Tags
Related Posts
Share This
KAMBER ATEŞLER NASILSINIZ?
Rivayete göre günlerden bir gün, gene kendi kendimizi yönetme ve aramızdaki sorunları çözebilme yetisini yitirip birbirimizi yeme gibi sapkınlıklara giriştiğimiz bir dönem -çok yaşasınlar, varolsunlar, sağolsunlar- çok değerli toplum mühendisi şeflerimiz sözüm ona rejimi cumhuriyet olan yönetimimize bir kez daha istemeye istemeye el koymak zorunda kalmışlar. Yoldan çıkmış toplumu bir bütün olarak adam edebilmek, hak yoluna getirebilmek ve huzuru, refahı tekrar sağlayabilmek için türlü zorluklara göğüs germek, bir çok alanda türlü düzenlemelere gitmek zorunda kalmışlar. Sapkınlığımız öyle bir raddede imiş ki (çok tabii ki zaruriyetten) kim var kim yoksa -tabiri caizse kimi ellerine geçirdilerse, kimi gözlerine kestirdilerse- dört duvarın, demir parmaklıkların ardına göndermişler. İşte yazımıza konu olan hikaye de böylesi zor bir dönemde, anarşinin, zulmün, zorbalığın had safhaya ulaştığı hatta ve hatta onu aştığı bir dönemde meydana gelmiştir.
Hikayemizin kahramanı Kamber adında, tanımlanamayan bir dilin konuşulduğu bir coğrafyadan tanımlanamayan insanlardan bir insanmış. Önceleri, kimi çok değerli antropologumuzun, dil bilimcimizin, toplum mühendisimizin, tarihçimizin yoğun çabaları sonucu bu tanımlanamayan tuhaf seslerin uzun zamandır dağlarda kalmış bizden birilerinin karlara basarken çıkardıkları kart-kurt seslerinden türemiş olabileceği bilgisi bilim dünyasına kazandırdığımız ender ve eşsiz bilgilerden bir bilgi olarak tarihe geçmiştir. Lakin henüz bu teorimiz dünya genelinde herkes tarafından kabul edilmediği ve resmiyet kazanmadığı için bu tanımlanamayan dilin kullanımı pek takdir edilmemektedir. Zaruri bazı nedenlerden ötürü kamusal alan denilen, resmi kamu kurum ve kuruluşlarında -çoğu zaman her alandaki- kullanımı yasaklanmak zorunda kalınmıştır. Hikayemiz tam da böylesi bir süreçte sıkıyönetimin ilan edildiği yıllarda, Mamak Askeri Cezaevi’nde Askeri Yargıtay’daki davasının sonucunu bekleyerek tutukluluk günlerini geçiren kahramanımız Kamber Ateş’in başından geçmiştir.
Dedik ya rivayet diye, güya tecrit günlerinden bir gün Kamber’e bir mektup gelir ve mektupta:
“(…) Önümüzdeki görüşte annen ziyaretine gelecek. Annen sen içeri
düştüğün günden beri; “N’olur, beni oğluma götürün. Dünya gözüyle
oğlumu son bir kez daha göreyim…” diyerek başımızın etini yiyordu.
Kısmet bu görüşeymiş, getiriyoruz…” diye yazılmaktaymış.
Kamber mektubu okuduktan sonra, avurtları çökmüş yüzüne bir hüzün bulutu
konar ve yanındaki arkadaşına:
“Annem ziyaretime gelecekmiş.” der.
Bu hüznün çok önemli bir nedeni vardır çünkü Kamber’in annesi o yaşına kadar köyünden hiç çıkmamış ve o tanımlanamayan dilden başka dil bilmemektedir. Bunu bilen Kamber Allah vere de görüş gününe kadar annesinin tanımlanabilen resmi dilden bir kaç kelime de olsa öğrenmesini umut etmektedir yoksa annesiyle konuşamayacağını düşünür hatta bir çok başka ihtimal de gelir kafasını meşgul eder. Bu telaş sebepsiz değildir; çünkü o zamanlar Mamak Askeri Cezaevi görüşlerinde, yavaş sesle konuşmak, el, kol, yüz hareketleriyle işaretleşmek ve Türkçe’den başka bir dille konuşmak kesinlikle yasaktır ve yasak herhangi bir biçimde ihlal edildiği anda görüş kabininin her iki tarafında, giriş kapılarının önünde alıcı kuş gibi bekleyen görevli askerler, talimatlara uyulmadığını belirterek, hemen “görüş bitti” der, tutuklu apar topar, görüşçüsünün gözleri önünde tartaklanarak alınıp götürülürdü. Aynı muamele
görüşçüye de yapılarak kapı dışarı edilirdi.
