Naçizane

YEŞİLİ KORU

5 Mins read

 

Bu dönem seçmeli olarak aldığım “Reklamcılıkta Yaratıcılık” dersi için yaptığım bir ödevi yayınlıyorum. Hocamız bize sadece “keep it green” ( onu yeşil tut) sloganını vermiş, bu sloganın ışığında  herhangi bir kesin mesaja varabileceğiniz bir çalışma yapın demişti. Ben bir hikaye yazmayı tercih ettim. Şimdi bu çalışmamı sizlerle paylaşıyorum.

Mevsim sonbahar olmasına rağmen hastane odası oldukça sıcaktı. Babası son günlerde daha da çökmüştü. Gün geçtikçe daha çok zayıf düşmüş, avurtları o kadar çok içine göçmüştü ki Arif bir an onların iki küçük su kuyusu olduğunu zannetti. Saat öğleden sonra üçü gösteriyordu. Arif iki saattir oradaydı fakat yaşlı adam gözlerini bir kere bile açmamıştı. Arif okumayı seven bir adamdı. Bu yüzden burada “neredeyse yalnız” geçirdiği iki saat onu yormamıştı. Bu kez “Sinekli Bakkal”ı okuyordu hasta babasının yanında. Halide Edib Adıvar’ın büyüleyici dünyasından ancak babasının yanı başındaki komidinin üzerinde duran zarfa gözü takılarak ayrılıyordu. Belirli aralıklarla istemsiz olarak gözüne ilişen zarfı en sonunda eline aldı. Zarfın üzerinde “Arif’ime” yazıyordu. Hızla zarfı açtı; içinden iki sayfa kağıt çıktı. Bir tanesi bir belgeye benziyordu. Diğeri ise bir mektuptu. Arif, belgeye hiç göz atmadan bir kenara koydu ve mektubu okumaya başladı: 

“ Biricik oğlum,

Bu hastalık boyunca hayatımı daha önce hiç yapmadığım kadar irdeledim. Kim bilir belki de kansere yakalanmasaydım asla bunu yapmayacaktım. Her şeyin bir anlamı var galiba oğlum, değil mi? 

Bu yatakta çok acı çektim. Canım her acıdığında sadece bir hayal beni bu amansız sıkıntıdan uzaklaştırdı. Bütün vücudumu kaplayan ağrı ve sızılar acımasızca pik yaptığında sımsıkı kapanan gözlerim sadece bir kareyi görüyordu; ‘Birkaç saat önce çok büyük acılar çekmesine rağmen hala güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, yorgun ama bir o kadar da hayat dolu görünen, ela gözlü, şefkatli bir anne ve kucağında dünyaya ilk haykırışlarını dile getiren daha yeni doğmuş bir bebe. Hayat yoldaşım Nazlı ve tek dayanağım, biricik oğlum Arif.’

Acılarım dindiği vakit, ilk önce tanrıya bana bu anıyı bahşettiği için şükrettim fakat sonra, bu şükür dolu duaların ardından düşünmeye başladım. Hayatımın unutulmuş anıları gözümün önüne hızlı çağrışımlarla gelmeye başladı. O çağrışımlar içersinde en çok yüreğimi sızlatan senin yalnız hallerin ve annenin gözyaşlarıydı.

Şu anda galiba yine bencilce davranıyorum. Belki ölüme çok yaklaştığımdan sadece kendimi aklamak için af dileyeceğim sizlerden. Başka çarem yok. Buradan ayaklanıp her şeyi değiştirmek için yeni bir başlangıç yapamayacağım. Yani size bundan sonra somut bir faydam dokunmayacak. O yüzden sizden afların en büyüğünü dileyip hem size olan bağlılığımı ve sevgimi belirtmek, hem de kendi vicdanımı biraz olsun rahatlatıp, öyle göç etmek istiyorum. En büyük tutkum, işimden dolayı annene zaman ayırmadığım için ve seni yaşamının çoğunda desteksiz bıraktığım için özür, biricik oğlum, özür, yoldaşım, karım… 

Arifim, sen daha küçücük bir çocukken annenle birlikte gittiğimiz o çiftliği hatırlıyorsun değil mi? İlk defa orada canlı bir şekilde kaz ve ördek görmüştün. Hava kararana kadar yanlarında durup onları beslemeye çalışırdın. Seni kovaladıklarında ise çok korkar, ağlayarak annenin yanına kaçardın ama onları o kadar çok severdin ki ertesi gün yine peşlerini bırakmazdın. İşte içinde hâlâ kaz ve ördeklerin cirit attığı o çiftlik artık senin, biricik oğlum.

Senden isteğim şudur ki (Zaten içimden bir ses bunun son isteğim olduğunu söylüyor.) şehirden taşın. Çiftliğe yerleş! Orada 5 dönümlük bir bahçemiz var. Oraya git ve o bahçeyle ilgilen. Belki vücudum çok hasta ama beynim hâlâ sapasağlam. Bir yıldır seni dinliyorum, gözlüyorum. Sıkıntılısın. Artık avukat olmak istemiyorsun. Dünyanın acımasızlığına her gün şahit oluyorsun ve bazen sen istemesen de bazı pisliklerin bir parçası olup çıkıyorsun. Tam olarak istemediğin kişileri savunup sonra da pişman oluyorsun. İstifa et oğlum. Bunu istediğini biliyorum. Cesaretini topla ve istifa et.

Oraya taşındığında, zamanla ne demek istediğimi anlayacaksın. Toprak her zaman sana yeni bir şey verecek. İstediğin şeyleri. Bir ağaç dikeceksin, belki de çiçekler isteyeceksin ve bir bitki yetiştireceksin. Hiçbir pisliğin bir parçası olmayacaksın. Sen dünyaya her gün yeni bir hayat vereceksin. Ektiğin ürünler çevreye oksijen dağıtacak, atmosferi yenileyecek. Çevre senin sayende biraz daha temiz olacak, saf olacak. Zaman geçtikçe, sen de temizlendiğini anlayacaksın. O bitkilere her dokunuşunda onlara biraz daha benzediğini hissedeceksin. Yetiştirdiklerin olgunlaşınca onları başka insanlara satarak, bu temizliği, bu saflığı onlara da aşılamış olacaksın. Ve bir gün pişman bir adam olarak ölmeyeceksin, biricik oğlum.

