Naçizane

AÇILDIK, HASTA OLDUK, ERMENİSTAN’LA ANLAŞTIK, AVRUPA’YA GÖZ ATTIK

9 Mins read
Naçizane

AÇILDIK, HASTA OLDUK, ERMENİSTAN’LA ANLAŞTIK, AVRUPA’YA GÖZ ATTIK

9 Mins read

Geçen sayıda ülke gündeminin çok hızlı değiştiğinden dem vurmuştum. Merak ediyorum eskiden de -diyelim ki bundan kırk yıl önce de- böyle miydi? Gazete arşivlerini tarasak biraz; birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duymamız gibi yüz elli yıldır süregelen masalların yanı sıra bir gün, bir hafta, hadi en çok bir ay herkesin konuştuğu, fikir sahibi olduğu fakat sonrasında kimsenin hatırına getirmediği olaylara bugünkü kadar çok rastlar mıyız? Bu sorunun cevabı hayli detaylı bir araştırmayı gerektireceğinden ben bir tahminde bulunacağım. Şu meşhur globalleşen dünya ifadesine baktığımızda en önemli sebeplerinden ve aynı zamanda sonuçlarından biri internetin gitgide yaygınlaşması. İnternetin yaygın hale gelmesi haberleşme ağlarının sıklaşması ve haberlerin daha sık güncellenmesi demek. İnsanların habere bu kadar hızlı ve doğrudan ulaşması haber niteliği taşıyan olayların daha hızlı tüketilmesine ve gündemin daha hızlı değişmesine neden oluyor.

Her zaman yaptığımı yaptım ve uzun bir girizgahta tatava ettim durdum. Yaptım, ama hele bir sorun niye yaptım. Bir hususa açıklık getirmek için. Lakin bu açıklamayı şimdi yaparsam girişi iyice uzatacağım için yazının sonuna saklıyorum. Şimdi haberler…

***

Aylardır açılımla yatıp açılımla kalkıyoruz. Önce Kürt Açılımı dendi, sonra Demokratik Açılım diye yumuşatıldı, en sonunda Milli Birlik Projesi adıyla meclise sunuldu. Daha içeriğine dair hiçbir bilgi yokken insanlar saflarını belirlemişlerdi. Hal böyle olunca mecliste açılımın içeriğinden çok meclise sunulduğu gün (10 Kasım), meclis içi protestolar, pankart açılması, Erdoğan’ın Şahin’le diyalogu falan konuşuldu.

Çok da kızmamak gerekiyor meclistekilere aslında. Birincisi bu zaten alışkın olduğumuz bir durum, biz bu filmi daha önce gördük hesabı. Daha önemlisi perşembenin gelişinin çarşambadan belli oluşu gibi açılımın gelişi dağdan 34 PKK üyesinin inişinden belliydi. Kandil ve Habur’dan kimilerine göre “Barış Grubu” ya da “Barış Elçisi”, kimilerine göre çocuk katili toplam 34 kişi gelerek güvenlik güçlerine teslim oldu. Yapılan sorgulamalar sonrasında gelenlerin büyük çoğunluğu doğrudan serbest bırakılırken diğerleri tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmışlardı. Sonrasında,  Diyarbakır’da DTP’nin aktif katılımının olduğu karşılama töreni düzenlendi. O günlerde, 34 kişinin serbest bırakılmasından, pişmanlık yasasından, karşılama töreninden vs. bahseden o kadar çok şey yazılıp çizildi ki bunları toplamak ve bir süzgeçten geçirerek neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermek imkansız gibiydi. Öyleyse herkes eski bildiğinden şaşmamaya gayret ederek yeni durumu yorumlayacak ve ona göre safını belirleyecekti. Öyle de oldu. Açılımın meclise gelişinin üzerinden (yazının yazıldığı tarihe göre) üç hafta geçti fakat bir bardak suda fırtına koparanlar içeriğe dair hiçbir şey konuşmamaya ant içmişçesine birbirleri hakkında atıp tutmaktan öteye gidemediler.

***

Bizler açılımla yatıp kalkarken Zürih’te kimsenin ruhu duymadan Ermenistan’la diplomatik ilişkilerin başlatılması için protokol hazırlığı yapılıyormuş aylardır. 10 Ekim Cumartesi günü protokolün imzalanmasından çok kısa bir süre önce haberimizin olduğu bu gelişmeye sadece taraf ülkelerden değil dünyanın her yerinden olumlu olumsuz eleştiriler yapıldı. Bunu yüz yıllık düşmanlığın sonunu getirmek için atılmış büyük bir adım olarak görenler olduğu gibi her iki ülkenin hükümetini ihanetle suçlayanlar da oldu. Türkiye hükümeti iç tepkilerin yanı sıra Azerbaycan’ın tepkisini de göğüslemek zorunda kaldı. Öyle ya da böyle, birkaç zorlukla da olsa Zürih’te söz konusu protokol imzalandı. Peki bu protokol neyin nesiydi ve niye böyle fırtına koparmıştı?

Karşılıklı iyi komşuluk ilişkileri, iki ülke arasında güven ortamı oluşturulması, bölgesel barış ve istikrarın korunması için katkı sağlama, insan hak ve özgürlüklerin korunmasında hukukun üstünlüğünü karşılıklı olarak tanıma gibi laf-ı güzaf kabilinden konuları bir yana bırakırsak en çok dikkat çeken meseleler iki ülke sınırının karşılıklı olarak tanınması ve bunun doğal sonucu olarak ortak sınırın açılması ile egemenlik, toprak bütünlüğü ve sınırların dokunulmazlığı konularında karşılıklı saygı gösterilmesi üzerine anlaşılması oldu. Ortak sınırın açılmasının ticaretin gelişmesine yapacağı katkıyı düşünen Ermenistan hükümeti bunun yoksullukla savaşmak için iyi bir fırsat olduğunu düşünmüş olacak ki Amerika’dan esip gürleyen diasporaya biraz çekinerek de olsa rest çekti. Diğer yandan toprak bütünlüğüne ve iç işlerine saygı üzerinde anlaşılması Azerbaycan’ın Karadağ konusunda yalnız bırakıldığı düşüncesiyle Türk tarafında yoğun eleştiriye maruz kaldı. Azerbaycan’ın çeşitli şekillerde Türkiye hükümetini protesto edişi üzerine harekete geçen dışişleri yetkilileri diplomasi yoluyla bu sorunu çözmeye çalıştılar. Azeri doğalgazına bir miktar zam yapılması karşılığında bir anlaşmaya varıldı. E paranın çözemeyeceği çok az şey yok mu zaten şu dünyada?

***

Hayvan koruma dernekleri vardır, bilirsiniz. Pratikte çoğunlukla sahipsiz hayvanları koruyor olsalar da esasında her türlü hayvanın insanoğlunun dolaylı yahut dolaysız zulmünden korunması için çaba gösterir bu dernekler. Çabalarını takdir ediyor ve destekliyorum. Kanaatimce gerçekten yüce bir amaçları var. İyi de insanoğlunun hayvanlardan kim koruyacak? Önce deli dana vardı, sonra kuş gribi peydah oldu, şimdi de domuz gribiyle uğraşıyoruz. Kurtulamadık gitti şu uçan kuşun, kaçan dananın, çamura yatan domuzun şerrinden!