Kamber’e oldukça uzun gelen dört günün sonunda nihayet görüş günü gelir. Hoparlörden isimi anons edildiği anda büyük bir sevinçle, açılan kapıdan koşar adım annesine kavuşmak için hücresinden fırlar Kamber. Görüş kabinine girdiğinde karşısında annesini ve kardeşini bulur.
Anne, önündeki tel örgüleri ardından, çığlığı andıran bir sesle: ” Kamber Ateş nasılsın?” der.
“İyiyim, canım annem, iyiyim.” der Kamber aynı sevinçle.
Kadın gözlerinden boşalan yaşlarla oğluna okşarcasına bakar, bakar ve tekrar: “Kamber Ateş nasılsın?” der.
“İyiyim, çok iyiyim, siz nasılsınız…” der Kamber.
Kadın susar, başını önüne eğer, bekler. Sonra birden taa oğlunun gözlerinin içine bakarak tekrar sorar: ” Kamber Ateş nasılsın?”
Kamber annesinin Türkçe’yi öğrenemediğini anlar. Kardeşi yol boyunca annesine ancak bu üç sözcüğü öğretebilmiştir. O da hep aynı cümleyi tekrarlayıp durmaktadır. Yüreğinde birikmiş onlarca tarifsiz duygu tarif edecek söz bulamadığından ana-oğulun boğazına birer yumru olarak gelip oturmaktadır. Ana-oğul birbirlerine seslenememektedirler çünkü aralarında “Türkçe konuşacaksın!” emir kipli aşılması imkansız bir set çekilmiştir…
Birbirlerine bakışıp duruyorlar ve anne biraz zaman geçince yeniden:
” Kamber Ateş nasılsın?” demektedir.
Bu cümle çoğumuzun anladığından çok farklı, çok daha çok şey anlatmaktadır: “Oğlum, sağlığın yerinde mi, bir derdin sıkıntın var mı, karnın doyuyor mu, sırtın pek mi, herhangi bir şey istiyor musun, çamaşır göndereyim mi, kışlık çorap öreyim mi?” demektedir. Yanıtı oğlunun gözlerinden alır anne: “Demek iç çamaşırı ve yün çorap istiyorsun? Hay hay canım oğlum!” der içinden.
Anne, çınar yüzüne dededen atadan kalma kuşkulu ifadeyi takınarak, gizemli bir tavra bürünür ve merak dolu gözlerle oğlunun ve kendisinin başucunda copla bekleyen askerlere bakar ve titrek bir sesle:
“Kamber Ateş nasılsın?” der.
Bu da: “Burada zulüm çokmuş oğlum, dışarıda hep duyuyoruz, doğru mu?” anlamına gelmektedir. Yanıtı yine Kamber’in gözlerinden alır anne.
“Görüş bitti!” anlamına gelen düdüğün tiz sesi duyulur.
Anne: “Hoşçakal canım yavrum.” anlamına gelecek şekilde, sayısız kez kullandığı o tek cümleyi, el sallarken bir kez daha yineler: “Kamber Ateş nasılsın?”
Ve giderler…
…
İşte böyle dostlar. Baştan da dedik ya rivayet böyle. Hikayemizi naklettikten sonra müsaadenizle asıl değinmek istediğim konuya geçmek istiyorum.
Bildiğiniz üzere; geçtiğimiz günlerde DTP Eş Başkanı sayın Ahmet Türk’ün Dünya Anadili Günü vesilesiyle mecliste, grup toplantılarının sonunda yapmış olduğu tanımlanamayan bir dildeki konuşma kamuoyunda epeyce yankı buldu. Çoğu olumsuz yönlü olsa da yapılan tartışmaların -bir zamanlar yapıldığı gibi- çıngar çıkartmak, birilerini yaka paça gözaltına almak, başka birilerinin kafasına çatal, kaşık vs. fırlatmak, başka birilerini vatan haini ilan etmek, kısacası kıyameti kopartmak gibi şiddet yoğunluklu olmaması sevindirici bir durumdur. Bu noktada, ben de yapılan tartışmalara naçizane fikirlerimle dahil olmak istiyorum. Konuyu temel olarak iki minvalde ele almaya çalışacağım. Bunların ilkinde meclisteki grup toplantısında yapılan konuşmanın ardından yapılan tartışmalardaki kendimce çelişkilere değinmeye, ikinci bölümde ise insanların anadillerini kullanmasının önündeki engeller hakkındaki düşüncelerimi vermeye çalışacağım.