O yeşili koru oğlum. Bu sayede kendini de koruyacaksın ve güçlü olacaksın.

İnsanlar ölüme yaklaştıklarında hisleri gerçekten keskinleşiyormuş. Bundan eminim ki sana bir daha seslenemeyeceğim. Bugün öğleden sonraya kadar yaşayacağımı sanmıyorum. 

Biliyorsun, veda etmekten hep nefret etmişimdir fakat ilk ve son kez bunu yapmak zorundayım.

Elveda biricik oğlum Arif, kendine yeni bir hayat kur ve yalvarırım mutlu olmaya çalış,

Seni hep seven baban…

Hasan Sezgi”

Gözyaşları yanaklarından bir nehir misali akarken babasının annesini hâlâ yaşıyormuş gibi andığı aklına geldi. Belki de yaşlı adam, ruhunun vücuduna o kadar da yakın olmadığı bu zamanlarda karısını yanında görüyordu. Fakat babasının yanılmadığı bir konu vardı. Arif, Hasan Bey’in yaşam destek ünitesine ani bir bakış attığında bunu anlamıştı. Makinenin monitörü uzun düz bir çizgi halinde uzuyordu. Yaşlı adam, Arif mektubu okurken ölmüştü. Genç çocuk şok içerisinde, bir yandan artık yaşamayan yaşlı adamın elini tutarken, bir yandan da hemşireyi çağırmak için çağrı butonuna basıyordu…

 

Naçizane

İKİ RUHÇUK

1 Mins read

Yalnızlıktan yakınan iki ruh, çıkmıştık kar beyaz yolculuğumuza,

Takmamak elde değildi; Ya beyaz sararırsa?

Hasret kalmış ikizler eğer kusursuzca anlaşırsa,

Aynı zıt yoldaşlar gibi olur maddenin kabuğunda.

 

Lakin gene kusursuz değildir Leyla ile Mecnun bu romanda,

En çok onlar yıkılır, bu gerçek hep aynı olsa da.

 

Artık bitirince her şeyi bu etten kandan cihazda,

Tükenmek istemez, hala çarpar bu kalp usulca.

 

Karardı mı dünya? Bitti mi güya?

Bu belkide haksız bir ceza,

Unutma! Eğer sessizlikle kararırsa bu otağ,

Mecnun vazgeçmedi, vazgeçtiği Leyla olsa da.

65.SayıNaçizane

"ÃŞIĞIM" DEMEK İSTEMİYORUM

2 Mins read

İki insanın birbirine yakınlaşabildiği kadar yakınlaşmasıdır, aşk. Ne kadar da şık bir sözcük aslında. Üç harften oluşuyor. Alfabenin en karizmatik harfi en başta, sonra iki sessiz harf. En çok “ş” harfi sırıtıyor bu sözcükte. Kelimeye bir çekicilik katıyor. Şuh bir harf şu “ş”. Bakın, bu yaptığım tek cümlelik iltifatta bile ne kadar fazla “ş” var.

Aşkı tanımladık üstünkörü. Ama konu aşkın genel anlamına değil de benim yaşadığım yegâne tecrübeye gelirse, asla kelimelerle anlatmam partnerime, eşime olan sevgimi. İlla ki belli mi etmeliyiz bu hissettiğimiz duyguları tek bir kelimeyle? Tamam, sosyolojik bazda incelenirse, bu bir ihtiyaç. Ama beni sorarsanız, ben hiçbir zaman demedim “Ben âşığım.” diye. Her zaman kaçtım bu kelimeden. Çünkü anlatamam, anlatmak istemem tek bir kelimeyle. Bir ilişki yaşarken arkadaşlarım sorar bana, “Ona âşık mısın?” diye. Bir keresinde aynen şöyle cevap verdiğimi hatırlıyorum: “Yeşil gözleri var. Bazen o kadar büyüyorlar ki yüzünü seçemiyorum sevgilinin. Küçücük elleri var. O kadar yumuşaklar ki, yumuşaklık olgusunu yeniden tanıyorum. Ve teni var. Elim teninde gezerken o kadar mutlu ki, ayrılmak bilmiyor o narin dokudan, şimdiye kadar kabul gören çekim kuvveti hızından şüphe ediyorum. Şüphe etmediğim tek şey o aslında. Ezgi… Zaten onun varlığından asla şüphe edemem. Çünkü o var olduğu için ben varım ve prensiplerim gereği asla kendi varlığımdan şüphe etmem.” “E, âşık mısın yani?” dedi dostum. “İlla ki yapıştırılacaksa o kelime, durma sen koy ismini ama bunu bana mal etme.” dedim ben de.

Bazı şeylere isim koyamayız. Belki de koymak istemeyiz. Çünkü o ismi koyduğumuzda, yaşadığımız tecrübe bizim ona içimizden, söylemeden verdiğimiz ve asla kelimelerle anlatamayacağımız tanımından uzaklaşır ve aynı zamanda limitlenir. İçimizdeki duyular beynimiz iflas edene kadar vücudumuza ciddi bir kaos halinde salınır. Bu duyuların birbirleriyle olan salınma kombinasyonları sınırsızdır. İsimler ne de olsa toplum algısı için oluşturulmuş olgulardır. Her “Ona âşığım!” dediğimizde aklımıza her zaman kabul görmüş aşk çağırışımları gelecektir. Bu da bizi, yaşadığımız tecrübenin özgünlüğünden uzaklaştıracaktır. Her neyse… Ben “Âşığım.” demek istemiyorum. Belki eşime karşı duyduğum o uçsuz bucaksız duygulara olan saygımdan ya da sadece kendime, kendi içime olan saygımdan…

Naçizane

FOSFORLU KOL SAATİM

3 Mins read

Perdeler bir sürgü misali çekili. Dışarıda sağanak sesleri. İçeride ise masa lambasının yalnız aydınlığı. Odada az önce sönen tütsünün metalik tadı. Temiz görünmeyen hafif kabarık, oldukça uzun siyah saçlarıyla masanın başına hapsolmuş bir adam. Nöbet devrini tütsüden yeni alan, titrek sağ elindeki külü iki santim kadar uzamış sigara odanın tadını katılaştırıyor. Adamın duyduğu tek ses sigarasının dumanını çekerken çıkan çıtırtılar, gördüğü tek şey ise masasındaki yegâne nesne, gümüş kaplamalı bir çerçevesi olan, Ezgi’yle kendisinin fotoğrafı. İnciraltı’nda bir kahvede çelikmiş. Arka fondaki ağaçlara takılıyor gözü. Şimdi ne kadar da uzak o yeşilliğe. Ezgi’nin saman altını saçları umarsızca uçuşuyor güneye doğru ama şu an şiddetli bir rüzgâr dalgası oluşsa da adam yönlenemez hiçbir kutba. Yelkenleri kaybolmuş çünkü. Resimdeki kırmızı kazağına takılıyor gözü. Kırmızı onun için her zaman aşk demekti ama artık o kazağı bir daha üzerine giyemeyecek kadar korkak, giyse bile hemencecik vazgeçecek kadar isteksiz. Resimde yan yana oturup sıkıca sarılmışlar birbirlerine. Gülümsemeleri, “Bizi kimse yıldıramaz.” diye fısıldıyor, sessizce ama kararlı. Ancak adamın ağzı ancak ağlarken kulaklarına varıyor artık. O kadar hissiz ki bu aralar, Ezgi’nin kokusunu hatırlamıyor, kendisine hissettirdiklerini anımsamıyor. Bazen gerçekten de onu yaşadı mı, diye bundan şüphe ediyor. Artık uyumak istiyor ama nafile. Dört tane Atarax tablet atıyor ağzına. Kendinden geçmek istiyor çünkü biliyor ki ayık kaldıkça acı çekecek. Evet, hissiz değil aslında. Sadece bir mengenenin arasında sıkışmış bir kumaş parçası. Dağarcığında sadece acı olan bir tutam tertemiz kumaş. Üzerinde bir şey yazmıyor. Yazacak bir kalem de yok ortada. Olsa bile tükenir mürekkebi. Hiçbir zaman şansı olmadı ki. Her zaman tükendi kalemleri. Oysa ne kadar afiliydi o dolmakalem taklitleri incecik, parıldayan yüzeyleriyle. “Tükenmez”di kalemlerin adları ya, ne büyük yalanlar dönüyor piyasada. İçinde alıcı ve satıcının olduğu zalim bir kutu. Belki de buydu bütün düzenin tasviri. “Neyse”, dedi adam. “Neyse… Her ne ise…” İlaçlar tesir etmeye başladığı andan itibaren bunu tekrarlıyordu. “Her neyse işte!” Masanın başından kalktı. Lambayı söndürdü. Saati merak etti nedense. Fakat öğrenemedi. Kol saatinin rakamları seçilmiyordu. Ne olacak, fosforluydu işte. O an, tam bir haftadır evden çıkmayıp bu, pencereleri sürgülenmiş hapishanede sadece masa lambasının ışığında yaşadığını anımsadı. Kafasını hafifçe sağa sola sallayıp yoluna devam etti. Yatak odasına girdi. Tek bir hamleyle kendini yatağa attı. Kafasındaki buğulu dünya kaybolmaya başladı. Sonunda net bir karanlığa daldı gitti. Birkaç saat geçti. Belli ki, yine anılarıyla boğuşuyordu rem uykusunda. Rüyasındaki karışık çağırışımlar arasında Ezgi’nin gözlerini gördü aniden. Sanki gerçek gibi karşısındaydı! Yalnızca iki yeşil göz. Gerisi karanlıktı. Titrek ellerini yavaş, kararsız bir tavırla onun gözlerine doğru uzattı. Tam onlara dokunacakken bir ses duydu. Ancak üç saniye sonra bunun kapı zili olduğunu anladı. Kimdi bu? Ve bu gerçek miydi yoksa rüya mı? Bunu kimse bilemez ya. Fakat eğer biri o kapıdan içeri girerse içinde sadece bir masa, bir komodin, bir yatak ve bir fotoğraf çerçevesi olan evde, burada yaşayan kişiye dair sadece bir belge bulabilirlerdi. O da komodinin üzerinde duran ve üzerinde adamın alerjik olduğu ilaçları listeleyen bir rapordan başkası değildi.   

Celal Güler 

Naçizane

YEŞİL VE YALNIZ

6 Mins read


Transport, motorways and tramlines,
starting and then stopping,
taking off and landing,
the emptiest of feelings,
disappointed people, clinging on to bottles,
and when it comes it’s so, so, disappointing.

Let down and hanging around,
crushed like a bug in the ground.
Let down and hanging around.

Shell smashed, juices flowing
wings twitch, legs are going,
don’t get sentimental, it always ends up drivel.
One day, I’m gonna grow wings,
a chemical reaction,
hysterical and useless
hysterical and

let down and hanging around,
crushed like a bug in the ground.
Let down and hanging around.

Let down,
Let down,
Let down.

You know, you know where you are with,
you know where you are with,
floor collapsing, falling, bouncing back
and one day, I’m gonna grow wings,
a chemical reaction, [You know where you are,]
hysterical and useless [you know where you are,]
hysterical and [you know where you are,]

let down and hanging around,
crushed like a bug in the ground.
Let down and hanging around.




Normal 0 21 false false false TR X-NONE X-NONE MicrosoftInternetExplorer4

/* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin-top:0cm; mso-para-margin-right:0cm; mso-para-margin-bottom:10.0pt; mso-para-margin-left:0cm; line-height:115%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin;}


transport, otoyolları ve tramvay hatları,

gidiyorlar, duruyorlar,

havalanıp iniyorlar.

hissizleşiyorum sanki.

buruk insanlar, şişelere sıkışmışlar,

ne kadar da hayal kırıcı.

 

kafana takma, bak takılmana,

bir böcek gibi yere çakıl.

kafana takma, bak takılmana,

 

kabuk kırılmış, öz suyu ortaya çıkmış,

kanatları seğiriyor ama ayaklar gidiyor,

sakın hassas olma, saçmalamış olursun,

 

bir bün kanat büyüteceğim,

kimyasal bir reaksiyon sonucu

histerik ve bir o kadar anlamsız,

histerik ve…

 

kafana takma,bak takılmana,

bir böcek gibi yere çakıl.

kafana takma, bak takılmana,

 

kafana takma…

kafana takma…

kafana takma…

 

nerede olduğunu biliyorsun,

nerede olduğunu biliyorsun.

zemin çöküyor, düşüyor, geri sekiyor.

bir gün kanat büyüteceğim,

bir kimyasak reaksiyon sonucu, ( nerede olduğunu biliyorsun…)

histerik ve bir o kadar anlamsız, (nerede olduğunu biliyorsun…)

histerik ve… (nerede olduğunu biliyorsun…)

 

hayal kırıklığına uğrat sonra bak takılmana,

bir böcek gibi yere çakıldın.

hayal kırıklığına uğrat sonra bak takılmana…

 

 

 

 

 

 

Bir zamanlar zalim bir düzende yoğurulan bir ülke varmış. Ülkenin dört bir yanı demiryolları ile örülüymüş. Ülkede mahalle başına dört tane banka düşüyormuş. Yani verilen krediler havada uçuşuyormuş. Bu ülke dört büyük şirkete sahipmiş. İçlerinden en çok sivrileni bir sistem üreticisiymiş. Bu şirket öyle reklam politikaları izlemiş ki, nerdeyse dünyanın tümü, ürettikleri sistemi kullanır olmuş. Dünya çapında hemen hemen her evde bulunan yeni nesil haberleşme aracının olmazsa olmazı olan bu sistem sayesinde bu şirket paraya para demez olmuş. Bu büyük tekel sürekli bir büyüme sergilemesi için, kendisinden bir kademe altta olan diğer üç şirkete ve geri kalan küçük şirketlere ihtiyacı varmış. Ülkede öyle bir sistem oturtulmuş ki şirketler( tüm şirketler) ne kadar büyürse büyüsün aralarındaki büyüklük farkı hiç değişmiyormuş.

Kahramanımız bu ülkede tekel haricindeki o üç büyük şirketten birinde çalışıyormuş. Adı Işık’mış.  Işık’ın işi araba dizaynlamakmış. Kendi içindeki egemenliğini sağladığından beri zaman zaman hayallere dalarmış. Bilimkurgu filmlerinden etkilenmiş olsa gerek; bir şekilde mutasyona uğrayıp bir çift kanat sahibi olmak istermiş. Uçarak, olmayan ülkelere gidip oralara yerleşmek en büyük hayaliymiş.Dere kenarlarından su içebileceği, hayvanlarıyla yemyeşil çimenlerde oynayabileceği olmayan ülkelere…

Üniversite yıllarında ekonomi tarihi hocasının söylediklerini hiç unutmamış. Hocası, feodalizmin hüküm sürdüğü zamanlarda insanların cenneti, “dünyada” gördüğünü söylermiş. Hocasına göre bunun sebebi; o zamanlarda insanların uçsuz  bucaksız yemyeşil yerlerde garantili işlerlerde çalışarak yaşamalarıymış. Fakat artık herkes gibi Işık da bu zamanda insanların cenneti kafalarında modelleyemediğini biliyormuş. Çünkü gördükleri tek şey her geçen saniye daha da "tüketen" ve dolayısıyla daha fazla üzen betonarme şehirlerden ibaret bir düzenmiş.

İşine başlayalı iki yıl olan Işık hala stajyer konumundaymış. Patronunun her türlü tavrını çekerek getir götür işlerine bakıyormuş. Artık bu gereksiz döngüden sıkılan Işık sonunda kendi projesi üzerinde çalışmaya başlamış. İşten geldikten sonra uyumuyor, sabahlara kadar projesiyle uğraşıyormuş. Bu tamamen kişisel bir projeymiş. Çünkü patronu ona bir türlü çalışma yetkisi vermiyormuş. Bir son bahar akşamı projesini bitirmiş. Sadece bir bardak suyla çalışan ve bir arabayı iki yüz kilometre götürebilen bir motorun dizaynını yapmış. Sadece çizimler ve hesaplardan oluşan bu projeyi hemen patronuna sunmuş. Artık onun gözüne gireceğinden eminmiş. Fakat patronu projede bir sürü hata bulmuş. Sonunda proje güvenilir bulunmamış ve dolayısıyla üretime de geçilmemiş. Işık yıkılmış. Önceden beri çok sıkıntı çektiği bu işten beklemeden istifa etmiş.

Işık, istifa ettikten aylar sonra, bir sabah gazeteyi okurken çalıştığı eski şirket hakkında bir habere rastlamış. Gözleri fal taşı gibi açılmış. Terlemeye başlamış. Nefret içerisinde bağırıp çağırırken gözlerinden yaşlar akıyormuş. Gazetedeki haber aylar önce ayrıldığı motor şirketinin yeni buluşu hakkındaymış. Haberde, sadece bir bardak suyla çalışarak bir arabayı iki yüz kilometre götürebilen bir motordan bahsediliyormuş. Işık, projenin ayrıntılarını okudukça daha çok bağırmaya ve ağlamaya başlamış. Bahsedilen proje, aylar önce gece gündüz çalışarak tamamladığı ve patronuna sunduğu projeden başkası değilmiş.

Hayal kırıklığı. Işık’ın yüreğinde bu duygudan başkası kalmamış. Dolandırıldığını öğrendikten ancak bir hafta sonra evden çıkabilmiş. Yolda yürürken uçak, araba ve tren seslerinden kulağı patlayacak gibi olmuş. Hemen bir metroya atlamış. O küçücük trenin içine sıkışan insanlara bir bakmış. Sanki hepsinin acısını hissediyor gibi olmuş. İlk durakta inmiş.Tamamen hissizleşiyormuş. Gözünden yaşlar boşanmaya başlamış. Şehirdeki en yüksek binanın son katına çıkarken beş yıl önce kaybettiği karısını düşünmüş. Onu hayalinde bir kere öpmüş. Asansörden inmiş…

Sonra bir şey olmuş. Terasın kenarına yaklaşırken  birden bire  kolları oldukça uzun bembeyaz iki kanada dönüşmüş. Işık’ın ağzı kulaklarına varmış. Üniversitedeki hocası ve “cennet” aklına gelmiş. Yüzünü aniden önünde beliren yemyeşil şehire döndürdüğünde, uçmak için hazır olduğunu anlamış. Ansızın kendini boşluğa bıraktığında ise kanatları yok olmuş. Kollarını çırpsa da bir daha yükselememiş.

 

Dünya’ya uzaydan bakarsam,  sanki sadece yeşil kağıtların peşinden koşan zavallı varlıkları göreceğim gibi geliyor. Ne yazık ki onların bir kısmı da biziz… 

**Let down; İngiliz “alternatif müzik” grubu Radiohead’in efsanevi OK Computer albümünde yer alan grubun en güzel eserlerindendir.

**OK Computer, bir çok çevreye göre “hala gelmiş geçmiş en muhteşem” albümdür…

Naçizane

ÇİZGİLER, COLDPLAY VE ÜRETKENCANLAR

6 Mins read

Üretkenlik ve popülarizm arasındaki çizgi. Eğer çizgi aşılır da popülarizme kayılırsa ne olur; Üretkenlik hat safhadayken, bunu kullanıp ünlü olma sevdası, bu sayede daha büyük kitlelere ulaşmak ve insanlara mastürbasyon yaptırmak, ne yazıktır ki insanların da bunu makul görmesi, zaten kendini geliştirmekten yoksun kitlelerin daha fazla boşluk istemesi ve kendilerine özenle ördükleri bu kozada dönüp durmaları. Sonuçta, gelişmeyen ama zevkten dört köşe olan bir toplum. Faydasını mütemadiyen maksimize eden de diyebiliriz. Sonuç olarak da eğer müzik piyasasından girersek, piyasaya popüler mamuller süren üretken insanlarımız; kazandığı karlarla, insanımız da; seksi çağrıştıran “dıptıs” temelli güzide esereler eşliğinde, üstü açık insan ambarlarında birbirlerine sürtünerek hayatın tadını çıkarması. Madalyonumuzun birinci kısmı tamamlandı. Gelelim ikinci kısma. Üretkenlik kısmı yani. Bu gelişmektir bir nevi. Herhangi bir dalda herhangi bir şekilde gelişmek. Aklı başında aydın insanımızın yaptıkları yani. “Ha üretken olup da ne olacak?” Diyenlere de bu yazımda cevap vermeye “tenezzül” etmiyorum.


Bir zamanlar bir müzik grubu vardı. Bunlar alternatif dediğimiz ama artık dinlenme oranlarına baktığımızda alternatif adını yıkmış olan bir müzik türü icra ediyorlardı. Öyle şirin bir gruptu ki beni sadece bir kliplerinde gözlemlediğim müzikleri, giyinme tarzları ve tavırlarıyla beni etkileyerek direk orijinal albümlerini satın almamı sağladı ve beni “artık alternatif olmayan” bu müzik türüyle tanıştırdı. Bahsi geçen klip “in my place”di. Şarkıda büyük olasılıkla Chris Martin, yani grubun asıl kişisinin (frontman) bir dişican tarafından terk edilmesi ve ardından kadına “geri dön!” çağrısında bulunulması konu edilmişti. Şarkının bir yerinde “çizginin geçmemen gereken tarafına geçtim” diye bir söz öbeği vardır. Bu kısmı ilerleyen satırlarda mercek altına alacağız. “In my place” Coldplay’in ikinci stüdyo albümünün ilk kırk beşliğiydi. Chris; “bu şarkının bize getirdiği gazla daha iyi şarkılar yaptık…” demişti. Söyledikleri doğruydu. Albümde “clocks” ve “the scientist” gibi şaheserler vardı. Dolayısıyla “A Rush of Blood to the Head” albümü grammy sahnesinde“yılın en iyi alternatif müzik albümü” ödülünü havada kaptı. Ama daha iyisini ilk albümlerinde yapmışlardı. Unutulmaz “Parachutes” albümü… Bu albüm Coldplay’in ilk stüdyo albümüydü. 2000 yılında piyasaya çıktığında dinleyiciler yeni “Wonderwall” yani “Yellow”’la tanıştı. Chris Martin aşkını sarıya boyamış sonra; “alın da dinleyin hayrını görün” demişti ki, insanlar dinlediler ve şarkıyı müzik listelerinin bir numarasına çıkarttılar. Sonra ikinci bomba “Trouble” geldi. Klibinde Chis Martin bir otoyolun ortasındaki sandalyeye sıkıca bağlanmış yardım istiyor, daha da çok debelenince yere kapaklanıyordu. Sonra bir bomba daha; “Don’t Panic”. Bu şarkıda da; “tamam sakin olalım büyük acılar çekebiliriz ama yine de hayat güzel…” teması altında saf duygular vardı. İşte konu buydu. Saflık. İlk albüm “Parachutes” çok içten bir albümdü. Grubun ilk albümü olmasına rağmen Coldplay tutulmak için piyasaya uygun sözler, ritimler kullanmamıştı. Albüm kendi çapında huzurlu ve sade bir hayatı arzulayan bir aşığın dilinden dökülmüştü. “Şuna buna sinirliyiz, kendimizi ancak rock müzikle ifade ediyoruz” tarzından çok uzaktı. Ama üçüncü albüm… Resmen bir hayal kırıklığıydı. Albümün ilk kırk beşliği “speed of sound” tam bir “clocks” varyasyonuydu. Albüm konseptini Chris Martin’in her gün yaşadığı inişli çıkışlı ruh hali oluşturuyordu. İyimserliğini X, kötümserliğini de Y temsil ediyordu. Albümün adı X&Y’di. Tamamen baştan sağma bir konsepti. Daha çok ergenlik çağındaki Chris Martin’in yapacağı türden bir konsept… Şarkılar çok düzdü. Hiçbir derinliği yoktu. “What If” şarkısında Chris, karısı Gwyneth Paltrow’a; “beni tek edersem ne yaparım” demekten başka bir şey söylemiyordu. “Hardest Part” fena değildi ama grubun, kliplerindeki tavırları bu şarkıyı da tepetaklak etti. Bugünkü U2 havası vardı grupta. Yani “biz artık müziği bitirdik, şimdi kendi kafamıza göre takılıyoruz” havası. Albüm her yönden çok yapmacık ve tamamıyla kar amaçlı bir projeydi. Oysa gerçek “alternatif” dediğimiz müziği birinciden sonra ikinci albümlerinde de başarıyla icra etmişlerdi. Chris Martin’in “in my place” şarkısındaki “çizginin geçmemen gereken tarafına geçtim” sözü o şarkıda değilde bu üçüncü albümle hayat bulmuştu bence. Grup sınırı aşmış tüketim piyasasına adım atmıştı. Yani bir zamanlar bir grup vardı. Benim gibi müzik aşkıyla dolu bir genci alternatif müzik dinlemeye başlatan. Bir zamanlar…


