68. Sayı

KORKU

4 Mins read

(O bet sesiyle, kendine pek güvenmeden, yine de içinden gelen dürtüye karşı koyamayıp pes tonlardan mırıldanmaya başlar kahramanımız.)

– Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum

Bilmem bakışların neler söylüyor, cesaretim yok ki soramıyorum

– Niye soramıyormuş?

– Cesareti yokmuş işte.

– Neden?

– Cevabı bilmediği için herhalde. Cevaptan korktuğu için belki.

– Niye ki?

– Ne niye ki?

– Niye korkuyormuş cevaptan?

– Bu böyle gidecek mi?

– Nasıl?

– Sen böyle niye diye sora sora. Onun bir sonu yok, biliyorsun.

– Vereceğin cevaba bağlı bu. Tatmin olursam sormam belki.

– Nasıl bir cevap beklediğine bağlı bu. Seni nasıl tatmin edebilirim ki?

– Bunu sen mi soruyorsun? Dünyanın en tatminsiz insanı mı soruyor bunu?

– O kadar değildir yahu!

– O kadar, o kadar.

– Tatminsizim değil mi? Huysuzum. Meymenetsiz hatta.

– Fazla yüklenme canım kendine.

– Haksızlık mı ediyorum?

– Yok, haksızlık sayılmaz ya yine de kendine fazla yüklenme.

– Belki de bundandır.

– Ne bundandır?

– Cevaptan korkması. Belki o da huysuzdur, meymenetsizdir. Gözlerinin içi gülen de canlıysa, hayat doluysa -ki gözlerinin içi güldüğüne göre gülünce kesin öyledir… Üff, ne bileyim ben. Git kendisine sor arkadaşım, beni ne uğraştırıyorsun!

– Belki de sormuşumdur. İma etmişimdir en azından.

– Kime? Güftekara mı?

– Yok yahu, kendisine.

– Kendisine?

– Evet. Sormadım ama ima ettim. İma ederek sordum ya da. Nasıl dersen işte.

– Eee?

– Ne eee?

– Ne cevap verdi? Anlamadı mı imayı?

– Bilmem. Geveledi bir şeyler. Belki anladı, belki anlamadı. Bazen o denli anlayışı kıt oluyor ki kestiremiyorum.

– Olur öyle arada. İnsanoğlu tuhaftır biraz. Ufukta olan biteni görür de burnunun ucunda cereyan edeni anlamaz. Anlamak istemez belki de.

– Korktuğu için mi?

– Olabilir.

– Sanmıyorum.

– Neden?

– Anlamak istemez demek anlar ama anlamazlıktan gelir demek. Anlasaydı korkacak bir şey kalmazdı zira cevap sorunun içinde gizliydi. Ben ona sorarken aslında sormaya korktuğu şeyin cevabını vermiş oluyordum.

– Tabii bunların hepsi ima ile oluyordu.

– Eh, öyle tabii. Yine de şarkı söylemekten pek farklı olduğu söylenemez bunun.

(Bir sessizlik anı olur. Kim bilir ne kadar sürer. Birkaç saniye mi? Bir dakika mı? Daha fazla sürmez herhalde. Sürse herkes kalkar ve yoluna gider. Hiç olmadı muhabbetin ekseni kayar. O kadar sürmez belli. Seyri ve sırayı bozmadan devam eder çünkü.)

– Belki de korkusu cevaptan değildir. Cevabın sonrasında olacaklardan korkmuş olamaz mı?

– Ne olur cevabın sonrasında?

– Aşk olur, meşk olur, ayrılık olur.

– Ayrılık olmaz. Sorunun –imalı sorunun- içinde cevabı verilmişti zaten sorulmayan sorunun.

– Meşk de olmaz o zaman. Bunlar fazla ürkek insanlar belli. Ürkek insanlar arasında meşk olmaz.

– Emin misin?

– Yok canım, öyle laf olsun diye söylüyorum.

– Belli. İkisi de ürkek mi bunların? Hani biri canlıydı, hayat doluydu?

– Öyle mi demiştik? Öyle demiştik hakikaten. Öyle de. Yine de hayat dolu olmak ürkek olmaya engel değil. Aaa, saçmalıyorum!

– Bence de.

– Sağol.

– Estağfurullah.

– Ne diyorduk?

– Aşk olur diyordun.

– Doğru. Meşk olmaz demiştim. Sen de ayrılık olmaz demiştin. Aşk olur öyleyse.

– Açar koynuna kuş dolur o zaman.

– Dolur mu?

– Hı hı, dolur.

– Sen öyle diyorsan…

– Cıvıtmayalım diyorsun yani?

– Yok, öyle de değil de…

– Muhabbet dağılmasın…

– Yani…

– Emredersiniz komutanım. Üçüncü tugay, beşinci bölük, yedinci manga emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Böyle mi denir?

– Ne bileyim ben, askerlik mi yaptım!

– Yapmadın değil mi?

– Yok, henüz değil. Kaçıyoruz bakalım, kaçabildiğimiz yere kadar.

– Hadi bakalım… Aşk olur diyordun en son.

– Evet, aşk olabilir. Sorulmayan sorunun cevabını imalı sorunun içinde bulduysa aşk olabilir. Ondan korkmuştur belki.

– Aşk korkulacak bir şey mi?

– Ona sormak lazım. Korkutmuşlardır belki vaktiyle.

– Öcüler mi?

– Olabilir. Masallar ninniler söylemişlerdir belki sevda üstüne, ama aldatılmıştır, ondan korkmuştur belki de.

– Öyle mi peki?

– Galiba. Aldatılmış olan çok fazla insan var, o masalların ninnilerin doğru olmadığını gören.

– Kıvırıyorsun bence.

– Öyle mi diyorsun.

– Öyle. Bir şarkıdan başka bir şarkıya atlıyorsun cevaptan kaçmak için.

– Bunu sen başlattın, dikkatini çekerim. Hem de olmadık biçimde. Ne demiştin? Dur bulacağım.

– Dolur.

– Hah, dolur.

– Ya neyse. Sen ne diyorsun şimdi açık konuş.

– Ben şunu diyorum, özetle. Aşk pek de istediği bir şey değildir, korkusu ondandır belki de.

– Aşktan niye korkar peki?

– Çok yorucu olduğu için olabilir mi? Çok fazla heyecan, çok fazla korku, çok fazla mutluluk, çok fazla mutsuzluk, çok fazla kırgınlık, çok fazla sevinç, çok fazla emek, çok fazla kıskançlık, çok fazla… Her şeyden çok fazla fakat çok az huzur. Bu kadar çok fazlanın arasında çok az huzuru değmez buluyordur herhalde.

– Öyle mi gerçekten?

– Öyle galiba.

(Bir sessizlik anı olur yine. Öncekinden biraz uzun sürer galiba. Kahramanımız meyanı okumaya başlar.)

İçi…

(O kadar tizden girer ki ikinci heceden sonrasını getiremez. Sesi incelir, çatallaşır ve kesilir. Gülüşür ve yeniden susarlar.)

– Karşılıksız aşk karşılıklı olandan daha mı iyi peki?

– Bilmem. Nereden çıktı bu?

– Belli ki aşık bizimki. Şiirler, şarkılar… Yine de aşkını karşılıksız yaşamayı tercih ediyor da karşılık almaktan korkuyor.

– Sahi ya, bunu söylemiş oldum değil mi?

– Biraz.

– O kadar değildir herhalde. Bilmiyorum. Hiç düşünmedim üzerine. Zaten niye durup dururken şarkıyı bu biçimde okuduk onu da anlamış değilim.

– Herkes her şeyi böyle okur da ondan.

– Nasıl?

– Kendine göre. Kendi penceresinden. Nasıl bakıyorsa öyle görür. Ne düşünüyorsa ona göre okur.

(Bu sözler biraz ağır gelir galiba, ikisi de susar. Daha uzun, çok daha uzun bir sessizliğin ardından kahramanımız son sözü söyler.)

Beni öylesine aldın ki benden, kendimi arayıp bulamıyorum.

67. Sayı

O KADAR...

2 Mins read

Cenabetliğin tarihine adımı altın harflerle yazdırıyorum. O kadar cenabetim ki cenabetliğin kitabını yazmaya kalksam daha kitap bitmeden tüm yazdıklarım ya silinir ya kaybolur ya yanar kül olur. O kadar cenabetim ki Hint Okyanusu’na atsan beni yıkanayım diye okyanus kurur, çöl olur.