Dikkatinizi çekmiştir sanırım yazımızın başından beri bu dili “tanımlanamayan bir dil“, bu dili konuşanları ise “tanımlanamayan“lar olarak anıyoruz. Kimileri bu kullanımı edebi bir kaygı ya da dramatize etme gayesinden ileri geldiğini düşünebilir. Ne var ki; bunun gerisinde bir kaç ay önce meclis oturumlarından birinde yapılan bir konuşmada telaffuz edilen birkaç Kürtçe cümlenin hazırlanan meclis tutanaklarına “tanımlanamayan bir dil” olarak geçmiş olması yatmaktadır. Ne trajikomik ve de insanların gururunu kırıcı bir durumdur değil mi? İnsanların dillerini, var oluşlarını yok saymak; onları, dillerini tanımlanama yetisini kendinde bulmak…
Mehmet Altan’ın da bir yazısında belirttiği gibi, bir dilin tanımlanabilmesi için aranan en önemli kriter konuşulan dilin resmi olarak tanınan herhangi bir ülkenin resmi dili(dillerinden biri) olmasıdır. Yabancı devlet başkanlarının TBMM’de yaptığı konuşmalar bu gerekçeyle sansürlenmemektedir. 24 Şubat’ta DTP grup toplantısında, konuşmanın Kürtçe yapılan kısmının sansürlenip yayının kesilmesi kısmen buna dayandırılmaktadır. Ancak Kürtçe’nin Irak’ın resmi dillerinden biri olması bu savunmayı yapanları boşa çıkarmaktadır.
Bu noktada eleştirilmesi gereken ikinci bir nokta mecliste konuşulması yasak olan bir dilin nasıl olur da bir devlet kurumu olan TRT tarafından kurulmuş bir TV kanalı yoluyla yayın yapıyor olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin aklı başında ve vicdan sahibi herhangi bir vatandaşı çıkıp da yahu kardeşim tanımlanamayan bir dilde neden, nasıl yayın yaparsınız diye sorsa kim nasıl cevap verecek merak ediyorum doğrusu. Buradan da açıkça anlaşıldığı bir devrim niteliğinde olan TRT 6(Şeş)’in açılışı mevcut iktidarın yaptığı takiye siyasetini ve bu açılımın bir seçim yatırımı olduğu spekülasyonunu doğrular nitelikte emareler taşımaktadır. Zira; meclis oturumlarını canlı veren TRT 3, Ahmet Türk’ün konuşmasının o tanımlanamayan dildeki kısmını sansürleyip yayını keserken TRT Şeş, Rojin ve Nilüfer Akbal’ın öncülüğünde ve emeğiyle o tanımlanamayan dili tanımlamaya ve önündeki engelleri kaldırmaya çalışmaktadır. Bu ne yaman bir çelişkidir böyle? Aynı kuruma ait iki kanaldan biri bir dili sansürlerken bir diğeri o dilde 24 saat yayın yapmaktadır. Bu absürd durumu görmemek için sanırım birinin sadece gözlerinin değil vicdanının da tümüyle körleşmiş olması gerekmektedir.
Yayının kesilmesinin ardından bir açıklama yapan spiker bu davranışlarını Meclis İç Tüzüğü’ne, Anayasa’nın amir hükmüne ve Siyasi Partiler Kanunu’nun amir hükmüne dayanarak gerçekleştirdiklerini ifade etmekteydi. Ne var ki; ne Anayasa’da spikerin söylediği doğrultuda bir madde var, ne de Meclis İç Tüzüğü’nde konuşmaların hangi dilde yapılacağına dair belirleyici bir madde bulunmaktadır. Yalnızca, çağdaş demokrasilerde pek rastlanılmayan ve ihtiyaçları karşılamaktan aciz olan Siyasi Partiler Kanunu’nun 81. maddesinde siyasi partilerin propaganda dahil diğer tüm faaliyetlerini yalnızca Türkçe yapabileceğini belirtmektedir.
Herkes hatırlayacaktır. Bundan tam 10 yıl evveliydi. Bir adam 10 Şubat 1999′da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından verilen yılın en iyi sanatçısı ödülünü kazanmıştı ve ödül töreninde ödülünü alırken yaptığı konuşmasında: “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir de klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.” demişti. Bu sözleri üzerine davetlilerden bir guruh faşizanca tepki gösterip, küfür etmeye, çatal bıçak gibi çeşitli eşyalar fırlatmaya başladılar. O günden sonra hakkında asılsız iddialarla davalar açılmaya başladı. Ancak, O, öncesinde bu durumu fark edip yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Sağından solundan hemen hemen her kesimden insanın takdirini ve beğenisini kazanmış bu güzel insan sürgün koşullarında 2000 yılında geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata veda etti. Yuhalanıp linç edilmek istendiğinin tam 10 yıl sonrasında şarkı söylemesine izin verilmeyen dilde bir devlet televizyon kanalı açıldı. Açılış için de O güzel insanın sürgünde seslendirdiği o yasak dildeki şarkısıyla başlanması fikri ortaya atıldı. Ama ailesi zihniyet değişmedikçe bunun mümkün olmadığını belirterek bu talebi reddetti. Adı, Ahmet Kaya’ydı.
Bu paralellikte yaşanan onlarca hikaye var aslında anlatılabilecek. Yazım epey uzadığından 2-3 tanesine kısaca değinerek yazımı bitireyim izin verirseniz. Söylediği bir şarkı yüzünden yıllarca hakkında tutuklama kararı olan Şivan Perwer en son görülen dava duruşmasında, söylediği şarkı sözü çözümlemelerinden ve bilirkişi raporundan yola çıkılarak beraat etti. Başbakan yaptığı bazı konuşmalarda bu dili kullanırken hiç kimse neden bu dili konuşuyor demezken, dili konuşan başkaları olunca -ki onlar çoğu zaman dili başbakandan daha düzgün kullanıyorlar.- soruşturmaların ardı arkası kesilmiyor. En son örneği Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne bağlı Turgutreis Beldesi’nde, geçen ay DTP seçim bürosuna molotof kokteyli atılmasını protesto edip Kürtçe konuşma yapan Yeşiller Partisi Türkiye Eş Başkanı Bilge Contepe, DTP İlçe Başkanı Emin Çağan ve DTP Parti Meclis Üyesi Hasan Vural hakkında soruşturma açılmasıdır.(Radikal, 3 Nisan 2009).
Başka bir örnek: Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş “Çok Dilli Belediyecilik” uygulaması yüzünden başbakanlık tarafından görevinden azledildi. Hala cezaevlerinde Kürtçe konuşmak yasak, Kürtçe yazılıp gönderilmiş mektuplar çok yüksek meblağlarda tercüme parası istenerek sahiplerine verilmemekte mektup gönderme ve mektup alma haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. Dört duvar arasında yüreğinizi içine koyup uçsuz bucaksız ovalara, dağlara, denizlere savurabildiğiniz tek araçtır oysa mektup. Hayata tutunmanın nadir araçlarından biridir.
Kimileyin söz biter. Bildiğiniz tüm sözcükleri üst üste koyup toplasanız da derdinizi anlatamazsınız artık. Konuştuğunuz dil tanımlı da olsa tanımsız da olsa fark etmez. Görüyorsunuz ki yıllar öncesinin sıkıyönetim zihniyeti henüz ortadan kalkmış değil ve ben bu durum karşısında bildiğim tüm dilleri, tüm sözcükleri unutarak anamın bildiği tek şu sözler boğazımda bir yumru olup kalıyor:
KAMBER ATEŞ NASILSIN?
…
Sahi, siz Kamber Ateşler, nasılsınız?
Slav u rez.
Slav u rez: Selamlar, hürmetler.
Kamber Ateş hikayesi: Gülsüm Akyüz tarafından şiirleştirilen, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesi tarafından yayınlanan “Hapishaneden Öyküler” kitabına isim olan, yıllar sonra Ender Özkahraman tarafından Leman dergisinde çizgiye dökülen ve son olarak da Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından kısa filmi çekilen yaşanmış bir hikayedir. Çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.





Son Yorumlananlar