ATLARI DA VURURLAR; ÖYLEYSE VURUN BİZİ!

           Atları da vurular Son zamanlarda sürekli aklıma gelen, muhtelif zamanlarda beynime adeta bir balyoz gibi inip duran, durdurulamayacak bir biçimde beynimde çınlayan bir cümle var. Nereye baksam, hangi kalabalık caddeyi arşınlasam, kimi incelesem, hangi vitrine gözüm takılsa, hangi TV kanalında gezinsem(ki haftada 1 saatten fazla TV izlemediğimi de belirtmeliyim), hangi sohbete kulak misafiri olsam ve iki katlı otobüste hangi gökdelenlere gözümü değdirsem hep o cümle;  ‘’Atları da Vururlar!’’…

              Neden bu cümlenin beynimde adeta bozuk bir alarmlı saat gibi çınladığını anlatmadan ve günümüz dünyasının halini bu kısacık cümlenin ne denli özetlediğini aktarmadan önce, gelin size ‘‘Atları da Vururlar’’ cümlesiyle ilk tanışmamı gerçekleştirdiğim o andan ve 1969 yapımı, sözlerle aktarılamayacak kadar güzel ve özel yapım olan ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ filminden bahsedeyim…

             Atları da vururlar cümlesiyle ilk defa 13 yaşında, ortaokula giden bir ufaklıkken en sevdiğim arkadaşımın evinde, babasının kitaplarını karıştırırken Horace McCoy’un ‘‘Atları da Vururlar’’ kitabının gözüme takılması sonucu tanışmıştım. Bir cümle bu kadar mı etkili, bu kadar mı derin anlamlı olur… Bir cümle söyle, bin cümle anlatsın… İşte daha o anda bu birkaç sözcük beynime yaldızlı ipliklerle işlenmiş, beni kendine çekmeye başlamıştı. O zamanlar hiç de öyle kitap kurdu diye nitelendirilecek biri olmayan ben bile sırf bu cümlenin uçsuz bucaksız anlamı yüzünden kitabı okumak konusunda inanılmaz bir ihtiyaç, o kitabın sarı sayfalarına doğru adeta hipnoz olmuşçasına bir çekim hissetmiştim. Garip bir âdetim vardır benim. Kitabın önce son sayfalarını okurum, ancak sonu beğeniyorsam baştan okumaya karar kılarım. ‘‘Atları da Vururlar’’ kitabının son sayfaları okuduktan sonra, başı hiç bilmediğim halde ne kadar etkilendiğimi ve içimin sızladığını hatırlıyorum… Okumaya cesaret edememiştim. Beğenmediğimden ya da sonu sindiremediğimden değildi neden. Aksine, bu seferki okumayışımın sebebi bu eseri okumaya hazır olmadığımı hissedişimdendi. İyi ki de o zaman okumamışım diyorum şimdi düşününce. Zira o zaman, o hayat tecrübem ya da dünyaya bakışımla Atları da Vurular eserini okusaydım, kesinlikle bu şaheserin hak ettiği değeri veremeyecek ve anlatmak istediği mesajları olması gerektiği gibi kavrayamayacaktım. Her şeyin bir zamanı vardır derler ya, işte bazı eserleri okumanın ya da bazı filmleri izlemenin de belli bir olgunluk seviyesine gelene kadar bekletilmesi gerektiğine, o eseri iyice özümsemek için önce onu hakkıyla anlayacak ve kavrayacak düzey ve olgunluğa gelinciye kadar beklenmesi gerektiğine inanıyorum artık. Zira ben de öyle yaptım… Bekledim, bekledim… Üniversite bitiminde önce inanılamayacak kadar etkileyici, adını kitaptan alan ‘‘Atları da Vururlar’’ filmini izledim, ardından da kitabı okudum. Bu eseri kitap ya da film haliyle kucaklamadan önce bu kadar beklediğime ve bu kadar yıl kendimi ondan mahrum bıraktığıma inanın üzülmüyor; bu eseri(roman ya da film formatında) daha iyi anlamak için algı cephanemi doldurduğumdan dolayı, büyük bir mutluluk ve huzur duyuyorum. Çünkü Atları da Vururlar; ister orijinal haliyle roman olarak okunsun, isterse de son derece başarılı bir senaryolaştırmayla film haline gelmiş haliyle izlensin; günümüz medyasının, tüketim toplumunun değerlerini(ne değer ama…) ve kapitalist tüketim denizinde bir oradan bir buraya savrulan insanoğlunun sıkışmışlığını ve dramını son derece etkili ve vurucu bir şekilde anlatan ve derin bir dikkat ve özümseme gerektiren bir eserdir.

         ‘‘Bu kadar laf iyi hoş da, sadede gel ve sinema köşesi dediğin bu köşede artık filmi anlatmaya başla.’’ diyebilirsiniz… Pekâla pekâla, söylemeden geçemeyeceğim noktaları dile getirerek rahatladıktan sonra sonunda filmimize geçiyorum. Herkes bir sinema salonundaymışçasına arkasına rahatça yaslansın; ama rahatlığa kanarak asla uyumasın!!! Zira, bu film büyük dikkat gerektiren ve uyumamamız gerektiğini bir hançer gibi ruhumuza ve beynimize saplayan niteliği ile ayık kalmamızı gerektirmektedir.

            Yönetmen koltuğunda usta isim Sydney Pollack’ı ve bünyesinde ünlü Fonda Ailesi’nin en başarılı ve en yetenekli isimlerinden Jane Fonda’yı, Michael Sarrazin, Susannah York ve Gig Young gibi beyaz perdenin büyücülerini barındıran 1969 yapımı kült film, ‘‘Atları da Vururlar’’ yani orijinal adıyla ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ 9 Oscar adaylığı almış ve bu akademi ödüllerinden birini evine götürmüş çok ciddi, çok önemli bir eserdir. İzleyenlerin sayısının hayli yüksek olduğunu tahmin ettiğim bu filmi kaçıranlar varsa, ne yapıp ne edip bu eseri edinmeliler diyor ve filmimizin konusunun kısaca anlatmaya başlıyorum.

           Atları da vurular 1930’lar Amerika’sı… Büyük Buhran’ın kasvetli ve sefalet içindeki atmosferi; insanların birkaç dolar kazanmak, midelerine birkaç öğün atmak, figüran olarak filmlerde oynayarak meşhur olmaya çalışmak ve hayatlarını kurtarmak, fakirlikten sıyrılmak için ne pahasına olursa olsun savaştıkları acımasız bir dönem… Halk için acımasız olsa da eğlence sektöründekiler, yapımcılar için son derece ağız sulandırıcı, hayallerle istendiği gibi oynamaya son derce müsait bir dönem… Kabus kıvamında, insanı insanlığından utandıran bir dans yarışması, acımasız bir maraton… İşte filmimizin temel konusudur bu dans yarışması ve ona katılan yarışmacıların yaşadıkları dramlar… Dönemin sefaletini fırsat bilen Rocky adlı yapımcı ve yandaşlarının; büyük bir kapalı salonda gerçekleştirdiği ve kazanana 750 dolar vaat eden, fakat şartı günlerce, hatta haftalarca sürecek olan bu yarışmada sadece 2 saatte bir verilen 10 dakikalık aralarla dinlenebilen çiftlerin bir an bile dans etmeyi bırakmamaları ve iki dizlerini birden yarışma boyunca bir saniye bile olsun yere değdirmemeleri olan yarışma; önceleri sefaletten kırılan insanların para kazanmak ve meşhur olabilmek umuduyla yarışmaya alınmak için kuyruklarla sıra oluşturdukları bir kurtuluş yolu olarak görülür.  İnsanlar yarışmaya alınmak için yaşlarını küçültürler, hatta ünlü tiyatro eserlerinden parçalar okuyarak Rocky’i etkilemeye çalışırlar. Rocky’nin bunları çok taktığı yoktur zaten, sağlıkları yerli yerinde olduğu sürece herkes, hatta hamileler bile(ki Rocky bunu, hamile yarışmacılarla izleyicinin sempatisini kazanmak daha kolay olur diye açıklar.) bu yarışmaya kabul edilir. Ne kadar çok yarışmacı, o kadar çok izleyici…

      Yarışmacılar arasında çok güçlü bir şekilde portre edilmiş, mesajın gitmek istediği yeri hemen vurmasını sağlayacak şekilde net aktarılmış, birbirinden çok farklı ve fazlasıyla çok dikkat çekici karakterler bulunmaktadır. Gloria… Bana kalırsa Jane Fonda’nın oynadığı karakter en sağlam ve en etkili karakterdir film içinde. Pek çok filmde figüranlık yapan; ama bir türlü rol listelerinde büyük roller için yer bulamayan, sefaletten ve daimi olarak kaybetmekten bıkmış, tepkili, sözünü asla esirgemeyen, yarışmacılar arasında belki de bulundukları vahim durumun bilincinde en çok olan ama son çaba için bu yarışmaya giren Gloria… Gloria’nın dans partneri olacak olan Robert da bir kilit karakter olarak film için son derece önemli bir isimdir. ‘‘Atları da Vururlar’’ cümlesini film sonunda telaffuz eden karakter olması bile Robert’ın hikayedeki önemini anlatmaya yetecek niteliktedir. Robert’ın küçük bir çocukken otlaklarda, atını severken gösterildiği sahneler ile başlar zaten film. Çok sevdiği atının düşüp yaralanması sonucu daha fazla acı çekmesin diye babası tarafından vurulması ve Robert’ın gözyaşları… Filmin girişindeki bu sahneler zaten filmin sonuna da egemen olacak ‘acı çeken atın vurulması’ metaforunu son derece güçlendiren sahneler olarak nitelendirilebilir. Robert sırf ilanlarda yarışmayı görüp merak ettiği için ve yarışmaya katılmak maksadıyla değil sadece merakını giderip yarışmanın yapılacağı yeri seyretmek için dans maratonu alımlarına uğramıştır ama uyanık Rocky’nin Robert’ı eşsiz kalan Gloria ile eşleştirmesi sonucu, genç adam kendini bu acımasız maraton içinde buluverir. Robert; Gloria gibi tepkisel ve ani parlayan, umutsuzluğa gömülmüş bir karakter değil aksine son derece sakin, olumlu ve sürekli okyanustan ve günün doğuşundan bahseden halleri ile adeta bir iyimserlik ve umut anıtı gibidir. Tabii ki yarışmanın ilerleyen safhalarında Robert’ın bu halinde de çatlamalar başlayacak ve bu olumlu karakter bile olumsuzluğa doğru yol almaya başlayacaktır. Alice’e gelirsek… Kalbinizi en fazla kıracak, en çok korumak isteyeceğiniz ve sizi film sonunda düştüğü durumla en çok üzecek karakter belki de Alice’dir. Alice bir kuğu gibi olan hali, kraliyet balosundan çıkmışçasına güzel giyinmiş duruşuyla(aslında Alice’in de sadece iki elbisesi vardır. Bu iki elbise ve makyaj malzemeleri onun sahip olduğu yegâne şeylerdir. Fransa’dan alınmış gibi duran beyaz elbisesini de aslında annesi dikmiştir.) Alice başta diğerlerine görünüş bakımından ve bir salon hanımefendisini andıran duruşları ve kibarlığıyla hiç de benzememektedir. Zaten Alice bu yarışmaya menajeriyle, sırf bir Hollywood yönetmeni tarafından keşfedilme ümidiyle katılmıştır. Ama gelişmeler hiç de bu zarif ve umut dolu genç bayanın arzu ettiği gibi gerçekleşmeyecektir. Tüm bu karakterler dışında dört önemli karakter daha vardır filmimizde. Yaşını başını almış, ama hareketliliği ve hayat sevincinden hiçbir şey eksilmemiş olan denizci, yarışmanın en masum yüzlü ve tek hamilesi olan Ruby, erkek arkadaşı James ve tabii ki zaman zaman insani yanları ortaya çıksa da ticari çıkaralarını hiçbir zaman geri plana atmayan yarışmanın sunucusu ve yapımcısı Rocky… Hamile olan genç kıza yani bebek yüzlü Ruby’e sürekli Gloria karakteri çıkışmakta ve hamile haliyle nasıl bu yarışmaya katılmayı göze alabildiğini ve bu sefalete bir bebeği nasıl sürükleyebildikleri konusunda genç kızı adeta azarlamakta ya da kızgın bakışları ile adeta kızı dövmektedir. Gloria aslında bunu kötülüğünden yapmaz tabii ki, o sadece düşüncesizliğe ve insanların kendilerini ve masum canları soktukları rezil durumlara kızmaktadır. Hamile karakterin kızgın tepkilere cevabı ise içler acısıdır: ‘‘Mecburum!’’ Gloria’nın sürekli olarak partnerine bir çocuğu bu sefalete getirmenin yanlışlığını dile getiren ve kınayan sözlerle eleştirmesine tabii ki James, yani hamile karakterin kocası çok kızmakta ve Gloria’ya bir daha karısına yaklaşamaması konusunda gözdağı vermektedir. James’in hamile eşini yarışmaya sokmasının nedeni şu acı sözlerde gizlidir; ‘’ Yedi öğün yemek veriyorlar!’’Atları da vurular

            Filmin hepsini anlatarak henüz izlememiş olanların heyecanını söndürmek niyetinde değilim. O yüzden bu ok gibi vurucu filmde olanları özetlersek… İlk başta tüm yarışmacılar umut ve enerji içindeyken, yarışma ilerledikçe ve haftalarca sadece iki saatte bir verilen 10 dakikalık aralarla dinlenme fırsatı bulan yarışmacıların metabolizmaları bu acımasız maratona direnmekte zorluk çektikçe, her şey değişmeye başlar. Artık bu hayal yarışması adeta bir kâbus maratonuna dönmeye başlayacaktır. İnsanlar halüsinasyon görmeye ve akıl sağlıklarını kaybetmeye başlayacak, kalp krizinden ölen ya da beyin kanaması geçiren yarışmacılar seyircilere ve diğer yarışanlara ‘‘Sıcak çarpması sonucu doğan küçük bir rahatsızlık. Sorun yok!’’ şeklinde lanse edilecek, show ne pahasına olursa olsun yarışmadan ziyade acımasız bir gösteri olan(ki filmin posterine de bakacak olursanız ‘’People Are The Ultimate Spectacle’’ yani ‘‘İnsan Nihai Gösteridir’’cümlesi bile durumu özetlemektedir!) bu maratonda devam edecek, kazanan yarışanlar değil; yarıştıranlardan başkası olmayacaktır.

                    Filmin son derece derin anlamlar içeren repliklerine geçmeden önce, filmdeki çok önemli bir iki noktayı; günümüz kapitalist dünyasıyla son derece bağdaşan noktaları belirtmeliyim. O dönemler TV olmadığı için bir kapalı stadyumda gerçekleşen bu yarışmanın kazancı tabii ki izleyenlerin bilet paralarından gelmektedir ve gelen konuklar aynı günümüz BBG, Biz Evleniyoruz, Pop Star gibi yarışmalarda olduğu gibi tuttuğu çifti ya da bireyi deliler gibi desteklemekte, hayranları oldukları yarışmacılar adına pankart açmakta, hatta o çifte ya da kişiye sponsor bulmaya çalışmaktadır. Sponsor, inanabiliyor musunuz? Zaten, filmimizde Robert ve Gloria çiftinin taraftarı olan yaşlı bir bayan da çifte sponsor bulacak ve çiftimiz de yarışma boyunca onları finanse eden şirketin adının bulunduğu sweat-shirtleri giyerek bir nevi ayaklı reklam panosu haline gelecektir. Kısacası, daha buhran yıllarında(tabii kapitalizmin tarihçesi Sanayi Devrimine kadar uzanmaktadır) günümüz yarışma programlarının ve günümüz sponsorluk ve reklam aktivitelerinin temelleri atılmıştır. ‘‘Atları da Vururlar’’ ın günümüz kapitalist medya dünyasını özetlemekteki başarısını, sadece bu detaylar bile çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

                Being There film incelemesinde yapmış olsam da; Atları da Vururlar filmini yönetmen, oyuncular, senaryo bazında tek tek incelemeyi düşünmüyorum. Sadece, Sydney Pollack’ın acı çeken insanın da, yaralı atlarda olduğu gibi vurulması gerektiğinin metaforunu geçmişin verildiği ilk sahneler ve film boyunca ara sıra yansıyan; Robert’ı  mahkeme salonunda, hapiste, polis arabasında gördüğümüz sahnelerle ne kadar ustaca yansıttığını söylemek istiyor ve  Gloria’nın kendini vurdurduktan sonra vurulduğu yere değil de filmin başındaki  atın vurulduğu yere, yani otlağa düşüşünün gösterilmesindeki inanılmaz derecede yaratıcı film yönetimini dile getirmeyi bir borç biliyorum. Bunun dışında filmin yönetmeninin yarışmanın acımasızlığını göstermedeki üstün başarısını, oyuncuların kalbinize hançer gibi saplanacak etkili performanslarını kendi gözünüzle görmeniz gerektiğini söyleyip filmden kendimin seçtiği birkaç repliği sizinle paylaşmak istiyorum.

 

Aşağıdaki konuşmalar yarışmaya ilk alımlarda yarışmacılığı tehlikeye giren Gloria ve yarışmayı düzenleyen Rocky’nin arasında geçen diyaloglardır:

 

 — Özür dilerim.

— Ben ne olacağım?

— Özür dilerim.

Özrünle kahve veya sigara alamam.

—İstisna yapmam mümkün değil.

—Peki, ona ne demeli? O hamile değilse ben de Nelson Eddy’yim!

Çocuk doğurmak kadar sağlıklı şey yoktur. Hem seyircinin desteğini almasını sağlayacak bir şey bu.

—Peki, ne yapmamı istiyorsun? Gidip hızlıca hamile mi kalayım?

Atları da vurular

 

Şimdi belirteceğim diyalog; Gloria, Alice ve denizci arasında geçen ve sefaletin ne boyutlarda olduğunu, insanların çıkmazını çok iyi anlatan replikler olmalarından ötürü son derece önemlidir:

 

Denizci: Bir keresinde iki donanma görevi arasında bir sığır gemisinde çalışmıştım. O da bu işin aynıydı. Anlatabiliyor muyum?

Alice: Hayır, pek anlamadım.

Denizci: Bir düşün.

Gloria: Sığırların durumu bizimkinden çok da kötü değil. Hatta daha iyi. Mezbahaya semiz gitsinler diye karınları devamlı doyuruluyor.

Denizci: Sonra eli balyozlu bir Doğu Avrupalının önüne geliyorlar ve güm!

Gloria: Ama başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Bu yüzden bizden bir basamak üstte sayılırlar, değil mi?

Denizci: Evet, o açıdan bakınca öyle.

 

Yarışmayı düzenleyen, belki de yarışmanın tek galibi olan Rocky’nin acımasız yarışma ilk başladığında seyirciyi ve yarışanları heyecanlandırmak için mikrofondan söylediği sözler aşağıda yansımaktadır. Sizce de Rocky’nin bu sözleri günümüz yarışma programlarını ve bin bir umutla bu yarışmalara bel bağlayan insanların durumunu özetlemekte değil midir? Biz susalım ve sözcükler konuşsun… :

 

—Kader dansına hoş geldiniz bayanlar baylar! Pistte dönüp duracağız. Ve bu sadece başlangıç. Sürdükçe sürecek. Peki, ne zaman sona erecek? Ancak bu saf, pırlanta gibi gençlerden son ikisi kaldığında. Son iki dansçı bir sağa bir sola giderek, tökezleyip topallayarak ayılıp bayılarak umutsuzluk ve yenilgi denizini geride bırakıp zafere ulaştığı zaman. Tek bir çift, yıpranmış bedenlerle yitik hayallerin üstüne basa basa buradan çıkacak ve 1500 gümüş dolarlık büyük ödülümüzü alacak. Işıkları açın çocuklar. Bayanlar baylar, işte Kader Saati. Tek ödül var. Dans pistinden tek bir çift, şöhret ve servete uzanacak. Pes edenlerse, teslim olanlarsa atılacak! Doğru, kurallar çetin. Ama çetin bir dönemden geçiyoruz. Büyük önderimiz Herbert Hoover’ın deyimiyle, refah iki adım ötede. Peki ekonomik krize ne diyoruz biz?(Burada Rocky nanik gibi bir hareket yapmakta ve ekonomik krizin bize vız geldiğini belirtmektedir.)

 

 

Alice ve Robert’ın arasında geçen minik bir diyalog:

 

—Niye California?

İnsan açlıktan ölürken soğuktan donmuyor. Sonra sinema var

 

Alice’in filmin sonlarına doğru Robert’a söylediği etkileyici cümle:

 

—Belki de bu dünya rol dağıtımı bürosundan farksız. Daha biz başvurmadan bütün listeleri doldurmuşlar.

 

Aşağıda yazılanlar, Alice’in çalınması üzerine mahvolduğu ve bir yıldız adayı olarak iki elbisesinden geriye sadece bir tane kaldığı için son derece üzüldüğü kayıp elbisesini yarışmanın ilerlediği günlerde lime lime edilmiş bir şekilde çöp kutusunda bulan Robert ile elbiseyi kendisinin kestiğini ve çaldığını hiç utanmadan Robert’a itiraf eden Rocky arasında geçen diyalogdur. Lütfen dikkatle okuyun! :

Atları da vurular

—Onun elbisesiyse bile mahvolmuş. Artık elimden hiçbir şey gelmez.

—Kimin yaptığını bulmaya çalışmayacak mısın? Biri onu çalıp lime lime etmiş. Herkesi bir araya toplayıp kimin yaptığını bulmaya çalışabilirsin.

— Yarışmacılardan biri yapmadı.

— Nereden biliyorsun?

—Çünkü çalan bendim.

— Ama niye?

— Gösterinin iyiliği için. Hepimizi ilgilendiren de gösteri zaten, öyle değil mi?

—Hayır, yarışma bu. Öyle olması gerekmiyor mu? Yaptığınız reklamlarda yarışma olduğunu söylemiyor musunuz?

—Onlar için değil. Senin için öyle belki, ama onlar için değil! Kafanı dikip güneş ışığına baktığını seyretmek için mi adam başı 20 sent verdiklerini sanıyorsun? Güzellik salonundan yeni çıkmış gibi görünen Alice’i seyretmek için de vermiyorlar. Kimin kazanacağı umurlarında değil. İster siz kazanın, ister James’le Ruby, Mario ve Jackie ya da lahana bebek kazansın. Tek istedikleri biraz sefillik görmek. Bu sayede kendilerini daha iyi hissediyorlar. Buna hakları var.

—Halimize bir bak! Kir içindeyiz. Ayaklarımız şişti. Gözümüzden uyku akıyor. Ne istiyorsun? Bu kadarı yeterli değil mi?

—Elbette. Yeter ki seyirci inanabilsin. Ama Alice, Buckingham Sarayı’ndaki partiye gidiyormuş gibi görünürse nasıl inanabilirler ki? Alice büyüyü bozuyordu. Şimdi o da görünmesi gerektiği gibi görünüyor.

 

              Aşağıdaki konuşmalar Gloria ve Rocky arasında geçmektedir. Belki de günümüz yarışma programlarının mantalitesini en iyi anlatan cümleler bu konuşmada saklıdır… :

 

—Aklıma bir fikir geldi. Gösteriye katkısı olabilir. Hepimiz bundan faydalanabiliriz; özellikle de siz ikiniz. Ayrıca seyircilere heyecanlanmaları için bir sebep vermiş oluruz.

—Ne yapacaksın? Bizi kafese koyup seyircilere fıstık mı attıracaksın?

— Hayır. Şaka bir yana…

— Şaka eden kim?

Evlenmenizi istiyorum. Buracıkta, dans pistinde. Düğün halka açık olacak. İsterseniz gösteriden hemen sonra boşanabilirsiniz.(Robert ve Gloria’yı evlendirip izleyicilerin daha çok ilgisini çekme arzusundadır Rocky.)

   …

—Her şeyi berbat etmeden mutlu olmuyorsun, değil mi? Kimseyle evlenmeyeceğim!

— İş bu; sadece iş. Bak, yeni elbiselerin olur. Bir sürü hediye alırsın. Gümüş takımlar, waffle ızgaraları, ekmek kızartma makineleri.

—O kadar ıvır zıvır ne işime yarayacak ki?

—Satarsın! Rehin verirsin! Ben size yardım etmeye çalışıyorum. Belki birkaç yüz dolar kazanırsınız. Az para mı? Tabii size attıkları penilerle çekip gitmek istemiyorsanız.

—Öyle mi? Ama belki de kazanırız.

—Bak tatlım, ben uzun zamandır bu işi yapıyorum. Kazanacak birini ilk bakışta tanıyamayabilirim. Ama kaybedecek birini görür görmez tanırım.

— O… çocuğu!Atları da vurular

— Belki de öyleyim.

—Bu işten birkaç yüz dolar kazanmak istiyor musun, istemiyor musun?

— Kazananlar 750’şer dolar alacak.

— Doğru, faturalar düşülmeden önce.

— Ne faturası?

Bu maraton kendi kendine mi yürüyor sanıyorsun? Her gün faturalar yığılıyor. Kayıtlarını tutuyorum. Bana yığınla paraya mal oluyorsunuz. Çamaşır, temizlik, telefon, sağlık faturaları. Aklına ne gelirse…

 

Bu repliklerden sonra ne bu şahane film ne de senaryolaştırıldığı mükemmel roman hakkında daha fazla konuşmaya gerek duyuyorum. Ama sadece size şu soruları sormak isterim. Sizce de Atları da Vururlar’ın aktardıkları bize bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Sizce de ülkemizde 80’lerden sonra inanılmaz bir fırlama gösteren popüler kültürün etkileri, tüm o tüketim çılgınlığı, televizyonlarımıza 2000’lerden itibaren egemen olmaya başlayan format programları(BBG, Pop Star gibi…) bu anlatılanların en acı örnekleri değil midir? Bu sorularla sizi baş başa bırakmadan önce yazımı geçenlerde popüler kültür üzerine hazırladığım bir ödevden aynen aldığım kısa bir bölümle sonlandırmak istiyorum :

 

‘‘2000’leri, yani günümüzü düşünün… Tüketim çılgınlığının adeta bir kaosa dönüştüğü; pek çok şeyde birbirinden ayrılan ve kutuplaşan toplumun  ‘’tüketim’’ olgusu söz konusu olunca tek yürek olduğu; evimizde otururken, arabamızda ya da otobüste giderken, sokakta yürürken, alışveriş merkezlerinin lavabolarında elimizi yıkarken dahi bizi bırakmayan reklamların mesajlarıyla beynimizi sulandırdığı; kadın programlarının kol gezdiği ama kadının özgürleşmesinden çok muhafazakar çözümlerin popülerleştirildiği; milletin evlenmek için program program gezdiği; reality showlarda kamu ve özel hayatın sınırlarının kuşa döndüğü; SMS çılgınlığının doruğa ulaştığı; mafya dizilerinin ve derin devletin içselleştiği; internetteki arkadaşlık sitelerinin sanal karakterler yarattığı çılgın, kaotik ve düşünmeyen kitleler yaratan 2000’ler…

Yabancı formatlı yarışma programlarının toplumumuza sızdığı ve kısa bir süre içinde bu reality showların bizimle içselleştiği bir dönemdir bu dönem. Avusturya’daki Taxi Orange yarışmasının Türkleştirilmiş hali olan Biri Bizi Gözetliyor yani nam-ı değer BBG evi çılgınlığı ile başlayan; ‘‘Dokun Bana’’, ‘‘Pop Star’’, ‘‘Akademi Türkiye’’, ‘‘Gelinim Olur musun?’’ a kadar uzanan çılgın bir furya baş göstermiştir 2000’lerde. İzleyenlerin yarışmacılarla kendilerini özdeşleştirdiği, adeta ona yapılan hatayı şahsına yapılan bir hakaret olarak alıp hararetlendiği, milletin iki- üç yarışmacı çevresinde adeta kutuplaştığı ve birbirleriyle dalaştığı, Melihciler ve Eraycıların ve Gayecilerle Kaancıların stüdyolarda birbirine girdiği, SMS’lerin havada uçuştuğu, yarışmanın sonucunun hayati bir mesele haline sokulduğu, Kaynana Semra’nın gelin adaylarına yaptıklarının ülke gündemine çığ gibi düştüğü, jüri üyelerinin kavgalarının yarışanlardan daha ön plana çıktığı, yarışmacıların yeteneklerinden ziyade imajlarına ve toplumsal yerlerine bakılarak oy aldığı, kısa yoldan ünlü ve zengin olabilmek için milletin kendilerini paraladığı ama 15 dakikalık ünlüden başka bir şey olamadığı reality showlar…

Kamu ve özel hayatı birbirine sokan ve adeta röntgencilik güdümüzü besleyen, bugün hala devam eden bu programlarla adeta beynimiz uyuşturuldu, uyuşturulmaktadır. İnsanlar kısa yoldan statü atlamak için bu programlara bel bağlarken bir, iki gün süren ünlerinin tadı damaklarındayken birden bir kenara atılıp yerini başka 15 dakikalık ünlüye bırakmakta,  2000’lerin başından beri her kanalda en az bir-iki tanesi bulunan bu reality showlarla dünyada olup bitenleri sorgulamayan, sunulan vahşi eğlenceler içinde düşünme yetisini gitgide kaybeden kitleler yaratılmaktadır. Düşünmeye ve çözüm aramaya, sistemi sorgulamaya ve yeni şeyler üretmeye yarayacak boş zaman dilimlerinde bu yarışmaların bize sunduğu gerçekliklere kapılan ve asıl gerçek olanı unutan bizler çalışan çarka ve mevcut sisteme iyice kabullenici bir hal almakta, popüler kültür ve kitle kültürü içinde boğulup durmaktayız.

            Reality showlar hakkında konuşmamı bitirmeden önce; kısaca birinden, beynime hiç unutulmamacasına kazınan bir tanesinden bahsetmek istiyorum. 2000’lerin başında ekranlara gelen, diğer reality showlar kadar ünlü olmasa ve bugün çok da hatırlanmasa da o dönem oldukça popüler olan bir yarışma programı vardı; Dokun Bana! Bu yarışma programı tüketim olayının ne kadar acıklı hale geldiğini, kapitalizmin insanları nasıl da ağlanacak duruma soktuğunun en önemli kanıtıdır bence. Zira, bu yarışmanın amacı ödül olan bir arabaya aralıksız bir şekilde en uzun kimin dokunacağının tespit edilmesi ve bu kişinin yarışma sonunda büyük ödül olan arabayı evine götürmesiydi. İnsanların türlü şekillere girerek ellerini arabadan hiç çekmeme mücadelesi verdiği bu yarışmada dinlenme süresi sadece 6 saatte bir verilen 20 dakikalık bir araydı.  İnsanların yarışmadan elenmemek için resmen fenalık geçirdiği, hatta tuvalet molası alıp diskalifiye olmamak için altlarına yaptıkları inanılmaz acıklı bir yarışmaydı Dokun Bana.  Bu yarışmayı izlerken hep tüketim hırsının ne boyutlara geldiğini düşünmüş ve aklımdan  ‘‘Atları da Vururlar’’ filmini geçirip durmuştum. Çünkü; Dokun Bana, Sydney Pollack’ın 1969 yılında çektiği ve Horace McCoy’un romanından uyarlanan orijinal adıyla ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ adlı filmiyle inanılmaz benzerlikler gösteriyordu. Bu filmdeki Büyük Buhran sonrası insanların çaresizce ünlü olabilmek, ödülleri kazanabilmek için girdikleri dans maratonu adeta Dokun Bana’nın ikizi gibidir. Sadece çok kısa süreliğine verilen yemek molaları dışında hiçbir aranın verilmediği ve insanların ne pahasına olursa olsun kazanmak için hiç durmadan dans ettiği bir maraton…  ‘‘Atları da vururlar’’ da zaten bu acımasız maraton yüzünden  kalp krizi geçiren, akıl sağlığını kaybeden insanların acıklı durumunun altını çizmek için kullanılmış bir metafordur. Atların acı çekeninin vurulması gibi, acı çeken insanın da vurulması ve polislere ‘’Atları da vururlar’’ diye savunma yapılması ve filmin en etkili şekilde bitişi… Dokun Bana’da kimse vurulup atlar gibi acıları dindirilmedi ama tüketim arzusunun getirdiği acınası durumun ve günümüz kapitalist çarkının acıklı yapısının kanıtı olarak beynimize kazılıp kalmıştır.

                                                                       …

Popüler kültürün kitle kültürüyle adeta birleştiği, yapışık ikiz haline geldiği, uyutulduğumuz, uyuşturulduğumuz bir süreci yaşamaktayız ülke olarak. Tüketim çılgınlığının gözlerimizi döndürdüğü ve markaların konuştuğu, giydiklerimizle ve sürdüklerimizle toplumdaki yerimizi gösterdiğimiz, metaların kölesi olduğumuz, bize sunulan standart mesajlar ve standart ürünler ile standartlaşıp herkesin birbirine benzediği bir çılgınlığın içinde kaybolup durmaktayız. Kapitalist amaçların, popüler kültür ürünlerinin kurbanı olmuş bir şekilde acı çekmekteyiz. Öyleyse 2000’lerdeki halimizi özetlemek için şunu söyleyebiliriz; ‘‘Atları da vururlar, öyleyse vurun bizi!’’

Bir Cevap Yazın