71. Sayı

Araf Kavramı

3 Mins read

Uzun yıllar emek ve gönül verdiğim Türk E-Dergi’nin yeniden faaliyete geçeceğini duyduğumda durup en son ne zaman bir şeyler yazdığımı düşündüm bir an. Kesin bir yargıya varamadım ama hesap etmekte güçlük çektiğime göre aradan bir hayli zaman geçtiğine şüphe yok. Eh, artık vakittir, deyip kolları sıvadım. Bana sunulan alternatif konu başlıklarından birini seçmekle ise koyuldum: ölümün anlamı. Hadi bakalım. Vira bismillah!

Olmadı, tek kelime yazamadım. Eskiden ne kolaydı halbuki. Bir konuyu üç beş dakika düşündükten sonra yarım saatte aşağı yukarı bir sayfalık yazıyı hazırlar çıkardım işin içinden. Şimdiyse hiçbir şey gelmiyor aklıma yazmaya değer. Meğer yazmaya yazmaya düşünmeyi de unutmuşum.

Son zamanlarda kendimde zaten ufaktan bir aptallık seziyordum da biraz hayattan bezmişliğe biraz da -istemeye istemeye- yaşlanmaya yoruyordum. Halbuki daha başka sebepler de varmış. Yazmanın bana düşünmede ne kadar yardımcı olduğundan hiç haberdar değilmişim. Burada sözünü ettiğim yazma da öyle belli bir konuyu metodik olarak ele alan bir makale yazımı falan da değil ha. Daha ziyade su anda yapmaya çalıştığım gibi çağrışımlar yoluyla bir cümleden ötekine atlayan, bir nevi konuşur gibi yazma. Meğer onun bile çok faydası oluyormuş.

Sonra bu iki paragrafçık yazma pratiğinin dahi faydasını gördüm ve aniden kafamda bir şimşek çaktı. Tek sorun düşünmeyi unutmuş olmam değildi. Diğer bir sorun seçtiğim konuydu. Gaza gelip seçmiştim ama ölümün ne manası olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Daha doğru düzgün yaşamın ne olduğunu bilmezken ölümün anlamını nereden bilecektim ben. Bu yaşına kadar hep bir yerlerde hata yapmanın, gülünç duruma düşmenin, yakınlarını utandırmanın, işlerin bir bicimde kötüye gitmesinin tedirginliğiyle hep risk almaktan kaçınmış, standarttan mümkün mertebe sapmadan bir hayat yasamaya çalışmış ben… İşin ilginç yani bu korkaklığıma rağmen insanların beni başına buyruk, istediğini yapan, başkalarının yargılarını önemsemeyen biri olarak bilmeleri. Kendinden emin insan rolünü ne kadar iyi oynamışsam artık… İşin daha da tuhafı bir dönem buna benim de inanmış olmam. Tıpkı bir ara ölümün anlamını bildiğime inandığım gibi.

Bir gün büyük bir yazar olmanın hayalini kurduğum, o gün gelene kadar bir yandan üniversiteye devam ettiğim öte yandan da çeşitli mecralarda kısa hikayeler yazdığım günler. Daha yirmi yaşına bile basmadığım halde bir ömürlük tecrübeye sahip olduğuma inanıyor, her şeyin en doğrusunu bildiğimi düşünüyordum. Hazır bir ömürlük tecrübeye sahipken biraz ölüme kafa yorayım, yorgunluğun cefasını da tek başıma çekmeyip başkalarıyla paylaşayım diye düşünmüş olacağım ki ölüme farklı acılardan yaklaşan bir roman yazmaya karar verdim. İşte efendim ölüm bir son mudur, yok başlangıç mıdır, yok farklı bir boyuta geçiş midir, bir döngünün normal bir evresi midir, yalnızlık mı yoksa kavuşma mıdır gibi muhtelif sorulara cevap aradığım -daha doğrusu aramadığım, zira tüm cevapları biliyordum engin deham sayesinde- bu romanı on ay gibi bir sürede yazıp bitirdim.

Büyük bir yazar olarak edebiyatta çığır açmaya kararlı olduğumdan biçimi de konuya uydurarak ortaya koyduğum bu nadide(!) eseri yayınlamaya razı olan kimse çıkmadı elbette. Ben de yaşadığı çağda anlaşılmayan dahi bir yazar olarak insanlığa küsüp yazmaya tövbe et…medim tabii ki. Daha olgunluğa erişmemiş fikirlerimle insanların kafalarını ütülemeye epeyi bir zaman daha devam ettim. Yazarlık hususunda değilse de kafa ütülemede gayet iyi olduğumu anlamışsınızdır sanıyorum. Eğer kafanızın kırıştığını düşünüyorsanız, getirin, ben buralarda olacağım, itinayla ütüler ve iade ederim.

Bitirmeden konuyla ilgili de az lakırdı edeyim de editöre ayıp olmasın. Ölümün ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikrim dahi yok. Yasayan her canlının önünde sonunda ölümle yüzleşeceğinden başka hiçbir şey bilmiyorum. Kimsenin de bildiğini düşünmüyorum. Muhakkak ki herkesin ölümle ilgili inancı doğrultusunda bir yargısı var ama o yargının hakikatle ne kadar örtüştüğünü bilmemizin yolu yok, ölmedikçe. Ölünceye kadar da yaşamın hakkını vermekte fayda var. Yaşamın hakkının nasıl verileceğine dair zırvalarımı da bir sonraki sefer okursunuz artık.

Hürmetle…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: