69. SayıEditörden

DOSTA SON FİGÂN

2 Mins read

Sen ne kadar söz söylesen de, duyulmayacak artık bu gökkubede. Kehribar renkli geceleri çalsak karanlığın şerrinden, en parlak yıldızlarla donatsan gökyüzünü neyleyim! Yüzün gök gibi aydınlanmayacak bana karşı. Gönüllerimiz kirli bizim, çevreyi silip süpürsek ne fayda… Ey Hak! Arınmaya geldim ruhunun en derin otağında.. .Bilmem yolumuz Hazret’e varır mı bundan sonra…

  Bizler ezelden ve ebedden beri sayılamayacak kadar günah işledik. Nefes aldığımız andan beri günâhkar körpe dilimiz. Âh etmek kolay mı bilmem amma bundan böyle eğriye düşmesin yolumuz. Ey dost! Erenler önder olsun yoluna, meşalelerini tutsun şair dillerden çıkan figanlar. Canlar feda olsun bu yola, beraber eyvallah diyelim. Biz hû diyelim dost, biz bırak beraber gidelim…

  Dostlar olsun mecliste, yalanlar değil. Bu yol hak yoludur dava hak’kın davası. Tan vakti yaklaşırken usul usul, ismimizi anarken bulalım Ali’yi. Ali yoldaşımız olsun, hak yolun olsun dost. Yeter üzüldüğün yeter, üzülme. Mühim olan hani adam olmaktı, bu yolun en ücra köşelerinde. Tükenmedik bizler, tükenmeyeceğiz, bizler ayağımızda çarıklarla kimsenin bilmediği yerlerde dilimizde hûlarla gezineceğiz.

  Yüzünden düşsün de hüznün, alıp katayım gönlüme. Zaten gecelerim katran karası, direnirim elbet ama sensiz direnilmez dost ! Görenler bırak deli sansınlar bizi, ölenler bırak mezarlarında ansınlar ismimizi. Bizler aşka yürüyen dervişler gibi olalım. Halvet içinde bir Mevlâna. Ey dost Şems sen ol, güneş denemez benim ruhumun karanlıklarına.

  Sen susunca tüm kervanlar bana karşı. Masalları dillendirmiyor, dinlendirmiyor beni onca söz yazanlar. Saf yürekler dolmuyor aşk ateşiyle, Anka kuşu görünmüyor dağlar ardında o keşmekeş hikayesiyle. Sen susunca, gece rengi oluyor sabahlar bile, ney sesi, kamışlar çare olmuyor şu gönlüme çöreklenen anlamsız hüzne. Bizler kamıştan gelmedik mi dost, bağrımız yandığı için açılmadı mı delikler ruhumuzda. Hani beraber haykıracaktık yangınlarımızı. Feryat etmekten neden vazgeçersin, Ferhat edip de beni. Susmak hâk yol olmuşsa eğer, eyvallah her suskunluğuna eyvallah. Lâkin neden pusludur gözlerin ve neden nemli ? Sal tüm gözyaşlarını ruhuma. Ama son bir söz söyle cân, susma..

 

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK 

68. SayıEditörden

ABDÜRRAHİM KARAKOÇ BİZLERİ DE ÖKSÜZ BIRAKTI

1 Mins read

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışım çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban

 

  Mihriban öksüz kaldı. Aslında Mihriban… Büyük bir aşkın, gönül sazına düşmesiydi. Kalemin feryadı, şairin isyanıydı.Önce şairin gönlüne düştü, sonra da bizim. Yediden yetmişe hepimizin dilinde dolandı durdu. Üstad o hikayeyi bizlere hiç anlatmadı ama, biz şiire bakarak yeni hikayeler yazdık. Belki de hepimizin bir Mihriban’ı oldu da onunla anladık. Ayrılıktan zor belleme ölümü demişti şiirinde Üstad. Ayrılık onu kaç defa öldürdü bilmedik de, en son üstadı toprağa verdiğimizde anladık…

  Mektuplar… Mektuplar da seni nasıl unuturum, unutmak kolay mı demişti ? Unutmak kolay mı deme / Unutursun Mihribanım / Oğlun kızın olsun hele / Unutursun Mihribanım… Tarife sığmayacak bir aşk yaşayan üstad gün gelip böyle diyor. Sevmediğinden mi kesinlikle hayır. Bir yıldırım iki defa bir gönle düşmez diyen bir adam, asla vazgeçmez sevmekten. Ancak unutursun der, unutursun… Unut beni ama üzülme…

Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin

  O büyük dava adamı, Türkçe’ye gönül verenlerin öncülerindendi. Hakkın aşığı, hak yoluna yürürken bu şiirini hatırladım. Toprağı dahi incitemeyecek kadar vefalı bir insandı. Çoğumuzun ideal kişisiydi. Üstad gibi olmak, yolundan yürümek en büyük şerefti bizim için. Daha yazacağı çok şey, söyleyeceği çok söz vardı. Eminim ki cennetin en güzel yerinden bakacaktır bize. Ve Mihribanına…

 

  Allah rahmet eylesin…

 

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK

66.SayıEditörden

"OSMANLI'NIN SIRRI" MURAT ÇAVGAYLA ÇOK ÖZEL BİR RÖPORTAJ

5 Mins read

Merhaba değerli Türk E-Dergi okurları dopdolu bir sayımızla yeniden birlikteyiz. Bu sayımızda Osmanlı’nın Sırrı kitabıyla tanıdığım değerli dostum Murat Çavga’yla keyifli bir röportajı sunuyorum sizlere. Aslında röportaj değil de sımsıcak bir sohbetti bizimkisi. Osmanlı’nın Sırrı elinizden düşüremeyeceğiniz bir tarihi kurgu roman. Bizleri Abdülhamit dönemine götürüp, başarılı kurgusuyla bu zamandan uzaklaştırıyor. Sizlere kitaptan çok bahsetmeyeceğim çünkü hepinizin okuyacağına inanıyorum. Değerli üstadım Murat Çavga’ya teşekkürlerimi sunuyorum. Söz üstadımda, keyifli okumalar..

–          Yazarlık hayatınıza nasıl başladınız, kalem nasıl kelâma döküldü yüreğinizden?

Yazmak çevrenizde olan bitene karşı bir isyandır. Bir başkaldırı! Önce gözlemlersiniz. Sonra gördüklerinizi yorumlamak için araştırmaya girişirsiniz. Kitaplar okur, seyahat ederek dünyayı algılamaya çalışırsınız. Fikir haznenizde bilgi biriktikçe her zaman bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındalığı ile ya hayata boyun eğer ya da ona didişirsiniz. Yazmak önce kendinle sonra hayatla didişmektir. Kabullenilmiş doğrulardan sıyrılıp kendi doğrularınla dünyayı tanıştırma seremonisidir. Bende de böyle gelişti yazma fikri. Okudukça ve ülkeler gezdikçe içimdeki birikimleri aktarabileceğim kalem gibi bir mucizeyi buldum. Yazarlık macerası bir nevi böyle başladı. Ruhumu paylaşmanın utancını eserlerdeki karaktere can verirken, ya da yaşayan abide şahsiyetleri konuşturarak onların arkasına gizlenerek attım. Yazma macerası böylece rahatlamış oldu ve devam ediyor gönül ülkemde…

–          Son kitabınız “Osmanlı’nın Sırrı” Üzeyir Garih cinayetiyle başlıyor ve kendimizi II. Abdülhamit döneminde buluyoruz. Böyle bir konu nasıl ortaya çıktı?

Başkaları nasıl yazar bilmiyorum. Ama benim misyonumda oturayım da şunu kurgulayıp yazayım gibi bir kaygı yok. Romanda ele aldığım karakterler siluetleriyle yüzleriyle yaşadıklarıyla önüme gelip “Lütfen bizim maceramızı yaz.” Derler. Onlara hayat verene değinde yakamı bırakmazlar. Yazmak bir nevi roman kahramanlarına karşı yapılmış bir ödev gibi gelir. Kaleme aldıktan sonra hayallerimle helalleşir onlar benim yakamı bende onların yakasını bırakırım.

–          Eserde başkarakter Peyman olarak gözümüze çarpıyor. Peyman karakteri güçlü bir yapıya sahip. Neler söyleyeceksiniz?

Osmanlı’nın Sırrı adlı eserde iki önemli karakter var. Biri Peyman diğeri Zahit. Aslında her ikisi bir insan ruhunun iki yüzünü canlandırıyor. Peyman manevi bakımdan güçlü ancak gelgitleri olan daha duygusal ve manevi yönü ağır basan birisi. Zahit ise asker kimliği ile daha gerçekçi ve daha otokritik yapmasını bilen bir şahsiyet.  Eserde bu iki arkadaşın tarih kurgusu içtersinde olaylara yaklaşımı ve neticelerini de irdeleme öyküsü var.

–          Tarihi bir kurgu da olsa böyle bir roman, derin araştırmaların sonucu ortaya çıkar muhakkak. Ne yönde araştırmalarınız oldu?

Kendi tarihinden uzak yetişmiş insanları köksüz ağaca benzetiyorum. Kökü gelişmemiş ağaç ta ilk fırtınada devrilir gider. Adam daha kendi yetiştiği toprakların kültürünü bilmiyor. İngiliz, Fransız, roma veya uzakdoğu kültürlerinin öğretilerine heves ediyor. Heves diyorum zira hiçbir zaman gerçekleri kadar da hayatla uzlaşısı mantıklı olmuyor. Oysa bu topraklar öylesine derin bir tarihi içerisinde barındırıyor ki araştırdıkça hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Araştırmalarımda böyle başladı. BII. Abdülhamit devrine dair Osmanlı kaynaklarını ve yazmalarını inceldikçe tarihe ne kadar büyük haksızlık edildiğini gördüm. Popüler kültürün medya ayağı ile dayattığı batılılaşmanın köklerimiz ile nasıl aramızdaki uçurumu genişlettiğine şahit oldum. Sizlerde tarihimizi incelendiğinizde bir çok hayat hikâyesinin derinlerde açığa çıkarılmak için beklediğine şahit olacaksınız eminim.

 

 

 

 

 

–          Kafanızdakilerin, yüreğinizdekilerin kâğıda dökülme serüvenini anlatır mısınız?

Kâğıt, Kalem ve zaman. Bu üçlü olduktan sonra hayat bulacak o kadar kelam var ki hafızada. Ancak gelişi güzel değil. Yazmak bence bir buluştur. Klişe veya kült bakış açısını edebiyatta da olsun diğer sanat dallarında da sevmiyorum. Zira sanat binlerce yıl boyunca insan elinde birçok gediği kapadı. Bizlere kalan bunların üzerinden gitmekten ziyade insan ruhunda modern toplumla beraber açılan yeni gediklere merhem olabilecek işler çıkarmak. Doyumsuz  ve tüketen insan hafsalasında kalıcı olmak ancak böyle mümkün geliyor bana. Yani işimiz eskisinden zor. Sanatta popüler olanlar ise ya bir düşüncenin borozanı ya da popüler kültürün ikonları oluyor. Tabi gerçek üstadları ayrı tutuyorum. Serüven dediniz ya işte bu yolda seyrimiz bulunmayanı aramakla başladı.

–          Eserde bir aşk da yüreğinden vuruyor okurları, en büyük tılsım da bu olsa gerek. Bir aşk tılsımı nasıl etkiledi kurguyu?

Öncelikle her insan aslında kendine âşıktır. Aşk kavuşulamayan ise insanın özlemi öncelikli olarak kendisinedir. Aşkın hayata tezahürü ise  farklı farklı. Bazısını Leyla formatında bir Mecnun a, bazısını Allah yolunda Mevlana’ya dönüştüren bir sihir. Hayatı nizam eden akıl öğesini geri plana atarak gönlü yücelten bir delilik aşk. Gözünü kan ve para bürümüş tröstlerin, devlet adamlarının yerine  Aşıkların dünyayı yönettiğini bir düşünsenize. Eserin içerik formatında da gönül ile akıl çatışması var. Sonunda galibi gönülde olsa gerçek hayata yansıyan aklın getirdiği ölümlere şahit oluyorsunuz. Bu tezat hayatımızda hep yok mu?

–          Oğuz Atay ve aranızdaki benzerlik dikkatimizi çekiyor. Bu konuda neler diyeceksiniz?

 Bu okuyanların yakıştırması. Oğuz Atay kadar iyi olmak bana şeref verir. Zira oda popüler kültüre bel bağlamadan kalem kullanmış. Eserler  Borges tarzına ‘da benzetiliyor. Yani okuyan herkesin aldığı tad değişik. İçeriğin kim neresinden etkilenmişse bilgi birikimine göre eseri bir yere koyuyor. Benim için ise eserin incelenmiş olması önemli.

–          Diğer kitaplarınızdan ve yeni projelerinizden de biraz bahseder misiniz bize?

Takipçileri fazla sıkılmayacakları bir sürece sokuyoruz. Mart sonunda Paraf yayınlarından bir romanım daha yayınlancak. Hali hazırda ismini koyamadığımızdan söyleyelmiyorum. Daha sonra Mayıs ayına hazırladığım gizem dolu “ Aşk-ı Cin” adlı bir eser ortaya çıkacak. Osmanlı’nın Sırrı romanımın senaryo çalışmaları devam ediyor. Dizi şeklinde 13 bölümü yazılıyor. Uzun vadede onu görsele aktarma planımız var. Ayrıca ülkemizde senaryo kitabı olarak ilk olacak 1000 sayfaya yakın bir kaynak oluşacak eserden. Ön çekimlerini önümüzdeki haftalarda gerçekleştirip sunacağız. Üçleme diye adlandırdığım roman serisi bittikten sonra uzun bir süre roman yazmamaya karar verdim. Daha çok senaryo çalışmalarında yer almaya doğru bir gidişat var.

–          Bu keyifli röportaj için okurlarımız ve kendim adına teşekkür ediyorum, kaleminiz daim olsun.

Ben teşekkür ederim. Genç arkadaşlara son bir tavsiyem her nasıl olursa olsun yazmaya, üretmeye devam…

TÜRK E-DERGİ

 

65.SayıEditörden

AŞKIN KİTABINI YAZAN YAZMIŞ; BİZ DERGİSİNİ ÇIKARTIYORUZ

1 Mins read

    Aşk; üzerinden aylar, mevsimler, seneler geçse de nefes almaya devam ediyor hepimizin kalbinde. Şiirler yazıp şarkılar söylüyoruz vazgeçemedeğimiz bu tutkuya ya da vazgeçemediklerimizin uğruna. Aşka küsme çocuk / gene gelir / barışır koynunda hayatın / onu düşman görme çocuk / o ki en büyüğüdür nefes almanın / yanılgıdır / yangındır / dilindeki sözdür lâl olmuş yalnızlığımızın diye mısralar karalıyorum aniden..Tanımlanmamak istercesine karşı çıkıyor tüm şehvetiyle..Ve biz kalbinde aşkı yaşatanlar mağlup oluyoruz her seferinde…

    Bir yangına yahut yalnızlığımıza kurban gidiyoruz.Dünya ki sahne alacağı ilk perdeydi aşkın, ve bizler ilk oyunculardandık. Aşka küsmek mümkün mü , doğaçlama yaşadığımız bu oyunda ? Kuralsızlıktı aşk, tek kuralının pençesinde. Tek kuralı vazgeçilemiyordu, çılgınlığım oluyordun  satır aralarında…

   Belki bazılarımız yenik düştü aşka, küsmeye kalktı belki de yalnızlığının ardında. Hayallerimizi, umutlarımızı yitirdik, kaybolduk dar sokaklarda..Evet bugün 14 Şubat; milyonlarca sevgili birbirine en büyülü kelimeleri söylüyor, ve milyonlarca insan isyan ediyor bırakıp gidenlere..Küsmemeli aşka, yine gelir yine güldürür yüzleri diyerek aşkın büyülü sözlerini yazıyoruz bu sayımızda..Aşkın büyüsüyle dönüyor başımız, heyecanımız oluyor satır araları..

   Aşkın kitabını yazan yazmış, biz dergisini çıkarıyoruz…

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK

63. Sayı

ELLERİN SOPHIE, ELLERİN

1 Mins read
ellerin Sophie, ellerin

uzanmasına uzanırım da

içi yanan bir kor gibi

ellerin Sophie, ellerin

ilk tanıştığımız gün gibi aklımda

sustuklarımızın kendini ele verip

ilk çarpıntımızın belirdiği an gibi…

 

ellerin Sophie, ellerin

yasak bir aşkın başlangıcı

asırlık bir ağacın altında..

konuşamadığım tüm dillerde

adını aşkla haykırmak 

tok bir sesle…

ellerin Sophie, ellerin

şiirlerimin tutunması gibi

kulağa hoş gelen bir ezgiye

 

ellerin Sophie, ellerin

şairliğimi bilmemen gibi

bilmemen gibi şiirlerimi

ellerin Sophie, ellerin

ılık bir yaz meltemi

 

bir şair gibi kurulup mısra başına

uzaktan sevmeliyim seni

yasaksın

ağzımdan çıkaramadığım adın gibi

ve sen bilmeyeceksin

saat yalnızlığımızı vurana dek

bilmeyeceksin Sophie

anlamayacaksın seni sevdiğimi…

 

bir gün öğrenecek herkes

gözlerini açtığında dünyayı öğrendiği gibi

ana dili gibi Sophie, ana dili gibi

bilecekler ikimizi

 

geç başlayacağız yaşamaya

karlar altında kalmış bir çiçek

yahut Sophie, yahut

gözlerim gözlerine vakitsiz değecek…

 

yüzümüz kızaracak belki

yangınlar kavururken

bakmazsızın etrafa

tutuşacak ellerimiz

dilimizde 

beraberliğimize dair ilk şiirimiz…

 

ellerin Sophie, ellerin

beni arayacak her saniye

aşkla bağlanmış bi kere

gözlerimiz, dudaklarımız, kalbimiz…

 


62. Sayı

62'NİN GÖLGESİNE SIĞINMAK

1 Mins read

  Sadece tavşan mı yapılır 62 ile?.. Senelerin emeğidir bu sayı, alın teridir geçen onca sayının ardında. Bazen hüzündür okuyucuyla buluşamadığı günler için, bazen ilk sayıyı çıkarır gibi heyecandır için için…

  Yaslanıp ardımıza şöyle oturttuk mu 7 seneyi karşımıza, bir de Zeki Müren “şimdi uzaklardasın” diyerek girerse şarkımıza geçmişin tozlu defteri açılır yavaş yavaş. Bir sır perdesi kalkar mı dersiniz geleceğe dair ? Kimler geldi geçti, ne hayaller kuruldu kim bilir ?

  Bizler sesimizi duyurabilmek için mısra ardlarına sığındık, mısralar 62’nin gölgesine. Koca bir çınar gibi altına sığındık, derdimizi paylaştık. Beraber büyüdük gözyaşlarımızla, beraber edindik bunca tecrübeyi. Farklı farklı yerlerden, aramızdaki onca kilometrelere rağmen yine burda buluştuk. Bitmeyecek bir şarkı gibi dile geldik bu dergiyle ve bestemiz devam edecek bu gölgede…

  62’den sadece tavşan yapılmıyor, kocaman bir hikaye taşıyor bazen. Bazen söyleyemediklerimiz olup dile geliyor kocaman sesiyle…

 

Nice dostun sığındığı

Bir limandır 62’inin gölgesi

Dönüp bakınca geçen senelere

Biraz hüzünlü ama gür çıkar sesi

 

Bazıları sadece tavşan yapar 62’den

Bilmezler ki neler taşır bu yaşlı beden

Bir hikaye ki bir iz bıraktı her giren

Kimi ayrılık  yazdı kiminin umutlu çıktı sesi…

 

62.Sayıya kadar yer alıp iz bırakmış her dosta selamlarımla…


60. SayıNaçizane

ŞAİR OLMAK

3 Mins read

Hayatla yapılan en ağır antlaşmadır şair olmak. İki üç mısra karalamak değil de hayatı şiir gibi yaşamaktır. Bir Züleyha’nın gönül verdiği Yusuf olmaktır kör kuyularda. Maşuğun onca vefasızlığına karşın onun saçının her teline şiir dökmektir şair olmak. Her gece sâkilerle yâd etmektir geçmişi.

Şair kaderi ayrılığa çıkar daima. Yâr gider şair kaleme sarılır, susmaz şair dili anlatır da anlatır. Yolda yürürken de aklına şiir düşer, bir dostla tavla atarken de… Garson çay verirken bile aklına şiir düşer. Belki de yaza yaza bitirmeye çalışır içindeki aşkı ama ne yazmanın sonu gelir ne kara sevdanın. Avutmaz hiçbir şey…

Dost sohbetleri bile derman olmaz şaire. Bakın Cemal Safi ne güzel söylemiş

Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam

Avunabilmek için bir tavla atıyorsam

Garson çayı uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam

Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış

 

Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok

Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok

Sen dönmeden aynaya bakacak, yüzüm de yok

Aynalarda kendimi göresim sende kalmış

 

Şair olmak sır testisinden geçip Mevlana’nın gel bestesine ulaşmaktır. Baştan aşağı yangındır, yandıkça ileri gitmeyi istemektir. En zoru da sevgilinin bunları hiç hak etmeyen biri çıkmasını göze almaktır.Vefasız olsa bile bir bakışından bin şiir dermektir. Ayrılıklarla geçinmeyi öğrenmektir. Bazen en mutlu anında sırf şiir yazabilmek için çekip gitmektir yâr koynundan. Valizinde sözcüklerden başka bir şey olmadan diyar diyar dolanmaktır belki de…

 

Ezan sesleri yükselmeye başladığında aklına iki mısranın da düşmesidir.

 

Ve ezanlar

Çaresizliğimizi haykırmakta

Allah’a

 

Sonunu bile bile başın dimdik yürümektir uçurumlara doğru.

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Cihan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

 

Bazen kendini kurban etmektir İsmailce.. Bazen ateşlere atılmaktır İbrahim misali. Bazen isyan etmektir kadere. Ama dönüp dolaşıp şiirlere sığınmaktır. Uykun kaçınca bir şiir mırıldamaktır yatağının içinde. Yalnızlığınla arana giren yegane şeydir. Uyandığında giden vefasıza sitem etmektir aynalarda…

 

 

 

Sen dudaklarımın kuruluğunda

Hâlâ mırıldanmaya çalıştığım

Son şarkı..

Gözlerinin bestesi olsa da

Bir of çeker gibi dönerek geçen yıllara

Çıkarabileceğim son ses

Sorun o değil de

Seni istediğimde

“Son bir yudum su” anlıyor herkes

 

Demiştim bir şiirimde. Bir yudum su gibi özlemektir onu son nefesinde. Ve son bir veda şiiri, azraile..

 

 

Kavuşmayı delice beklemek ama kavuşunca Aysel git başımdan diyebilmektir Attila İlhan gibi. Onu karşında görür görmez gönül nikahını kıymak, ama bir süre sonra bu sevdadan cayalım diyebilmektir.

 

Seni bilmem ama ben kararlıyım

Şu garip sevdadan cayalım gitsin

Bu aşkta senden çok ben zararlıyım

Bir kumar oynadık diyelim gitsin

 

Sevgilinin adı hep değişir şiirlerde. Almila, Aysuda, Ayşen, Ayten ve daha niceleri… Ama yazılan tek kişi vardır aslında. Yüreğinizde tek bir imza, tek bir fotoğraf vardır ki her şiiri ona yazarsınız. Her şiiri ona yazıp başkasının gözlerine bakarak okumak zorunda kalmaktır şair olmak… Şüphesiz her güzelden ilham alınır da, tek peteğe bal yapabilmektir.

 

Kimi zaman sevgiliyi uzak bir kentte düşünmek kimi zaman da uzaklara yollamaktır.Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası gibi. Kendinden önce ki bütün şairlerin hikayelerini yaşamaktır şair olmak. Mona Roza’yı her dinlediğinde gözlerinin dolmasıdır mesela, çünkü aklınıza gelir Muazzez Hanım’ın cansız bedeni gözlerinizi kapatınca…

 

 

Yapraklar teker teker düşer ağaçlardan. Saçlarınız ağarır, yaşlanırsınız, ama o hep aynı kalır ilk gördüğünüz gün ki gibi… Bakın Murathan Mungan ne diyor bizlere şu mısralarıyla :

 

Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya

Bir baktım Fahriye abla!

Kırk yıllık bir rötar yapmış

Erzincan treni

Ben gelmişim şu yaşıma

O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha…

 

Adını mıh gibi aklında tuttuğunun kaleminden dökülmemesini engelleyememektir şair olmak. Aslında cesurluktur şair olmak; aşkını tüm dünyanın öğrenmesine göğüs gerebileceğini göstermektir sevdiğin kadına.

 

Bazen rakı şişesinden balık olmak bazen de yağmurdan kaçmaktır. Ayağın takıldığında ayrılığa, “elimden tut” diyebilmektir. Şiirlerde kendine bin tane dar ağacı kurup bir kez bile ilmeği boynuna geçirememektir.

 

Zordur şair olmak. Herkes iki üç mısra karalar karalamasına da; işte asıl mevzu ŞAİR GİBİ YAŞAMAK…