Coldplay böyleyken hiçbir zaman tarzından ödün vermeyen gruplar da var elbet zamanımızda. Mesela “Travis.” Bu yaz Türkiye’ye uğrayacak olan Travis… Bir grup İskoçyalıdan oluşan bu grup “the invisible band” ve “12 memories” gibi güzide eserleri icra ettikten sonra hala kaliteli müzik yapıyor. Geçen yıl çıkan “the boy with no name” albümüyle tarzlarından hiç ödün vermediklerini gösterdiler. İnsanımız onları daha çok “sing” şarkısıyla hatırlıyor. Ama bence grubun ruhunu “flowers in the window”, “the cage”,” somewhere else” ve “closer” taşıyor. Her albümlerinde öyle saf, öyle “kendi gibi”ler ki sormayın. Hiçbir magazin dergisiyle alakaları olmamış tipler bunlar. Reklâm olarak sayılacaksa topu topu birkaç kez frontman Fran Healy konsere İskoç eteğiyle çıkmıştır o kadar. Aynı samimiyetle baş gösteren “kings of convenience”, “sigur ros”, “athlete” gibi bir ancak bir elimizin parmaklarıyla sayılacak kadar grup var zamanımızda.


İşte ne yapalım, halimiz böyle. Yani bu durumlar sadece Türkiye’ye özgü değil anlayacağınız. Birkaç müzisyen dışında doğru düzgün işini yapan yok. Her duyduğumuz müzik bize seksi çağrıştırır oldu. Bundan sonra başımıza gelebilecek en güzel şey ne olabilir ki? Aslında “Ajdar’ımız” şu sessizliğini bozup yeni bir kırk beşlik çıkarsa fena olmaz hani.

Naçizane

ÇOCUKTAN NAĞMELER

10 Mins read

 Tam olarak ne zaman etraflı düşünmeye başladım, sebep sonuç ilişkilerini kavrayıp mantık çerçevesi içinde olayları analiz etmeye ne zaman başladım? Tam olarak ne zaman “büyüdüm”? Bunu hiçbir zaman hatırlayamayacağımı biliyorum ve asla tekrar çocuk olamayacağımı; ama en azından hepimizin içinde hala yaşayan bir hınzır, bir çocuk var. Ben, bu çocuk sayesinde Wolfgang Amadé Mozart’ı anladığımı düşünüyorum. Ona Wolfgang Amadé Mozart diyorum hep. Kendisine Amadé denilmesini istermiş çünkü. İmzasını Amadé diye atarmış fakat birçok kaynakta adı “Wolfgang Amadeus Mozart” diye geçer. Tıpkı Pele’nin upuzun adı gibi Mozart’ın da ilk adı “Wolfgangus Theophilus Johannes Chrysostomus Mozart”mış. Saygıdeğer bir müzisyen olan babası Leopold Mozart, ilk olarak Wolfgangus’u Wolfgang’a çevirmiş. Daha sonra da, dördüncü yüzyılda İstanbul’da yaşamış ve ardından kendisi için besteler yapılan piskopos Johannes Chrysostomus’un adını (Psikoposun anma günü Mozart’ın doğum günü olan 27 Mayıs’a denk geliyordu.) Mozart’ın adından çıkarmış. Theophilus, Latinceleştirilmiş yunanca bir isimdi ve tanrı sevgisi anlamına geliyordu. Mozart bunu beğenmemiş ve kendisine Almanca’da gottlieb anlamına gelen Amadeus ismini koymuş. Daha sonra Amadeus ismini Fransız – Viyana usulü Amadé’ye çevirmiş. Dâhilerin isimleri kolay konmuyor olsa gerek.

Amadé Mozart 1756’da Avusturya Salzburg’da doğdu ve böylece müzik dünyasının en büyük dahisi yaşamına başladı.

Bir babanın oğlu üzerindeki etkisi çok büyüktür. Küçük oğlun ilk karhamanıdır baba. ÜStelik Mozart’ın babası Leopold Mozart hem oğlu hem de bizim için bir kahramandır. Küçük Mozart daha dört yaşındayken Leopold Mozart ona klavye, keman ve organ dersleri vermeye başladı. Çok geçmeden oğlundaki cevheri gören Leopold Mozart oğlunun üzerine daha bir eğildi. Derslere devam eden Mozart dört yaşında küçük bir Adante (K. 1a) ve Allegro (K. 1b) besteledi. Yedi yaşında ilk senfonisini, on iki yaşında da ilk operası olan “la finta simplice” yi yazdı. İşte bu aralar baba Mozart’ın kahramanlığı başladı. Çocuğundaki bu dehayı bütün Avrupa’ya göstermeye karar verdi. Onu dünyaya bağışladı bir nevi. Baba Mozart o zamanlar çok saygı gören bir besteci olduğundan Avrupa’daki birçok kral küçük Mozart’ı saraylarına konser vermesi için davet etti. Küçük Mozart kısa sürede sevildi ve büyük bir üne kavuştu. Öyle sevildi ki kentlerin birinde kraliçe onu kucağına oturtup dakikalarca öptü. Avrupa’daki bu gezilere Leopold Mozart kızını ve karısını da götürdü. Kızı da oldukça yetenekliydi. Küçük Mozart’la birçok konserde birlikte piyano çaldı. Küçük Mozart bütün çocukluk hastalıklarını bu geziler sırasında geçirdi. Bu durum aileyi çok zorladı. Çünkü konakladıkları yerler, her zaman sağlıkçıların kolayca bulunabildiği yerler olmamıştı; fakat Leopold’un bir misyonu vardı.

Zaman su gibi akıp geçti, Amadé Mozart fiziksel olarak büyüdü fakat hala bir çocuğun ruhuna sahipti. Müzikal bakımdan besteleri olgunlaşmıştı ama müziğindeki ruh hala bir çocuk gibi hınzırdı. Coşku doluydu besteleri, gençlik dolu, sevinç dolu. İnsanlar çoktan unuttukları küçüklüklerini hatırladılar onu dinlerken. Yenilendiler bir nevi. Onu çok sevdiler.

1780 yılında, Mozart yirmi dört yaşındayken ilk büyük operası Idomeneo, Münih’te oynandı. Ertesi yıl, Viyana’yı patronu, Prens Başpiskopos Colloredo ile ziyaret etti. Salzburg’a geri döndüklerinde, opera şefi olan Mozart, isyanını arttırdı ve başpiskopos’un müzik işleriyle ilgilenmek istemediğini ona söyledi. Bu düşüncelerini söylemesiyle de başpiskopos desteğini çekti. Mozart’ın açıklamasına göre, atılması -resmen- "kıçına bir tekme yiyerek" olmuştur. Mozart bundan sonra, aristokrasinin ilgisiyle özgür olarak müziğini geliştirmek için Viyana’ya yerleşti. Beethoven’in hocalığını yapmış olan Franz Joseph Haydn’la yakın arkadaş oldu. Haydn 100’ün üzerinde senfonisi olan büyük bir müzisyendi. Birbirlerine müzik açısından çok şey kattılar. Mozart bu dönemde, 11 numaralı la majör piyano sanatının (K. 311) üçüncü bölümünde yer alan "Rondo alla Turca" (Türk Marşı)’yı ve "Die Entführung aus dem Serail" (Saraydan Kız Kaçırma) operasını besteledi. Rondo Alla Turca’yı Avrupa’da “Tük hayranlığı” yaşandığı sıralarda mehter marşının ritminden etkilenerek yazmıştı.

Daha sonra klasik batı müziğinin yapı taşı kabul olarak kabul edilen opera, Sihirli Flüt (Die Zauberflote)’ü besteledi. Don Giovanni ve Figaro’nunu Düğünü (Le Nozze di Figaro) gibi birbirinden değerli operalar yarattı. Birçok müzisyen Mozart’ı “müziğin doruğu”olarak kabul eder ve eserlerini hiçbir kategoriye sokamaz; çünkü o Mozart’tır. Nobel Barış Ödülü sahibi bilim adamı Albert Shweitzer’in sözleri onun için söylenen yüzlerce övgüden sadece biridir. Shweitzer, “Bütün dahiler göklere uzanır, fakat Mozart gökten inmiştir.” der.

Zamanında konserlerinden hemen önce Viyana Sarayı’nın odalarında kaçamak seviştiği Constanze Weber ile yirmi altı yaşında evlendi. Çoğu kimse onun yoksul yaşadığını söyler fakat yoksul değildi. Komisyonlardan çok para kazanıyordu. Yılda 10.000 florin yani 2008’in parasıyla 45.000 dolar (65.000YTL) alıyordu ama kazandığı her kuruşu umarsızca harcıyor ve etrafa dağıtıyordu. Bu yüzden Constanze’ye rahat bir hayat sunamadı. Yoksul mu öldü? Bu hala bilinmiyor.

Mozart insanlarla anlaşamıyordu. Kibirliydi. Bestelerini eleştirenlere; “eleştirileriniz yersiz, çünkü bu Mozart, bu kusursuz!” diye cevap vermişliği vardır. Hatta Avusturya Kralı bir senfonisi için;”çok fazla nota var…” deyince çileden çıkmış, “Bu eser böyle mükemmel, bir nota ekler ya da çıkarırsanız bütün sihri bozulur!” diye cevap vermiştir. Hayatında bir kere bile müsvedde kullanmayan ve eserlerini kafasında tasarlayıp, son haline sokup sonra da hiçbir düzeltme yapmadan direk kâğıda geçiren biri olmak belki de kibiri hak ediyor. Kendisinde tourette sendromu olduğu söylenegelir. Bu rahatsızlık yüzünden olur olmaz yerlerde gaz çıkarmaktan ve küfür etmekten hoşlandığı dedikoduları sıkça duyulur. Her ne kadar insanlar Mozart’ı rahatsızlıkları, hiperaktifliği, abartılı kahkahası ve kibiri yüzünden garip bulsalar da onun müziği karşısında her zaman eğilmişlerdir.

Gelelim ünlü Antonio Salieri’ye… 1984 yapımlı bir Milos Forman filmi olan “Amadeus” da Salieri’nin aynı sarayda çalışan bestekâr Mozart’a olan kıskançlığı anlatılır. Salieri ve Mozart Avusturya Krallığı’na bağlı olarak Viyana Sarayı’nda çalışıyorlardı. Mozart saray bestekârlığına kabul edildiğinde Antonio Salieri kapellmeisterdı (bando şefi). Ne yazık ki insanımız her şeyin filmlerde görüldüğü gibi olduğunu zannettikleri için bu kıskançlık hikayesinin içeriğini tam olarak bilmemektedir. Salieri genç Mozart’ı elbette kıskandı fakat bu konuda o kadar da histerikleşmedi. Aralarında sadece iki meslektaşın yaşayabileceği doğal anlaşmazlıklar oldu, o kadar.

“Mozart Etkisi” fenomenini incelemek istiyorum bu paragrafta. 1993 yılında yapılan bir araştırma klasik müzik- iq ilişkisi üzerine kurulmuştu. Deneyde 36 lise öğrencisine belli bir süre, her gün 10 dakika boyunca Mozart‘ın bir piyano sonatı dinletilmiş, sonuçta çocukların iq’larında bir artış görülmüştü. Aynı gruba dinletilen new age ve dans müziği ise Mozart’ın yarattığı etkiyi yaratmıyordu. Tek problem, Mozart’ın etkisinin sadece bir saat sürmesiydi.

İkinci aşamada, anaokuluna giden 78 çocuk seçildi ve dört gruba ayrıldı. Birinci gruba şan ve piyano dersi, ikinci gruba sadece şan dersi, üçüncü gruba bilgisayar dersi verilirken dördüncü gruptakilere hiçbir şey öğretilmedi. Çocuklar haftada iki kez 15’er dakikalık piyano dersi alıyordu, her çocuğun eşit süreyle ders almasına da dikkat ediliyordu. Sekiz ay boyunca diğer grupların da çalışmaları sürdü. Zekâ testi uygulandığında piyano grubundaki çocukların zekâsındaki artışın diğer gruptakilere fark attığı gözlemlendi. Daha sonra Mozart Etkisi olarak anılacak vaka böylece ispatlanmış oldu.

Hayat zalim. Beş Aralık 1791’de benzersiz dahi daha otuz beş yaşındayken Viyana’da öldü. Gerisinde altı yüz altmış altı nadide eser bıraktı. Mozart öldükten sonra, birçok defa eserlerinin dizilimini için ğraşılmıştır ancak bunu 12 yıllık bir uğraş sonunda, 1862’de Ludwig von Köchel başarır. Mozart’ın eserleri hala Köchel’in katalog numaralarına göre sıralandırılmıştır. Bu sebeple; örnek olarak La majör 23. Piyano Konçertosu demek yerine, basitçe "K. 488" ya da "KV. 488" diye yazılır. Buradaki KV’nin açılımı Köchel Verzeichnis (Köchel Dizini)’dir. Bu katalog 6 kez revizyona gitmiş, Mozart’ın eserleri de K.1 den K.626’ya kadar numaralandırılmıştır.)1

Resmi raporlarda kasım ayında romatizmadan kaynaklanan ateşli bir hastalık tanısı konulmuştu Mozart’a. Günümüze dek süren uzun araştırmalar, bestecinin sağlığının mikrobik bir enfeksiyon sonucu bozulduğu savını kuvvetlendirmiştir. Hastalığın seyri boyunca böbrek yetmezliğinin devreye girmiş olması da üzerinde durulan bir başka olasılıktır. XIX. yüzyılda gündeme getirilen, Mozart’ın zehirlenmiş olabileceği iddiası, büyük bir olasılıkla gerçek dışıdır. Hastalığın ileri safhalarının, bazı yönleriyle zehirlenme belirtileriyle benzerlikler gösterebileceği ve bestecinin ölümüne gizemli bir yön katmaya yardım edeceği için bu iddia elden geldiğince gündemde tutulmaya çalışılmıştır.2

En ünlü eserlerinden Requiem’i bestelemeye ölmeden sadece üç gün önce başlamıştı. Nissen’in (Mozart öldükten sonra dul Constanze’yle evlenen Danimarkalı diplomat, yazar) yaşamöyküsünde, Constanze’nin, kocasının ruhsal sağlığını bozduğu için, doktorla görüşerek yapıtı bestelemesini bir süre için engellediği bilgisi yer alır.3 1984 yapımı “Amadeus” filminde, Mozart hastalandığında babasının ruhu canlanır ve yüzünde bir maskeyle oğlunun evinin kapısını çalar. Mozart’tan bir ölüm ilahisi bestelemesini ve karşılığında çok para vereceğini söyler. Mozart o hasta haliyle, bu durumdan psikolojik olarak çok etkilenir ve bu ilahinin kendi ölüm ilahisi olabileceğini düşünür. Bu stres büyür ve Mozart’ın ölümünü çabuklaştırır. Bu mantık dışıdır fakat Mozart’ın mektupları içinde yer alan ancak doğruluğundan şüphe edilen İtalyanca bir belgede besteci, üzerine çalıştığı missanın kendi ölüm şarkısı olacağından kuşku duyduğunu belirtiyordur.4 Son derece karamsar bir ifadeyle kaleme alınan mektup günümüze dek müzik tarihçilerinin aklında soru işaretlerinin oluşmasına neden olmuştur. Mektubun bir bölümü şöyle seyreder: “Aklım karışmış durumda, nereye gitmemin daha iyi olacağına karar veremiyorum. Kimliği belirsiz kişinin hayali, gözümün önünden gitmiyor. Sürekli olarak bana eseri bir an önce bitirmemi söyleyişini görüyorum. Satırlarıma son veriyorum, ölüm şarkım orada duruyor, onu tamamlamadan bırakmamam gerek.”5 (Kim bilir, bekli de gördüğü bu adam bir halisünasyondan ibaretti. Ateşli bir hastalığa yakalandığını tekrar hatırlatırım.) W.Amadé Mozart’ın son yaptığı ağzıyla Requiem’im timpani vuruşlarını söylemek oldu.6

Kendimi seviyorum, içimdeki çocuğu seviyorum. Kendim gibi olduğum için Amadé’yi anlıyorum çünkü. Sanki onu dinlerken Tanrı’yı dinliyorum. Onu severken Tanrı’yı seviyorum.

 

“..Tanrıya, ölümü gerçek mutluluğumuzun anahtarı olarak tanıma fırsatı verdiği için şükrediyorum…”7

 

W.A.Mozart

 

1 Vikipedi Özgür Ansiklopedi, link; http://tr.wikipedia.org/wiki/Wolfgang_Amadeus_Mozart

2 Aydın Büke, Mozart, Bir Yaşamöyküsü, syf. 315, Dünya Kitapları-414, Ocak 2006

3 Nissen, G.N. von, Biographie W.A. Mozart, Georg Olms Verlag, 1908

 

4 Aydın Büke, Mozart, Bir yaşamöyküsü, syf.314, Dünya Kitapları-414, Ocak 2006

5 Mozart Briefe, seçen derleyen: Albrecht Goes, Fischer Verlag, 1908

6 Braunbehers, Vlokmar, Salieri – Ein Musiker im Schatten Mozarts, syf 427-428, Piper 1989

7 Mozart Briefe, seçen derleyen: Albrecht Goes, Fischer Verlag, syf.134-136, 1908