65.SayıNaçizane

AŞKIN BOYUTLARI: PLATON, TASAVVUF VE DEDE KORKUT

7 Mins read
65.SayıNaçizane

AŞKIN BOYUTLARI: PLATON, TASAVVUF VE DEDE KORKUT

7 Mins read
Küçücük cüssesine bakmayıp bütün dünyada; Doğu’da ve Batı’da, yaratılışta ve mahşerde, maddede ve mânâda dolaşıp duran, gönüllerde attığı her adımda birilerini yakıp birilerini pişiren bir haylaz histir aşk. Üç harfinin altına gizlediği nice esrârı vardır da kimseler bilmez. Bu esrârı çözmek için bütün dünya dillerinde nice türküler yakılmış, nice hacimli kitaplar yazılmış, nice kutlu destanlar söylenmiştir de yine de aşk üstüne söz söylemekten el çekmez insanoğlu. Yunus diyor ya:
Aşksız adam dünyada belli bilin ki yoktur,
Herkesin bir nesneye sevgisi var, âşıktır.
İşte bu cümleden olarak dünyada bugüne kadar var olmuş bütün ruhlar aşkı mutlaka tatmıştır, denilebilir. Bütün varoluşun nüvesi olan aşk her bir kulun içindeki cevherdir. Hatta aşk Yunus’un zaman kavrayışına göre ezelidir, aşkın varlığı maddenin varlığından önce olmuştur ve ruhlar var edildiğinde aşk insanın canının sıcaklığını ateşleyen bir kıvılcım olmuştur. Bu felsefi görüşlerini Yunus “Yer gök yok iken aşk vardı, ne var ne yoksa aşk meydana getirdi.” diyerek ifade eder. Varlık alemi aşkla var oldu, aşk bittiğinde varlık ruhsuz bir ceset gibi solup düşecek, çünkü “Aşktır yere göğe direk.”.
Varlığımızı her damarımızdan sarmalamış olan aşkı nasıl tanımlayabiliriz? Bu imkansız bir iştir çünkü aşk tanımsız ve bilinemezdir; o ancak zannedilebilir. Aşkı yaşadığını ileri süren, onu tanımlamaya kalkan insanlar ancak zannettikleri şey üzerine konuşuyorlardır: “Diliyle aşk diyenler aşkın ne olduğunu bilmez”. Aşk istisnai gözler tarafından “sezilebilir” ancak onlar tarafından bile kolaylıkla “bilinemez”. Aşkı ancak aşk, kendisini yaşayana idrak ettirir, aşkı anlatabilmenin her hangi bir yöntemi yoktur. Mevlana’nın “Aşk nedir?” diyenlere “Benim gibi ol da bil.” demesi, Mecnun’un “Leyla’yı bir de benim gözlerimden gör.” demesi aşkın tanımının ancak kişinin kendi gönlünde ve subjektif olarak yapılabileceğini gösterir. Her ne kadar aşk kategorik olarak aşk-ı cismani (tensel aşk, maddi aşk), aşk-ı marazi (karasevda, melankoli), aşk-ı eflatuni (platonik aşk) ve aşk-ı ilahî (Tanrı aşkı) adında dört başlıkta tasnif edilse de Yunus’un ifadesiyle dünyada birbirinden farklı yüz bin türlü sevgi vardır, kişi özüne hangisi layıksa onu aşk diye bilir ve yaşar.
Aşkın varlığı bu denli çeşitli olunca birbiriyle bire bir örtüşen veya birbiriyle taban tabana zıt aşk algılarının varlığından söz edebiliriz. Biz bu yazımızda aşkın Platon felsefesi ile İslam Tasavvufu’ndaki ortak kavranışı ve Dede Korkut’taki boyutları üzerinde duracağız.
Eskilerin aşk-ı eflatuni dedikleri kavram, zamanımızda platonik aşk adı ile anılıyor. Tahmin edileceği üzere bu kavram, Eflatun olarak da tanınan yunanlı filozof Platon’dan adını alır. Şölen’de açıklandığı üzere, Platon’a göre ancak felsefi bir bakışa sahip olan kimse, ideaların bilgisine giden yolu geçebilir; bu felsefi bakışın adı “eros”tur. Eros, Yunan aşk tanrısının da adıdır. Platon’a göre eros, fani insanın maddi dünyanın sınırlarını aşıp manevi dünyaya, ölümsüzlüğe çıkma ihtiyacıdır. Güzel bir bedene duyulan haz, erosun en alt düzeydeki tezahürüdür. Platon, Yunanca’da “üreme dürtüsü” anlamında tensel bir hissi ifade eden eros kavramına, manevi ve yüceleştirici bir anlam kazandırır. Aşk insanı Platon’ca “İdeaların Bilgisi” diye adlandırılan mutlak varlığa ulaştırır. Tasavvuf ehli de aşkı mutlak varlığa yani Allah’a ulaşmada en önemli vasıta olarak görür.
Platon’a göre duyusal olandan yüzümüzü çevirip kavramlara bakmamızı öğreten matematik ve müzik, erosa giden yolun araçlarıdır. Benzerliğe bakınız ki, Mevlevilerin üflediği “ney”in sesi, cennetin sesine en yakın maddi algı olarak bilinir; Mevleviler Allah’ı daha yakından hissedebilmek için ney üflerler. Ney semazenin aşkını harlandırır ve vecd içinde yanmakta olan gönül, maşuk olan Allah’ı daha iyi kavrayabilir. Müzik, tasavvufta Allah’a giden yolun temel araçlarındandır. Alevi semahlarında da bu olgu çok belirgin olarak ortaya çıkar: Aleviler semahlarında bağlama çalarlar ve bu müziği Allah’a ibadette huşu aracı olarak kullanırlar. Bağlamanın sesiyle turnalar gibi dönen canlar sevgiliye (Allah’a) doğru kanatlanır, aşk ile süzülür gider.
Platon’a göre bilim (bugünkü anlamda matematik), erosa giden yolun bir aracı olması münasebetiyle değer kazanır. Mutlak hakikate ancak aşkla ulaşılabilir, bilimin Platon’a göre en büyük değeri onun, dediğimiz gibi, algılarımıza saplanmaktan kurtulup kavramlar üzerine konuşabilmemizi sağlaması ve düşünme yetimizi terbiye etmesidir. Hakikate ulaşmaya çabalarken algılarla sınırlanan ya da manasız işlere takılıp kalan insan bilimle terbiye olacak, daha sonra kendini aşkın ellerine bırakarak İdeaların Bilgisi’ne varabilecektir. Bilimin Platon’daki bu kavramsal konumunun, temel İslam düşüncesiyle paralel olduğunu çok sayıda ayet ve hadisten müşahede edebiliriz. Tasavvufta da bilime ciddi değer verilmekle birlikte bilim aşkla kıyaslandığında hakikate ulaşmada yetersiz ve sınırlı bir araç olarak kalmaktadır. Bilimin ve aşkın tabiatlarından yola çıkarak onların kişiyi hakikate ulaştırma güçlerinin mukayesesi bir başka araştırma konusu teşkil etmekle birlikte, Platon’un ve İslam Tasavvufu’nun bilim-aşk kıyasının paralelliğini Fuzuli’den bir örnekle ifade edelim. Fuzuli, gerçeğe ulaşmada aşka bilimden daha üstün bir yer verdiğini şu beyitinde söyler;
Aşk imiş her ne var âlemde,
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.
Platon’a ve İslam Tasavvufu’na genel bir şekilde değindikten sonra bir diğer başucu eseri olan Dede Korkut’un aşk algısından bahsedelim. Dede Korkut, ilk Müslüman Türklerden olması hasebiyle Anadolu’daki İslam Tasavvufu’nu besleyen kaynaklardan biri olarak ele alınabilir ancak onu, metodolojik bir hata yapmamak için İslam Tasavvufu’na dahil etmiyoruz. Dede Korkut tasavvuftaki “Allah’a ulaşma” gayeli kutsi aşk algısından daha somut bir aşk algısı sunar; onun işlediği aşk daha çok toplumsal dengenin ve mutluluğun, aileyi oluşturan birleştirici güç olması sebebiyle temelidir.
