strong><span style="text-decoration: underline;">[1]</span></strong></a></span></strong></p>
<p><strong>Yönetmen ve Senaryo: </strong>Tunç Okan;<strong> Görüntü Yönetmeni: </strong>Roman Suarez<strong> Müzik: </strong>Vladimir Cosma <strong>Oyuncular: </strong>Francis Huster, Carole Laure, Jacques Villeret,<strong> </strong>Tunç Okan, Michel Blanc, Jean-Luc Bideau, Catherine Alric <strong>Yapım: </strong>Türk(Evren)-İsviçre(İtalio) Ortak<strong> </strong>Yapımı</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Filmin Konusu:</span></strong></p>
<p>Cumartesi… Tatilin ilk günü… Genellikle dinlenme günü olarak değerlendirilen ‘‘Pazar’’a bir gün kala, herkesin gezip tozmak ve en önemlisi de biriken işlerini halletmek için kullandığı, iyi değerlendirilmesi şart olan o hareketli, hunharlı gün… İşte yönetmen Tunç Okan’ın ikinci filmi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’ filminde de İsviçre’de yaşayan, hallerinden anlaşıldığı üzere yıllardır yaşadıkları bu topluma iyice alışmış hatta oralı olmuş genç bir Türk çiftin ekseninde dönen ufak, kimi zaman sempatik, kimi zaman oldukça sinir bozucu olaylar, aksilik ve gariplikler anlatılmaktadır.  Okan’ın üçlemesinin ikinci filmi olan Cumartesi Cumartesi’nde, anlatılan o bir gün içinde neler olmaz ki… Fantezilerine bile kabus kıvamındaki etli, kocaman gövdesiyle ansızın girip bu hayalleri mahveden karısını doğrayıp sucuk yapmak isteyen hatta rüyasında bunu başaran ve yine aynı rüyada bu sebepten ötürü idama mahkum olan ve son arzusu sorulduğunda karısından yaptığı salamı yemek istediğini belirten, karısını niye öldürdüğü sorulduğunda gayet sakin ve donuk bir şekilde ‘‘Özür dilerim, bir daha yapmam’’ diyen ve gerçekte de karısı yerine korkunçtan ziyade komik bir şekilde kasapta birlikte çalıştığı iş arkadaşlarından üçünü doğrayan kasabın trajikomik halleri; bizzat Tunç Okan’ın kendisi tarafından canlandırılan ve meydandaki bankta yanına oturan bayanları takip edip kendisine günlük bir eğlence arayan arsız Türk’ün maceraları; dişçiye gelen garip tiplerin yaşadığı komik olaylar ve gözlükleri ve cin gibi tavırları ile Cingöz Recai’yi hatırlatan haylazın diş hekimini deli edişleri; ‘‘Kuvvetli’’ lakabını kendine takmış fakat kuvvetliden ziyade zayıf mı zayıf, çelimsiz mi çelimsiz vücuduna baktığınızda cılız bir dal parçasına benzeyen garip ve nevrotik adamın ehliyet almak için üçüncü kez girdiği kurstaki hocayı deli edişleri; hayatlarını sırf karşı cinse hoş görünmek için güzellik salonlarında geçiren insanların ‘‘kozmetik tutsaklığı’’ diyebileceğimiz durumu; kendisi aylardır işsiz olan ama karısının maaşıyla gizli gizli aylık masaj randevularına giden adamın güzellik salonundan evine telefon gelmesi üzerine karısı tarafından enselenişi; bankta bulduğu küp yapbozu yapmakla uğraşıp duran fakat bir türlü başaramayan, ardından da dişçiyi deli eden Cingöz Recai haylazın küpü 2 dakika içinde yerli yerine getirmesine şaşıp kalan adamı halleri; masun, tatlı görünüşünde aslında minik bir şeytan barındıran ufaklığın ‘’mu ne mu?’’ sorularıyla ve soruların hedefi olan objeleri yere atıp kırarak ana okul öğretmenini delirtmesi, hatta ağlamasına sebep oluşu; genç çiftimiz Meral ve Sümer’in başına gelen türlü can sıkıcı, sinir zıplatıcı ve peygamber sabrı isteyen gelişmeler ve daha neler neler… İşte bunlar ve daha fazlası işlenir bir günü, yani sıradan bir Cumartesi gününü işleyen filmimizde…</p>
<p><strong>Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1984 yapımı Cumartesi Cumartesi Tunç Okan’ın Otobüs filminden 7 sene sonra gerçekleştirdiği ikinci yönetmenlik denemesidir. Filmde yönetmen, senarist ve oyuncu olarak görev alan Okan, bu filmle dış göç olgusunu irdelediği üçlemesinin ikinci ayağını da oluşturmuş olur. Otobüs’te yani üçlemenin ilkinde ilk defa yurdundan çıkan ve dış göç mevzuatına giriş yapan kişiler anlatılır, üçlemenin üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’te yurtdışından dönen insan aktarılırken, üçlemenin ikincisi olan bu filmimizde yurtdışında uzun süre yaşayıp oraya alışan hatta oralı olan kahramanların hikayesi sunulmaktadır. Kısacası gidenler, oradakiler ve dönenler üçlemesinin ‘‘oradakiler’’ kısmıdır Cumartesi Cumartesi’de bizlere aktarılan.</p>
<p>Okan, bu filmi neden yaptığını şu sözlerle ifade etmiştir:</p>
<p>‘‘Çevremde, bir sürü ufak olaylar oluyordu. Olaylar büyük şeyler değildi ama, günlük yaşamın içinde dikkatimi çekiyordu. Bunları bir araya toparlamanın, arasındaki çelişkileri sergileyeceğini düşündüm. İnsan geçirdiği tüm gelişime karşın, gene de hata yapan, çok defa beceriksizleşen bir yaratıktı. Teknik düzey ise hatayı affetmiyor, mükemmeli istiyordu. Acaba, insan o salt mükemmellikte olabilir miydi? Cumartesi Cumartesi, bu düşüncelerin, gözlemlerin ürünü oldu.’’<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Okan bu ikinci yönetmenlik denemesinde de yine ödül almayı başarmıştır. 1984-1985 Sinema Yazarları Mevsimin En İyi Türk Filmi Soruşturması’nda 9. olan film, 1985 Uluslar arası İstanbul Sinema Günlerinde ‘‘Türk Sinemasına Bakış, Ulusal Film Yarışması’’ bölümüne de katılma şerefine nail olmuştur.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3">[3]</a></p>
<p>Kasabın fazlasıyla kilolu karısını kesip salam yapma hayallerini konu olan bölüm yani ‘‘Kasabın Rüyası’’ adlı bölüm,  Friedrich Durrenmatt’ın Türkçeye ‘‘Sucuk’’ diye çevrilen öyküsünden esinlenilerek oluşturulmuştur. Senaryosu ve diyalogları Tunç Okan’ın kendisi tarafından yazılan filme, Aziz Nesin’den eleştiri gelmiştir. Aziz Nesin, ana okulunu birbirine katıp öğretmeni deli etmek için sürekli ‘‘mu ne mu?’’ diye soran çocuğun hikayesinin kendine ait olan ‘‘Gözüne Gözlük’’ kitabındaki ‘‘Mu Ne’’ adlı öyküden alındığını ve kendisinin izni olmadığını iddia etmiştir. Fakat Tunç Okan’ın bu suçlamayı kabul etmemesi üzerine Aziz Nesin de kısa sürede bu iddiasından vazgeçmiştir.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4">[4]</a></p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik371.jpg"><img class="size-medium wp-image-1445 alignright" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik371-300x177.jpg" alt="" width="270" height="159" /></a></p>
<p>Filmin müzikleri son derece dikkat çekicidir. Bu şaşılası bir durum değildir zira film müzikleri dünyaca ünlü müzisyen, film müziklerinde mucizeler yaratan yetenekli isim, Viladimir Cosma tarafından yapılmıştır. Hem bu müzikler için hiçbir ücret almayan Cosma, aynı zamanda da filmin yapımında da büyük katkı sağlamıştır.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn5">[5]</a></p>
<p>Filmle ilgili bir diğer önemli ayrıntı ise oyuncuların neredeyse tamamının yabancı olması (oyuncuların çoğu Fransız’dır) üzerine filmin, aslen Fransızca olan diyalogları üzerine sonradan Türkçe dublaj yapılarak sunulmasıdır. Türkçe dublajda sinema ve tiyatroda güçlü isimlerden yararlanılmıştır. Carole Laure’yi Tilbe Saran, Francis Huster’ı Mustafa Alabora, Jacques Villeret’i Erol Günaydın, Zouc karakerini ise Meltem Özpınar seslendirmiştir.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn6">[6]</a></p>
<p>Filmle ilgili kısaca bilgi verdikten sonra Cumartesi Cumartesi’nin incelemesine geçecek olursak… Öncelikle; filmin toplam oyuncu kadrosunun çoğunu yabancıların oluşturması filmin bir Türk filmi olup olmadığı tartışmalarını getirebileceği açıktır ama hem yönetmenin Türk oluşu hem de hikayenin baş kahramanı sayabileceğimiz genç çiftin, Türk bir çift (çifti oynayanlar Fransız oyuncular olsa da) olarak senaryoda konumlandırılması ve diğer birkaç karakterin daha Türk olarak portrelenmesi ‘‘Cumartesi Cumartesi’’nin bir Türk filmi olduğu söylemimizi güçlendirir. Filmin genel konusuna baktığımızda yönetmenin yine bir problemi, evrensel bir problem olan iletişimsizliği ve tüm kargaşası, elektronik kasaları, boğucu iş saatleri, tüketime çağıran büyük alışveriş merkezleri, iki güne hatta pazarı dinlenme günü olarak alırsak sadece bir güne her şeyin sıkıştırılması adeta zorunlu olan yapısı ile gelişmiş toplumlarda iletişimsizliğin aldığı korkunç boyutu göstermeyi amaçladığı ve bu amacını da filme yayılmış olan minik öykülerle, kimi zaman birbirinden bağımsız kimi zamanda birleşen minik hikayeciklerle çok iyi bir şekilde aktarmayı başardığını söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik121.jpg"><img class="size-medium wp-image-1447 alignleft" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik121-300x177.jpg" alt="" width="240" height="142" /></a></p>
<p>Yönetmen filminde müzik öğesini Otobüs’te olduğu gibi yine son derece yetkin bir şekilde kullanmayı başarmıştır. Viladimir Cosma’nın sempatik ve  hızlı tempolu müziği yine en az müzik kadar tempolu, koşuşturmalı bir günü anlatmada oldukça pekiştirici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Sessiz filmlerdeki kovalamaca sahnelerine eşlik eden müzikleri ya da kovboy parodilerinde kullanılan müzikleri de andıran sempatik ve hızlı müzik eşliğinde kasabın şehrin meydanında elinde satırla çalışma arkadaşını kovaladığı sahne müziğin sahnelerin etkileyiciliği üzerindeki başarısını kanıtlar niteliktedir. Yönetmen müziği o kadar profesyonelce ve yerinde kullanmıştır ki izleyenler olarak ister istemez karmaşası, aksilikleri ve koşuşturması ile hızlı mı hızlı bir Cumartesi gününü, filmde anlatılan o Cumartesi’yi adeta yaşar, oturduğumuz koltuktan sanki kendimiz deneyimliyormuşuzcasına duyumsarız.</p>
<p>Filmde ‘‘bir şey’’lere tutsak olma öğesi çok güzel işlenmiştir. Genel olarak herkes çok gelişmiş toplumun yarattığı kaosa ve yükümlülüklere tutsaktır. Özelde ise, kimi alışveriş listelerine, Cumartesi günü yapılması şart olan işlere, dişçi randevularına tutsak kimi ise sistemin dayattığı güzel olmak, yenilenmek trendlerine ayak uydurmak için güzellik salonlarına, moda olduğu için yapılması şart olan komik saç şekillerine tutsaktır. Hep bir şey yapılmak zorundadır. Oturmak ve nefes almak söz konusu değildir. Hareket etmeyen, kapitalist düzenin şartlarını ya da popüler kültürün dayatmalarını ve trendlerini takip etmeyen kişi var olamaz. Bu tutsaklıklar sonucu ortaya çıkan şey korkunç boyutta bir iletişimsizliktir.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik331.jpg"><img class="size-medium wp-image-1439 alignright" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/tunc_okan_cumartesi_cumartesi_sinematik331-300x184.jpg" alt="" width="240" height="147" /></a></p>
<p>Kasabın Rüyası belki de sembolik kullanımların en yoğun olduğu kısımdır. Kasabın hayatı hep etlerle çevrilmiştir. Çalıştığı kasap dükkânında her gün kesip biçtiği etler, bağlayıcı iş saatleri ve bir yerde hareketsiz durmaktan ötürü et bağlamış çalışma arkadaşları ve kendi etlerle bezeli koca gövdesi, evde öyle amaçsızca oturduğu için ve belli ki sürekli yediği için oldukça yağ bağlamış bir eş… Hep et, daima et… Et adeta endüstrileşmiş toplumun mekanikleşip, insanları tutsak etmiş düzeninde kasabın kendisine ve emeğine yabancılaşma simgesi olarak verilmiştir. Kasap belki de bu çevresindeki boğucu hayat, sevmediği eşi ve haz almadığı suratsız iş arkadaşlarını ve kendi şişman gövdesinden duyduğu nefreti kesip yok etmek için rüyasında karısını kesip büyük bir salam yapmıştır. Rüyasında idam edilmeden önce son arzu olarak bu salamı yeme isteğinde bulunması da tüm bu hayal kırıklıklarını, hayatında hoşlanmadığı ve yabancılaşmasına neden olan tüm unsurları ve bireyleri yeme, yok etme arzusundan gelmektedir. Rüyasında çıktığı duruşmada ‘‘Karını neden öldürdün?’’ sorusu kasaba yöneltildiğinde adamın daimi olarak gayet saf ve sakin bir tavırla ‘‘Özür dilerim bir daha yapmam’’ demesi de son derece önemli bir detaydır zira burada yönetmen bir kez olsun çıldırıp sisteme, kendisini yabancılaştıran unsurlara isyan etmeyi başaran insanın ne yaparsa yapsın sistemin efendilerine günün sonunda özür dileyeceğinin ve boyun eğeceğinin mesajını en etkin bir şekilde sunar. Sonunda kasap karısını öldüremez belki ama onu iş saatlerine bağlayan, yabancılaştıran kasap dükkânına olan öfkesini belki de üç iş arkadaşını bıçaklayıp öldürerek alma yoluna gider. Burada son derece trajikomik ve endüstrileşmiş, fazla gelişmiş toplumun insanı işe ve kazanca olan tapışını sergileyen son derece ironik bir olay gerçekleşir. Kasap dükkanında üç iş arkadaşları ölmesine rağmen dükkanın patronu ve diğer çalışanların polislerin bugünlük dükkanı kapatmak isteyip istemediklerini sormaları üzerine gayet sakin bir şekilde ‘‘Gerek yok, çalışırız. Bugün Cumartesi, çok müşteri olur.’’ demeleri az cümleyle çok şey anlatmaktadır. Filmin aynı zamanda senaristliğini de yapan Okan yine eleştirdiği düzeni bu tip ufak ayrıntılarla son derece etkin bir şekilde hicvetmeyi başarmıştır.</p>
<p>Filmde sürekli olarak ‘‘Bugün de hiçbir şey yapamadık…’’ cümlesini duyarız. Türlü aksilikler genç çiftin peşini bırakmadığı için çiftimiz istedikleri ve amaçladıkları şeyleri yapamamıştır; doğru, ama yönetmenin sürekli bu ‘bir şey yapamama’ olayına dikkat çekişinin sebebi; çok gelişmiş kapitalist toplumların, içinde yaşayan bireylere sürekli bir şey yapmayı şart koşması ve bu işler bitince önüne yeni işler koyup yine ‘‘Tühhh! Bir şey yapamadık bugün de!’’ hissini yeniden ve yeniden yaşatmasıdır.  Alışveriş merkezlerine ve süpermarketlere gidip türlü yemek alınmalı, fotoğraf makinesi tamirciden alınmalı, saçlar yaptırılmalı, dişler dişçiye gösterilmelidir. Yani sürekli gerekli gereksiz zorunluluklar yüklemektedir mevcut sistem. Sonunda ise insanı hiçbir şey başarmamışçasına yetersiz hissettirmekte ve tüm bu karmaşa içinde de iletişimi yok etmektedir. Meral’in saçlarını hediye paketi gibi yaptırmasından ötürü onu doğal haliyle sevdiğini söyleyip boşu boşuna zamanını ve parasını moda denen bu saç şekillerine verdiğini söyleyen Sümer’in bu sözlerine önce oldukça öfkelenen Meral’in, güzellik salonunda kadınların acınası hallerini gözlemlemesi üzerine yaptırdığı saçlarını bozup, doğal haline getirişi ve Sümer’in sürekli bir tüketim çılgınlığı içinde süpermarkette yiyeceklere, eşyalara saldıran kişilerin arasında sonunda dayanamayıp ‘‘Yeter!’’ dercesine Meral’i kolundan çektiği gibi dışarı sürüklemesi… İşte bunlar da zorunluluklara, yapılması gereken işlere ve tüketime boğulmuş, nefes alamayacak halde sıkışmış çok gelişmiş toplum insanının haykırış koparmadan atılan çığlıklarıdır. Tunç Okan yine etkin ve özgün yönetimiyle sıkışmışlığı ve çok gelişmiş toplum içinde kapa kısılmış insanın durumunu son derece başarılı bir şekilde vermeyi başarmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Filmin bir popüler sinema ürünü olmadığını; daha çok ufak bütçeli, kendi halinde, orijinal, sempatik, ticari kaygı gütmeden minik hikayeleri tevazu içinde vermeyi başaran bir Avrupa filmi görüntüsünde olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, film neden popüler sinema ürünü değildir?</p>
<p>1)      Filmde çiftimiz olaylar etraflarında dönmesi bakımından başkarakterler olarak ekrana yansısa da yan karakterlerin de verildiği ve gayet adil bir şekilde izleyiciye sunulduğu görülmektedir. Öyle ki kasabın ruh haline son derece net bir şekilde eşlik eder Okan’ın kamerası ve karakterin iç dünyasına dair ipuçları almamızı sağlar. Bu popüler sinemada çok da görülen bir özellik değildir çünkü popüler filmlerde genelde her zaman başkarakterler üzerinden yansır olaylar.</p>
<p>2)      Filmde katarsis duygusu finalde Sümer’in ‘‘Yeterrrrr’’ der nitelikteki hareketi ve zorunluluklara, alışverişlere olan tepkisini ortaya koyuşuyla ve genç çiftin birbirlerini sonsuza kadar seveceklerini söylemeleri ile sağlanır; fakat filmdeki her öykü ana öykü sayılabilecek nitelikte olduğu için bu öykücüklerin çoğunun hatta hepsinin sempatik fakat yüksek oranda sinir bozucu bir şekilde bitmesi(kasabın iş arkadaşlarını kesmesi, minik haylazın hocasını yaramazlıkları ile adeta ağlatması vb…) ve aksiliklere kurban gider nitelikte sona ermesi katarsis duygusunu filmin genelinde yaşamamızı engeller. Her hikaye rahatlama duygumuzu yüceltmez ama bir Cumartesi günü yaşanabilecek kadar gerçekçi bir şekilde sunulur.</p>
<p>3)Film iddialı, izleyici çekmek için hazırlanan bir konuya sahip değildir(gündelik olayları anlatmaktadır). Filmin amacı da anlaşıldığı üzere zaten ticari kazanç değil bir problemi, günümüz gelişmiş toplumlarının problemini yani iletişimsizliği ve tüketime, iş saatlerine, güzellik salonlarına, trendlere, ürünlere mahkum oluşun getirdiği tutsaklığı işlemektir. Popüler sinemanın aksine Okan bu filminde sistemi ve sistemin dayattığı düzeni, zorunlulukları cesurca fakat bir o kadar da sempatik bir şekilde eleştirmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FİKRİMİN İNCE GÜLÜ: SARI MERCEDES(1992<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn7"><strong>[7]</strong></a>)</strong></p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/1168_51.jpg"><img class="size-medium wp-image-1441 alignleft" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/1168_51-207x300.jpg" alt="" width="166" height="240" /></a><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/2zhiejn1.jpg"></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Künye:<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn8"><strong><span style="text-decoration: underline;">[8]</span></strong></a></span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yönetmen: </strong>Tunç Okan <strong>Görüntü Yönetmeni:</strong> Orhan Oğuz <strong>Senaryo:</strong> Tunç Okan, Macit Koper  <strong>Müzik:</strong> Viladimir Cosma <strong>Oyuncular</strong>: İlyas Salman, Valedie Lemonie, Menderes Samancılar, Serra Yılmaz,Tuncay Akça, Saadet Gürses  <strong>Yapım:</strong> Türk, Fransız Alman Ortak Yapım <strong>Yapım Şirketi</strong>: Odak</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Filmin Konusu:</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Rengini baldan almış, Bayram’ı ise kendinden almış, ‘‘yar’’ a eş ve büyük adam olabilme hırsının simgesi Balkız; yani Bayram’ın biricik Sarı Mercedes’i… Adalet Ağaoğlu’nun romanından uyarlanan ve yönetmen Tunç Okan’ın üçüncü filmi olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes fimi; Almanya’da çöpçülük yapıp canla başla biriktirdiği paralarla çocukluğundan beri hayalini kurduğu ve uğruna arkadaşını satıp sevdiğini ardından bıraktığı Balkız’la birlikte Bayram’ın Almanya’dan doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan yolculuğunu konu alır.</p>
<p>Bir kadınmış, ‘‘yar’’mışçasına dişileştirdiği, alt tarafı markalı bir metal parçası olsa da adeta kendisiyle içselleştirdiği ve ‘‘ben’’ değil ‘‘biz’’ ile başlayan cümlelerle sohbet ettiği Sarı Mercedes’inin içinde film boyunca Bayram sadece araba yolcuğu yapmayacak; aksine, köye doğru seyahati ilerledikçe kahramanımızın içsel yolculuğu başlayacak, Balkız’a ulaşma için çocukluktan beri sevdiği yavuklusunu geride bırakmış olması ve Almanya’ya gidecek arkadaşının evraklarıyla oynayıp onun yerine kendisini Almanya’ya aldırması gibi pek çok günahıyla, geçmişten gelen ve kendisini kovalayan pek çok hayaletle boğuşacaktır.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/02.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-1443" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/02-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça, gözü gibi baktığı Balkız da darbe alacak, ‘‘sakınılan göze çöp batar’’ deyişini doğrularcasına uğruna her şeyi sattığı ve sahip olduğu tek şey, tek nam olan biricik Sarı Mercedes’i köyüne vardığında çoktan yol boyunca aldığı darbelerden ötürü aynı Bayram’ın ruhu gibi hurdaya dönmüş olacaktır.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Çekimlerine 1987 yılında başlanmış olan Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in çekimleri  çeşitli ekonomik sıkıntı dolayısıyla sürekli sekteye uğramış ve bu da filmin bitmesinin 5 sene almasına neden olmuştur.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn9">[9]</a></p>
<p>Tunç Okan’ın üçlemesinin son ayağı olan ve yurtdışından ülkesine gelen insan motifini işleyen film, Adalet Ağaoğlu’nun Türk Edebiyatı’nın en iyi romanlarından biri sayılabilecek ve  bahsettiği konular sebebiyle 12 Eylül sonrası 4. baskısındayken toplatılıp iki sene kadar okuyucularla buluşamayan ‘‘Fikrimin İnce Gülü’’ adlı romanının sinema uyarlamasıdır.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn10">[10]</a></p>
<p>Tunç Okan üçüncü yönetmenlik denemesi olan bu filmle de ödül kazanmayı ve başarısını taçlandırmayı başarmıştır. 29. Altın Portakal Ödülleri’nde (1992) Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes ile Okan, ‘‘En İyi Yönetmen’’ Ödülüne layık olmuştur. Film ayrıca yine 29. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘‘En İyi Kurgu’’ ve ‘‘En İyi 2. Film’’ ödüllerini kazanırken, 5. Ankara Film Festivali ‘‘En İyi Erkek Oyuncu’’, 1992 Kültür Bakanlığı ‘‘Sinema Başarı’’ ödülü, 7. Adana Altın Koza Kültür Festivali ‘‘En İyi Müzik’’, Siyad ‘‘En İyi Görüntü Yönetmeni’’  ödüllerini de evine götürmüştür.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn11">[11]</a></p>
<p>Filmi incelemeye geçmeden önce filmimizin bir roman adaptasyonu olmasından ötürü sinema ve edebiyatın ilişkisini incelemenin faydası vardır.</p>
<p>‘‘Sinemaya büyülü kutu olarak bakıldığı, ilk gösterilerin yapıldığı günlerde, ilk filmler bugünkü anlamda film sayılamayacak çok küçük parçalardı. Sinemanın emekleme çağı hep bu parçacıkların biraz daha uzununu sağlayabilme çabasıyla geçer. Her gösteride bir öncekine yeni parçalar eklendiği görülür. Harflerden hecelere, hecelerden sözcüklere, sözcüklerden cümleye varılması gibi, emekleme çağının sonunda artık, küçük de olsa, anlatılacak bir konu gereksinmesi belirir. Zamanla, bulunan konular, sinemanın gördüğü ilgiyi karşılamamaya başlar. Seyirci koskoca bir edebiyat dünyasının yanında sinemanın cılız içeriğiyle yetinecek değildir. Bugünkü gelişmiş özel sinema metni yazarları olmadığına göre de, teknik olanakların hızla geliştiği bu dönemde, sinemanın aksayan yanını güçlendirecek bir tek kaynak kalmaktadır, o da edebiyat. Sinemaya göre yazılmamış metinlerin uygun bir biçime sokulması zorunlu bir buluştur. … Vodvillerden serüven romanlarına kadar, sanat değeri aramadan, her esere el atılır, uyarlama filmleri çığ gibi artar. Bunlarda ilk göze çarpan özellik, sinema dilinin bulunmayışıdır. Sahnedeki bir oyunu, karsısına alıcı koyup çeker gibi, stüdyolarda çalışılmış, romanların en ince ayrıntılarına kadar yer verilmiş, eserler sinemayla resimlenmiştir. Ağır, hantal, çoğu sıkıcı ilk çalışmalardan sonra, sinema diline önem veren, sinemanın olanaklarını kullanmayı akıl eden, stüdyolara kapanıp dekorlarla çekilmiş ilk filmler yerine doğa içine çıkıp konuları doğal dekoruyla yansıtan uyarlama örnekleri ortaya konulmaya baslar. …Görüldüğü gibi sinema, en güçlü bağını resim veya tiyatroyla değil romanla kurmuştur.’’<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn12">[12]</a></p>
<p>Sinema ve edebiyatın ortak yahut ayrışan yönlerini incelersek… Ortak yön olarak şunları söylemek mümkündür; hem edebiyat hem de sinema ortak bir amaca yani insanın estetik zevkine hitap etme amacına hizmet etmektedirler. İki sanat dalı da gerçekliğin sunduğu malzemeyi işlemek ve yeniden düzenlemek açısından eşsiz bir özgürlüğe sahiptir. Sinema da edebiyat da birer iletişim aracıdır ve bu yönleri ile topluma haber ve bilgi kaynağı olma, tartışma ortamı sağlama, eğitme, eğlendirme, güdüleme, toplumsallaştırma, kültürün gelişimine katkı sağlama, bütünleştirme gibi işlevleri yerine getirmektedir. Ayrıca edebiyat eserleri sinema ve televizyon uyarlamaları aracılığı ile daha geniş kitlelere ulaşma imkânına kavuşmaktadır. Bu iki dalın ayrışan yönlerine baktığımızda ise şunları görürüz… İki dalın da amaçlarına ulaşmak için kullandığı araçlar farklıdır. Edebiyat dili ve sözcükleri araç olarak kullanırken, sinema ise söylemek istediklerini görüntüler aracılığıyla ifade eder. Edebiyatta, romanda başlıca gerilim öykünün malzemesi olan ortam, tema, olay örgüsü gibi unsurların dil içinde anlatılması yani anlatıcı ve öykü arasındaki ilişki iken; filmin başlıca gerilimi öykünün malzemesi ve görüntünün nesnel doğası arasında geçmektedir. Yani filmin yönetmeni/yaratıcısı adeta çektiği sahnelerle sürekli mücadele etmektedir. Sinema ve edebiyat arasındaki bir diğer fark ise romanın sayfaları üzerindeki sözcükleri her zaman aynı kalırken, filmdeki görüntülerin sürekli değişmesidir. Bu açıdan sinema çok daha zengin bir deneyimdir fakat anlatıcının kişiliği bakımdan ele alındığında ise edebiyattan daha zayıftır. Filmlerde de romandaki gibi bir anlatıcının olabilmesi mümkündür fakat anlatıcı öğesi romanlarda daha kuvvetli görülmektedir. Aralarında ayrıştıkları bir diğer nokta da zaman öğesidir. Sinema maliyeti yüksek bir sanat dalıdır, bir endüstridir, bu sebepten ötürü de filmde anlatılanların belirli bir süresi olması gerekmekte bu da zaman kısıtlamasını doğurmaktadır. Fakat romanda böyle bir olaydan bahsedilemez. Buna ek olarak, edebiyat ürünleri yazarın kişisel olarak ortaya çıkardığı çalışmalar iken filmde filmi yaratanın yönetmen olmasına rağmen bu yönetmenin arkasında bir ekibin olduğu ve olması gerektiği gerçeği sebebiyle filmin roman gibi kişisel bir çalışma olduğu söylenemez. Edebiyatta okuyanın öznel algısı ve kendi hayal gücü ön plandadır. En ufak ayrıntılar bile adeta yazarın denetiminden sıyrılmaktadır. Sinema ise yönetmenin öznel dünyasının yaratıcısı olabileceği biricik sanat dalı olması ile edebiyattan ayrışmaktadır. Ayrıca sinemanın sahip olduğu gerçeklik izlenimi de iki dal arasındaki önemli farklardan biridir.Film(fantastik bir film olsa bile), izleyenlere sanki gerçekten yaşanan bir olay veriyormuşçasına etki eder. Görüntülerin gücü bunda son derece önemlidir.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn13">[13]</a></p>
<p>Sinema ve edebiyatın ilişkisini aktardıktan sonra filmimize konu olan romanın yani Fikrimin İnce Gülü’nün incelemesini yapmamız filmi anlamamız ve değerlendirmemiz için gereklidir.</p>
<p>‘‘Adalet Ağaoğlu’nun (d. 1929) adını Vedia Rıza’nın bir şarkısından alan romanı “Fikrimin İnce Gülü”nde (1976); araba olgusuna önceki örneklerden farklı olarak, çok katmanlılık arz eden bir bakışla yaklaşılır. Arabanın, romanın ana kahramanı Bayram’ın yaşamına, çocukluğundan beri iktidar ve hemen gölgesindeki kadın göstergeleriyle görünmesi tesadüfle açıklanabilecek bir durum değildir. İktidar (Demokrat Parti’li adam, arabası), kadın sesi (arabanın teybinden Vedia Rıza’nın sesinden yükselen “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı. Sonradan Bayram’ın iki özlemine; arabaya ve Kezban’a açık gönderme ile yüklü şarkı), dolayısıyla kadın göstergeleri romana ustalıklı bir şekilde yerleştirilmiştir. … Bayram’ın insanî özelliklerini kademeli bir biçimde yitirmesinin de tarihi olan araba sahibi olma süreci, benliğini o denli etkisi altına almıştır ki, o, kendisini bu yoldan ayıracak olan her engeli, en gaddar biçimde etkisizleştirmekte tereddüt etmez. En yakın akrabalarını, kendisini seven kızı, kendisine büyük emek vermiş kimseleri, iş arkadaşlarını, işverenini, askerlik arkadaşını vs. bu hedef uğruna bir bir harcar. Ancak Mercedes’e kavuştuğunda, çevresinde bu ‘başarı’sını takdir edecek ya da kendisine itibar edecek tek kişi kalmamıştır. Ağaoğlu, Bayram’ın öznel tarihi etrafında ördüğü romanında, aslında geniş bir toplumsal katmanın arzu ve beklentilerine dönük eleştirel bir bakışı, bir de kapitalizmin ezdiği insan modeli biçiminde ortaya koyar. Almanya’dan dönmekte olan Bayram, aynı zamanda kapitalizmin çarkları arasından bir posaya dönüşmüş ama bunun da bilincinde olmayan bir işçidir. … Arabasına taktığı “Balkız” adı, köyünün adı olan “Ballıhisar” ile sevdiği kız Kezban’ı çağrıştırmayı hedefler. Adlandırmadaki bu yerellik, Bayram’ın benliğini sarmış bulunan temel özleminin, muhayyel saadetin ifadesi anlamını yüklenir. …Toplumsal statü aracı, bir tür “fetiş nesnesi”9 gibi kabul gören arabanın Bayram için anlamı sadece “istikbal (…) şan ve şeref”le (Ağaoğlu, 1999: 124) sınırlı değildir. Bayram bu nesneye geniş bir dişil, cinsel anlam da yükler. Kendisiyle birlikte yurda dönmek için altına yatıveren Solmaz’ı bile atlatması, bencilliği ile açıklanabilir. Bununla birlikte hayatını adadığı bu nesne; hiçbir zaman bir evin, gerçek sevginin sıcaklığını tadamamış, sürekli itilip kakılmış yetim Bayram’ın kendini gerçekleştirdiği bir ev, gücünü- mürüvvetini ispatladığı bir kadın ve ulaşabileceği en üst düzeydeki mutluluktur.  almaktadır. … Ufak hesapların peşinde bencilleşmiş Bayram’ın bütün çabaları onu yıllar önce köye gelmiş Demokrat Partili gibi bir “bey” yapmaya yetmemiştir. Sonraki yıllarda Bayram’ın her dinleyişinde aklına ya arabayı ya da Kezban’ı getiren ve ilk kez Demokrat Parti’linin “1947 ya da 1948” model Ford’undan dinlediği “Fikrimin İnce Gülü” şarkısı; bir arzunun çok yönlü açımlayıcısı ve romanın kurgusal bir öğesi olur…. O anı törensel bir havayla yeniden yaşayan Bayram, bir “bey” gibi karşılanacağı günün özlemini içinde büyütür. …Yıllar sonra köye dönmekte olan Bayram, bu adamın kötü bir kopyası olarak köye girmeyi hayal ettiğinin bilincinde değildir. Muhayyilesinde donan karede o adam sarsılmaz bir şekilde durmaktadır. Kendisini trajik kılan şey, aradan geçen otuz yıla yakın zamanı unutarak, ikinci dereceden taklit oluşunun ayrımında olmayışıdır. Romandaki ironi ve trajedi asıl bu damardan beslenir.’’<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn14">[14]</a></p>
<p>Görüldüğü gibi romanda siyaset öğesi, Demokrat Parti’nin ülkede kapitalizmi getirişteki önemi gibi vurgular çok sıkça kullanılmıştır ve yetim, öksüz büyüyen bir çocuğun altında Mercedes’iyle köylerini ziyaret eden bir Demokrat Partilinin uyandırdığı saygı ve itibara sahip olabilmek için farkında bile olmadan Mercedes’i nasıl da içselleştirdiği, statüsünü göstermek ve kendini kanıtlamak için nasıl bir fetiş unsuru haline getirdiğini en ince ayrıntısı ile görüp kapitalist sistemin en ağır ve en güzel eleştirilerinden birini okuma fırsatına sahip oluruz Ağaoğlu’nun üstün kalemi, uzun fakat boğmayan cümleleri ve detaylı betimlemeleri ile.</p>
<p>Filmin incelemesine geçmeden son olarak hem filmin adapte edildiği romanda hem de filmimizde Bayram karakteri ile birlikte başkarakter olma özelliğini paylaşan Mercedes’in anlamını daha iyi algılayabilmek için araba ve benliğin bağlantısına dair yapılmış son derece güzel bir değerlendirmeyi ana hatlarıyla okumamızda fayda vardır:</p>
<p>‘‘Araba; bir “fetiş nesnesi”, “durdurulamayan gücün bir simgesi”, bireyciliği “simgeleyen bir ideolojinin tipik örneği” olarak, “ev sahibi olmak gibi kişinin özel mülkiyet hissini doyurur”ken, “benliğin yansıması” olarak hem fiziksel ve bedensel zevk, hem de kapalı bir mekânda rahatlık duygusu veriyor. Arabanın sunduğu bu var olma zevkinde; işlevlerinden biri de “bizi imgelemimizle doğrudan temasa geçirerek daha iyi var olmamızı sağlamak” olan bir “oyun” var. Gerçekliği değiştiren hızın, kazaların ve gösterişin yanı sıra, “üç bölümden oluşan döşemesiyle küçük bir oda”; sahibini rüzgârdan, soğuktan ve yağıştan koruyan, güven duygusu veren bir “ev”  aynı zamanda yollar, otoyollar denli “erotik bir fantezilerle, eril ve cinsel dürtüleri harekete geçirici bir özelliğe de sahiptir. Seyir halindeki arabada, dışarıdaki görüntüler sinema şeridi gibi akıp giderken zaman, mekân ve eşya da boyut değiştirir. Arttığı oranda haz veren hızın, aynı paralelde şiddet doğuran, kazalara davetiye çıkaran yönünü her gün duymayı kanıksadığımız kazaların çokluğu gösterir. Arabanın bu özelliklerinin yanında, yoğun bir şekilde doğrudan cinsel anlam katmanları üretmeye elverişli doğası da dikkat çekmektedir. Otomobilin ürettiği ve ‘sahib’inin etkin kullanımına ‘sunduğu’ gücün bugün bile beygir gücü biçiminde ölçülüyor olması, “bu makineyle ulaşılan güç artırımının ilk algılanışının bir belirtisi” olarak okunur.   …Otomobil ile cinsellik arasında var olagelen bağ, başta reklâm sektörü olmak üzere, bu aracın hemen her alanda kadın ve at ile birlikte tasarlanmasında da kendini gösterir. Otomobil gücünün beygir gücü ile hâlâ ölçülüyor olması, erkeğin kudret gösterisinin ifadesini hızda bulması, bu çağrışımla ilintilidir. Otomobilin, erkek için bir “kadın”, “metres” oluşu, direksiyon başında akıp giden yolun, “sahip olunan kadın” ve hızın, “bu esrimenin yoğunluğunu arttırıcısı” olduğunu öne sürenler tek başlarına değiller. …Amerikalıların arabalarını deli gibi sevdiklerini söylemek, bir açıdan otomobilin psikoseksüel simgeselliğini ifade etmektedir. …Otomotiv sektörü, bir moda ikonu otomobil modellerini sürekli yenisiyle değiştirmekte ve alıcı kitlenin beğenisini kışkırtıcı biçimde yönlendirmek amacıyla yenilik hamlelerini şehevi bir iştahla yapmakta ve aynı şehevilikte piyasalara takdim etmektedir. Modaların sürekli değişmesi ve araçların plânlanmış biçimde demode olması doğrultusundaki model politikaları, kapitalizmin değişmez kurallarından biri olarak piyasaların belirleyiciliğini elinde tutmaktadır.’’<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn15">[15]</a></p>
<p>Filmi incelemeye geçecek olursak… Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes filminde iki başrol vardır; biri Bayram diğeri ise bayramın her şeyi, canı, yâri, itibar silahı, kendisinden bir parça olan Sarı Mercedes’i yani Balkız.  Film, Bayram’ın yine Almanya’da çalışan bir gurbetçi olan Solmaz’a sonunda aldığını söylediği gözünün nuru Mercedes’ini göstermesi ile başlar. Tabii Solmaz’a Mercedes’i göstermekle kalmaz Bayram, aynı zamanda da ‘‘meta’’nın bazı şeylere ulaşmada ne kadar etkili olduğunun en trajik yansıtımı ile uzun süredir birlikte olma teklifine mırın kırın ettiği belli olan kadınla da daha Mercedes’inin ilk gününde yine Mercedes içinde birlikte olur. Zaten Bayram bunun sevinci ve sonunda Solmaz’ı kandırmanın verdiği coşkuyla Balkız’ıyla şu konuşmayı yapar;  ‘‘ Yaşa be Balkız! Sayende Solmaz’a donunu indirtiverdik….’’ Bu cümleden bile markaya ve metalara verilen önemin ve bunların açtığı kapıların boyutunu anlamamız sağlanır. Bayram Türkiye’ye Mercedes’iyle götürmeye söz verdiği ve kendini Mercedes içinde göstermek için kahramanımızla birlikte olan Solmaz’a bir de kazık atar ve kadını ekip kendi başına Balkız’ıyla yolculuğa başlar. Burada da Bayram’ın daha sonra altının çizileceği üzere Mercedes sahibi olmak uğruna yaptıklarından sonra gitgide insanlığını ve değerlerini kaybettiğini, sözlerini unutup adam kullanmaya başlayan biri olmaya başladığını son derece açık bir şekilde algılarız.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/2zhiejn2.jpg"><img class="size-medium wp-image-1444 alignleft" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/2zhiejn2-300x224.jpg" alt="" width="240" height="179" /></a></p>
<p>Sonrasında ise Bayram’ın o gerilim filmlerini aratmayan uzun yolculuğu, Almanya’dan altında Sarı Mercedes’iyle doğduğu ve büyüdüğü köy olan Ballıhisar Köyü’ne uzanan ve öksüz Bayram’ın kendini köyüne kanıtlamak için iple çektiği o yolculuk başlayacaktır. Bayram daha yolculuğun ilk anlarından beri ‘‘biz’’li konuşmaya başlar Mercedes’iyle. Artık ‘‘ben’’ yoktur Bayram için çünkü Balkız’ı ve o artık bir bütündür, Mercedes’i Bayramla içselleşmiş hem dostu, hem sevgilisi olmuştur. Şöyle der Mercedes’ine Bayram, ‘‘…Doğrusu seninle beraber olmak çok güzel Balkız. Ben yıllarca bu anı bekledim. Senin ise bundan hiç haberin bile yok. Nereye mi gidiyoruz? Sana bizim oraları göstereceğim Balkız. Bak; Avusturya, Yugoslavya, Bulgaristan’ı aştık bile. Bize yol mu dayanır?’’ Bu cümlelerinden bile Bayram’ın alt tarafı markalı bir metal parçası olan Mercedes’ini nasıl da kişileştirip nasıl da metalaştırdığını algılarız.</p>
<p>Bayram’ın Balkız’ının başına yol boyu pek çok şey gelecek ve Okan’ın eşsiz yönetimi ile gerilim filmi izlercesine bir gerilim adeta kendimiz Bayram’mışızcasına bizi de etkisi altına alacaktır. Bayram yola devam ettikçe, içsel bir yolculuğa çıkacak ve Mercedes sahibi olmak uğruna sattığı, geride bıraktığı insanları bir bir hatırlayacak, vicdan muhasebesi yapmaya başlayacaktır. Bayram’ın içsel yolculuğunda aldığı her darbe, sonrasında Balkız’a da dışsal bir darbe vuracak; filmin sonunda hem değerlerini kapitalist sistem içinde kaybedip kendine ‘‘meta’’ ya satan Bayram hem de yediği darbelerden mahvolmuş Balkız mahvolacak, Bayram’ın kendisini kanıtlama çabası ve köyünde ağalar gibi karşılanma hayalleri de tuzla buz olacak ve kendisine bakan amcasının son nefesinde göremeden öldüğünü duyuşu, köyün başka bir yere taşındığını öğrenişi, sevdiği kadının yani çok sevdiği fakat Mercedes hayaliyle Almanya’ya çalışmaya gitmek için geride bıraktığı fakat yine Mercedes’iyle gelirse onu affedeceğine ve evleneceklerine inandığı kadının çoktan başkasıyla evlendiğini öğrenişi ve kendisini kandırarak onun yerine Almanya’ya gittiği askerlik arkadaşının ailesinin adamın Almanya’ya gidemeyişinden sonra perişan olduklarının ve bu dertten ötürü babasının vefat ettiğinin haberini alması Mercedes uğruna yaptıklarını ve kaybettiklerini adeta Bayram’ın yüzüne bir tokat gibi vuracaktır. Filmimiz de elinde hiçbir şeyi kalmayan Bayram’ın hurdaya dönmüş arabasının içinde, bir dört yol ağzında etrafa boş boş bakınmasını veren son derece etkileyici bir kareyle ve filmin Viladimir Cosma imzalı eşsiz müziğiyle sona erecektir.</p>
<p>Öncelikle; var olan hem de edebi gücüyle büyük övgüler toplamış olan bir eserin, bir romanın filme adapte edilebilmesinin, sıfırdan bir senaryo yaratmaktan çok daha güç ve çok daha uzmanlık gerektiren bir iş olduğunun hakkını verecek olursak ve aynı zamanda da adapte edilen bu romanın bir de toplumsal sorunları ve sistemi korkmadan eleştirdiği için 12 Eylül sonrasında toplatılan bir roman olduğunu göz önüne alacak olursak Tunç Okan’ın yönetmen olarak gerçekleştirdiği üçüncü çalışmasında yine son derece cesur bir atılım gerçekleştirdiğini söylememiz mümkündür.</p>
<p>Zira hem sisteme dokunduran ve bu yüzden toplatılan bir romanı adapte etmeyi seçerek gösterdiği cesurluğu hem de aynı zamanda Macit Koper’le filmin senaristliğini üstlenerek böylesine etkileyici ve ağır bir romanı senaryoya uygulamadaki başarısı ve üstün kamera yönetimi ile Tunç Okan, bir kez daha farklılığını ortaya koymayı başarmıştır ‘‘Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’filminde.</p>
<p>Her ne kadar romanın yazarı Adalet Ağaoğlu tarafından ‘‘otoriter kurumlara karşı tavrı budanmış ve içeriği boşaltılmış’’ sözleriyle çok ciddi bir şekilde eleştirilse de,  filmde kitapta olduğu kadar siyasete dokundurulmasa da hem filmi izlemiş hem de kitabı okumuş biri olarak Okan’ın Macit Koper ortaklığında son derece yalın ama o yalınlığın içinde vermek istenen tüm mesajları aktarmayı başaran etkin bir adaptasyon gerçekleştirdiğine inandığımı söyleyebilirim.<a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftn16">[16]</a> Zira, Adalet Ağaoğlu’nun şikayetçi olduğu şekilde belki filmde siyasete değinilmemiş ve parti isimleri sunulmamıştır ama ‘‘araba’’ nın fetiş maddesi olarak yansıtılmasındaki başarı, kapitalist toplumların yarattığı ‘‘meta’’ya tapma olgusunda sıkışıp kalmış bireyin çektiklerinin-Okan bunları verirken hümanizma öğesini elden bırakmamıştır- anlatımındaki etkililik ve dışsal yolculukta alınan darbelerin içsel yolculuktan kaynaklandığının gösterilmesindeki uzmanlık ile bana kalırsa bu adaptasyonu bir iki eksiklik dışında(Demokrat Partisi’nin ülke kapitalizmini getirip azdırmadaki ve tüketimi güdülemedeki  rolünün romandaki gibi işlenmemesi, parti isimleri ya da siyaset öğesinin açıktan verilip irdelenmemesi ve romana isim kaynağı olan Fikrimin İnce Gülü şarkısından filmde bahsedilmemesi ve o türkünün hem Kezban hem de Balkız’ı temsil ettiğinin verilmemesi eksik yönleridir.) son derece başarılı kılmayı ve Türk Sineması’ndaki en iyi edebiyat uyarlamalarından biri kılmayı başarmaktadır.</p>
<p>Filmde romanda olduğu gibi yolculuk semboliktir.  Asıl altı çizilen köye doğru yol alınan yolculuk değil; Okan’ın son derece yerinde flashback kullanımı ile ekrana yansıttığı Bayram’ın iç değerlerini kaybetme sürecini yansıtan geçmişten enstantaneleri sunan iç yolculuğudur. Tunç Okan böylesine karmaşık bir sembolizmi, iç içe geçen iki yolculuğu, görüntülerle yarattığı atmosfer ile çok etkin bir şekilde yansıtmayı başarmış, iç yolculukta alınan her darbeden sonra Balkız’ın da darbe aldığını yansıtan sahnelerle yolculuk sembolizmini eksiksiz bir şekilde bizlere sunabilmiştir. Yol filmi çekmenin ve  yolculuğu sinemada yansıtmanın çok güç bir iş olduğunu düşünecek olursak bir de bu yol filmi içinde geçmişe ve yapılan hatalara uzanan, kapitalist sistemin insanın değerlerini öldüren yapısını yansıtan iç yolculuğun da bulunduğunu unutmazsak Tunç Okan’ın çok güç ve çok karmaşık bir olayın içinden başarıyla çıktığını ve bu karmaşık olay ve olguları çok etkin ama bir o kadar yalın, karmaşadan uzak bir şekilde sunmayı başardığını ifade etmemiz gerekmektedir. Zaten filmin aldığı ödüller de bunu kanıtlar niteliktedir.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/fikriminincegulu02yc81.png"><img class="size-medium wp-image-1446 alignright" style="margin: 5px; border: 1px solid black;" src="http://www.turkedergi.com/wp-content/uploads/2010/07/fikriminincegulu02yc81-300x225.png" alt="" width="270" height="203" /></a></p>
<p>Filmin çok güçlü iki özelliği de oyuncu kadrosu ve müziğin kullanımının başarısıdır. Okan bana kalırsa film için en uygun olabilecek ve konunun hakkını en iyi verebilecek  isimleri toplamayı başarmıştır bu filminde de. İlyas Salman’dan Menderes Utku’ya ve Serra Yılmaz’a kadar çok güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip filmde özellikle filmin başkarakterini canlandıran İlyas Salman devleşmiş, belki de kariyerinin en iyi performansını gerçekleştirmiştir. Oyuncunun performansının yönetmenle ve yönetmenin iyi oyuncu yönetimi ve idaresiyle çok yakından ilişkili olduğu gerçeğini düşünecek olursak oyuncuların bu başarısında Okan’ın uzman yönetimini katkısının büyük olduğunu da ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Müzik kullanımına gelince… Okan’ın üçlemesinin son filminde yine müziğin sahnelerin etkileyiciliğini vermede son derece etkili olduğunu görmekteyiz. Yolculuk boyunca sahnelere eşlik eden Cosma’nın yumuşak fakat Bayram’ın ruh halini yansıtırken bu yumuşaklığın altında bir vuruculuk içeren müzikleri filmin etkisinin artmasında büyük rol oynamaktadır. Tunç Okan filmlerinde müziğe verdiği önemi bu filmde de belli etmekte ve yerinde müzik kullanımı ile sahneleri tırmandırmayı başarmaktadır.</p>
<p><strong>Filmin Popüler Sinemayla Kıyaslaması:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Film, yönetmenin diğer filmleriyle kıyaslanınca popüler sinemaya anlatım bakımından en yakın olanıdır diyebiliriz. Fakat ‘‘ Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’’ popüler sinema anlatımını kullansa da ele aldığı konu ve yaptığı ağır toplumsal eleştiri ve kapitalist sistem eleştirisi ile popüler sinemadan ayrışmaktadır. Popüler sinema statükocu bir sinema iken, Okan’ın bu filminde statüko eleştirilmiş, kapitalist sistemin insanları metalaştırıp değerlerinden uzaklaştırmasının eleştirisi çok iyi bir şekilde verilmiştir. Filmin senaryosunun da zaten sistem eleştirileri ve siyasi dokundurmalarından ötürü 12 Eylül sonrası toplatılan bir kitaptan adapte edilmesi bunun en iyi kanıtlarından biridir.</p>
<p>Filmde çok ciddi bir popüler kültür eleştirisi vardır. Mercedes, markalaşan dünyanın ve markayla kendini ifade edip statüsünü kanıtlamaya ya da yükseltmeye çabalayan kapitalist toplum bireyinin çok başarılı bir simgesi olarak sunulmuş ve Okan’ın Mercedes’in amblemine yani yıldızına yaptığı yakın çekimler ve bu yıldızın Bayram’ın gözünden ekrana gelirken parladığını görmemiz bile insanların marka ve metaya tapışının yönetmen tarafından  ne denli başarılı yansıtıldığına bir kanıttır.</p>
<p>Filmin oyuncuları diğer filmdekilere göre ülkemiz sinemasında daha ünlü olan isimlerdir(Cumartesi Cumartesi’nin oyuncu kadrosunun neredeyse tamamının Fransız olmasından ötürü ‘‘ülkemiz sineması’’ diyerek ifade ediyorum cümlemi) fakat filmde tipiyle dikkat çeken bir jön yahut da medyatik olduğu için filmlerde oynayan birileri değil profesyonel mesleği oyunculuk ve tiyatroculuk olan isimler bulunmaktadır. İlyas Salman gibi politik söylemleri ve korkusuz ifadeleri ile çoğu zaman zorluk çekmiş ve ‘‘Hasretim Sansürlüdür’’ gibi iddialı bir isimle şiir kitabı yazabilmiş birinin filmde başrol oynaması bile bir mesajı içermektedir diye düşünüyorum.</p>
<p>Filmin popüler sinemayla ayrışan bir diğer yanı ise katharsis duygusunu yaratmayışı, filmin sonuna kadar Balkız’a inen her darbeyle yüreğimize işleyen hüznü boşaltıp izleyenler olarak bizi rahatlatmamasıdır. Filmin iki başkarakteri yani Bayram ve Bayram’ın adeta kişileştirildiği Balkız’ın sonu son derece hüzünlü olmuştur. Bayram yaptığı hatalar ve günahlarıyla ve yiten değerleri ile yüzleşmiş ve eskiden köyünün olduğu yerde karşılaştığı çoban bir çocuğun sözlerinde adeta tüm bunlar yüzüne bir tokat gibi çarpmıştır. Bayram içsel yolculuğunda darbe aldıkça uğruna her şeyi feda ettiği Balkız’ı da darbe almış ve film sonunda adeta bir hurdaya dönerek hem Bayram’ı hem de izleyenler olarak bizleri üzüntüye boğmuştur yani popüler sinemadaki gibi bir mutlu son, katarsis yaratımı söz konusu değildir.</p>
<p>Ayrıca filmin maddi yetersizliklerden ötürü beş senede anca çekilmesi bile popüler sinema ürünü olmadığını işaret etmektedir. Zira popüler sinemada genelde kuvvetli ve para kasası sağlam yapım ve dağıtım şirketleri ile çalışılıp ticari kazanç edinmek için her türlü reklam, yöntem kullanırken filmimizin ekonomik güçlüklere takılıp beş senede ancak oluşturulması bile Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yine Okan’ın kendi imkanları ile çekmeye çabaladığı ve bu yönüyle de popüler sinemadan ayrıldığı gerçeğini vurgulamaktadır.</p>
<hr size="1" /><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema<strong>, </strong> 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.134.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2">[2]</a> Esen, s.135 dipnot 54’ten alıntı.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3">[3]</a> Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4">[4]</a> Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref5">[5]</a> Gala Film,  Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref6">[6]</a> Gala Film, Cumartesi Cumartesi DVD İç Kapağından  alınmıştır.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref7">[7]</a> Fikrimin İnce Gülü: Sarı Mercedes’in yapım tarihi bazı kaynaklarda 1992 bazı kaynaklarda ise 1987 olarak geçmektedir. Bunun sebebi, filmin yapımına 1987’de başlanmış olunmasına rağmen maddi güçlüklerde dolayı filmin ancak 1992’de bitirilebilmesinin getirdiği ikilemdir.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref8">[8]</a> <a href="http://www.sinematurk.com/film_genel/1168/Fikrimin-Ince-Gulu_-Sari-Mercedes">http://www.sinematurk.com/film_genel/1168/Fikrimin-Ince-Gulu_-Sari-Mercedes</a> ve <span style="text-decoration: underline;">http://www.imdb.com/title/tt0200637/</span></p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref9">[9]</a> http://beyazperde.mynet.com/film/4776</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref10">[10]</a> http://www.toplumvesiyaset.com/yaziOku.php?id=1791</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref11">[11]</a> http://beyazperde.mynet.com/film/4776</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref12">[12]</a> Ali Sivas, ‘‘Popüler  Roman Popüler Sinema İlişkisi Çerçevesinde Bir Uyarlama Örneği: Bridget Jones’un günlüğü’’, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Yıl:4 Sayı:7 Bahar 2005/1 ss.42-43.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref13">[13]</a> Sivas, ss.43-44.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref14">[14]</a> Seyit Battal Uğurlu, ‘‘Otomobil ve Benlik: Türk Edebiyatında Araba Olgusu’’,</p>
<p><a href="http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/seyit_battal_ugurlu_otomobil_benlik_turk_edebiyati_araba_olgusu.pdf(2">http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/seyit_battal_ugurlu_otomobil_benlik_turk_edebiyati_araba_olgusu.pdf(2</a> Ocak 2010), ss.1443-1450.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref15">[15]</a> Uğurlu, ss.1429-1431.</p>
<p><a href="http://www.turkedergi.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref16">[16]</a> http://www.toplumvesiyaset.com/yaziOku.php?id=1791</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/cumartesi-cumartesi-ve-fikrimin-ince-gulu-sari-mercedes-1348&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/cumartesi-cumartesi-ve-fikrimin-ince-gulu-sari-mercedes-1348" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/cumartesi-cumartesi-ve-fikrimin-ince-gulu-sari-mercedes-1348/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AŞKTAN GAYRİSİ  YALAN</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/asktan-gayrisi-yalan-1401</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/asktan-gayrisi-yalan-1401#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 13:06:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Şar</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Naçizane]]></category>
		<category><![CDATA[Şairane]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1401</guid>
		<description><![CDATA[Her şeyden önce aşk vardı. Aşktan gayrisi yalandı. Allah aşkı evrene verdi. Evren aşk  üzerine yaratıldı. Dünya aşkla döndü. Güneş aşkla yaktı  kendini. Tohumlar aşkla filizlendi. Gökyüzü aşktan ağladı.  Kuzular aşkla ayaklandı. Aşkla sütlendi göğüsleri. Aşk olmasaydı bu hayat olur muydu? Aşk olmasaydı, gözyaşı pınarları kurur muydu? Aşk. İsmi yetiyor gayrısına ne hacet. Yaradan yarattı insanı aşkla tanısın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyden önce aşk vardı.  Aşktan gayrisi yalandı. Allah aşkı evrene verdi. Evren aşk  üzerine yaratıldı. Dünya aşkla döndü. Güneş aşkla yaktı  kendini. Tohumlar aşkla filizlendi. Gökyüzü aşktan ağladı.  Kuzular aşkla ayaklandı. Aşkla sütlendi göğüsleri. Aşk olmasaydı  bu hayat olur muydu? Aşk olmasaydı, gözyaşı pınarları kurur muydu?  Aşk. İsmi yetiyor gayrısına ne hacet. Yaradan yarattı insanı aşkla  tanısın kendini diye. İnsan aşktan iki büklüm oldu. Yüreği paramparça.  Her bir parçası bir yerde. Yanar durur Hû diye.</p>
<p>Aşk lise sıralarında, sokak  duvarlarında yazılmış basit birkaç söz değil, derya deniz  olsa bu söz boş değil. Mecnun aşktan düştü çöle.  Ferhat vardı suya dağı dele. Çölde susuz kalan gül gibi.</p>
<p>İbrahim’in aşkıydı nemrut’u  yıkan. Süleyman’ın aşkıydı, bülbülü konuşturan. Muhammed(S.A.V)’in  aşkıydı Miraca çıkaran.</p>
<p>Aşk bazen bir aşığın sazında,  bazen bir maşuğun ağzında, bazen bir abdalın yol güzergahında.  Pervaneyi aşktı yakan. İbrahim’i aşktı kor ateşten kurtaran.  Aşkın ada sana ihtiyacı mı var. Aşk değil mi insana değer katan.  Kaçmak lazım mı aşktan?</p>
<p>Ben aşk istemem</p>
<p>Aşk beni sarar durur</p>
<p>Ben aşktan kaçtıkça</p>
<p>Aşk beni arar bulur.</p>
<p>Kaçmak beyhude, aşk heryerde.  Bazen bir ananın yüreğinde, bazen bir sevdalının kalbinde, bazen  de bir şairin dilinde. Çok kelimeler harcandı aşk uğruna. Göz  pınarları kurudu aşk yoluna.</p>
<p>Aşkın adı, oldu firak.</p>
<p>Artık kaçmayı sen de  bırak.</p>
<p>Sal kendini aşk dehlizine</p>
<p>Gör bak hayat ne berrak.</p>
<p>Aşkı bana verdi yaradan.  Aşkın rengi al koyu. Aşk artık aştı benim boyu. Ben sevdalıyım  desem inanmaz ki insan soyu. Kopamam senden desem gülerler kıkır  kıkır. İçeyim aşk zehrini lıkır lıkır. Zahiri aşktır biliyorum.</p>
<p>Seni yıldızlara soruyorum.  Siz nasıl dayanıyorsunuz bu yangına? Yıldızlar da cevap veriyor:  Aşık olmak için önce yanmak gerek. Gözyaşı akarsuyu kurmak gerek.  Yüreğine aşkı çakmak gerek. Bazen Mevlana gibi Suskun olmak gerek.  Bazen Züleyha gibi haykırmak gerek. Bazen Eyyüp gibi acıya dayanmak  gerek. Bazen Yunus gibi sabır gerek. Bazen Mecnun gibi aramak gerek.  Bazen de durup beklemek gerek. Bunları yapamayana aşk ne gerek!</p>
<p>Yıldızlar ağır konuştu.  Gittim güneşe; ey güneş dünyayı yakarsın ateşinle  ama dünya mutludur halinden. Bu işin hikmeti ne diye.</p>
<p>Güneş başladı  yanmaya. Kor alevlerini yaydı bütün uzaya. Ben yok, dedi güneş, biz varız. Tek yumurta ikizi gibi. Aynı kabuktan çıkmayız. Biz  ayrılmayız. Birimiz yok olursa diğerimiz yaşamayız. Biz elmanın  iki parçasıyız. Biz tenle can gibiyiz.</p>
<p>Güneşin sözü oldu  lafın özü. Artık konuşmak bize yakışmaz.</p>
<p>Aşkın ikinci harfi beni yakar.  Derdime dert katar. Hasreti özlem katar. Uzaklardan bir gülümsese  ömrüme ömür katar.</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/asktan-gayrisi-yalan-1401&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/asktan-gayrisi-yalan-1401" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/asktan-gayrisi-yalan-1401/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİYASETİN KİRİNDEN DÜNYANIN KUPASINA</title>
		<link>http://www.turkedergi.com/siyasetin-kirinden-dunyanin-kupasina-1411</link>
		<comments>http://www.turkedergi.com/siyasetin-kirinden-dunyanin-kupasina-1411#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2010 12:40:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alparslan Zengin</dc:creator>
				<category><![CDATA[56. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem Takibi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.turkedergi.com/?p=1411</guid>
		<description><![CDATA[Mayıs ve Haziran ayları polemikler, skandallar, çatışmalar içinde geçerken belki de tek güzel şey 2010 Güney Afrika Dünya Kupası oldu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesinde ülke siyasetinin anayasa tartışmalarına odaklandığından bahsetmiştik. Belki bu sayıda tartışmaların ne durumda olduğundan bahsedebilirdik fakat oylamaların yapıldığı günlerde öyle şeyler yaşandı ki kimse anayasa değişiklik taslağının akıbetiyle ilgilenmez oldu.</p>
<p>6 Mayıs’ı 7 Mayıs’a bağlayan gece Vakit gazetesinin internet sitesinde bir video “Deniz Baykal’ın seks kaçamağı” başlığıyla yayınlandı. İddiaya göre video Deniz Baykal’ın eski özel kalem müdürü, milletvekili Nesrin Baytok’la ilişkisi olduğunu ortaya koyuyordu. Bir anda bütün yayın organlarının dikkatini çeken video kısa süre sonra yayından kaldırılsa da tartışmalar devam etti.</p>
<p>Elbette beklendiği gibi olayla ilgili soruşturma başlatıldı ve Deniz Baykal cephesinden avukatlar aracılığıyla konunun sonuna kadar takip edileceği açıklaması geldi. Fakat pek çok kişinin asıl merak konusu olan ve sevenlerinin hatta sevmeyenlerinden bir kısmının bile beklediği yalanlama nedense sözü edilen iki kişiden de gelmedi. Görüntülerin gerçek olmadığı, muhtelif yerlerde montaj tespit edildiği iddiaları gelse de CHP cephesinden, bunlar videonun kimler tarafından ne amaçla servis edildiği ve Deniz Baykal’ın ne yapacağı tartışmaları arasında kaybolup gitti.</p>
<p>İlk soru hala cevabını ararken ikinci sorunun cevabı üç gün sonra geldi. Deniz Baykal 10 Mayıs Pazartesi günü CHP genel merkezinde yapmış olduğu basın toplantısında istifa ettiğini açıkladı. Bu bir tartışmanın sonu yeni bir tartışmanın başıydı. CHP’nin yeni genel başkanı kim olacaktı? İlk akla gelen isimlerden biri 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul büyükşehir belediye başkan adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu idi fakat kendisi aday olmayacağını kesin bir dille bildirdi. Deniz Baykal parti örgütünün üzerinde uzlaşacağı bir adaya destek vereceğini söylerken bir yandan da geri dönebileceğinin sinyallerini vermeyi ihmal etmedi. Bu arada Baykal geri dönsün diye evinin önünde açlık grevi yapan insanların bulunduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Detayları bir kenara bırakıp kaseti ileri sararsak il başkanlarının pek çoğunun desteğiyle –muhakkak ki içlerinde en önemlisi İstanbul il başkanı Gürsel Tekin’in desteğiydi- ibre bir anda Kılıçdaroğlu’na döndü. İlk açıklamasının aksine CHP genel başkanlığını adaylığını koyan Kılıçdaroğlu seçime tek aday olarak girdi ve geçerli oyların tümünü alarak 22 Mayıs Cumartesi günü CHP’nin yeni genel başkanı oldu.</p>
<p>Mayıs ayının yarısı bu karışıklık içinde geçerken sonu tüm dünyada tepki çeken bir olayla geldi. İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı’nın önayak olduğu bir yardım kampanyası kapsamında Gazze’ye yardım götüren 6 gemilik filo 30 Mayıs’ta İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. Filonun liderliğini yürüten Mavi Marmara gemisinde meydana gelen çatışmada –ki şahsen çatışma kelimesinin ne kadar uygun olduğundan emin değilim- ondan fazla sivil hayatını kaybederken pek çok kişi de yaralandı. (Maalesef yazıyı kaleme alırken yaptığım araştırmada ölen ve yaralananların son ve kesin sayılarına ulaşamadım. Söz konusu bilgi eksikliği için sizlerden özür diliyorum.) İsrail kanadından yapılan açıklama gemiye çıkan askerlerin saldırıya uğradığı, bir askerin silahının alındığı o nedenle gemidekilere ateş açıldığı yönünde. Fakat söz konusu askerlerin uluslararası sularda bulunan bir gemide ne aradığı –ki geminin uluslararası sularda olduğunu İsrail yetkilileri de kabul ettiler-, bir askerin (daha doğrusu eğitimli bir komandonun) silahını bir sivile nasıl kaptırabildiği ve en önemlisi bunun onca kişiye ateş açılmasını nasıl meşrulaştırdığı soruları nedense hiç dillendirilmedi yahut dillendirenler cevap vermeye layık görülmedi. Olay tüm dünyada geniş yankı buldu. Pek çok ülke İsrail’i saldırıdan dolayı kınarken ABD büyük ağabeylik görevini elinden geldiğince yerine getirdi. Türkiye İsrail’in özür dilemesi gerektiği konusunda ısrar ederken, Obama’nın Erdoğan’a meseleyi fazla eşelememesi yönünde tavsiyede bulunduğu iddiaları aldı yürüdü.</p>
<p>Haziran ayı boyunca en sık duyduğumuz haberler Şemdinli’den, Palu’dan, Halkalı’dan ve daha pek çok yerden gelen çatışma ve ölüm haberleriydi. (Halkalı’daki askeri otobüse saldırı olayını çatışmalar tabirinin içine almıyorum.) Atılan kurşunlar, patlayan mayınlar ve bombalardan geriye ölümler, acı ve gözyaşlarından başka ve daha fazla ülkemiz siyasetçilerinin kiri kaldı. Yaşanan ölümleri siyaset malzemesi olarak kullanmak adına başlatılan “çömelme” polemiği herhalde siyaset literatürümüze bir kara leke olarak geçecektir, bunları hatırlatacak vicdana sahip yeterince basın mensubumuz kaldıysa. Çatışmalarda hayatını kaybeden “insanları” sayıdan ibaret görmeyi abese iştigal görmeyen pek muhterem devlet büyüklerimiz Erdoğan’ın Gediktepe’de siperleri ziyareti esnasında dik durmayıp çömelmesini devlet meselesi haline getirdiler. Vay efendim bir başbakana çömelmek yakışır mıymış, yok efendim başbakanın boyu çok uzunmuş oturmazsa olmazmış, yok efendim ana muhalefet lideri Gediktepe’ye gider siperde dik dururmuş, aman da efendim arkasında durduğu siper boyu kadarmış… Uzadıkça uzar bu tartışmaların listesi. Bunca hır gürün arasında çözüme dair tek teklifin MHP’den gelmesini, onun da OHAL ilanı olmasını nasıl yorumlayacağımı ise hiç bilmiyorum. Kürt Açılımı diye başlayan, Demokratik Açılım adıyla devam ettirilmeye çalışılan ve en sonunda Milli Birlik Projesi’ne evrilen sürecin sonunda bunların yaşanması sürecin kötü yönetildiğine mi, içinin boş olduğuna mı, yoksa hepten yanlış bir fikir olduğuna mı delalet bunun kararını vermeyi sizlere bırakıyorum.</p>
<p>Yazıyı şimdiye kadar bahsettiklerimizden tamamen ilgisiz bir haberle bitirmek istiyorum. Haziran ayının tüm dünyada en çok konuşulan konusu herhalde 2010 Güney Afrika Dünya Kupası oldu. Pek çok insan kupa devam ettiği müddetçe kısa bir süre için dahi olsa her şeyi bir yana bırakıp sadece futbol izlemenin keyfini yaşadı. Bendenize göre sıkıcı başlayan kupa –ki bana katılan pek çok kişi olduğundan eminim- ikinci tur itibariyle seyircilere bir hayli heyecan yaşattı. Almanya 2006’nın iki finalisti İtalya ve Fransa ilk turda elenirken erken final olarak lanse edilen ikinci tur maçında Almanya İngiltere’yi dört golle geçti. 2008’in Avrupa şampiyonu İspanya kötü başladığı kupada yavaş yavaş ısınarak finale kadar yükseldi. İspanya finale yükselirken yarı finalde Almanya ile karşılaştı ki o Almanya ikinci bir erken final olarak yansıtılan çeyrek final maçında Arjantin’e de leblebi gibi dört gol atıvermişti. Diğer yanda sessiz ve derinden gelen Hollanda çeyrek finalde Brezilya’yı eleyerek bir anda dikkatleri üzerine çekti ve yarı finalde Uruguay’ı saf dışı bırakarak finale yükseldi. Bu satırlar yazılırken henüz üçüncülük maçı ve kupa finali oynanmadığı için yeni şampiyonunu burada bildirmem maalesef mümkün olmuyor. Onun yerine gönlümün şampiyonundan bahsederek konuyu kapatmak istiyorum: Gana. Kupa boyunca izlediğim tüm maçlar içinde bana en çok keyif veren oyunu bu güzide takım oynadı. Yılmadan, çok koşarak, baskı yaparak oynayan Gana çeyrek finalde gerçekten şanssız bir şekilde Uruguay’a elenerek kupaya veda etti.</p>
<p>Ben de bu sayı için sizlere veda ediyorum. Önümüzdeki bir ay boyunca memleketimde tüm haberlerden uzak olacağım. Bu nedenle bir sonraki sayımız için Gündem Takibi köşesini yazmaya talip biri varsa şimdiden ufak notlar almak isteyebilir. Alacağınız haberlerin benim verdiklerimden daha güzel olması dileğiyle…</p>
<p class='fb-like'><iframe src='http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http://www.turkedergi.com/siyasetin-kirinden-dunyanin-kupasina-1411&amp;layout=button_count&amp;show_faces=true&amp;width=260&amp;action=like&amp;colorscheme=light' scrolling='no' frameborder='0' allowTransparency='true' style='border:none; overflow:hidden; width:260px; height:26px'></iframe></p><fb:share-button href="http://www.turkedergi.com/siyasetin-kirinden-dunyanin-kupasina-1411" type="button"></fb:share-button>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.turkedergi.com/siyasetin-kirinden-dunyanin-kupasina-1411/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
