AŞKIN TÜREVİ: DEĞİŞİM HIZI

Bir önerme ile başlayabiliriz: “Aşk bir kültürdür.” Aşk, toplumsal yaşamda belirli değerlerin örgüsü olarak ortaya çıkar. İçine doğduğumuz koşulların bize öğrettiği bir yaşam biçimidir, bir bakış açısıdır bu. Ancak, bunu yaşarken aşkın algılanma biçimi farklıdır. Bir yanılsama olarak içselleştirilip kültüre katılır. Bir başka deyişle, içselleşmenin kendisi o kültürdür. Duyguların arınmasına ve kutsiyet taşıyan değişkenlere tekabül eder. Birey ya da topluluk, duygularını yoğunlukla odakladığı aşk nesnesine yabancılaşır. Yabancılaşma, bir paradigmaya işaret eder. Bu paradigmada, yabancılaşmanın farkındalığı içerilmediği için, yabancılaşma olarak algılanmaz ve böylelikle yabancılaşma yeniden üretilmiş olur. Vurgulamam gerekir ki, yabancılaşmayı olumsuz bir olgu olarak ele almıyorum. Gündelik dil paylaşımında olumsuz bir duruma işaret etse de burada bir olguyu göstermektedir. Değerler ağına göre anlam kazanan duygu ve düşüncelerin içinde, anlamı taşıyan birey/toplum ile anlamın oluşturulduğu olay/olaylar arasında bire bir denk gelmeyen bir durumdur yabancılaşma. Bu açıdan, aşkı bir kültür olarak görebileceğimizi önermiş oluyorum. Bu bağlamdan bakarak, aşk üzerine bir çözümleme denemesi yapacağım.

Yazının başlığı, bir eğretilemedir, bir metafordur. Türev denince elbette akla matematik gelecektir. Teknik bir terim gibi dursa da türev, değişim hızı anlamını taşır. Bir olayı belirleyen değişkenler değiştikçe olayda da bir değişim gözlenir. Bu değişimin nasıl bir yol aldığını belirli değişken değerlerindeki değişim hızını inceleyerek anlamaya çalışırız. Aşk, bir süreçtir. Zamana göre bir yol alır, ya da değişir. Bir değişim olduğuna göre, bu değişimin bir hızı vardır. Aynen zamanla alınan yol gibi, ya da değişen hızlarda katedilen mesafe gibi. Aşk bağımlı değişken, zaman ise bağımsız değişkendir. O halde, aşkı bir fonksiyona benzetebiliriz. Fonksiyon, bir işlevdir. Bu işlev, bir sürece gönderme yapar. Süreç yaşanır. Yaşanan, anlamlar matrisidir. Anlamlar, değerlerin yaşanma biçimidir. Bir kültürdür. İşlev bir ideolojik aygıt olarak aşkı tanımlar. Öznesi ve nesnesiyle sahneye çıkar. Bir fonksiyonu izler. Ancak bu fonksiyon bazı bakımlardan kaotiktir. Aşk, titiz ve kırılgandır. Çok küçük tavır ve tutum değişimlerinin öngörülemeyecek sonuçlara yol açması nedeniyle kaotik bir yapı da gösterir. Bu nazik yapının korunması için bir kültür örülür. Kültürü sürükleyen ve yeniden üreten ideolojik altyapı birçok metaforla desteklenir. Yazının sonunda bu metaforlardan örnekler vereceğim.

Bir fonksiyonun değişim hızı, türev metaforu ile karşılanır. Türev, bir fonksiyonun bir noktasında eğriye teğet olan doğrunun eğimini verir. Türev metaforu, duygularımızın değişimine tekabül eder. Zaman, kültürü ören sayısız değişkenin temsilcisidir. Bu devinim içinde aşk, bir yanılsama olarak algılanır. Bu yanılsamada aşk durağandır, statiktir, değişmez. Durağanlık, bir yüceltme olarak ideolojikleşir. Bir bakıma, türev sıfıra eşitlenir gibi hissedilir. Yanılsamanın içinde, değişimin olmadığı sanılır. Yüceltilen aşk kutsallaşır. Özne, aşkın nesnesine yabancılaşır. Aslında, özne ve nesne bir kültürel ağda, ya da bir göstergeler sürecinde yeni anlamlar kazanır. Değişim hızının sıfırlandığı biçiminde bir algılamayla anlam değişir. Yüceltme metaforu yabancılaşmayı gösterir. Yabancılaşma ise, yeni bir değişime işaret eder: Aktarım (transferans). Aktarımın türevi devreye girer, aktarım yeni değişim hızlarıyla yeni bir sürecin göstereni olur.

Bir duygu seli olan aşk, her bireyde bir öykü olarak yaşanır. Öykü, aşk sürecini betimler. Öykü, değişimin sahnelerinden oluşur. Değişim metaforu olan fonksiyon da bir metafordur. Değişim hızını fonksiyon metaforu ile aydınlatırız. Değişim ve değişim hızı, anlamın altını çizerek, aşkın sanıldığının aksine durağan duygulardan oluşmadığını belirtmektedir. Değişim hızı zaman içinde farklı değerler alır. Bazen hız düşüktür, değişim hissedilmeyecek kadar azdır. Kimi zaman aşk köprüsünde sarsıntılar olabilir. Değişim hızlanır. Dik yamaçlı hızlara erişilir, türev büyük bir değer alır. İlginç olan, tüm bu değişimlerin zaten aşka ait olduğunun düşünülmesidir. Kaderci bir belirlenimcilikle karşılanan bu duygu ırmaklarının kültürel bir süreç olarak algılanmamasıdır. Haklılık-haksızlık, iyi-kötü gibi kutuplaşmalar, görev, zorunluluk, tanımlılık gibi durağan değerlerin  belirleyici olduğu bir metaforlar pazarıdır yaşanan. Tek sözcükle, bir kültürdür.

Psikanalizde aşk aktarımdır. Aşkın derin kavramı ve ifadeleri aktarım sorunsalında kendini gösterir. Aktarım, bir yer değiştirmedir. Yanılsanmış bir kimlik durumudur. Denilebilir ki, psikanaliz aşkı ucuzlatır. Ama hiç de öyle değildir. Aksine, aşkı anlamaya çalışır. Aşkı bir sorun olarak değil kültürel bir sorunsal olarak açımlamaya çaba gösterir. Aşk, bir labirenttir. Aşık olmak bir labirentte kaybolmaktır. İnsan, aşkın çizdiği yollarda yolunu kaybeder, kendisini kaybeder. Psikanaliz aşkın yolunu izler. Psikanaliz sürecinde, bireyin kendisini nelerin aşık ettiğine ve nelerin onu arzulayan özne yaptığına yakınsanır. Freud’un deyimiyle, “aşkın koşuluna” yaklaşır. Yakınsama bir değişim sürecidir. Analiz sırasında bu değişimin karmaşık inişli çıkışlı hızlarına rastlanır. Aşkın yarattığı ruhsal yapı bir değişimin öyküsüdür. Kültürel büyüklüklerin tasarlayıp mimarlığını da üstlendiği bu duygu ve itkilerin bir türevi vardır. Türevlerin bir araya gelerek dans ettiği, karşılıklı etkileşimlerin sergilendiği, değişim hızlarının “aşkın koşulu” çevresinde ilişkilendirildiği bir değişimin öyküsüdür sözü edilen. Bu öyküde, paradigmanın yeniden üretimini üstlenen metaforik bağlara biraz göz atalım şimdi de.

Aşk metaforları bize çok şey anlatır. Aşk metaforlarından bazıları arasında dolaşarak, dile gelen ifade örnekleriyle devam edelim:

Aşk, fiziksel bir kuvvettir: “Aramızdaki elektriği hissedebiliyorum”, “Onun tarafından mıknatıs gibi çekilmiştim”, “Aralarında denetlenemeyen bir çekim vardı”, “Etraflarındaki atmosfer her zaman yüklüdür”, “İlişkilerinde inanılmaz bir enerji var”.

Aşk, sağlıkla ilişkilidir: “Bu, hasta bir ilişkidir”, “Kuvvetli ve sağlıklı bir evlilikleri var”, “Bu evlilik ölmüş, bir daha canlanamaz”, “Yavaş yavaş, ayaklarımızın üzerinde durabiliriyoruz”, “Böyle giderse aşklarını yok edecekler.”

Aşk, bir büyüdür: “Aramızdaki büyü bozulmuş”, “Beni büyüledi”, “Aklımı başımdan almıştı”, “Güzelliği karşısında nutkum tutuldu.”

Aşk, deliliktir: “Onun için deli oluyorum”, “Kendisini görünce ne söyleyeceğimi bilemiyorum”, “Bu gidişle tamamen delireceğim”, “Ondan sonra bizde akıl mı kaldı.”

Aşk, bir savaştır: “Onun için savaştım, ancak sonunda yenildim”, “Kısa sürede beni fethetti”, “Baskılarına dayanamayıp kaçtı”, “Yavaş yavaş onu elde ediyor”, “Üzerinde egemenlik kurdu.”

Aşk, bir işbirliğidir: “Aşk, bir uğraş gerektirir”, “Aşk, işbirliği ister”, “Aşk, kendini adamayı bekler”, “Aşk, uzlaşmak üzerine dayanır”, “Aşk, sorumlulukların paylaşımını gözler”, “Aşk, sabır ister”, “Aşk, özveri gerektirir”, “Bu ilişki için çok emek verdim, karşılığını beklemem normal.”

Yorum gerektirmeyecek kadar açık olan bu metafor ve dile gelen ifadeler, aşkın insan türünün tarihsel evriminde bir kültür olarak ne kadar renkli, üretken, ve itici güçlerle dolu olduğunu göstermektedir. Aşk, ne olumludur ne de olumsuz. O, kültürel bir olgudur. Uygarlık tarihinde farklı değişim hızlarında yol alan yabancılaşma süreçlerinde enfes öyküler üreten aşkı anlamak, anlama çabası içinde olmak aşkı küçültmez. O uykudan uyanma kaygısını hiç tetiklemez.

Almaşık bir yaklaşımla farkındalığın sanatına bir göz atmak hoş olabilir. Bir yüceltme olarak aşkı; sahiplenme, aidiyet ve beden/ruh üzerinden mülkiyet gibi toplumsal devinimin öğelerini de içeren kültürel bir bağlamda ele almak. Evet, eleştirmek değil eleştirel yaklaşımlarla anlama çabası içinde bulunarak farkındalığın evrimini sağlamak. Bilginin özgürlüğünü gözleyen sonsuzluk yollarında kendimizi de içeren bütüne birazcık yaklaşabilmek…

Bir Cevap Yazın