Önce Meksika, A.B.D. ve Çin’de görülen ve oralardan tüm dünyaya yayılan domuz gribi ilk ortaya çıktığı zaman Türkiye’de parmakla gösterilebilecek kadar az sayıda kişide görüldü. Ne var ki geçtiğimiz haftalarda salgın bizde de yayılmaya başladı ve bu yazı yazılırken son bilgiler domuz gribinden ölen kişi sayısının 195 olduğu yönündeydi. Böyle bir salgın hastalığın ülke gündemine oturmaması, ülke gündemine oturan bir şeyin siyasetin gündemine oturmaması, siyasetin gündemine oturan bir şeyin meclisin rahat koltuklarında oturanların karnına oturmaması mümkün değildi elbette. Domuz gribi aşısı alalım, yok almayalım yan etkisi varmış, ben aşı olmam siz olun, ilaç firmalarını zengin edeceğiz, sağlık bakanı aşıları kayınçosuna ithal ettirmiş ve sair saçma sapan iddia üzerine vatandaşın aklı hayli karıştı. Doğrusu akıl karışıklığının sebebi siyasetçilerin çocukluğundan çok aşının yan etkileri üzerine yapılan tartışmalardı. Aşının içerdiği adjuvan adlı maddenin ölüm ve felç riski olduğunu söyleyen doktorlar olduğu gibi domuz gribinden ölme ihtimalinin yan etkilerden zarar görme ihtimalinden daha yüksek olduğunu söyleyerek buna karşı çıkan doktorlar da oldu. Aşının domuz gribi virüsünün mutasyona uğrayarak güçlenmesine neden olacağını iddia edenlerin yanında dünyada mevsimsel gripten her yıl 250 bin ile 500 bin arasında insanın öldüğünü, domuz gribinin ise şimdiye kadar sadece 1500 kişinin ölümüne neden olduğunu söyleyerek virüsün korkulduğu kadar öldürücü olmadığını iddia edenler de oldu. Herkesin doktor olduğu bir ülkede her kafadan bir ses çıkınca insan neye inanacağını bile şaşırıyor doğal olarak. Tabi Recep Akdağ’ın domuz gribi aşısı yerine tuzlu su enjekte ettirdiğine inanmayı buna dahil etmiyorum.

***

Medya patronlarımız sağ olsun bazı şeylerin görmezden gelinmesini sevdikleri için bu sayıda da ulusal medyada pek yer bulmamış bir konumuz var sözünü etmek istediğim. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını istesek de istemesek de yıllardır her hükümet bu konudaki nihayi hedefin tam üyelik olduğunu dillendirir. Bazı hükümetler daha az bazıları daha çok çaba harcar bu uğurda. Avrupa’daki güç dengelerine bağlı olarak zaman zaman hızlı zaman zaman yavaş ilerleriz bu yolda. Avrupa Birliği’ne üye olmak için atılan adımlar hukuktan siyasete, eğitimden sağlığa, ticaretten enerji politikalarına kadar pek çok konuda hayatımızı etkileyecek sonuçlar doğurur. Velhasıl Avrupa Birliği bizim için önemlidir. Avrupa Birliği’nin bilhassa doğu bloğu ülkelerinin de üye olmasının ardından geçirdiği değişim/dönüşüm süreci de takip edilmesi elzem konulardandır.

Çek cumhurbaşkanı Klaus’un 3 Kasım’da attığı imzayla Lizbon Antlaşması onaylanma sürecini atlattı. Bu antlaşma, son genişlemenin ardından Avrupa Birliği’nin daha verimli çalışmasını sağlamak için gerekli düzenlemeleri içeriyor. Bu düzenlemeler bir Avrupa Birliği Başkanı ve dışişleri bakanı statüsündeki Dış Politika ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’nin seçilmesi/atanmasını da içeriyor. Bunun günümüz demokrasi standartlarında seçim olarak adlandırılmasının zor bir şey olduğunu düşünüyorum zira antlaşmaya göre AB’nin başkanı ve dışişleri bakanı üye ülke devlet veya hükümet başkanlarının kararıyla seçiliyor. AB’nin ilk başkanının seçilme süreci de net bir şekilde atamayı andırıyor.

İrlanda’da yapılan ikinci referandumun Lizbon Antlaşması’nın kabulü yönünde sonuç vermesinin ardından bir yandan Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne onay için baskı yapılırken bir yandan da başkanlık için isimler konuşulmaya başlandı. İlk akla gelen isim İngiltere eski başbakanı Tony Blair oldu ve kendisi adaylığını açıklamasa da İtalya ile Fransa’dan destek aldı. Lakin Çek Cumhuriyeti’nin onayının ardından işler ciddiye bindiğinde Merkel’in öldüren cazibesine karşı koyamayan Sarkozy yan çizince yeni isimler ortaya atılmaya başladı. Adayları tek tek yazmaya gerek yok fakat tartışmanın genel seyrini belirtmekte fayda var. Başkanlık için güçlü bir ismin mi yoksa daha adı az bilinen birinin mi uygun olduğu tartışmaların ana eksenini oluşturuyordu. Uluslarüstü yaklaşımlar konusunda çekincesi olanlar zayıf bir ismi isterken Avrupa Birliği’nin uluslararası arenada daha fazla söz sahibi olmasını isteyenler güçlü bir ismin peşindeydi. Fransa ve Almanya’nın söz geçirebilecekleri, daha amiyane bir tabirle birlik içinde rahatça at koşturmalarını sağlayacak birini seçme isteği ağır basınca Tony Blair’in şansı git gide azalmaya başladı. Seçim gününe gelindiğinde İngiltere başbakanı Brown, Blair’in kazanamayacağını anlayınca iyi bir değiş tokuşla dışişleri bakanının kendi ülkesinden atanmasını sağladı. Böylece Avrupa Birliği’nin ilk başkanı Belçika başbakanı Herman Van Rompuy olurken dış işleri bakanı da Catherine Ashton oldu.

Bu konuyu fazla uzattığımın farkındayım ama konu siyasal bilimler açısından o kadar çok tartışmaya gebe ki kendime engel olamadım. Mevcut durumun Türkiye’ye olası etkileri hakkında bir iki söz söyledikten sonra konuyu kapatıyorum. Rompuy Belçika başbakanı olmadan önce Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine şiddetle karşı çıkan biri. Başkan olduktan sonra bu konu hakkındaki sorulara “Dün dündür bugün bugün, korkmayın ayol!” şeklinde cevap vermiş olsa da Fransa ve Almanya’nın mevcut tutumu göz önüne alındığında Türkiye’nin işi üyelik yolunda hayli zor. Buna bir de reelpolitik açıdan hiçbir mantıklı açıklaması olmayan Kıbrıs sorununu ekleyince yandı gülüm keten helva.

***

İzmir’de DTP konvoyunun taşlanmasına değinmek istiyorum ama ne söylesem zülfüyare dokunacağından bu konuya girmeyeceğim. Bu nedenle yazının başında sözünü ettiğim açıklamayı yapıp huzurunuzdan ayrılıyorum. Bu da haber bültenleri sonrasında yapılması adet haline gelen uzman yorumlarının bir nevi gibi olsun.

Habere ulaşmak artık çok kolay. Arama motorları vasıtasıyla haber kanallarının, gazetelerin internet sitelerinden bloglara, sözlüklere kadar pek çok yerden dilediğiniz habere ulaşmanız mümkün. Bu nedenle bu köşede sadece bir önceki sayıdan bugüne kadar olan önemli olayların sıralanmasının yeterli olmayacağına, hatta bunun mantıksız olacağına inandığımdan olayları aktarırken kendi yorumlarımı ekliyorum dilim döndüğünce. Dikkatli gözlerden kaçmayacak kimsenin de gözüne sokmayacak şekilde safımı belli ediyorum. Bu yorumlardan rahatsız olanlar için bu açıklamayı yapma zorunluluğu hissettim. Yalnızca haber almak isteyen yahut haberi istediği türden yorumla almak isteyenleri –ağır konuşuyorum- zorla tutmuyoruz. Gündem Takibi köşesini parsellemediğimi, dileyen herkesin bu köşede yazabildiğini hatırlatıyor ve köşeyi yazan ben olduğum sürece sadece haber vermeyeceğimin, yorumlarımı da ekleyeceğimin bilinmesini istiyorum.

Sağlıklı kalın.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: