59. Sayı

AKLIMA GELMİŞKEN

2 Mins read

Aklıma gelmişken geçenlerde koyu bir sohbetin orta kısımlarına doğru çok saydığım bir abimle konuşurken birazdan yazacaklarımla alakalı bir konuşmamız geçmişti, ben de dilimin döndüğünce aktarayım dergiye dedim. Bakalım bu durumu daha önce yaşamış olan var mı?

Konu genelde hizmet sektöründe yaşanan ”Sen bunu baya iyi yapıyorsun” diyerek taze meyveyi olgunlaştırma çabasıdır. İşin aslında iyi niyetli söylemi taze meyveyi olgunlaştırmak olsa gerek çünkü yazının ilerleyen satırlarında bu iyi niyetimden eser miktarda dahi bulamayacaksınız. Henüz sudan çıkmış balığa “Sen koşuyorsun arkadaş!” dercesine bir gaz verme, bir pohpohlama çabasına girerler. Amaçları eğer gerçekten kişiyi gaza getirip bir şeyler yaptırmaksa bir yere kadar hak verebilirim ama kişi hiçbir şeyi beceremezken, kendi kendini paralarken hoca denilen, eğitmen ünvanı olan ya da usta dediğimiz kimselerin bu beceriksiz ya da yeteneksiz kişileri sırf  ceplerindekini alabilmek için ”süpersin”, ”ohh yeeaahh man”, ”sana puanım dokuz kanka” şeklinde söylemlerle kandırıyor olması durumun içler acısı halini gözlerimin önüne seriyor.

Aldatmaca kişinin güvenini kazanabilmek için dünya çapında antrenör, ödüllü oyuncu, bölüm birincisi eğitmen ya da bunlara benzer sıfatlarla göz boyamadan oluşan ilk perdeyle başlıyor. Kişi  alacağı  bilgi ya da eğitim kariyeri dolgun işinin ehli birinden olduğuna inanınca kariyeri dolgun olanın cüzdanındaki dolgunlukta artma eğilimine giriveriyor. İkinci perdede sen bu işi kıvırdın, elinde kile pek yatkınmış, ebruda böylesi yetenek zor bulunur, vay be dostum bu aletten ses çıkarmak zordur sen notaları konuşturuyorsun v.b. şekilde kişinin güvenini arttırıcı faaliyetlere girişiliryor. Kişi hiç bir haltı beceremese de kimse sen bunu beceremedin demez. Son olarak anlaşma yapılır sen zaten yeteneklisin ayağına da yüzde beş daha indirim alınır ve iki perdelik satış işlemi gerçekleşir.

Canımı sıkan nokta şu ki, bu kişiye hiç bir zaman sen bunu beceremedin yapamıyorsun denilmez, kişi sürünür, didinir… Hayatının merkezine koyar söyleyemediği şarkıları, çalamadığı enstrümanı, okuyamadığı şiiri, yapamadığı hareketi, gösteremediği güzelliğini… Kocaman bir balon şişmektedir günden güne. Sonunda olan olmaz çünkü her bir kuru bilmem kaç para olan her biri bilmem kaç saat süren seansları, dersleri olan çarkı durdurmak istemez o usta, o hoca. Sırf cebini doldurma gayesi güttüğünden karşısındakinin yapıp yapamadığını, başka bir uğraşa yönelmesi gerektiğini söyleme ya da hissettirme gayesi gütmez. Müşteri istedikçe, hoca aynılarını vermeye devam eder.

Paranın girişi kirletsede sanatı, en güzel sanat eserlerindendir paralar. Kimsenin atmaya kıyamadığı. Günün birinde üstad ünvanını alan acemiler de ceplerini doldurmak için aynı yolu izlerler. Sayıları artmakta, artan sayılarına rağmen azalan yetenekleri, sanatın metalaştırılması (sanatın zaten meta olması), zevklerin maliyet hesabı, vergiye tabi olması, insanların yalancı olması, ustaların çıraklarından hep bir şeyler saklaması ve daha bir sürü konuya dalarak ilerleyen sohbet sonrasında çok saydığım abimle kalktık. İstiklalde orta yaşlı bir adam, saksafonuyla oracıkta çalıyordu, beynim böylesine iğrenç saksafon sesini algılamada seçiciliğe tabi tutmadan oracıkta bıraktı. O adamın yüzüne kusmayı dilerdim.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: