55. SayıArşiv

BİR BİLİMCİ OLMAK İÇİN YETERİNCE ZEKİ MİYİM? / PETER BRIAN MEDAWAR

3 Mins read

Bazı öğrencileri rahatsız eden bir endişe vardır: Acaba zekaları bilim yapmak için yeterli midir? Sosyal alışkanlıkların yol açtığı, çoğu kez yeterince düzeltilmeyen, kendini aşağı görme duygularından dolayı bu endişe özellikle kadınlar için geçerlidir.

Read more
Naçizane

DERGİ, HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ/ CEMİL MERİÇ

2 Mins read

Şöhreti fethe koşan bir aydınlar ordusu. Kimi yarı yolda kalacak, kimi yol değiştirecektir bu akıncıların. Belki hiçbiri varamayacaktır hedefe. Genç düşünce, dergilerde kanat çırpar. Yasak bölge tanımayan bir tecessüs; tanımayan, daha doğrusu tanımak istemeyen. En çatık kaşlılarda bile insanı gülümseten bir “itimât-ı nefs”, dünyanın kendisiyle başladığını vehmeden bir saffet var. Tomurcukların vaitkâr gururu.

Bir şehrin iç sokakları gibi mahrem ve samimidirler. Devrin çehresini makyajsız olarak onlarda bulursunuz. Müzeden çok antikacı dükkânı, mühmel ve derbeder.

Kitap, istikbale yollanan mektup… Smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an”ın kendisi. Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter.

Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.

Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş, merak eden yok.

“Mecmua-i Fünûn” (1863-1865) tam bir mektepti, diyor Tanpınar. “Bu mecmua bizde, Büyük Fransız Ansiklopedisi’nin on sekizinci asırdaki rolünü oynar.” Ne garip mukayese ! Fransız Ansiklopedisi, yükselen bir sınıfın kavga silâhıydı. Nassları devirmekti amaç; nassları, yani kiliseyi. “Mecmua-i Fünûn”, bir avuç bürokratın nâşir-i efkârıdır; daha doğrusu Batı’dan ithal edilen posa fikirlerin sergilendiği bir meydan. Ne milleti temsil eder, ne içtimâi bir sınıfı. Bununla beraber, düşünce tarihimizin bir sayfasıdır; bedbaht veya bahtiyar bir sayfası. Hangimizde kolleksiyonu var?

Dergiler, İkinci Meşrutiyet’te bir hitâbet kürsüsüydü, hitâbet kürsüsü veya bayrak. Altın çağları yeni harflerin kabulü ile sona erdi. Eski okuyucularını kaybettiler, yeni okuyucu nesilleri yetişinceye kadar devletten yardım beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet intelijansiyasının en âcil vazifesi, maziyi tasfiye ve hâli takviyeydi. Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan 1940’lara kadar, dergilerimiz hiçbir “aşırı düşünce”ye daha doğrusu düşünceye yer vermezler.

Sonra, zaman zaman çığlıklar duyulur, tek parti devrinin kesif ve kasvetli havasını dağıtmaya çalışan çığlıklar. Nihayet politika, haftalık kavga dergilerine görülmemiş bir alâka sağlar. Ve bu hayhuy içinde, sesi büsbütün kısılan edebiyat, birkaç zavallı derginin soluk sayfaları arasında nebatî bir hayat yaşar.

Kaynak: Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, 1992, İstanbul.

 

 

Naçizane

BAYRAMLARDA EVLERİMİZ BENCİLLİK TAPINAKLARIMIZ OLMASIN/ AHMET TURAN ALKAN

3 Mins read

Aşkolsun şu apartman katını çizen mimara, inşaatını tamamlayan müteahhite, duvarlarını tuğlayla örüp de sıvayan ustaya, pencerelerini, kapılarını takan marangoza, önce iki kat astar çekip daha sonra pırıl pırıl boyayan boyacıya…

Aşkolsun! Öyle bir hüner göstermiş, Evliya Çelebi’nin tatlı tabiriyle öyle bir nakş-ı bukaalemûn eylemişler ki, kendi kendine her cihetten yeterli bir kapalı birim şekline konulan apartman dairesinden dışarıya şimdiye kadar bir katre muhabbet, bir damla anlayış, zerre miskâl diğerkâmlık sızmış değil.

Evet, içinde kendine mahsus anlayışlarda bir muhabbet, anlayış, şefkat, diğerkâmlık gibi kavramlar yok değil, hatta belki mebzûl fakat lastik contalı hava sızdırmaz turşu kavanozları gibi dairenin iç çeperlerinde kalıyor, dışarıya aksetmiyor. Ailenin üyeleri, Mustafa Kemâl Paşa’nın eskimeyen kelimeleriyle birbirine gaayet “merbût ve muhabbetkâr”; o tatlı diller, o güler yüzler, o dayanışmalar, o fedakârlıklar, eskilerin tâbiriyle o içtimâi muavenetler hep o küçük apartman dairesinin, küçük fakat sonsuz mülkiyet hudutları dahilinde.

Şimdilerin tâbiriyle “on numara”, eskilerin tâbiriyle “hezâr âferin”. Eskilerin tabiriyle ne müthiş bir tecrid dikkati, yenilerin söyleyişiyle ne kadar hayranlık uyandırıcı bir izolasyon ustalığı…

Belki de inşaatı esnasında penceresine şöyle bir levha asılıydı:

“Üç oda bir salondan ibaret bu daire, dışardan gelebilecek sevgi saldırılarına veya içerden dışarı aksedebilecek her nevi komşuluk, yakınlık, hısımlık türünden sosyal alâka ve yakınlık sızıntılarına karşı tam bir fennî hüner gösterilerek itina ile izole edilmiştir.”

Bir dakika, bir dakika…

Kimin evinden bahsediyoruz biz burada?

Korkarım ki, deminden beri tasvire çalıştığımız şu sitem oku fazla uzağa gidemeyecek; havada garip ve manidar bir eğri çizdikten sonra biraz şaşkınlık ve merak uyandırıp yine kendi hânelerimize düşecektir.

Evlerimiz… Yoksa öyle midir? Hısıma açık, komşuya kapalı; âşinaya açık, garibe kapalı. Dosta açık, muhtaca mahkeme duvarı; öyle midir?

Öyle ise; işte düzeltme fırsatı. Bugün bayram yahu! Komşunuz sizi bekliyor. Zilini çaldığınızda gözetleme deliğinden sizi çaktırmadan izleyen karşılayıcınızın canı biraz sıkılmış olsa da aldırış etmemelisiniz. Bugün bayram hanımlar beyler! Üstelik bayramların en güzeli, en tatlısı, en mânidarı.

Öyle kutlanası bir zaman ki, değil konu-komşuya, sokaktan geçene hoş-âmedi etseniz yeridir, meheldir, münasiptir, menduptur, müstehaptır, iyidir, hoştur, güzeldir, sevaptır.

Siz bana her bir “Saim”in bu derece hak ettiği bir başka ödül gösterebilir misiniz? “Oruçlu”ların bayramı ama sadece oruç tutanların değil, orucu sevenlerin, orucu tutamasa da “ah keşke tutabilseydim” diye göğüs geçirenlerin bayramı. Peki bu kadarcık mı? Hayır, bu kadarcık değil; “Ben onu-bunu bilmem arkadaş, bugün bayram be yahu!” diyen herkesin bayramı.

Adına isterseniz siz, “Şeker Bayramı” bile diyebilirsiniz; hattâ, “Devir değişti ayol, eskiden paşababamın evinde şeker bayramına gelen misafirlere likörle çikolata ikram ederdik; şimdi sözü bile geçse bön bön bakıyorlar yüzümüze.” filan da diyebilirsiniz. Bu da sizin kanaatinizdir efendim; böyle günlerde kusura bakılmaz, ufak tefek kabahatlere gönül konulmaz. Bu bayram böyle şeyleri kafaya takmaz. Yeter ki, “bugün bayram yahu” diye içinizden geçirdiğinizde şu üç kelime içinizi ısıtmış, ruhunuzda gülücükler, gönlünüzde çiçekler uyandırmış olsun.

Yıkalım o hâneleri, yapalım bu hâneleri. Dışına muhabbet, insanlık, anlayış ve güleryüz sızdırmayan duvarlar yıkılsın; evlerimiz, şu dâr-ı dünyada kendimize âdeta mezar edindiğimiz bencillik mâbedleri gibi olmasın; “Bayram evi” olsun.

Hayat, bayram evlerinin tâ ortasından geçer, içinden akıp gider; şadlık, şâdümanlıkla…

 

 

Kaynak: Zaman Gazetesi, 20 Eylül 2009.

 

Sayın Ahmet Turan Alkan’a yazılarını dergimizde yayımlamamıza izin verdiği için teşekkürlerimizi sunarız. (Editör notu)

 

Naçizane

YUNANLI HATİP DEMOSTENES’İN MAĞARASI/ ALİ ŞERİATİ

4 Mins read

Demostenes, zayıf bir çocuktu. Çok utangaçtı. Sesi cılız ve gövdesi küçüktü. Konuşmayı da beceremiyordu; sıradan bir çocuk kadar bile. O dönemde Yunanistan’da sofizm (sophisme) her şeyden daha güçlüydü. Sofistler (safsatacılar), yani anlatım gücüyle geceyi gündüz, gündüzü gece göste­ren büyük ve güçlü konuşmacılar, siyasette, yargıda ve kamuoyu üzerindeki etkinlikte çok güçlüydüler. Delillendirme gücüyle ve sözün büyüsüyle toplum ve bireylerin yazgısına hükmediyorlardı. Demostenes, zayıf, çekingen ve yetim bir çocuktu. Babasından kendisine kalan mirası davacılar yediler. Çünkü, davacıları, onun hakkını gasp edip ötekilerin gaspını hak olarak göstermeyi başardılar ve o, mirastan yoksun kaldı. Mantık ve söz gücü aracılı­ğıyla ona yüklenen bu yoksunluk, onda güçlü bir inancı ortaya çıkardı. Beden ve dil zayıflığına, anlatımdaki ye­tersizliğine ve kılığının çekici olmamasına karşın, hakkı­nı alabilmek için güçlü bir konuşmacı olmaya karar ver­di.

Bu amaca ulaşmak için konuşma alıştırmalarına başladı. Zor ve tuhaf alıştırmalarla Demostenes, tarihte dünyanın konuşma tanrılarından biri olarak tanınan bü­yük bir hatip oldu. O kadar ki hitabelerinden birini sun­mak için tam yedi yıl çalıştığı söylenir.

Onun yaptığı alıştırma ve konuşma için seçtiği alış­tırmanın durumu, bizim pratikteki konuşma durumu­muzla büyük bir benzerlik gösterir!

Yalnız başına dağa gidiyor; çölde, dağda ve ovada ha­yali kalabalık topluluklar için ateşli konuşmalar yapıyor­du. Taşların arasında mağaraya benzer bir yer kazmıştı. Burası, yalnızca onun durabileceği ölçüdeydi. Bu dar ve yapma mağaranın duvarlarına, ayakta durup konuşma alıştırması yaptığında eli, başı, omuzu, boynu ve gövdesi­ni konuşma için gerekenden ve konuşmanın konusunun gerektirdiğinden fazla hareket ettirmesine ve ellerinin ve gövdesinin fazladan ortaya çıkan kımıldamalarına engel olabilecek biçimde irili ufaklı, uzunlu kısalı bıçaklar, di­kenler, çiviler ve iğneler yerleştirmişti. Böylece, elini ko­nuşmaya uygun düşen ölçüden biraz fazla hareket ettir­se, eli bu sivri bıçaklardan, iğnelerden ya da çivilerden bi­rine çarpıyor ve yaralanıyordu. Böylece onu, “Fazla git­tin!” diye uyarıyordu. Bu yaşantılar, batmalar, sivri ve sert sınırlamalar, dört yandan onu bağlıyor ve yavaş ya­vaş “tekdüze”, “uyumlu”, “uygun”, “gereğine göre” tavır ve davranışları, tüm konuşmacıların yaptıklarının ve yapmaları gerekenin, aynı zamanda çoğunluğun da be­ğendiği benzeri tavır ve davranışları adet edinmesini sağ­lıyordu.

Şu anda bulunduğumuz zamanda ve koşullarda, bi­zim konuşma durumumuz da bütünüyle Demostenes’in o sıkıntılı, dar ve taşlı mağarada, o iğne ve çiviyle dolu ma­ğarada konuşurkenki durumunun aynısıdır! Bir şey söy­lemek istediğimizde, hatta bir kelime ve cümle seçmek is­tediğimizde ansızın bir iğnenin, adamın olur olmaz bir ye­rine battığını görüyoruz. Alışılagelmiş sınırı, anlayışlar, görüşler, taassuplar ve maslahatlar mağarasının sınırını aşan yeni bir söz kullandığımızda, hemeninde bir iğne bi­zi uyarıyor! Sağ yanımızdan yaralanıyoruz. Başka bir şey söylemek istiyoruz; sol yanımızdan bir iğne yiyoruz. Söy­leşiyi değiştiriyoruz ya da yeni bir konu açıyoruz; yüz tane başka diken, bizi başımızın üstünden yaralıyor. Sonra hiçbir şeye, hiçbir çiviye ve iğneye değmeden konuşmaya mahkum olduğumuz böyle bir Demostenes mağarasında bu durumun konuşmayı çok güçleştirdiğini, hatta muha­le (imkansıza) yaklaştırdığını görüyoruz. Ne yazık ki daha büyük bahtsızlık da artık konuşmacılarımızın, Demostenes gibi gitgide bu sınırlamalar içerisinde konuşmayı adet edinmeleri ve bu mağarada hiçbir yere çarpmayacak ve iğneler, çiviler ve dikenlerin onun hareketlerine dokun­mayacakları ya da onu serzeniş olsun diye bile okşamayacak­ları ölçüde öylesine akıllıca, pişkince, ustaca ve zekice, uz­laşıcı ve hoşa gidici bir biçimde konuşmayı öğrenmeleridir. O zaman, öyle usta ve büyük bir hatip olunur ki sorma!”

 

 

Kaynak: www.aliseriati.com

 

www.aliseriati.com sitesi editörü sayın Dr. Mustafa YILMAZ’a bu yazıyı yayımlamamıza izin verdiği için teşekkürlerimizi sunarız.