Benim cenabetliğim cinsel birleşmeyle, kamyonun devrilmesiyle, kendini tatminle, meninin tenasül uzvunu terk etmesiyle açıklanamaz. Benim cenabetliğim on iki yaş civarı ergenliğe girmekle başlatılamaz. Ben cenabet doğdum, cenabet yaşadım ve cenabet öleceğim. Benim cenabetliğim bahtsızlık, şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik gibi hafifletici sözcüklerin arkasına saklanamaz. O beni anlatır, beni tanımlar, beni betimler. O benim kimliğim. O bendir. Hayır, ben oyum.

Kendimi öldürmeyi düşündüm. Bu illet benim başımdayken, bu illet beni kıskacına almışken, bu illet bana nefes aldırmazken yaşamanın bir manası yoktu. Kendimi öldürmeyi düşündüm. Götüm yemedi. O kadar cenabetim ki kendimi öldürmeye niyet ettiğimde tüm cesaretim birden kırıldı. Aklıma gelen bütün yollar bana aşırı eziyetli geldi. O kadar cenabetim ki ölmekten korkmadım, ölürken duyacağım acıdan korktum. Kafama sıkacağım bir kurşunun beni ağrısız sızısız öte tarafa göndereceğini kimse garanti edemezdi. Bu illet bana musallatken kurtuluş yok, en acısız ölüm yöntemi beni kıvrandırırdı.

İnzivaya çekilmeyi düşündüm. Dünyadan elimi eteğimi çekince, insanlardan uzak durunca, yapmam gereken işleri asgari düzeyde tutunca başıma gelecek tatsızlıkların ihtimalini mümkün olan en aza indirgerim sandım. Hiç kimseye haber vermeden kapıyı ardımdan çekip çıktım bir sabah. Otobüs terminaline varamadan dönmek zorunda kaldım. Dolmuştan inerken ceketim kapıya sıkışıp yırtıldı. Önümüz yazdı. Bir münzevi yazın ceketsiz olabilirdi. Dert etmedim. Ceketi çöpe atarken konteynırdan bir kedi fırladı, ürküyle dengemi yitirdim, konteynıra tutunmaya çalışırken birlikte devrildik. Konteynırı üzerimden kaldırmaya çalışırken üstüm başım çöpe bulandı. İplemedim. Terminale gidecek otobüsü beklemeye başladım. Üç beş dakika geçti geçmedi kaldırımda bisiklet kullanmak zorunda kalan bir genç önce aniden önüne çıkan aşırı süslü bir teyzenin gezdirdiği köpeğe sonra da dengesini tümüyle yitirip bana çarptı. Ayak bileğim çatladı, hastaneye uğrayıp ayağımı sargıya aldırmak zorunda kaldım. Köpeğe, bisikletliye, ayak bileğime, cekete, dolmuşa, inziva hayalime küfrede ede eve döndüm.

O kadar cenabetim ki halimi anlatmak için kendi çapımda çok afili bir giriş yaptığım şu yazıyı kendi ellerimle bok ediyorum.

65.SayıNaçizane

UĞURLAMA

3 Mins read

Birazdan bu kapının ardında duracaksın. Anahtarını arayacak, bulunca deliğe yerleştirip iki defa sağa çevireceksin. Kapının yaptığı baskıyla sıkışan dili kurtarmak için kapıyı biraz kendine çekip açacaksın. İçeri girecek, çantanı yere bırakıp çizmelerini çıkardıktan sonra montunu portmantoya asıp salona geçeceksin. Ayaklarını pufa uzatıp televizyonun kumandasına sarılacaksın. Çok çalıştın bugün, biraz dinlenmeyi hak ettin. Hiç korkun olmasın, rahatın kaçmayacak. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. Yakında, çok yakında bedi istirahatına başlayacaksın. Seni o özene bezene seçtiğin, hangisini hangisiyle giyeceğini –senin tabirinle kombinleyeceğini- günler öncesinden belirlediğin kıyafetlerin içinde uğurlayacağım.

Evinin içini dışından ayıran, içeri buyur ettiklerinin haricinde kimsenin yaşamına göz atmasına izin vermeyen, o kalın, fuşya perdelerinin büyük yardımı olacak bana. Seçerken ne kadar zevkli olduğundan ve mahremiyetini kuvvetlendirmekten başka bir şey geçmiş miydi acaba aklından? Eminim geçmemişti. Kendinden başka hiçbir şey geçmedi hiçbir zaman aklından değil mi? Yine de tamamen boşa gitmedi emeklerin. Yalnızca benim işimi kolaylaştırmayacaklar; senin işine de yarayacak o perdeler bu akşam. Arkandan çıt çıkarmadan yaklaşırken sana, camlara yansımam vurmayacak. Beni görmeyeceksin. Korkmayacaksın. Sana zarar vermek istediğimi sanmayacaksın. Sana zarar vermemem için yalvarmak zorunda kalmayacaksın. Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Ani, korkusuz ve olabildiğince acısız bir ölüm olacak seninki. Bu kadarını olsun yapabilirim sanıyorum, bu kadar iltimas geçebilirim sana.

Aslında çok daha fazlasını hak ettin Gülcan. Sana sunacağımdan ölüm bir lütuf esasen. Bana yaptıklarından (ah, hayır, sadece sen değil, tanıdığım herkesin bana yaptıklarından) sonra acı çekmeden ruhunu teslim etmek… Diğerleri senin kadar kolay kurtulamayacaklar. Sevinmelisin kendi adına. Belki ilk defa seni sevdiğim için mutlu olmalısın. Bir eziğin, kaybedenin seni sevmesinden mutluluk duyacağını hiç düşünmemiştin değil mi? Hoş bir eziğin canına kastedeceğini de düşünmemişsindir. Bu anı aşkına karşılık vermediğin bir ruh hastasının eseri zannedeceksin başına gelecekleri bilsen. Bilsen, benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu söyleyeceksin kendine. Ne kadar da yanılacaksın. Beni hor gördüğünü, aşağıladığını, muhatabın olarak dahi görmediğini unutacaksın. Suskunluğumu pısırıklığa, nezaketimi ezikliğe, şaşkınlığımı korkaklığa, düşünceliliğimi aptallığa yorduğunu hatırına getirmeyeceksin. Kendime güven duymamamın yetiştiğim çevreden kaynaklandığını hiç göz önüne almadığını; beni cesaretlendirmek için (sana duyduğum sevgi için demiyorum, hayır, bir insan olduğum için, seninle iletişim halinde olan bir insan olduğum için) hiç çaba harcamadığını aklından geçirmeyeceksin. “Bütün bunlar benim suçum mu?” diyeceksin. “Ben bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?” diyeceksin. Haklısın, benim bu halde olmam senin suçun değil, benimle uğraşmak da senin işin değil. Lakin güzelim, bu vaziyetin sorumlusu ben de değilim. Sense öyleymişim gibi davrandığını göz ardı edeceksin. Bana acımayla bile değil –o kadarına bile layık görmedin beni, ki acıma bir liyakat nişanı değildir bilirsin- tiksintiyle baktığını hafızandan silmiş olacaksın. Başına gelecekleri bilsen tüm bunları bir kenara koyacak ve kendini bir psikopatın insafına kalmış zannedeceksin. Üzgünüm Gülcan, yanılacaksın. Bense sana yalnızca korkudan değil yanılgıdan da azade bir ölüm sunacağım. Diğerlerinin böyle bir şansı da olmayacak. Güle güle Gülcan. Allah taksiratını affetsin.

64. SayıNaçizane

ÜÇLÜ UYUMU

2 Mins read

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Pencerenin pervazından sızan yağmur suları gömleğimin yenini ıslatmış, bu yapışkan ıslaklık huzursuzlaşmama sebep olmuştu. Huzursuzluğumun tek sebebi ne yazık ki kolumun ıslanması değildi. Hatta yağmur suyu huzursuzluğuma teşne olmuş bile olabilirdi.

Yağmuru, pencereyi, ıslaklığı ve huzursuzluğu unutup kendimi kuzinenin sıcaklığına bırakmaya çalıştım. Aksi gibi ıslak olan kolum sobadan uzak yanda kalıyordu. Islaklığı, haliyle huzursuzluğu unutmam mümkün değildi bu vaziyette. Çareyi gömleği çıkarmakta buldum. Hatta hızımı alamayıp fanilamı da çıkardım. Böyle üst yanı çıplak altta ütülü pantolonlu halimle Hollywood filmlerinden fırlamış aktörlere benzettim kendimi. Ne ki o filmlerde böyle giyinen (yahut giyinmeyen) aktörlerin her birine birer adam oturacak genişlikte omuzları, kaya gibi göğüsleri ve baklava dilimi desenli karınları olur. Bense omuzlardan yana fena sayılmasam da emziren bir anneninki kadar yumuşak göğüslerim ve kemerimden sarkan göbeğimle olsa olsa bir şarlatan olabilirdim.

Mamafih hiç de şarlatan sayılmazdım. Memleketin en önemli adamı olmadığımı biliyordum fakat kendi çapımda önemli bir insandım.

“Hocam iyi misiniz?”

“Gel Ahmet gel. Gömleğin yeni ıslandı, ben de huylanıp çıkardım. Şurada, sandalyeye asılı vaziyette kuruyor.”

“Atletinizi neden çıkardınız hocam?” diye sormasını bekledim ama sormadı. Anlayışlı çocuktu Ahmet. Öyle olur olmaz her işe burnunu sokmazdı. En çok bu huyunu seviyordum galiba.

“Hocam arabaya bakan arkadaş elinde yedek parça olmadan tamir edemeyeceğini söyledi. Bu akşam buradayız maalesef. Ben sigorta şirketini aradım, yol yardım için yarın sabah gelecekler.”

“Tamam Ahmet, rahat ol. Geceyi burada geçiririz, ne olacak. Şansımız yaver gitti yine. İnin cinin top oynadığı bir yerde de bozulabilirdi kerata.”

Ahmet benim huzursuzluğumu arabanın bozulmasına vermiş olacak ki pek rahatlamamıştı. Arabayı kullanan kendisi olduğu için de biraz mahcubiyeti vardı galiba. Oysa benim huzursuzluğumun bozulan arabadan ve ıslanan yenimden ziyade kızımın sevgilisi yerine yanlışlıkla bana gönderdiği mesajdan kaynaklanıyordu. Her ne kadar senede birkaç defa yüzünü görüyor olsa da kızının uyuşturucu kullandığını öğrenmesi –benim durumumda içine bu şüphenin düşmesi- insanın keyfini kaçırıyordu.

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben Prof. Dr. Cezmi Keser, saha araştırması için bir Karadeniz köyüne giderken bozulan arabam yüzünden başka bir köyün misafirhanesinde geceliyordum. Su sızdıran penceresiyle misafirhane, ıslak yeniyle gömleğim  ve içimi sarıp sarmalayan huzursuzluğumla ben belki en mükemmel değil ama en uyumlu üçlülerinden birini oluşturuyorduk.

62. SayıNaçizane

İSTİRHAM

2 Mins read

Ben burada neyi bekliyorum? Sabahın bu saatinde üstelik evimden bu kadar uzakta ne işim var? Nasıl soru bu? Dün söz vermedim mi eliden geleni yaparım diye. Verdim ya hemen bugün, ilk iş olarak ilgilenmem mi gerekirdi? Eminim Emin dahi benim kadar aceleci davranmıyordur bu konuda. Şaşılacak ne var ki bunda? Onun için sıradan bir işlem bu. Benim içinse her zaman karşıma çıkmayacak bir fırsat. Onun bu işin hallolmasından çıkarı yarın bir gün başının ağrımasına engel olmakken benim çıkarım… Ah! Zor geldi değil mi bu işten çıkarını birden itiraf etmek? Öyle vallahi.

Şu meseleyi en başından almak gerek. Emin kim oradan başlamalı belki. Emin bizim ofiste iki ay önce çalışmaya başlayan bir arkadaş. Ama ne arkadaş. O gelinceye değin yarı zamanlı çalıştığım  yeri hiçbir zaman sahiplenmemiş olan bana bizim ofis dedirten bir arkadaş. Emin benim ilk platonik aşkım. Emin, hislerimi açıklamaktan çekinecek kadar etkisinde kaldığım ilk insan. Arkadaşlarıma sorsanız Emin benim ona olan ilgimi fark edip bunu kullanmak için her fırsatı değerlendiren biri. Bana göre ise ona yakınlaşmam için sürekli bana fırsatlar sunan anlayışlı bir insan. O denli anlayışlı ki ondan hoşlandığımın farkına daha tanışmamızın ikinci haftasında vardı. Yine o kadar anlayışlı ki aramızdaki ilişkiye zarar vermeden zamana yaymak ve her şeyin rayında gitmesini sağlamak için elinden geleni yapıyor. Emin ona gösterdiğim tüm ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.

Bir an evvel bu işi halledip ofise uğramalı, Emin’e detayları anlatmalıyım. Bakarsın birlikte yemek de yeriz. Onun yanındayken yemekler daha bir lezzetli oluyor. Üstelik öyle ilginç şeylerden bahsediyor ki tüm sıkıntımı atıyorum onunla yemek yerken. O kadar farklı şeyi nereden buluyor da anlatıyor merak ediyorum. Bir insanın bunca şeyi öğrenmek için ne kadar okumalı kimbilir. İlginçtir bir kez olsun elinde kitap, dergi, gazete namına bir şey görmüşlüğüm yok. İş çıkışı arkadaşlarıyla buluştuğunu görüyor, hafta sonlarını kimi zaman şehir dışında değerlendirdiğini duyuyorum. Bu kadar yoğunluğun arasında beni her defasında şaşırtacak kadar bilgiyi toplamasına hayret etmemek elde değil.

İşte, Ahmet Kalender nihayet geldi. Ofisine geçmeden önce sekreterine sonra bana sonra tekrar sekreterine göz attı. Benim orada ne aradığımı merak etmiş olsa gerek. Etsin. Biraz meraktan zarar gelmez. Nasılsa birazdan sekreter hanım beni içeri davet ettiğinde öğrenecek sebebi ziyaretimi. Belki de öğrenemez ama. Bilmiyorum ki boğazı kesildikten sonra insanın bilinci açık oluyor mu? Emin olsa bilirdi. Şu ricasını yerine getireyim, sorar öğrenirim.

61. Sayı

HUY

2 Mins read

Ah o olmayasıca karanlık ne zaman bitecekti? Şafağı özlemiştim. Geceler giderek daha tahammül edilmez olmaya başlamıştı. İlk sevişmenin ardından bir ikincisini sonra üçüncüsünü arzulayan, istediğini alsa da almasa da gitmeye yeltenmeyen ve yatağımı işgal etmekte ısrar eden o sarışın mahluk, bir an evvel sabah olmasını, gün ışığının perdelerin arkasından odaya sızmasını istememe vesile oluyordu. Kesinikle güzeldi, sevimliydi, iyi huyluydu, sevgilimdi ama geceyi bu evde, bu odada, bu yatakta geçirmesi gerekmezdi.

Ben huysuz bir adamım. Kendimi bildim bileli böyleyim. Çocukluğumda annemle kavga eder dururdum. Daha kendimi bilmediğim zamanlarda eve gelen çocuklarla kavga edermişim. Erkek yurdunun en başa bela sakiniydim. İş yerinde üç kuruşa eşek gibi çalıştığım için bana tahammül eden patronum dışında kimse selam vermez bana. İlkokulda ödevlerimi beğenmeyen öğretmeni tekmeledim. Kendi kafamdaki dışında hiçbir doğruyu ve düzeni kabul etmedim,  etmem. Benimkilerle örtüşmedikçe kurallardan nefret ederim. Beni kendim belirlemediğim bir sıralamayı takip etmek zorunda bıraktığı için kronolojiden tiksinirim, tüm tarih kitaplarımın arka sayfaları yırtıktır bu yüzden. Velhasıl, ben adi bir şerefsizim.

Şimdi diyeceksiniz ki insan huysuz diye, kendi kurallarına bağlı diye, sevgilisinden ayrı uyumak istiyor diye kendisine adi bir şerefsiz der mi? Der efendim, benim gibi huysuz biriyse sadece başkalarına değil kendisine de huysuzluk eder. Yeri gelir canımın istediğini yapar yeri gelir canım ne isterse onu yaptığım için kendime kızar, kah kendi yanaklarımı okşar kah yedi ceddime küfrederim. Bu gelgitten ötürü ne tadım kaçar ne de mutluluk duyarım. Kendimle cebelleşmekten vazgeçmemişsem hayat normal seyrinde devam ediyor demektir. Bu da iyi bir şey sayılır zira değişim kadar sinirlerimi yerinden oynatan bir şey yoktur.

Selin yanımda uyumaya başladığından beri yaşadığım huzursuzluğun sebebi de buydu. Ben yalnız uyumaya alışkındım. Bu durum değişmemeliydi. Değişti. Selin benim yanımda uyumaya başladığından beri bu huyundan vazgeçmedi. Sıkıldım, huysuzlandım, uykusuz kaldım ama nihayet alıştım. Bu tam olarak ne zaman gerçekleşti bilmiyorum ama Selin’le aynı yatağı paylaşmanın hayatımın normal seyri olduğunu anladım. O günden beri ilk defa yalnız yatıyorum. Sıkılıyorum, huysuzum ve uykusuzum.  Ah şu karanlık ne zaman bitecek? Şafağı özledim. Selin’i de özledim. İyi dayandı ama yoruldu sanıyorum. Hiçbir şey söylemeden gitti. Hiçbir şey söylemeden gelir mi bilmiyorum. Bildiğim o gelene kadar uykusuz kalacağım, yokluğuna alışana kadar uykusuz kalacağım, yokluğuna alıştıktan sonra gelirse uykusuz kalacağım, yokluğuna alıştıktan sonra gelirse varlığına alışana kadar uykusuz kalacağım. Ben hep huysuz ve muhtemelen uykusuz kalacağım.

60. Sayı

KIYIDA

2 Mins read

–          Kese kağıdı mı o?

İçinde bulunduğum mekana, çevremde yaşayan insan ve hayvanlara, üzerinde varlığımızı devam ettirdiğimiz dünyaya, hatta tüm evrene kendi çapımda bir karşı-duruş eylemi olarak kafama geçirdiğim kese kağıdına bakarak sordu bu soruyu. Sesindeki muzır tınıyı fark etmemek mümkün değildi.

–          Evet canım. Ne var, bir hareketlenme mi oldu sende?

Homofobik bir arkadaşa sahip olmanın en güzel yanlarından biridir herhalde size yapılan cinsel içerikli esprileri uygun bir biçimde kendisine yansıtarak susmasını sağlayabilmek. Bu maili bilmem kaç kişiye gönderirsen şu olur göndermezsen o olur türünden yönlendirilmiş elektronik postalardaki gibi yüzde yüz çalışıyordu bu yöntem.

–          Yine ne oldu?

–          Bir şey olduğu yok. Arada bir geliyor böyle, biliyorsun.

Hakikaten arada bir geliyordu bana böyle. Durup dururken ademoğlunun ne denli tiksindirici bir varlık olduğunu hatırlıyor ve kendimi etrafımda olup bitenlerden soyutlamak istiyordum. Bu isteği resim yapmak, herhangi bir enstrüman çalmak, hatta tek başıma çıkıp dolaşmak gibi daha makul yollarla tatmin edemediğim için bu türden abuk –bana öyle gelmiyor gerçi- tepkiler veriyordum. Daha önce bir paket sigaranın tütünlerini bir tepside toplayıp türlü biçimler verdiğime, bununla yetinmeyip yakıp aniden belirip kaybolan parıl parıl parlayan yalazları ve çıkan dumanı izlediğime, bir litrelik şeffaf sıvı sabun bidonunu aşağı yukarı çevirip içindeki yoğun sıvının bir uçtan öbür uca hareketini takip ettiğime, bilmem hangi oyunun keygen müziğini saatlerce dinlediğime tanık olan ve her defasında tetikleyicilerin bulunduğundan haberdar olan Beril de haklı olarak beni şu anki ruh halime iten sebebi soruyordu.

–          Öyle olsun. Nasılsa çıkar kokusu yakında.

Kokusu çıkıyordu gerçekten. Çenesi durmayan biri olmam münasebetiyle er ya da geç söylenmeye başlıyordum. Hal böyle olunca Beril’in üstelemesine gerek yoktu, bunu biliyordu. Bu kız bana dair ne çok şey biliyordu! Yollarımız ayrı düştüğünden beri çok sık haberleşmiyor olsak da vaktiyle onun gibi bir dosta sahip olduğum için çok şanslı hissediyordum kendimi. Keşke şimdi yanımda olsa, şu kirli sakallı meymenetsiz herifin yerine o oturuyor olsa karşımdaki sandalyede. Kafamda kese kağıdı olsa yine bu şeffaf poşet yerine. Sorularına cevap vermeye çalışsam ağzı bantlanmış poşetin içinde kalan son oksijeni idareli kullanarak zaman kazanmaya çalışmak yerine. Keşke şimdi hayata küsmüş olsam hayata bir yerlerden tutunmaya çalışırken katilimin yüzüne bakmak yerine.