Dede Korkut Kitabı’nda aşk ile ilgili öne çıkan temalar aşkın yeşerttiği fedakarlık, sadakat, özveri erdemleridir. Dede Korkut aşığın fedakarlığını Deli Dumrul boyuyla anlatır. Bu hikayede Tanrı’nın emriyle Dumrul’un canını almaya gelen Azrail, ya Dumrul’un canını ya da Dumrul’un kendi canı yerine bulacağı bir başka canı alacağını söyler. Dumrul’un, anne ve babasına durumu anlatıp onlardan birinin canını kendi canı yerine talep etmesi üzerine anasıyla babası canlarını oğulları Dumrul için vermezken Dumrul’un eşi, Dumrul istememesine rağmen tereddütsüz canını verebileceğini söyler. Aşkının gücüyle bu kadar fedakarlaşan kadın ve yine aşkının gücüyle onu reddeden, onun canını kendi canından daha değerli görüp kendi canını vermeye kararlı olan adamın halleri Tanrı’nın çok hoşuna gider ve Tanrı bencil ana-babanın canını alır, Dumrul ile karısına 140 yıl ömür verir. Aşkın toplumsal bir unsur olduğu ve aşkın toplumu güçlendirdiği, bir diğer Dede Korkut hikayesinde Kanturalı’nın kendisine eş olacak kızın bir erkek gibi güçlü, atak, savaşçı olmasını istemesiyle anlatılır. Şöyle der Kanturalı: “Ben karakoç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana kelle getirmiş olmalı!” Benzer şekilde bir başka hikayede Bamsı Beyrek, beşik kertme nişanlısıyla at yarıştırır, ok atar ve güreş tutar! Sevgili olan kadın güçlü olmalıdır, lider olmalıdır, aileyi ve toplumu düzenlemeli ve çekip çevirmelidir.
Ele aldığımız bu üç felsefede de aşk insanı olgunlaştıran, kâmil insan yapan, onu hamken pişiren, toplumsal mutluluğunu artıran bir araç olarak görülmüş ve yaşanmıştır. Aşk bu felsefelerde hedonist (hazcı) bir bakışla ele alınmamış, aşkın tensel boyutuna en silik şekilde değinilmiştir.
Bu felsefelerde ortak olan -ama tasavvufta en çok belirginleşen- fikir, yanmayan insanın pişemeyeceği ve âşık olamayacağı şeklindedir. Bu fikri en güzel şekilde Mevlana “Davası aşk olanın şâhidi çiledir.” diyerek ifade ediyor. Sinezen olup göğsünü yakmayanın kalbi aşkı hissedemez.
Modern insanın muhakkak bu felsefelerdeki aşk kavramından alacağı dersler var. Fuzuli’nin
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever,
Cânı için kim ki cânânın sever, cânın sever.
 
mısraları karşısında modern birey kendini sorgulamalıdır; sevgili için mi can istiyorum, canıma sevgili mi arıyorum? Canımı sevgili için göz kırpmadan feda edeceğim bir emanet olarak mı görüyorum, sevgiliyi canımın arzu ettiği birkaç hayvani dürtünün tatmini için kullanılacak bir eşya olarak mı? Sevgilimin yoluna neler verebilirim, onun için nelerden geçebilirim ki bir çift gözü, bir tutam saçı beğenip âşık olduğumu iddia ediyorum?
Hülasa, Yunus’un deyimiyle; canını aşk yoluna vermeyen âşık mıdır?
Kaynakça:
  1. Metin YASA, Din Felsefesi Açısından Yunus Emre’de Aşk-Yaratılış-Kendi Olma, Ankara Okulu Yayınları, 2002, Ankara.
  2. Platon, Şölen, Bordo Siyah Yayınevi, 2004, İstanbul.
  3. Orhan Ş. GÖKYAY, Dede Korkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, 1976, İstanbul.
  4. İskender PALA, Kitab-ı Aşk, Alfa Yayınları, 2005, İstanbul.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: