59. SayıŞairane

İMZA; YOL ARKADAŞIN

4 Mins read

Evvelden ezele, karadan denize

Şarktan Garba, yedi kıtaya

Asırlara uzanan bir yolculuktu bizimkisi.

Başım, yaşım, yol arkadaşım…

Semerkant’taki yaşlı kadının tarihi hapsetmiş gözlerine

Sarı, Boşnak oğlanın yüzündeki hınzır gülüşe

İberya’dan Sibirya’ya,

Orta Çağ’dan, Yeni Çağ’a akan bir yolculuktu bizimkisi.

Sırdaşım, aşım, yol arkadaşım…

Ayaklar çıplak, üstler yırtıktı

Kuşanarak Hakk’a olan inancı, çıkmıştık yola

Sendelesek de düşmedik Kuzey Rüzgârı’nda.

Yollardan geçtik, yoldan çıkanlara aldırmadan

Takip ettik damlayan kanı, çakıl yorgunu ayaklardan damlayan

Önümüze düştü yapraklar; o yapraklar ki gözümüz oldu

Şarkın türküleriydi dalgalar; gözlerimiz doldu

Ağlamadık…

Kıyısından geçtiğimiz Nil’in suları yetiyordu zaten,

Hayatın da başındaydık; dedik, ‘’Daha çok erken!’’

Babamızın gürleyen, boğuk sesiydi Amazon’da yıkandığımız yağmurlar

Anamızın yaslandığımız şefkat dolu göğsüydü aşılan o dağlar.

Himalaya, Alp, Andlar,

Beni senden başka kim anlar; söyle arkadaşım…

Mayalar, Asurlar, İnka, Uygur ve Hunlar,

Tarihi gözlerinin kadehinde içtim ben arkadaşım…

Akşam vakitlerinden biriydi

Girmiştik siyahlarla renkli, mahzun Nijerya’ya

Kapkara tenli, gözleri aydınlık bir kız çocuğu; adı Naya

Tanrıya hayranlık duymakmış isminin kendi dilindeki anlamı

Az daha dikkatle baksalardı koyu gözlerine, okunurdu tüm yaşamın anlamı

Kemikleri sayılan, esmer ellerinde uyuyan sapsarı kediyi okşadık

Naya’nın bin kazaktan daha sıcak gülüşünü bohçamıza sakladık

Yürüdük…

Devam ettik bu çağlara bedel  yolculuğa

Sonunda indik Orta Doğu’ya.

Toplar, tüfekler, anaların ağıtları ve anlatılamaz bir acı

Utançlarından saklanmak için mi bilmem

Dikiyorlardı birileri yüz binlerce Garkad Ağacı.

Oysa limon kokusu geliyordu burnumuza

Düşlerimizdeydi bir hüzünlü Limon Ağacı.

‘’Beni gemi tutar,’’ demiştin,

Biraz yüzdük, biraz içtik okyanusu

Görmek istiyorduk ikizleri ile meşhur Brezilya kasabasını

Paulo Sauthier’e  vardığımızda güneş batıyordu, boyayarak kızıla karayı

Öyle bir kızıldı ki; selam ediyordu bize Barbaros’un sakalı

Kasabada rüzgâr esiyordu delice, tende kalıyordu tortusu

Yeni bir gizemi fethedecektik, arkamızdaydı Fatih’in ordusu

Kısası, uzunu, esmeri, sarısı, kimi toplu kimi sıska

Her yerde ikiz vardı;  evlerin önünde, dükkân ve mağazada

Paulo ve Pedro, Marcelo ve Mauro, Edmina ve Eduarda…

Sorduk neymiş sebebi

Dediler, ‘’Araştırılıyor; ama kasabadaki su olsa gerek nedeni!’’

Güldük…

Bir kuyu suya bağlanıyordu, yüce Allah’ın mucizesi

Selamlayarak çifter çifter hepsini,  çıktık yine yola.

Nereler gitmedik, farklı isimde, farklı renkte kimleri sevmedik ki…

Buzlarla kaplı kıtaya, çekik gözlülerin diyarına, kangru ve koalaların topraklarına…

Tüm bunları gören nasıl inanmazdı Allah’a!

İnanmayanlara acıdık biz arkadaşım!

Az gittik uz gittik ve bir gün sen gittin arkadaşım…

İki kıtanın güzeli, çağları aşan nazlı zarafeti,

Semasındaki cenneti, suları Kevser olan denizi,

Büyülü yedi tepesi ile İstanbul’daydık

Özlediğimiz toprakta;  ağlamaklıydık

Yine çıkacaktık yola, durmak yarışır mıydı bir seyyaha?

Çekmek için şehrin tarihini ciğerlerimize

Kalıyorduk Galata Kulesi karşısında bir misafirhanede

Gitme vaktinin geldiği o hüzünlü gündü

Sanki yüzyıllar bir gün, Fatih’in fethi daha dündü

Sabah uyandım, baktım yattığın yer döşeğine

Yoktun yattığın yerde, abdesthane ve bahçede

Birlikte asırları tattığım, yaşsız yaşlara bastığım…

Sordum seni herkese;  meraklı yaşlı hanıma, konuşkan bakkala

Yoktun…

Hava kararıyordu çıkmalıydık yola

Sensiz gitmek yakışır mıydı yol arkadaşına?

Misafirhaneye girdim dönmüş olma ihtimalinin verdiği umutla

Yoktun…

Kararmaya başlamıştı hava, baktım seni düşünerek Galata’ya

Bir tüy düştü yukardan, birden

Beyaz, bembeyaz, büyük bir tüy haddinden

Galata Kulesi’nden düştü, pencereden sarkan elimin avucuna

İşte o an nerde olduğunu, baktım kararan havaya

Kuş olmuştun İstanbul’un sihirli semalarında

Her yolculuğun başladığı, bittiği ve yeniden başladığı diyarda

Beyaz kanatlarınla uçuyordun,

Her kanat çırpışında can buluyordu  Hezarfen Ahmet Çelebi

Bir yerlerde yazıyordu senin hikayeni, seyyahların seyyahı Evliya Çelebi

Git diyordun bana belli, durmaz bir gezginin ayağı

Ayaklarımı alarak çıktım, kararmıştı dışarısı

Ayaklarım kılıçtı, inancım ise kılıfı

Düşünebilir miydin kılıcı, olmadan yanında kını?

Cebime koyarak senden kalan o beyaz tüyü

Ve dönerek yola senin gözlerinde değerlenen yüzümü

Yürüdüm…

Sensiz ama seninle,  dostluk, inanç ve sevgiyle

Ve hatırladım tüm anıları,

En çok da o bir anı…

Uykuya yüz verilmeyen molalardan biriydi,

Sonunu getiremediğimiz bir film izlemiştik hani seninle

Repliği vardı; hoşuna gitmişti, aynen şöyle:

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor!’’

Gülmüştüm ben;  anlamının derinliğini anlamadan

Üzerine belki de düşünmeden

Susmuştun sen; benim adıma özür diliyordun belki de

Düşündüğün için beyninde var ettiğin binlerce kişiden

Şimdi…  Cebimde senden kalan o beyaz tüyle yürüyorum

Ve aynı repliği düşünüyor, yüne gülüyorum

Ama anlamadığımdan değil; anlamının tadına vardığım için bu defa

Beynimden geçiyor her şey ve herkes ; ikizler, sarı oğlan ve Naya

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor! ’’

Ve ben en çok seni düşünüyorum…

Geçiyorum geçtiğimiz yollardan, içiyorum içtiğimiz sulardan

Akıyorum Niagara Şelalesi’nden, And Dağları’ndan

Ulan Batur’daki göçebe kadının nasırlaşmış ellerinin damarlarından

Yollardan geçtikçe, kendimden geçiyorum

Yollardan geçtikçe sana yaklaşıyorum

Adını, yaşını, cismini unutsam da arkadaşım

Sesini, sendeki asıl seni unutmadım asla

Kıtaları aşıyorum, denizleri içiyorum

Senle geçilen vadilerden sensiz geçiyorum

Ama seni hep düşüncemde var ediyorum

Aklımda o halin gezinir;  yürürken yukarı bakardı hep başın

Gözlerinle resmini çiziyordun demek

Şimdi kuş olup üstünde uçtuğun semanın

Başın…

Yukarı bakardı hep o mağrur başın…

Birlikte şehirleri geçip kıtaları aştığım

Ah o başın…

Düşen şehirler gördük bir kere düşmedi önüne başın

İmza; sessiz yollarda hala sesini işiten yol arkadaşın!

58. SayıSinemahsül

JEAN JACQUES İN İSTİKLAL GEZİSİ

30 Mins read

”Yalnız Gezenin Düşgenleri” eserinde 10 tane gezisini anlatan ünlü Fransız düşünür, filozof ve yazar  Jean- Jacques Rousseau, 230 sene sonra uyanıp günümüz İstiklal Caddesi’nde gezseydi düşünceleri ve izlenimleri neler olurdu?

230, tam 230 sene sonra nerede olduğumu bilmeden, dışarıda nasıl bir yaşamın akıp gittiği konusunda en ufacık fikre dahi sahip olmadan, hangi dilde evirildiğini bilmediğim meçhul bir coğrafyada sonunda uyandım. Terk edilmiş bir laboratuarda, terk edilmiş eşyaların ve deney malzemelerinin yanında uyandım. Uyandığım yerin perdeleri kapalı ama yaşadığım hayatın kırgın geçen son 20 senesi boyunca ruhum ilk defa perdelere inat bir aydınlık içinde. Çiçekleri incelerken, doğayla bütünleşirken ya da yalnız gezen olarak toplumdaki onca kirli yüz ve ruha inat bir temizlikte düşler kurarkenki heyecan var içimde ve uyuduğum 230 seneyi kapsayan 230 adet çuval dolusu umut… Dediklerimi takip edemiyorsunuz sanırım… Suç benim! 11. gezimi, belki de nihai gezimi gerçekleştirmeden önce içinde bulunduğum durumu size kısaca anlatmak istiyorum.

Yanlış anlaşıldığım yahut anlaşılıp da bazı menfaatlere ters düşebilecek noktalara değindiğim için dışlandığım bir çağa olan küskünlük ve çıkarların, asla hedefini şaşırmayan bozuk niyetlerin ortasında kalan ben, yalnız gezen olarak yaptığım onca gezinin ardından aklıma çılgınca bir fikir düşmesine izin verdim. On birinci gezimi, nihai gezimi; başka bir çağda, beni anlamayan çağdaşlarımın aksine, asırlar sonra yazdıklarımı okuyup anlattıklarımı anlayabilmiş ve modern dünyanın çıkmazlarından kopup doğayla ve kendi özüyle bütünleşebilmiş, gerçek anlamda bilen ve öğretmekten ziyade önce kendi anlayabilme ilkesini felsefe edinen insanlarla dolu olduğunu ümit ettiğim 21. yüzyılda gerçekleştirmek hayali ile çılgınca bir girişimde bulundum. Anlaştığım çok nadir çağdaşlarımdan bir bilim adamının sonuçları belirsiz bir deneyine ortak olmayı ve kendisinin geliştirdiği bir aletle 230 sene kadar dondurulup fani ömre inat, çağlar sonra uyanıp 21. yüzyılda gördüklerimi 18. yüzyılın insanı olarak son bir gezi yazısında ifade etmeyi kabul ettim. Nerede uyanacağım konusunda bana bir şey söylenmemesini özellikle istedim. Çağdaşlarıma inat yeni gelen çağlardaki insanların dünyanın neresinde olursa olsun 18. yüzyıldakilere oranla çok daha gelişmiş, çıkarlardan aranmış ve ruhani yönden ilerlemiş olduğunun getirdiği büyük bir umut ile bilim adamı çağdaşımın beni 230 senelik uykumdan uyandığım yer konusunda şaşırtmasını ondan bizzat ben rica ettim.

Evet, işte 11. gezim öncesinde durumum bu… Size on gezim boyunca kendimi ve yaşadığım dönemin insanları ve sistemi hakkındaki serzenişlerimi anlatan ben, 11. gezimde yeni doğmuş bir çocuk yahut derisini yeni değiştirmiş bir yılan tazeliği ve heyecanıyla, yaşadıklarımı aktaracak ve beni bekleyen belirsizlik içinde yürürken on gezime inat dağa bayıra kaçmadan, kalabalıklarda yürüyerek dönüşüm ve değişim gösterdiğini ümit ettiğim gelişmeleri aktarmaya çaba göstereceğim.

Uyandığım laboratuarın içine kısaca göz gezdirdikten sonra kim bilir kaç senelik olan saksılarda artık fosil haline gelmiş çiçekleri görerek içimin sızlamasına yüreğimdeki umuda rağmen engel olamadığımı itiraf etmeliyim.  230 sene kadar uyutulmadan önceki yaşamımın son senelerinde botanikle son derece ilgilenen yalnız gezen biri olarak, bana dost olan çiçeklerin ölüsünü tüm çıplaklığıyla gözlemlemenin ruhumu acıtması sanırım oldukça doğal. Ama yok, bu sefer incinmelerimin beni kalabalıklardan soyutlamasına ve yalnız gezen bir düşçü yapmasına izin vermeyeceğim. Neticede 200 küsür sene sonra dışarıda bir şeyler değişmiş ve çağdaşlarımın aksine bu çağın insanlarının ruhunda ve zihninde bir şeyler gelişmiş olmalı, öyle değil mi?

Uyandığım laboratuarın kapısını aralıyor ve taş merdivenlerden hayatımda ilk defa insanların arasına çıkarken, adeta koşar adımlarla ilerliyorum. Dış kapıya yaklaşırken baş döndürücü bir uğultu ve insan kalabalığının boğuk sesleri kulağımı doldurmaya ve insan tınıları bozuk bir senfoni gibi içeri dolmaya başlıyor. Nelerle karşılaşacağımı, hangi ülkenin hangi insanlarıyla karşılaşacağımı bilmememin ve beni bunca yıl kendinden uzaklaştıran insan kalabalığın ürküten atmosferine çıkacak olmanın tedirginliğinden ötürü; bir an gözlerimi kapatıp caymak ve 230 yıl yarı uyuyup yarı hayal kurduğum laboratuarın içine geri dönme ve beni yıllarca ayakta tutan düşlemlerime saklanma arzusuna kapılacak oluyorum ama hemen eski kararlılığıma geri dönüp derin bir nefes alarak gözlerimi aralıyor ve kendimi dış dünyaya atıyorum.

Ara bir sokakta olduğumu tahmin ederek yürümeye başlıyorum. Hava soğuk, kar serpiştiriyor. Enteresandır, yüzyıllar geçmesine rağmen doğa hep aynı kalıyor anlaşılan. 18. yüzyılda yukarıdan yağan kar yeniçağda aşağıdan yağmıyor. Bu fikrime içimden gülerek dış dünyaya sonunda adım atmanın ve iki asrı aşan bir aradan sonra karşılaşacağım dünyada beni nelerin beklediğini kestirememenin ürküntüsü ile fakat umuda yüzümü dönerek adım atmaya, rüzgara inat yürümeye devam ediyorum. Ara sokakta insanlar karşıma çıkmaya başlıyor. Ne garip, ne komik giysiler kuşanmış insanlar bunlar… Kendi garip giysilerine bakmaksızın bana garipseyen hatta dalga geçercesine süzen bir tavırda gözlerini dikip bakıyorlar. Kırılacak ve vazgeçecek gibi oluyorum ama sonra yeni bir çağda insanların ruhunun ve gelişmişliğinin değişmesini umut ediyorsam, giyinişlerinin de değişmesine ses çıkarmamam ve garipsemem gerektiğini anlayarak kafamdaki peruğuma ve onlara göre çağ dışı kalmış giysilerime şaşkın ve alaycı süzüşlerle bakan insanlara gülümsüyor ve ara sokakta kararlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.

Ara sokağı aşarak yukarı doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürümeye devam ettikçe sesler ve ayak sesleri de artmaya devam ediyor. Anlaşılan sonunda kalabalıkların bulunduğu ve gelişmiş çağın gelişmiş tüm o kalabalıkları ile karşılaşacağım mevkiye giderek daha yaklaşıyorum. Sonunda sesler dayanılmaz bir hale geliyor ve vücudum bana ardı ardına çarpmaya başlayan gövdelerden sonbaharda çaresizce savrulan yaprak misali bir o yana bir bu yana savrulmaya başlıyor. Sanırım nihayet kalabalıkların bulunduğu, aktığı caddedeyim. 11. gezimi çağları aşan bir düzlemde gerçekleştireceğim caddeye bakmadan önce, bana çarpmaya devam eden gövdelerin arasında gözlerimi kapatıyor ve umudu ciğerlerime çekerek derin bir nefes alıyorum ve gözlerimi açıyorum. Aman tanrım! Ben neredeyim böyle? Tüm bu kalabalık, tüm bu baş döndürücü gürültü, tüm bu yazılar, ışıklı tabelalar, tüm bu üzerime dikilmiş gözler, tüm bu garip tipler… Yoksa 230 sene uyuduğumu sanan ben, gelişmiş bir çağın özlemi ile uyuduğumu sandığım o süreçte ölü müydüm yahut geldiğim bu yer Kalvenist son bulan hayatımın Katolik sürecinde oldukça sert bir şekilde dile getirilen ve sürekli korku salınarak anlatılan cehennemin kendisi mi? Ama hayır, kar hala tenime dokunduğuna ve en önemlisi dokunacak bir ten mevcut olduğuna göre demek ki hala yaşıyorum. O zaman bu kabus dolu yer de neyin nesi? Ben nerde uyandım ve çevremde gördüğüm tüm bu değişimler de ne? Bu caddeden çıkmalıyım, evet adını bile bilmediğim bu caddeden çıkmalı; daha sakin bir yer, mesela bir çayır filan bulmalıyım. Caddenin başını görebiliyorum. Eğer oraya ulaşabilirsem sanırım her şey için bir umut olabilir. Etrafıma bakmaksızın hızlı adımlarla oraya yürüyeceğim ve daha sakin bir yer bulacağım. Evet, bunu yapacağım. Caddenin başı olduğunu düşündüğüm yere doğru yürüyorum. Aman tanrım tüm bu makinelerde ne? Atlar, at arabaları nerede? Süratli metal şeyler, adını bilmediğim hızlı şeyler, anıt gibi bir şeyin ilerisindeki caddelerin her yerinden bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Hiç at yok, at arabası yok… Tanrım bu nasıl bir çağ? Anlaşılan o ki caddeden kurtulup anıtın etrafında akıp giden metal taşıma aletlerine doğru gitmemin imkanı olmadığına göre, sanırım burada kalmak ve nihayetinde de boylu boyunca uzanan bu caddeye girmekten başka bir seçeneğim yok.

 

Derin bir soluk alıp her şey son derece normalmiş gibi davranmaya ve o çağın insanları için çok normal olan bu hayatı 60 senedir tanıyan bir insanın sakinliğine bürünmeye çalışıp yürümeye, etrafıma bakınmaya ve ellerimi cebime güven almak istercesine sokarak sakin adımlarla yürümeye başlıyorum. Öncelikle yuvarlak bir alan içerisinde bulunan bir anıt gözüme çarpıyor. Anıt güzel ve göz doldurucu… Çevresinde de bir sürü insan var. Sanırım insanlar tüm korkunçluğuna rağmen bu yeniçağda, sanat eserlerine gereken değeri veriyorlar. Baksanıza çevresindeki kalabalığa… Ama bir süre sonra sanata ve esere değer veren bir çağın yeni üyesi olarak, artık ‘‘çağdaşım’’ sayabileceğim insanlara saygıyla bakacakken ve umutlarımı yeşertecekken bir şeyi fark ediyorum. Ne mi fark ediyorum? Kimsenin çevresinde toplandıkları anıta aslında dikkatlerini yöneltmediğini, hak ettiği ilgiyi göstererek bakmadıklarını… Herkes orada anıt dışında her şeye bakışını gezdirerek ya etrafına bakınıyor, ya birini bekliyor yahut da ellerindeki ne olduğunu anlayamadığım ve minik bir şimşeği andıran anlık bir ışık demeti yayan garip bir makinenin karşısına geçip anıt önünde durup garip pozlar veriyor. Kimileri ellerinde yine adını bilmediğim ve ne olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı minik bir aleti kulaklarına götürüp kendi kendilerine sohbet eder gibi konuşuyor. Tanrım bu ne garip bir çağ böyle!

 

İnsanlar anıtı çevreleyen yuvarlak alanda ya ayakta duruyor ya da birbirinden güzel çiçekleri çevreleyen demirlerin üstünde, çiçeklerin güzelliğinden habersiz bir şekilde oturup ya beklemekten ötürü homurdanıyor ya da garip pozlar verip adını bilmediğim o aletin önünde şekilden şekle giriyorlar. Garip, çok garip… ‘‘ Bu çağın insanları anıta neden gereken önemi vermiyor? Yoksa çağlar geçmesine rağmen idrak düzeyinde bir değişim olmadı mı?’’ diye düşünecek olurken, bu insanların benim gibi çağlar sonra uyanıp bu anıtı ilk defa görmediklerini hatırlıyor ve anıtı yüzlerce defa gördükleri için artık alışmanın getirdiği bir vurdumduymazlık gösterdiklerine kendimi ikna ederek umutlarımı yeniden yeşertip gülümsüyorum. İnsanlar ben anıtın olduğu yere doğru yürürken kıyafetlerime, saçımı çevreleyen peruğuma bakıp önce şaşırıp sonra kendi aralarında hınzırca gülüşüyorlar. Daha önce düşündüklerimi hatırlayıp aldırmıyor, sadece bu yeniçağın gelişmiş insanlarına gülümseyerek heykele doğru ilerliyorum. Anıt çok güzel fakat anıta bir ben bir de Çinli ya da Japon olduklarını çekik göz yapılarından tahmin ettiğim birkaç kişi inceleyerek ve hayranlık dolu gözlerle süzerek bakıp duruyoruz. Ardından gözüm anıtı çevreleyen yeşilliklere ve yeşillik üzerindeki birbirinden güzel çiçeklere takılıyor. Demirlerle kuşatılmış alanın üstünden atlayarak çiçeklere dokunmaya, uzun zaman boyunca sevdiğe kıza dokunmaktan mahrum kalmış bir genç adamın şefkati ve özlemi ile yapraklarını okşamaya başlıyorum. Bitki bilimiyle ilgili olduğum yıllardan öğrendiğim tüm o bilgiler sayesinde tüm çiçeklerin adlarını, türlerini hemen kavrıyor ve sevinçle gülüyorum. Anıtın çevresindeki insanlar ve anıtın çevresinden hızlı adımlara geçen tüm o yüzler  bana şaşkın ve eleştiren hatta kınayan gözlerle bakmaya başlıyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Çevrelerindeki şu güzelliği nasıl takdir etmez ve binalarla dolmuş bu meydanda, caddede her şeye inat nefes alan bu çiçeklere nasıl sevgi duymazlar? Bir süre sonra formalı bir adam bana kızgın bir şekilde bir şeyler bağırıyor. Konuşulan bu dili bilmiyorum ama vücudun evrensel lugatındaki kızgınlığı hemen anlayıp üniformalı adamın çiçeklerin bulunduğu yerden uzaklaşmamı istediğini hatta emrettiğini tahmin edebiliyorum. Kalbim kırılmıyor değil, ama yine de bu çağı anlamadan, yapılan hareketleri değerlendirmemede kararlı bir şekilde, bana gülen insanlara ve bana kızgın sözler sarf eden adama gülümseyerek anıtın bulunduğu yeri terk etmeye başlıyorum. Güzeller güzeli bir anıtın görkemini ve çiçeklerin büyüsünü görmeyecek kadar gözlerine perde inmiş insan kalabalığını geride bırakarak tüm cesaretimi toplayıp caddeye doğru yürümeye karar veriyorum.

Acaba nerdeyim? Burası hangi ülke? Konuşulan bu dil de nesi? Başımı döndüren bir sıklıkta etrafımı kuşatmış, caddeyi sarmalamış olan dükkanlarda İngilizce bir sürü isim yazdığını fark ediyorum. Burger King, Starbucks… ‘‘Sanırım İngiltere’deyim!’’ diye düşünüyorum ya da İngiltere’ye bağlı bir ülkecikte. Ya da bu çağın insanları kültürel bakımdan o kadar gelişmişler ki artık tüm dilleri evrensel bir dil gibi konuşabiliyorlar diye düşünüyorum ve bunun getirdiği cesaret ile yanımdan geçen genç adama Fransızca yani kendi ana dilimde ‘‘Affedersiniz genç arkadaşım. Burası neresi?’’ diye soruyorum. Çocuk önce kıyafetlerimden ve peruğumdan ötürü afallıyor sonra yavaş yavaş yüzüne yayılan tedbirli bir gülümseme ile  ‘‘No French. Do you speak English? English?Yes?’’ diye cevap veriyor. Evet, şimdi eminim, burası ya İngiltere ya da İngiltere’nin egemenliğine aldığı bir ülkecik. Bu sefer genç adamı onaylayarak İngilizce olarak burası neresi diye soruyorum. Genç adam önce şaşırarak bana bakıyor sonra gülümseyerek ‘’İstiklal Caddesi’’ cevabını veriyor. ‘‘Peki, hangi ülkedeyim?’’ diyen ikinci sorumu sorduğumda çocuk önce dalga geçtiğimi düşünerek kahkaha atıyor, ciddi tavrımı fark eder fark etmez gülümsemesi donuyor ve beni tedirgin bakışlarla süzerek ‘’Tabii ki Türkiye’’ cevabını veriyor. Türkiye… Türkiye’de neresi? Çocuğa soru yöneltmeye devam ediyor ve ‘‘Burası İngiltere’nin yeni adımı yoksa İngiltere’ye bağlı yeni bir devletçik mi?’’ diye soruyorum. Çocuk şahsına bir hakaret etmişçesine bana sertçe ‘’Hayır, tabii ki de değil. Kamera şakası mı bu?’’ diye etrafına bakınıyor. Kamera? Şaka? Bu genç adam neden bahsediyor? Bahsettiği şeyin, kamera şakası dediği şeyin  gerçekleşmediğini anladıktan sonra aynı tedirgin tavırda ‘’Bakın bunu ilk ve son kez söylüyorum. Burası İngiltere değil ya da İngiltere’nin yeni uzantısı hiç değil. Burası bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eğer eski bir tarih arıyorsunuz Türkiye’nin tarihini İngiltere’de aramayın, illa arayacaksanız önceki devletimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda arayınız ‘’ diyerek kızgın tavırlarla ve adımlarla yanımdan uzaklaşıyor. Aman Tanrım Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı mı? Uyuduğum süre boyunca neler olmuş böyle, inanması güç.

Çevreme bakınmaya başlıyorum ve hep yabancı dilde yazılmış dükkan adlarına, kafelere rast gelmeye devam ediyor gözlerim. Evet, İngilizce isimlerle dolu her yer; gerçi bazı Fransızca ya da İspanyolca isimler de var sanki… Belki Fransızca bilen birileri vardır düşünceme yeniden sarılıp yanımdan geçen kişilere deli gibi bir şeyler mırıldanıp Fransızca sualler yöneltiyorum. Bilmediklerini belli eden mimiklerle yanımdan seri adımlarla geçip gidiyorlar, benden uzaklaşıyorlar. Bir süre sonra suallerim iyice mırıldanmaya dönüyor ve çevremden nehir edasında akan kalabalığın arasında komik ve çağ dışı giysilerim ve peruğumla adeta deli gibi bir oyana bir bu yana dönüp durduğumdan habersiz devinip duruyorum. Bir süre sonra insanlarım yanıma metal ve kâğıttan bir şeyler, görünen o ki bu çağın parasını bıraktıklarını ve farkında olmadan komediye dönen tavırlarımı bir tiyatro gösterisi sanarak kahkahalar atarak bana bahşiş bıraktıklarını görüyorum. Durmaları için elimle işaretler yapıyor ve bahşişlerini istemediğimi, sadece kendi dilimde anlaşılmak istediğimi söyleme çabasına giriyorum ama anlaşılan tüm çabalarım sözde tiyatromu daha da gülünç bir hale sokuyor ki kahkahalar ve çevreme atılan paralar da artmaya başlıyor. Sonunda çabamdan vazgeçiyorum. Hatta durumu kabulleniyorum, çünkü her ne kadar tüm bu yaşananlar, tüm bu sadakayı andıran kaba para atışlar kalbimi ve ruhumu incitse de çağın parasının işime yarayabileceğini, en azından son gezimde beni güvenle ayakta tutabileceğini düşünüp kırgın bir halde parayı cebime sokuyorum. Tam caddenin yanındaki bir ara sokağa girme düşüncesi içindeyken üstümdekileri süzerek fakat gülümseyerek yanıma birinin yaklaştığını görüyorum.  ‘’Fransız mısınız?’’ diye soruyor Fransızca. ‘’Evet’’ diyorum umut ve neşeyle. ‘‘Size yardımcı olabilirim. Ben Fransızca eğitim yapan bir lise olan Galatasaray’da öğretmenlik yapıyorum.’’ diye konuşmasını sürdürüyor otuzlu yaşlarının başında olduğunu anladığım, yuvarlak gözlükleri ile bilgin görüntüsü çizen ve düzgün sakalları ile hoş sayılabilecek bu adam. Aslında İngilizceyi de iyi bildiğimi fakat birden kendi dilimi konuşmanın getirdiği güven duygusunu tatmak için Fransızca konuşabilen, ama en önemlisi benimle aynı dili konuşabilen birilerine ihtiyaç duyduğumu söylüyorum genç adama. Adının Tayfun olduğunu söyleyen adam gülümseyerek beni anladığını söylüyor. ‘’Üzerinizdeki kıyafetler’’…diyor, ‘’Sanırım tiyatro oyuncusunuz!’’ ‘’Hayır diyorum, bunlar benim normal kıyafetlerim’’ Önce şaşırıyor sonra ise gülmeye başlayıp ‘‘Siz ya bu çağın dışında kalmış bir insansınız ya da benimle dalga geçiyorsunuz.’’ diyor Tayfun. Bana olan bakışlardan bunalmış bir halde gülümseyip genç adama dönerek ‘’Evet, bu ikisinden biri’’ diyorum. Üzerimize üzerimize yürüyen kalabalıkları yararak İstiklal Caddesinde yürümeye ve sohbet etmeye devam ediyoruz. Tayfun gülümsüyor ve adımı soruyor’’ Jean Jacques’’ diyorum. ‘’Roussaeu mu yoksa?’’ diyerek kahkahayı basıyor. Aman tanrım diyorum içimden sevinçle, beni tanıyorlar. Bu çağın insanları beni tanıyorlar ve anlaşılan o ki çağdaşlarıma inat benim düşüncelerimi kavrayabiliyorlar. Tam onu onaylamaya yeltenirken Tayfun sözümü keserek ‘’ Ahh ne bayık bir adam. Yıllarca Fransız Dil ve Edebiyatı okurken o adamı okutup durdular. Entelektüellikse ben de entelektüelim ama adam cidden tam bir sosyal hayat ve toplumsal yaşam düşmanı. Ezilmiş bir adamın biri sadece. Kalemi güçlü tamam ama niye bu adamın yazdıkları bu tarihe kadar gelebilmiş kavrayabilmiş ve bu adam bazı kişilerce niye bu kadar tutuluyor anlamış değilim’’ diyor ve bu sözleri ile kalbimi çıplak elleriyle açıp içine hançer darbeleri sokuyor.

Tam yanından yardımı ve sohbeti için teşekkür edip uzaklaşacakken ‘’Hayır dur bakalım’’ diyorum kendime. ‘’Eğer bu adam seni anlamadıysa onun seni anlamasına engel olan bu çağda bizzat bu adamla yürüyüşünü gerçekleştirecek ve 11. gezini yalnız değil, bu adamı çevreleyen ve düşüncelerine çevreleyen atmosferi bizzat onunla geçirip onu anlamaya çabalayacaksın. Hem baksana bu çağ konusunda bu kadar karamsar olmayı da bırak! Demek ki yazılarım bu çağa kadar gelebilmiş ve anlaşılan yazdıklarımı sıkı bir şekilde takip edebilmiş ve algılayabilmiş kuşaklar var karşımda. Umutsuzluğa kapılma ve ne olursa olsun sana yardım etmeye çabalayan ve belki de yazdıklarını zoraki bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığı için ön yargı ile okuyan bu genç adama küsüp gitme ve onu anlamaya çabalayarak bu nihai yürüyüşünü, gezini yine onunla tamamla.’’ diye geçiriyorum.

Tüm bu düşüncelerden sonra Tayfun’a gülümsüyor ve onun anlattıklarını dinlemeye koyuluyorum. Korkutucu kalabalıkta ilerledikçe gözüme yol kenarında mendil satan yüzleri kirli çocuklar takılıyor. Cebimde utanç verici tiyatro oyunumda atılan paralar olduğunu hatırlayarak çocuklardan ikisine metal para uzatarak mendil alıyorum. İki çocuktan alınca beş çocuk daha bana bir şeyler söyleyerek mendillerinden almam için ellerimden tutup beni çekiştirmeye, beni zorlamaya başlıyorlar. Tayfun’a beni kurtarmasını isteyen gözlerle bakıyorum ve çocuklara bir şeyler bağıran Tayfun, beni onların ablukasından kurtarmaya çalışıp bir yandan da ‘’Bunlar böyledir işte. Siz tabii alışık değilsiniz böyle medeniyet dışı hareketlere. Bunlara elinizi verseniz kolunuzu gitti bilin.’’ diye bana dert yanarak beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Onlardan kurtuldukça benim para verdiğimi gören diğer bir çocuk grubu yanıma yaklaşıyorlar. Onların arasından Tayfun’un manevralarını izleyerek uzaklaşmayı başarıyorum. ‘‘İşte bunu sevmiyorum.’’ diyorum Tayfun’a. ‘’Evet, sefaletin iğrenç yüzünü öyle değil mi?’’ diyor Tayfun. ‘’Hayır diyorum sefalette utanılacak hiç bir şey yok ama sefil davranışları sevmiyorum. En önemlisi de görev haline getirilen iyilikleri sevmiyorum. Bir iyiliği ben istediğim zaman yapmalıyım genç adam. Ama bu iyilik artık karşı taraf cephesinden adeta doğal bir hak gibi alınmaya başlarsa, işte o zaman bu zoraki iyilik yapma zorunluluğundan hiç sevinç duymuyorum. Bu da beni insanlardan kaçmaya, yalnız gezen bir düşçü olmaya itiyor.’’ diyorum. Tayfun bana edalı bir biçimde gülümsüyor ve ‘’İşte şimdi adaşınız, Rousseau gibi konuştunuz’’ diyor. ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri’nden alıntı mıydı bu?’’ diyor gülerek. Yazdıklarımı az da olsa hatırlayabilmesi hoşuma gidiyor ve ‘’ Öyle de diyebilirsin genç adam. ‘’ diyorum gülerek ve durumu çaktırmamaya çabalayarak. Sonra ona dönerek, ‘’Aslında bu anlattıklarımı size de yorumlayabiliriz.’’ diyorum. ‘’Nasıl yani?’’ diyor anlayamayarak. ‘‘Siz de benim gibi zoraki olan şeylerden hoşlanmıyorsunuz. Jean Jacques Rouesseau’yu zorunlu olarak, bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığınız için sevmiyorsunuz belki de o yazar ve düşünürü.’’ diyorum. Bir süre düşündükten sonra ‘’Belki de haklısınız…’’ diyor.  ‘‘Bu gerçekten doğruluk payı olan bir tespit sanırım. Ama yine de bu kadar küskün ve bu kadar yanlış anlaşıldığını söyleyen biriyle özdeşleşirsem bu çağda ayakta kalamam, 21. yüzyıl bu biliyorsunuz, rekabet, atak ve etkiye tepkiyle karşılık verme çağı. Boşa duracak, yalnız gezecek yahut düş kuracak hiç zaman yok. Çünkü zaman para, para ise iyi bir hayat demek.’’  diyor bana. İçim sızlıyor bu söylediklerine ama yine de bana bu kadar açık bir şekilde savunduklarını söylemesi hoşuma gidiyor. ‘‘Öyle diyorsanız öyledir genç arkadaşım.’’ diyorum.

Kar yağmaya, rüzgar yüzümüzü jilet gibi kesmeye devam ediyor. Hava kararmaya başlıyor. Kalabalıklar ise vücuduma çarpmayı sürdürüyor. Sanırım kolum morarmaya başladı. Hava çok soğuk, insanların sürekli üstümdeki çağ dışı giysilere ve  peruğuma bakması daha da soğuk bir havanın tüm vücudumda esmesine sebep oluyor. Titremeye başlıyorum. Tayfun bunu fark ederek ‘’Bay Jean’’ diyor ‘’Üstünüzdekiler mevsime göre son derece ince ve peruğunuzun da kafanızı ısıttığından emin değilim, kıyafetlerinizle çağ dışı gözükmeniz ve herkesin size bakması da cabası. Madem bir tiyatrocu değilsiniz ve madem bu üstünüze zimmetli bir tiyatro kostümü de değil ve madem ki soğuktan titremeye başladınız, gelin sizi cadde üzerindeki mağazalardan birine sokayım ve size bütçeniz yettiği kadar yeni ve kalın bir şeyler alalım.’’ Önce itiraz edecek oluyor ve çağımı gizlemenin-çağımla gurur duyduğumdan değil- üşümemi gizlememden belki de daha büyük bir onursuzluk olduğuna inanarak mırın kırın ediyorum ama sonra içimden ‘’ Eğer 21. yüzyılın içinde nihai gezini gerçekleştirmek ve bu çağın insanlarını dikkat çekmeden ve daha sağlıklı bir biçimde gözlemlemek istiyorsan Jean, bu genç adamı dinlemeli ve üstüne bu çağın kıyafetlerinden ortalama bir kaçını geçirmelisin’’diye düşünüyorum. İstiklal Caddesinde yürürken, gözüme sürekli renkli tabelalar ve afiş benzeri bir sürü görüntü kirliliği, bir sürü şekil ve simge takılıyor.  ‘‘Tüm bunlar da ne?’’ diye sorduğum zaman, bana üzerlerinde yazan şeylerin ismini okuyor Tayfun.  ‘‘Hayır, tüm bunlara ne deniyor ve bunların amacı nedir?’’ diye sualimi daha net bir biçimde yöneltiyorum Tayfun’a. Tayfun bana inanmaz gözlerle bakarak ‘’Sizin bu çağdan olmadığınıza inanmaya başlamak üzereyim Bay Jean’’ diyip kendi esprisine gülüyor. Kendi esprisine gülmenin 18. yüzyıla ait bir hastalık olmadığını anlayarak içimi geçiriyorum. Tayfun şaka yapmadığımı anlayarak ‘’Siz cidden izole bir kasabada ya da ne biliyim Afrika kabilesinde yaşamıyorsunuz di mi? ‘’ diye soruyor. Ben gülümseyince Tayfun içini çekerek ‘’Hala ciddi olarak bana bunu sorduğunuza inanmıyorum ama madem bu esprinizde ısrarcısınız o zaman söyleyeyim. Tüm bu mesaj ve görüntü karmaşasına reklam deniyor. Yani çağımızın efendisi olan sermaye sahiplerinin en sadık hizmetçisi sektörün yani reklamcılığın ürünü… Bir malı marka yapmak -ki mal değersiz, marka olan değerlidir- için ve bu markanın satışını arttırmak ya da daha fazla hatırlanmasını sağlamak için firmaların reklamlarını yaratmaları için bizzat çalıştıkları reklam ajansları aracılığıyla yapılan tüm  bu reklamlar günün modasının belirlediği trendleri yayan markaları yaymak ve sermaye sahiplerinin işine yarayacak şekide tüketimi gıdıklamak için işte böyle tüm etrafımızı yıllardır kuşatıyor.’’ diyor. ‘’Hepsi doğru mu bu reklam dediğin şeylerin? Yani reklamlarda tüm söylenenler doğru mu?’’ diye sorunca ‘’Tabii ki değil!’’ diyor kahkaha ile. ‘‘Doğru olması değil, çok sattırması yetmekte zaten. Denildiği üzere; reklamın iyisi kötüsü yoktur, reklam olması yeterlidir.’’ diye ekliyor Tayfun. Ben şaşırarak itiraz ediyorum. ‘‘Ama bu çok yanlış bir düşünce değil mi Tayfun? Yani o zaman düşünceler de bu tehlikeli sulara girmez mi?’’ ‘‘Aynen öyle Bay Jean. Zaten artık bir filmde de denildiği gibi ‘Doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece popüler fikirler var!’ Reklamı bol olsun, sana olan talebi çoğaltsın ve seni marka haline getirsin yeter. ‘’ Bu söylenenler ruhumu boğuyor ve kalbimi acıtıyor. Tanrım diyorum içimden, cidden nasıl bir çağa geldim ben böyle. Ama yok, her şey bu kadar kötü olmamalı. Baksana, hala gülen insanlar da var. Evet, evet çevremde gülen neşeli yüzler var. Bir süre sonra bu gülenlerin kıyafetimle dalga geçmek için güldüklerini yahut bana gülmeyenlerin çoğunun da yanındakini dinlemeden yanlarından geçtikleri dükkanların camından izledikleri kendi yansımalarından hoşnut olmaktan ötürü kibirli bir biçimde sırıttıklarını görüyorum.  ‘‘Yok yok, ben yanılıyorum. Her şey bu kadar sahte, her şey bu kadar kötü olamaz öyle değil mi? Ben sadece kötü bir talih sonucu olumsuzlukları deneyimledim ama bir süre sonra çağın gelişmişliğini gözlerimin önünen serecek bir sürü olumlu değişimde göreceğim.’’ düşüncesine sarılarak umudumu canlandırıp Tayfunla yürümeye devam ediyorum.

Artık hava iyice karardı. Kararan havaya rağmen kalabalık hiç azalmadı, hatta artıyor. Bana ve kıyafetlerime gülerek geçen kalabalıklara bakıyorum… Kendi üstlerindeki kıyafetlere, kalçalarından düşecek gibi bol gibi duran pantolonlarına, Rusya’da geziyorlarmış gibi sahte kürkten yapılmış kar botlarına, yüzlerinin her tarafına metal araçlar takılmış-ki Tayfundan öğrendiğime göre bu metal delgeçlerin adı piercingmiş ve bu çağın bir aksesuarıymış. Tanrım bu nasıl bir yüzyıl…- çehrelerine, garip şekillerde kesilmiş ve adeta bir kirpiyi andıran dik saçlarına yahut kızlardan uzun olan saçlarına, birbirinin aynı olan ayakkabılarına ve kıyafetlerine bakmadan benimle dalga geçiyorlar… Bu kadar birbirinin aynı giyinen insanlarla karşılaşmak ilgimi çekiyor ve Tayfun’a dönerek ‘’Tayfun bugün Christmas mı yoksa? Bu insanlar bir kıyafet balosuna katılacakları için mi böylesine gülünç ve böylesine aynı giyinmişler?’’ diye soruyorum. Tayfun ‘’Ömürsüzünüz Jean’’ diyor ve ekliyor ‘’Hayır bugün yeni yıl değil ya da bu insanlar bir kıyafet balosu içinde giyinmiş değil. Bu birbirinin aynı akımlar yaratan ve insanları işte tüm bu reklamlar vesaire ile ağına düşüren modanın standartlaştırıcı etkisinin kıyafete yansıyışı.’’ diyor. ‘‘Peki’’, diyorum ‘’aynı giyinmek insanları kızdırmıyor mu?’’ Tayfun gülüyor ve ‘’Şakasına ve benimle dalga geçişine devam eden dostum, her ne kadar dalga geçildiğimin farkında olduğumu bilsem de sorularına cevap vermeyi sürdüreceğim. Sualinin yanıtı hayır. İnsanlar aynı giyinmekten genel anlamda şikayetçi filan değiller, çünkü moda dışında kalırlarsa ve farklı olurlarsa dışlanmaktan korktukları ve modanın dışında giyinmenin tedavülden kalkan bir kişiliğin de yansıması olmasından korkarak, aynı zamanda da düşündüklerini yahut sosyal statülerini sözcük dahi söylemeden herkese göstermek için; tercih ettikleri, kabul ettikleri bir şey bu standartlaşma.’’ diyor. Şaşırıyorum. Zaten 230 senelik uykumdan uyandığımdan beri şaşırmak dışında ne yaptım ki?

Tayfun’un beni giysi almak için götüreceği yere hem yanımdaki genç adamın beni şaşkınlığa sokan laflarını takip ederek hem de çevreme bakınmaya devam ederek ilerlemeye devam ediyorum. Kafelerin, mağazaların ışıklı levhaları gözümü almaya ve başımı döndürüp midemi bulandırmaya başlıyor. Yağan karın yüzüme vuran tanelerinin yüzümü ıslatması da cabası. Bedenim yorgunluk ve üşümekten infilak edecek gibi hale geliyor. Hemen beşinci gezimde kendimin dile getirdiği ‘’Yürek, bedenden daha çok gözetilirse, ufak mahrumiyetlere daha kolay katlanılır.’’ sözünü kendime hatırlatarak hala umut kırıntıları kalan yüreğime yaslanıyorum. Tam bu durumdayken karşı istikametten bize doğru yaklaşan iki hoş, uzun boylu genç bayan gözüme çarpıyor. Hoş ve bakımlı bu genç baylara tebessüm ederek bakarken bir şeyi fark ediyorum. Bayanların vücutlarının duruşundaki tedirginliği ve omuzlarındaki çantalara sıkı sıkı tuturak adeta sessiz bir savunma pozisyonu aldıklarını fark ediyorum. Bu gergin duruşun sebebini  algılamaya çalışırken, çevrelerinden geçen kalabalığın gözünü dikip bu genç ve hoş bayana kendi aralarında dalga geçercesine güldüklerini, lafla saldırıda bulunduklarını görüyorum. Bakışları ve lafları ile rahatsız edenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktayken, bayanların bile zor durumda olan ve tacize uğrayan hem cinsilerine dalga geçercesine süzmeyi ihmal etmediklerini anlayarak üzüntüyle Tayfun’a dönüyor ve deneyimlediğim bu kötü manzaranın sebebini ve bu iki uzun, güzel bayana yöneltilen kaba tavırların nedenini soruyorum. Tayfun iç çekerek ‘’ İki güzel bayan değdiniz aslında önceden erkek olan şimdi ise kadın gibi giyinen yahut ameliyatla bayan olan travesti yahut transseksüellerdir. ‘’diyor. Ağzım açık kalıyor bu açıklamalara. Önce bana söylenenleri düşündükten sonra ‘‘Peki diyorum neden bu kadar kötü davranılıyor ve neden bu kadar aşağılanmaya maruz kalıyor bu insanlar? Tamam, bahsettikleriniz yani erkeğin kadın olması garip bir şey ama bu kadar kötü bir muameleyi kim hak eder söyler misiniz? Kendi komik ve standart giysi ve davranışlarına bakmayarak masum iki insana bu kadar kötü davranmanın gerekçesi ne olabilir?’’ diye soruyorum kızgınlık ve kırgınlıkla. ‘‘Yaşlı dostum, beni çağ dışı olduğun konusunda şu konuşmayı yapmasaydın inandırabilirdiniz ama bu söylediklerinizden sonra çağın dışında olanların sizin değil tüm o modern giysileri altındaki o kalabalıklar olduğu çok açık.’’ diyor bana iç çekerek. Ben de hüzünle iç çekiyorum. Tayfun konuşmasına devam ediyor ‘‘Bay Jean, bu ne yazık ki ahlak denen mefhumun ikiyüzlü, yanardöner tabiatından başka bir şey değil. Kendileri her türlü ahlaksızlığı yapan tüm bu kalabalıklar kendi ahlaklarını yüceltecek ve başkalarınınkini eleştirecek her türlü durumda saldırma fırsatını kaçırmazlar. O olmazsa, mahalle baskısıyla sustururlar. Alsana 21. yüzyıl ve 21. yüzyılda Türkiye.’’  Tayfun’un bu söyledikleri içimin daha da acımasına neden oluyor. Cidden hiçbir şey geçen onca asra rağmen değişmemiş ve gelişmesini beklediğim insanlar benden çok daha çağın dışında kalmış diye iç geçiriyorum ve Tayfun’a gülümseyerek ‘‘Jean Jacques Rousseau’ya benzemediğin konusunda emin misin genç adam? Kimsenin kalbine ve ruhuna girmese de romanlarda ve tiyatrolarda boy boy sergilenen köksüz ahlakı ve maske görevi üstlenen, sadece saldırmak amacıyla gerçekleştirilen ve  savunmaya yaramayan ahlakı eleştirir Rousseau da. Ve bence sandığınızdan daha çok benzer yanlarınız var yazarla.’’ diyorum Tayfun’a gülümseyerek. Tayfun gülerek ‘’Her neyse… Size yeni şeyler alacağımız mağaza hemen üç bina yanda.’’ diyerek beni geçiştiriyor. Gülümsüyorum. Üç bina yanda dediği mağazaya gidene kadar karşıma beni şaşkınlığa uğratan neler çıkmıyor ki; konuşan kantarlar, sinema olduğunu öğrendiğim bir eğlence şeklinin-ki fazlasıyla önemli bir iletişim ve eğlence aracıymış bu sinema dedikleri- afişleri, her adım başı karşına çıkan biletçi adamlar-demek ki bu çağın insanının mutluluğu da şansa kalmıştı- , yayadan başka bir şey olmayan caddede bir ara sokaktan-Tayfun’un öğretmenlik yaptığını söylediği heybetli lisenin yanındaki ara sokakmış bu- karşımıza aniden çıkan yine o aynı korkunç görünüşlü, metalden yapılma sürat araçları, …

Sonunda sadece yol değil aynı zamanda da çağ rehberim olan genç dostumla bahsettiği mağazaya geliyoruz. Dükkan önünde beni durdurup ‘‘Bay Jean ne kadar paranız var? Nasıl bir şey bakalım?’’ diye soruyor bana. Zoraki tiyatro güldürümden kazandığım tüm paraları cebimden çıkarıp eline veriyorum. Bana inanmayan gözlerle bakıyor, ‘‘Ciddi olamazsınız? Sadece bu kadarınız m var? Fena bir para değil ama kıyafet almaya yetmeyeceği de kesin. Siz cidden bir hayalet ya da geçmişten gelen bir ruh musunuz yoksa?’’ diyor bana iç çekerek. ‘‘Neyse’’ diyor ‘’benim de yanımda yetecek param yok ama bir fikrim var.’’ diyip beni mağazanın içine doğru çekiyor. Mağazaya o şekilde girince insanların bazıları dalga geçerek gülmeye bazısı da beni aşağılarcasına baştan aşağı süzmeye başlıyor hemen. İlk önce mağazanın sahibini olduğum sandığım bir bayan, ukala ve kibirli tavırlarla sanki her an bizi defetmeye hazırmışçasına yanımıza yaklaşıyor. Tayfun hemen kendinden emin ve kararlı bir tavırda kadınla Türkçe dedikleri dilde konuşmaya başlıyor. Snop kadın beni süzerek sözleri dinlemeye devam ederken bir süre sonra kafasını onaylarcasına sallıyor. Tam Tayfun bana konuşmaları açıklayacakken, hemen genç adama dönüp ‘’Bu bayan’’ diyorum ‘’Bu zengin görünüşlü bayan, mağazanın sahibi mi?’’Tayfun gülerek ‘‘ Hayır, yalnızca mağaza müdürü.’’ diyor.  ‘‘Peki’’ diyorum ‘‘Türkiye’nin bir krallık değil de cumhuriyet olduğuna emin misiniz?’’  Bana şaşkın ve anlamayan gözlerle bakınca gülümseyerek açıklıyorum, ‘’ Kraldan çok kralcı olmak… Mağaza müdürü dediğin bayanın sadece görevli olduğu bir mağazanın sahibiymişçesine mağaza müşterisi profilinden farklı görünüşe sahip insanları aşağılaması…İşte bu ancak kraldan çok kralcı olmakla açıklanır.’’ diyorum. Tayfun bana bakıp önce bir kalakalıyor sonra ise kahkahayı basıp ‘’Sizi cidden sevdim Bay Jean’’ diyerek bana kadınla olan konuşmalarının içeriğini aktarıyor. ‘’ Bay Jean, sizin Fransa’da profesyonel bir gösteri sanatçısı olduğunuzu Necla Hanım’a söyleyip,  son moda kıyafetlerden oluşturulmuş bir iki kombinasyonunda iki adet-size ve bana- parasız vermeyi kabul ederlerse sizin, mağazanın önüne daha çok müşteri çekmek için gösteri yapacağınızı söyledim’’ diyor. Ben tam itiraz edecekken, Tayfun ‘’ Reklamı sormuştunuz yaşlı dostum, işte artık siz de reklam dünyasına giriyorsun. Hemen itiraz etmeyin, bunu insanları ve çağı daha iyi anlamak için bir oyun gibi düşünün Bay Jean. Tek yapmanız gereken mağazadaki tezgahtarlardan biri sizi ve giydiğiniz çağdışı kıyafetleri gösterip ‘’Çağdışı giyinmek istemiyorsanız bizim markamızla çağın ötesini yakalayın!’’ diye bağırarak mağazaya müşteri toplarken gülümseyip kendi etrafınızda dönmek.Hem itiraf etmek gerekirse, benim için de bu önemli Bay Jean. Ben de ne zamandır bu markanın son moda kazaklarından ve paltosundan satın almayı arzu ediyordum. Hem bakın, iki adet vermeyi kabul ettiklerine göre hem siz bu dikkatleri üzerinize çeken demode kıyafetlerden kurtulacak hem de şu genç arkadaşınızı mutlu edeceksiniz. Bir taşla iki kuş diyoruz biz buna Bay Jean.’’ diye konuşmasını sonlandırıyor Tayfun. İçimden, ‘’Yine zoraki bir iyilik’’ diye geçirip iç çekerken, bu dikkat çeken kıyafetlerden kurtulmak ve yine de bu genç arkadaşımı mutlu edebilmek için bu aşağılayacağı teklifi  kabul ediyorum.

Bir saat kadar süren aşağılayıcı, ayaklı reklam panosu halinde oradan oraya dönerek gerçekleştirdiğim gösterimden sonra, tüm insanlık onurumu kaybettiğimi hisseden mutsuz ve bitkin bir halde, çağa uyumlu yeni giysilerimle-Tayfun da hemen üstüne yeni kazağını geçiriyor- mağazadan çıkarak genç adamı takip etmeyi sürdürüyorum. Birden Tayfun duruyor ve ‘’ Bakın sizi nereye götüreceğim…’’ diyerek beni çekiştirmeye ve lisesinin olduğu ara sokağa doğru beni itelemeye balıyor.  Telefon kulübesi olduğunu öğrendiğim-ki telefon benden sonra olan yeni bir icatmış. Telefon önce kordonlu sonra ise cep telefonu olarak iletişime ve haberleşmeye büyük bir hizmet vermekteymiş. Üstelik artık görüntülü konuşma ile uzaktaki bir yerdeki insanla anında telefonla yüzyüze görüşme mümkün olmuş. Hatta bu durum eşlerini aldatan pek çok kişi için de yarardan çok zarar getirmiş. Tanrım ne çağ!- metal kulübe, mukavvadan evlerinde kardan titreyerek öylece duran sokakta yaşayan insanların yürek dağlayan hali, adının uyuşturucu olduğunu öğrendiğim insana anlık zevk fakat ardından binlerce acı veren bağımlılık yaratan bir madde kullanan pek çok genç…  ‘’Bu nasıl bir çağ? Ben nerdeyim? ‘’ düşünceleri ile zihnim meşgul olurken Tayfun beni bir yerde durduruyor. Bana dönüp gülümsüyor ve ‘’Bakınız Fransız dostum, burası Fransız sokağı, daha doğrusu yeni adıyla Cezayir Sokağı ama hala Fransız Sokağı olarak da adı geçmektedir.Ha Fransa, ha Cezayir, keyfimize bakalım yaşlı dostum!’ diyor. Dediklerinden bir şey anlamıyorum ama  merdivenlerle kaplı, dar bir sokağın içine giren genç adamı takip ediyorum. Fransızca şarkılar kulağımı doldurmaya başlıyor. Herkesin huşu içinde dinlediği açık olduğuna göre demek ki hoş sayılan müzikler bunlar. Oysa ki bana o kadar anlamsız ve garip geliyor ki bu ezgiler… Az önce girdiğimiz mağazanın içinde kulağı delercesine çınlayan ve Tayfundan öğrendiğime göre adları pop müzik, rock müzik ve r&b olan müziklerden daha hoş bu sokaktaki ezgiler ama yine de çok garip ve çok tek düzeler.

Bir süre dar ve merdivenle örülü sokakta ilerledikten sonra, Tayfun’un tanıdığı simalara rast gelmemiz sonucu, bu üç adamdan oluşan grubun yanına doğru gidiyoruz ve Tayfun’un coşkuyla bu adamlarla tokalaşıp sarıldığını görerek ben de tanımadığım fakat davranışlarındaki kibir ve gözlüklerinin duruşundan bu çağın entelektüelleri olduklarını farz ettiğim bu adamların masalarına oturuyorum. Tayfun hemen beni adamlara tanıtıyor ve Jean Jacques adını duyan üç adam da gülüp kibirlice ‘’Yoksa ‘Roussoe mu?’’ esprisini tekrarlıyor.  Keçi sakalları, yuvarlak gözlük camları, ellerindeki şarap bardağı ile entelektüelliklerini tescillemek istediklerini hemen algılıyorum . Bu tekrarlanan espriden sonra birisi çok güzel olduğunu sandığı fakat sürekli gramer hatası işleyen Fransızcasıyla bana dönerek, ukalaca ‘’Jean Jacques Rousseau’yu bilirsiniz üstad, öyle değil mi? ‘’diye küçümsercesine bir laf atıyor. Gülümseyerek ve Tayfun’un gözüne bakarak ‘’Elbette, biraz bilirim tabii’’ diyorum. ‘’Biraz’’ sözcüğünü de duyunca bu sözde entel, üç adam başlıyorlar aslında bana ait olan düşünceleri anlatmaya, bahsettiklerinin ben olduğumu bilmeden beni övmeye ve beni pohpohlamaya. Ve benim felsefelerimi bana anlatmaya çalışırken öylesine komik ve öylesine yapmacık ve temelsiz bir hal içine giriyorlar ki, içimden bu çağın insanına en az 18. yüzyıl insana güldüğüm gibi gülüyorum. Bilmem hatırlar mısınız önceki gezilerimden birinde kendilerine ait olamayan felsefeleri kendilerinin gibi aktarma çabasında olan ve sırf üzerinde bilgiççe konuşabilmek için bir şeyleri inceleyen insanları  ve kendilerini aydınlatmak için değil de başkalarına öğretmek için çalışan insanları eleştirmiştim… İşte 230 sene sonra, nihai gezimi gerçekleştirirken karşıma çıkan bu yapma entel grubunun durumu da aynen bu oluyor. Artık bu konuşmalara ve  bu çağın yapmacık, hoyrat, temelsiz ve aydınlanmadan bir haber haline daha fazla tahammül edemeyeceğimi kavrayarak  müsaade istiyorum. Tayfun ‘’Dostum, hey Bay Jean nereye gidiyorsunuz? Sohbet ve gece daha yeni başlıyordu oysa ki…’’ diyip beni vazgeçirmeye çalışsa da genç adama gülümseyip elini sıkıyor ve yaptığı her şey için teşekkürlerimi sunuyorum. Tam dönüp gidecekken Tayfun yanıma yaklaşıyor ve ‘’Şey Bay Jean, acaba bana biraz borç verir misiniz? Sanırım cebimdekiler beni idare etmeye bu gecelik yetmeyecek. Hem bunu bu minik gezimizde size yaptığım dostane rehberliğe sayarız; değil mi?’’ diyor. İçime bir kez daha büyük bir hançer darbesi iniyor ve cebimde zoraki tiyatro güldürümde kazandığım paraları çıkarıp Tayfun’un eline tutuşturuyorum ve genç adamın gözlerinin içine bakarak, ‘’Darbe bazen ıskalayabilir, ama niyet asla hedefini şaşırmaz.’’ diyip buruk bir gülümsemeyle genç adamın yüzüne bakıyor ve ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri-Dördüncü Gezi!’’ diye ekleyerek,  şaşkın halde bana bakan Tayfun’u geride bırakıp oradan uzaklaşıyorum.

Bu gezi artık bitmeli… ‘‘Yalanlar, çıkarlar, sahtelikle 18. yüzyılı çoktan geçmiş olan bu çağdaki ilk ve son gezim, hayatımdaki nihai gezim sona ermeli!’’ diye içimden sayıklayarak, sabah oldukça sakin olan ama şimdi ışıklı levhalı ve üzerlerinde ‘‘pavyon’’ yazan mekanların yanından geçerek, 230 sene sonra uyandığım laboratuarın bulunduğu sokak boyunca yürüyorum. Şansıma açık olan dış kapıdan hemen giriyor ve koşar adımlarla laboratuarın bulunduğu 2. kata doğru yürüyorum. Tüm o şanssızlıklarıma rağmen laboratuarın olduğu evin kapısının da açık olduğunu fark ederek-iyi ki açık bırakmışım- adeta karabasandan kaçan bir rüyazede gibi içeri dalıyorum. Derin nefes alıyor, laboratuarın perdelerini daha sıkı kapatıyor ve 230 sene uyuduğum aletin içine girerek aletin zaman ayarını ‘sonsuz’ a getiriyorum. Böylelikle sonsuza kadar yalnız bir adam olarak düş kurabileceğim düşselim içine adım atıyorum. Uyutulanın 230 sene uyuyan ben değil, yüzyıllar boyunca ayakta uyuyan çağlar, nesiller olduğunu düşünerek son bir kez iç geçiriyor ve sonsuz düş âlemime yol alıyorum. Hepsi bu… Ötesi yok…

Naçizane

KADININ ADI OLMALI!

27 Mins read

‘‘Kadının Adı Yok!’’ der Duygu Asena sevdiğim ve daha sonra da filme uyarlanan bir kitabında. Ama olmalı… Kadının bir adı olmalı! Sadece adı değil; diploması, ekonomik özgürlüğü,  cinsel özgürlüğü, Virginia Woolf’un da belirttiği gibi ‘kendine ait bir odası’ olmalı! Ve kadının kadınlığını yaşayabileceği; ‘‘bayan’’ kelimesi altında cinselliğinin ötülmediği; sadece bacı, anne, kız kadının adı yokkadının adı yokarkadaş, eş ya da erkeklerin göz zevkine hitap etmesi için dizayn edilen standart bir fetiş objesi olarak konumlanmayacağı, kadına ait bir özgürlük ortamı var olmalı. Kendini kadın olarak konumlayan ya da hisseden herkes(kadın ya da erkek) bu özgür ortamda, her türlü korku ve ürküntüden arınmış bir şekilde kendini ve kadınlığını özgürce ve göğsü dik, gururlu bir şekilde ifade edebilmeli! İşinde çabuk yükselen bir erkekten bahsedilirken ‘’Helal olsun çocuğa, hakkıyla yükseldi!’’ denilirken kariyer basamaklarını son derece süratli tırmanan bir kadından bahsederken hem karşı cins hem de hem cinslerinden ‘’Bu kadar çabuk yükseldiğine göre kesin bir şeyler yapmıştır. Bir şeylerden ödün vermiştir de öyle yükselmiştir. Diğer türlü, imkanı yok…’’ denmeyeceği; kadının muhafazakar rol kalıplarına sokulmayacağı; ‘‘evlenmelik ve eğlenmelik’’ gibi son derece aşağılayacağı kategorilerle değerlendirilmeyeceği; kadının asli görevinin evinde eşini ve çocuklarını beklemek olduğunun savunulmayacağı; ‘‘kadın’’ ve ‘‘kız’’ kavramlarının yaş aralığı belirtmek yerine kasti ve imalı bir bakire olma ya da olmama statü sözcüğü olarak kullanılmayacağı; erkek çocuklar gece yarısı eve ıslık çalarak gelirken kız çocukların akşam ezanı öncesi eve girmelerinin zorunlu olmayacağı;  erkek yapınca sırtı sıvazlanıp ‘’Koçum benim, erkektir yapar!’’ denen eylemleri kadın yapınca ‘‘Basit, düşmüş, ucuz kadın’’ şeklinde damgalanmayacağı; kadının güzelliğinden ötürü utanmayacağı; ne erkeğin kadından, ne de kadının erkekten üstün ya da ayrıcalıklı olacağı özgür, eşit, adil bir ortamda kadın kadınlığını doyasıya yaşamalı! Ve kadının adı olmalı; kör göze parmak sokmak için dahi bile olsa, kadının bir adı muhakkak olmalı!

  8 Mart Dünya Kadınlar Günü… Anne olsun, kız kardeş olsun, kız arkadaş ya da birinin eşi olsun tüm kadınların bu vasıflarından arınarak, anne ya da eş değil; sadece ‘kadın’ oldukları için kutlamaları,  kutlanmaları gereken o özel gün… Bu sayıda düşünceli editörümüz ve diğer değerli beyin ekibi üyelerimiz tarafından kadın olma ve kadına dair her şeyi yazmamız istendi. Kadın olmanın ne demek olduğu, erkek egemen bir toplumda ve dünya düzeninde kadınlığı yaşamanın zorlukları, çileleri, baskıları ve tüm bunlara rağmen tarif edilemeyecek kadar büyük olan güzellikleri… Kısacası kadın olmaya dair her şeyden bahsetmemiz istendi. İyi ki de istendi, iyi ki de bu sayı yalnızca kadınlara ve kadın olmaya ayrıldı diyorum. Çünkü ne yazık ki 21. yüzyılda, ‘gelişmekte olduğu söylenen’ bir ülkede hala kadına bakışta ve kadına karşı geliştirilen ön yargılarda bir gelişme yahut da değişme söz konusu değil! Hala kadınlar belli görevlerin dışında düşünülemiyor ya da anne, eş, bacı görevlerinde düşünülmeyen kadınlar bacak, göğüs, kalça döngüsünde değerlendirilerek ne yazık ki erkek fantezilerinin bir objesi, bir fetiş nesnesi olarak değerlendirilmekten vazgeçilemiyor ve en kötüsü de bu gidişe kimse dur demiyor yahut da kabullenmekten başka bir şey yapmıyor. İşte tüm bu kabulleniş ya da yok sayışa inat, bu sayımızda sadece kadınları ve kadın olmayı işleyecek olmamız bana ayrı bir mutluluk ve gurur veriyor. Bu sebepten ötürü herkesi en azından bir gün kadın gibi düşünmeye çalışmaya ve kadınları anlamaya çağırıyor ve yazıma başlıyorum…

   Türk E-Dergi çatısında çıkmış olan yazılarımı göz ucuyla incelemiş olanlar geçen sayı dışındaki sayılarda hep sinemayla ilgili konulara değindiğimi ve film incelemelerinde bulunduğumu görmüştürler. Bu yazımda, sinema konusuna bir ay ve bir sayı kadar ara verdikten sonra geri dönecek ve ‘‘kadın’’ konusunu, kısaca inceleyip konularına değineceğim dört farklı film; yani Todo Sobre Mi Madre(Annem Hakkında Her Şey), Jennifer’s Body(Kana Susadım), Searching For Debra Winger(Kayıp Aranıyor: Debra Winger) ve Magdelene’s Sisters(Günahkâr Rahibeler) filmleri aracılığıyla ele alıp irdeleyeceğim.

 

Annem Hakkında Her Şey(1999): 

annem hakkında herşeyannem hakkında herşey En sevdiğim yönetmenlerin zirvesinde bulunan ve ‘kadınların yönetmeni’ olarak nitelendirilip filmlerinde genellikle hep kadın karakterlere ağırlık veren son derece şahsına münhasır, özgün İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın 1999 yılında çektiği ve başrollerinde Cecilia Roth, Marisa Prades, Antonia San Juan ve  Penelope Cruz gibi son derece yetenekli İspanyol yıldızların bulunduğu Annem Hakkında Her Şey’in İngilizce fragmanında şöyle der: ‘‘Her kadının bir parçası annedir, aktristir, azizedir ve günahkardır. Ve her erkeğin bir parçası da kadındır!’’ Aslında fragmandaki bu iki cümle filmimizi tamamen özetlemeye yetiyor. Fakat bu özeti doğrulamak için filmin konusuna kısaca değinmemiz şart. Kadını siyah ya da beyaz, günahkar ya da azize değil; her birinin karşımı olarak anlatan ve kadın olmayı sadece doğuştan kadın olmakla sınırlandırmayıp kendini kadın gibi hisseden erkekleri de gayet adil ve doğru bir şekilde bu kategoriye sokan filmimizin konusu kısaca şöyle; Manuela, 17 yaşındaki oğlu Esteban ile birlikte yaşayan bekâr bir annedir. Esteban’ın annesiyle arası çok iyi olmasına rağmen bir türlü babasının kim olduğu gerçeğini annesinden işitemez fakat bu konuda annesinin üstüne de gitmez, bunun yerine ‘‘Annem Hakkında Her Şey’’ başlığını verdiği bir deftere annesini yazmaya ve annesinin geçmişi ve babasının kim olduğu ile ilgili gizeme dair yazıları kaleme almaya, defterine aktarmaya başlar. Bir gün Manuela hayranı olduğu tiyatro sanatçısını görmek için ısrar eden Esteban ile birlikte Huma Rojo adlı sanatçının oyununa gider. Esteban yağan yağmura rağmen annesine hayranı olduğu sanatçıdan imza almak tiyatronun kapısında beklemelerini rica eder. Huma Rojo imza almak için onu bekleyen Esteban’ı görmeden hızlı bir şekilde diğer rol arkadaşları ile arabaya biner ve araba imza almak için yağmur altında annesi ile birlikte bekleyen çocuğu ve  tiyatro salonunu geride bırakmaya ve uzaklaşmaya başlar. Ama Esteban kararlıdır; sevdiği ve ilahlaştırdığı sanatçıdan arzu ettiği o imzayı alacaktır. Genç çocuk arabayı yakalamak için koşturmaya başlar ve arabanın peşinden ani bir şekilde yola çıkarak son derece talihsiz bir şekilde başka bir araba tarafından çarpılır ve ölür. İşte filmimizde olaylar buradan itibaren başlar. Oğlunun acısı ile mücadele etmekte son derece zorluk çeken ve  büyük bir depresyona giren Manuela, bir gün oğlunun ölmeden önce yazmaya başladığı ‘‘Annem Hakkında Her Şey’’ defterciğini bulur ve Esteban’ın onun hakkında yazdıklarını okumaya başlar. Annesinin gizemli geçmişi ve meçhul babası hakkında yazan Esteban’a, biricik oğluna duyduğu gönül borcundan olsa gerek; Manuela geçmişe, geçmişten yüzlere ve yeni simalara uzanacak olan ve bir anne olarak son derece başarılı olsa da bir kadın olarak bir azize olmadığını gösteren bir yolculuğaAnnem Hakkında HerşeyAnnem Hakkında Herşey çıkacaktır. Bu yolculukta kimlerle karşılaşılmayacaktır ki… Kendini kadın gibi hisseden ve kendini kadına dönüştüren erkeklere, kendini kadın gibi hisseden bu erkeklerden çocuk yapan kadınlara, AIDS hastası rahibelere, tüm şöhretin içinde kendi bunalımları içinde boğulan aktrislere, aralarındaki bağlar kopmuş anne-kızlara, kısacası siyah ya da beyaz olmayı reddeden; hem anne, hem günahkar, hem azize hem de aktris olmayı isteyerek ya da istem dışı başaran tüm kadınlara ve doğuştan olmasa da kendini kadın hisseden nice çehreye gebe olacaktır bu yolculuk… Siyahın ve beyazın iç içe girip griyi değil; cart kırmızı gibi canlı, cafcaflı bir renk oluşturduğu son derece çarpıcı, son derece cüretkar ve aynı zamanda son derece insancıl bir film bizi bekleyecek ve Annem Hakkında Her Şey, Hayata ve Kadın Olmaya Dair Her Şey şeklinde son bulacaktır filmin sonunda.

 

AnnemAnnem Annem Hakkında Her Şey ve Kadına Dair:

Onca film arasında ‘kadın’ı işleyişi bakımından neden Annem Hakkında Her Şey’i seçtim biliyor musunuz? Çünkü bu enteresan, fazlasıyla cüretkar ve şaşırtıcı film bize kadın konusunda siyah ya da beyazı vermeyi reddederek, kadını kalıplara sokan pek çok film ve esere adeta dil çıkarırcasına kadını  kadın olarak ve en önemlisi kadını doğruları ve yanlışları ile sadece insan olarak inceleme cüretkarlığını gösterebiliyor. Demek istediğimi daha iyi açmam gerekirse… Annem Hakkında Her Şey’de kadın hem anne oluyor, hem baba oluyor(çünkü filmimiz en adil ve en hümanist şekliyle kendini kadın gibi hisseden erkekleri de kadın olarak ele alıyor.), hem azize hem günahkar oluyor; siyah ya da beyaz değil ve kendine toplum tarafından biçilen  ve kendinden beklenen şekilde mükemmel ya da kusursuz değil ama ne olursa olsun olsun günün sonunda kendini kadın gibi hisseden herkesi kadın olarak ele alıyor. Mükemmel bir anne olmak için mükemmel ve tertemiz bir geçmişin gerekmediğini, kaldı ki mükemmellik kavramının fazla abartıldığını, anne de olsa oyuncu da olsa rahibe de olsa hayat kadını da olsa kadının siyah ya da beyaz olmadığını ve olması gerekmediğini ve kadının birilerinin annesi, kardeşi olarak değil; insan olarak, kadın olarak saygı duyulup değerlendirilmesi gerektiği anlatılıyor bu özel filmde. Annem Hakkında Her Şey; en marjinal, en ahlak dışı ya da toplumsal normlara en zıt düşen eylemlere kadınları yerleştirerek, kadını ahlak abidesi ya da azize olarak değerlendirmek isteyen; onu sadece birinin lekesiz, günahsız, mükemmel annesi, kız kardeşi ya da eşi olarak görmeyi arzu eden tüm o iki yüzlü norm ve ahlak sistemlerine adeta nanik yapıyor Pedro Almadovar’ın eşsiz yönetmenliğinde. Kadına sadece anne, eş, azize olarak yaklaşmayarak; adeta kadına bir ad veriyor, kadına ve kendini kadın hisseden herkese ‘‘kadın’’ deme cüretkârlığını gösteriyor.

 

debradebraKayıp Aranıyor: Debra Winger (2002):

Aranızda Debra Winger’ı tanıyan ya da hatırlayanınız var mı? Hani 3 Oscar Adaylığı almış olan, Subay ve Centilmen(An Officer and a Gentleman), Çölde Çay(The Sheltering Sky), Shadowlands gibi son derece meşhur ve kült statüsüne ulaşmış filmlerin kadın başrol oyuncusu olan, 80’ler ve 90’ların en başarılı Amerikan aktrislerinin başında gelen, yetenek abidesi Debra Winger’dan bahsediyorum… Hımmm, sanırım ses gelmediğine göre çok fazla tanıyan ya da hatırlayan yok… Ama bu çok doğal, çünkü Debra Winger henüz 30’larında iken sinemaya bırakmış olan bir isim(2000’lerde irili ufaklı çok az sayıda filmde yeniden görev almaya başladı). İşte bir belgesel niteliğinde çekilmiş olan filmimiz ‘‘Kayıp Aranıyor: Debra Winger’’, hem bu kayboluşun nedenini arayıp Winger’ın peşine düşüyor, hem de kendisi de bir zamanların seksi yıldızlarından olup ve şimdi ise orta yaşlarına merdiven dayamış bir aktris olan  Rosanne Arquette’in senaristlik, yazarlık ve sunuculuğu eşliğinde;  orta yaşlarına gelmiş olan kadın yıldızların neden mesleği ya terk ettiğini, ya da rol bulmakta çok zorlandığını ya da neden belli bir yaşa gelmiş olan aktrislerin akranları erkek yıldızlar geniş bir rol aralığında görev almayı sürdürürken  kendilerine sürekli birilerinin annesi ya da başrol erkek oyuncunun eşi yahut kız arkadaşı rollerinin layık görüldüğünü birbirinden son derece ünlü aktrislerle samimi, sıcak bir söyleyiş tadında gerçekleştirmeyi başarıp Hollywood’da kadın olmanın ne kadar zor ve sorunlu bir iş olduğunun altını en etkin biçimde gözler önüne seriyor. Jane Fonda, Melanie Griffith, Darly Hannah, Salma Hayek, Meg Ryan, Holly Hunter, Sharon Stone, Emanuelle Beart, Gwyneth Paltrow, Patricia Arquette gibi nice döneminin yahut da günümüzün popüler sinema yıldızı film boyunca gerçekleştirdikleri samimi söyleşilerde, Hollywood’da kadın olmanın hiç de öyle magazin dergilerinden yansıyan şeklinde kolay ve parıltılı olmadığını verdikleri örnekler ve anekdotlar ile açıklayıp gördüğümüz ve hayal ettiğimizden çok daha farklı bir  Hollywood tablosu çizmeyi başarıyorlar.

 

Kayıp Aranıyor

Debra Winger ve Kadına Dair:  Kadın konusuna değinmek için seçtiğim ikinci film olan Kayıp Aranıyor: Debra Winger; seçtiğim diğer filmlerden biraz daha farklı olarak, oyunculuk mesleğini seçen ve Hollywood’da oyunculuk yapıp yıldız mertebesine ulaşmış kadınların sorunlarını ele alıp erkek akranlarından ayrı muamele görmeleri konusundaki sıkıntılarını mercek altına alıyor. Bu filmi seçmemi saçma ve ülkemdeki kadınların değil de Hollywood’daki kadınların sorunlarını aktaran bir filme değinmemi gereksiz ve yüzeysel bulabilecek olanların çıkabileceğini düşünüyorum. Fakat, olayın Hollywood’daki kadınlar ya da meşhur kadınlar olarak değil de belli bir meslek grubundaki kadınların uğradıkları adaletsiz muameleler ve kalıplara, sınırlara takılan değerlendirilişleri olarak görülmesinin çok daha doğru olacağını düşünmekteyim. Kaldı ki sinema, özellikle de Hollywood sineması gibi popüler kültürle fazlasıyla iç içe girmiş bir camianın ve endüstrinin dünyanın hangi yerinde olursa olsun insanları etkileyip trendleri belirleyişi ve insanları belli standart alışkanlıkdebra 2debra 2lar, zevkler, hayaller ya da rol kalıplarına yönlendirdiğini göz ardı etmezsek, kadınların Hollywood sinemasında portrelenişinin pek çok farklı coğrafyadaki kadının davranışına nasıl yön verdiğini ve pek çok erkek izleyicinin kadından beklediklerini, kadında arzuladıklarını belirlediğini düşünecek olursak, bu filme kadın-erkek hepimizin kadınlara daha adil yaklaşmak için göz atmamız gerektiğine inanmaktayım.

            Öncelikle Hollywood’un son derece meşhur ve gözde yıldızları(30 yaş üstü yıldızlar) ile bir söyleşi tarzında gerçekleştirilen bu belgesel niteliğindeki filmi çok beğendiğimi söylemeliyim. Kayıp Aranıyor: Debra Winger, aslında sadece bir zamanların çok başarılı oyuncusu olup daha sonra ortadan kaybolan Debra Winger’ı değil; oyunculuk mesleği yapan kadınların eşit muamele görmelerini engelleyen o kayıp noktaları arıyor, Winger’ın peşine düşerken eşitsizliğin nereden kaynaklandığının peşine de düşmeyi ihmal etmiyor.Filmde en çok sevdiğim nokta o magazin sayfalarını, posterleri, reklamları süsleyen; çok parıltılı ve muhteşem bir hayatın simgesi olan güzel yıldızların aslında ne kadar kırılgan, ne kadar öfkeli, ne kadar çaresiz olduğunun en insancıl, en objektif şekilde sunulması ve sade restoran, cafe ya da oturma odaları, bahçelerde gerçekleştirilen samimi söyleşilerle o gözümüzde büyüttüğümüz yıldızların yıldız olarak değil bir kadın, bir insan olarak verilmesindeki başarısıdır. Hayatlarında her şeyin mükemmel gittiğine inandığımız ve objektiflerden son derece şuh, kendilerine güvenli, kusursuz ve mutlu bir şekilde yansıyan yıldızların aslında ne kadar da bizim gibi olduğunu, meslek grubu ne olursa olsun tüm kadınların yaşadığı zorlukları o mükemmel ve sorunsuz görünen yaşamları altında ne denli deneyimlediklerini görmemiz açısından ve dünyanın en medeni yerlerinden biri olarak görünen Amerika’nın  muhteşem Hollywood’unda dahi kadın-erkek eşitliğinde büyük sorunların olduğu ve kadın aktrislerin üzerinde kendi akranları erkeklere nazaran ne denli daha fazla baskının olduğunu fark etmemiz açısından göz ardı edilmemesi gereken bir yapımdır Kayıp Aranıyor: Debra Winger. Filmde 25-30 kadın oyuncu ile teker teker konuşulduğu için, bu kadın oyuncuların her birinin söylediklerini vermemin imkanı yok. Fakat filmde genel olarak geçen konuşmalara bakacak olursak bütün yıldızlar; kadın oyuncuların belli bir yaşa geldikten ve seksi, poster kızı dönemini geçtikten sonra nasıl rol bulmakta zorlandıklarını, tam kendilerine göre bir rol ortaya çıktığını düşündükleri sırada bu rol için sırada bekleyen 50 farklı değerli kadın oyuncu ile mücadele etmek zorunda kaldıklarını, genelde hep erkek başrol oyuncunun eşi ya da sevgilisi rollerine mahkum edildiklerini, belli bir yaşı geçirdikten sonra ise akranları erkek oyuncular hala romantik filmlerde oynayabiliyor ya da başrollerde kendilerine yer bulabiliyorken kendilerinin ancak birilerinin annesi ya da ablası rolünde oynayabildiklerini, kadının çoğu filmde sadece bakmaya ya da erkek göz zevkine hitap etmeye yarayan güzel bir aksesuar gibi kullanıldığını(kadının bir fetiş nesnesi olarak kullanıldığını ve zayıflık, güzellik gibi mesajların sürekli sunulduğunu ve bu filmleri izleyen 13 yaşındaki kız çocuklarının anoreksik olmalarının şaşırtıcı olmadığına da değiniyorlar), bacak-göğüs ve dudakların oyunculuktan çok daha fazla aranan öğeler olduğunu, sadece saygı ve eşitlik aradıklarını belirtiyorlar. Kısacası Kayıp Aranıyor: Debra Winger filminde görüyoruz ki; muhteşem, toz pembe, ihtişamlı ve  kusursuz bir hayat sürdüklerine inandığımız tüm o spotların altındaki kadın yıldızlar da kadın olmanın zorluğunu bizler gibi yaşıyorlar ve Debra Winger’ı ararken onlar da ‘‘Kadının Adı Olmalı’’ dercesine, kadına ait o özel, o güçlü adı aramayı ihmal etmiyorlar.

 

sisterssistersGünahkâr Rahibeler(2002):

  İzleyebileceğiniz en etkileyeceği, en sinir bozucu, en yürek sızlatıcı, en öfkelendirici, ‘‘Bu kadarı da olmaz!’’ dedirtici filmlerin en başında gelecek olan bir yapımdır Günahkar Rahibeler. Peter Mullan’ın yönetmenliğini ve senaristliğini gerçekleştirdiği; Anne-Marie Duff, Eileen Walsh, Nora-Jane Noone ve Dorothy Duff gibi yetenekli ve gelecek vaat eden İngiliz ve İrlandalı oyuncuları bünyesinde barındıran ve en önemlisi de gerçek olaylara dayanan filmimiz; 1964 İrlanda’sında, Teokratik Katolik düzen içerisinde 4 genç kızın ‘‘düşmüş kadınlar’’ın gönderildiği Magdalene Manastırı’nda yaşadığı birbirinden trajik ve etkileyici olayı ele alır. Filmimizin dört ana karakterinden Crispina ve Rose evlilik dışı çocuk sahibi oldukları için –ki Crispina aynı zamanda zihinsel engellidir-, Bernadette fazla güzel ve cazibeli olup sürekli erkeklerle flört ederken yakalandığı için, Margaret ise kuzeni tarafından tecavüz edilme ‘‘suç’’una nail olduğu için düşmüş kadın olarak damgalanıp ıslah olmaları için Magdalene’e gönderilir. Sürekli eziyet görüp aşağılanacakları, ağır işler yaptırılıp işkenceye dayanan muamelelere maruz kalacakları, din ve yola getirme vasfı altında her türlü sapkınlık ve sadistlik örneğini gösteren rahibe ve pederlerin oyuncakları haline gelecekleri Magdalene’de gün geçtikçe birbirine kenetlenen dört kız için artık tek kurtuluş Magdelene’den kaçmak olacak ve çarpık, sapkın ahlak anlayışları içinde haksızca yargılanıp cezalandırılan 4 genç kadın bu kaçışı gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapacaktır.  

 

Günahkâr Rahibeler ve Kadına Dair:

 Aslında Günahkar Rahibeler’e ve bu filmden yansıyan iki yüzlü ahlak sistemine, kadınlara uygulanan eşitsiz tutuma dair söylenecek çok şey var ama bazen cidden şairin söylediği gibi kelimeler kifayetsiz kalıyor sanırım ve ciltler dolusu kitap yazılabilecek duygular ya da gerçekler klavyenin, dilin, kalemin ucuna takılıp kalıveriyor ve geriye kelimelerden ziyade hüzünlü, kızgın, suskun fakat suskunluk altında binlerce kelimeyi saklayan bakışlar kalıyor. Aynı o meşhur ‘Afgan Kız’ fotoğrafından bize yansıyan gibi; susarak binlerce kelime söyleyen bakışlar kalıyor. Ama susmamak lazım; beyinde biriken ve öfke, özlem, duyulma ve eşit muamele arzusu içeren sekiz milyar düşünce, duygu ve sözcükten ancak sekiz ya da seksenini de olsa dile getirmek lazım çünkü binlerce sözcüğü barındıran sessiz bakışların etkisinin büyük olması gibi, dile getirilmeye cesaret edilen birkaç kelimenin ve cümlenin etkisi de yadsınamayacak derecede büyüktür.  Günahkar Rahibeler ve Kadın… Evet, cidden 2002 yapımı ve gerçek olaylara dayanan bu filmi izleyip de kadın ya da erkek olmamız hiç fark etmez, etkilenmemeniz mümkün değil diye düşünüyorum. Olayın Katoliklik Klisesi ya da din konularına girmeyeceğim, kaldı ki girecek kadar bu konularda bilgi sahibi olmadığım için haddimi bilmeyi uygun görüyorum. Fakat olayın nerde ve nasıl bir atmosferde, hangi din, dil, coğrafya, tarih ekseninde geçtiğinin önemi yok; durum bugün ülkemizde ve az gelişmiş, gelişmekte olan tüm ülkelerde görünenden hiç farklı değil. Öncelikle Magdelene Manastır’ının ‘‘düşmüş kadınlar’’ için, onları islah etmek için kurulan ve işleyen bir yer olmasına değinmek lazım. Düşmüş kadın yani filmde de ‘‘fallen women’’ olarak nitelendirilen kadınlar kimdir? Düşmüş ne demektir? Nereden düşülmüştür? Balkondan mı, merdivenden mi yoksa ‘‘ahlak, ahlak, ahlak’’ diye gezinen fakat erkek yapınca ‘‘Koçum benim!’’, kadın yapınca ‘‘Vurun kahpeye!’’ dendiği ikiyüzlü toplumların o çok bilenlerinin gözünden düşüldüğü için mi ‘düşmüş kadın’ denilmektedir?  Kendisine tecavüz edilen kadının düşmüş kadın olarak nitelendirilmesi, filmde olduğu gibi tecavüz edilenin ıslah olmak için Manastıra gönderilip ‘lekeli’ ilan edilmesi fakat tecavüz edenin elini kolunu sallayarak sırf erkek olduğu için rahatça gezinebilmesi hangi yüksek toplumun göstergesidir? Yoksa düşmüş olan kadın değil de toplumun kendisi midir? İşte bunlar ve bu gibi pek çok serzenişi içinde barındırıp yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor Günahkar Rahibeler filmi ve kendi toplumumuzda üçüncü sayfa haberlerinde okuduğumuz o benzer, o aynı derecede tüyler ürpertici haberleri aklımıza getiriyor. Töre cinayetlerini, nehre atılan genç kızları, tecavüzcüsüyle evlendirilmek durumunda kalanları, cep telefonuna bir erkekten mesaj geldiği için öldürülenleri, kadının düşmüş olma statüsü hayatının sonuna kadar korunurken ona tecavüz eden ya da onu toplumunun gözünde düşmüş mertebesine getiren erkeklerin çok az bir ceza aldıktan sonra afla çıkıp gevrek gevrek sırıtarak ve ellerini yıkayıp temizlenerek rahatlıkla hayatlarını devam ettirmesi gerçekleri, namusun hala kadın söz konusu olunca kafatasının içinde yani beyinde değil amiyane tabirle iki bacak arasında aranması sonucu yaşanan nice vahşeti hatırlıyoruz. Yani bu filmi izleyince hüzünlü ve tüm ıslaklığına rağmen kurulaşmış  bir yağmurun üstümüze yağdığını ve bu üzerimize yağanın yağmurdan ziyade, tüm  bu ikiyüzlü ahlak kuralı ve normun kurbanı olmuş, olmakta olan kadınların gözyaşları  olduğunu hissediyoruz. Tüm o Ayşelerin, Fatoşların, Güldünyaların gözyaşlarının üzerimize bir daha yağmaması ve bunun ağırlığı ve acısı altında ezilmemek için dilek tutuyoruz. Kadının biran önce bir adının olması gerektiğini bir kez daha anlıyoruz!


Jennifer’s Body(2009):

   jennifers's bodyjennifers's bodyEveettttt, gelelim geçen senenin sonlarının en çok konuşulan filmlerinden birine; günümüzün gereğinden fazla seksilik ve şuhluğu ile ön plana çıkan, popülaritesinin zirvesinde olan genç yıldızlarından Megan Fox ile güzel ve masum görünümü ile dikkat çeken Amanda Seyfried’in başrollerini paylaştığı Jennifer’s Body yani Türkçe’ye çevrilişiyle Kana Susadım’a… Filmin, Türkçe’ye Kana Susadım yerine İngilizce adının tam karşılığı olan Jennifer’ın Vücudu olarak çevrilmesi çok daha uygun düşerdi aslında. Zira  filmin kendisi zaten Jennifer’ın, daha doğrusu Jennifer’ı canlandıran ve haddinden fazla Angelina Jolie kopyası olma uğraşına girmiş olan seks sembollerinden Megan Fox’un vücuduna ve güzelliğine dayanıyor ve korku mu komedi mi olduğunu anlayamayacağınız bir senaryo ve film yönetimi eşliğinde bol bol erkek göz zevkine dayandırılacak bir şekilde seyrini devam ettiriyor. Kısaca filmin konusuna gelirsek… Film, birbirine taban tabana zıt olan iki arkadaşın yani Jennifer(Fox) ve Needy(Seyfried)-buarada karakterin adının Needy yani ilgi, sevgi ve duygusal desteğe ihtiyaç olan anlamına gelmesi de ilgi çekicidir- adlı iki lise öğrencisi kızın ekseninde dönmektedir. Needy son derece sessiz, sakin, mütevazı, güzel fakat silik ve gösterişten yoksun bir kız iken en yakın arkadaşı ponpon kızlar takımının en popüler ismi ve okulun en gözde ve erkekler tarafından en çok arzu duyulan, seksi kızı Jennifer’dır. Needy adının bir etkisi olsa gerek Jennifer’dan gelecek olan sevgi ve ilgiye ihtiyaç duyar ve çok belirgin bir şekilde verilmese de öykünün verilişinden anlaşıldığı üzere arkadaşını ilahlaştırıp Jennifer’a hayranlık duyar. Birbirinin tamamen zıttı olan bu biri silik biri ise fazla parlak iki kızın dostluğu ve hayatları son derece sorunsuz bir şekilde gitmektedir(Jennifer okulun en popüleridir, herkes ona hayrandır. Needy ise Jennifer’ın dostluğuna sahiptir ve oldukça sevdiği, düzgün bir erkek arkadaş eşliğinde sakin ve huzurlu bir hayat sürmektedir.); ta ki o geceye kadar. Needy ve Jennifer’ın hayatları bir gecede değişecektir. İkili yeni bir Indie Grubunun konserini dinlemek için bir bara gider. Jennifer, grubun yakışıklı solistine hayran olduğu için ve çocuğun dikkatini çekmek için bakire olduğunu dile getirir ve  bu da grup üyeleri tarafından duyulur. Gizemli bir şekilde barda konser sırasında başlayan bir yangın sonrasında ve bu yangında pek çok lise öğrencisinin ölmesi sonucunda iki genç kız şok içinde yanmakta olan barın dışında dururken Jennifer şokun ve hayranlığın etkisiyle, Needy’nin tüm uyarı ve itirazlarına rağmen gizemli Indie Grubu’nun solistinin teklifini kabul ederek, grubun karavanına binerek onlarla uzaklaşır. Jennifer olacaklardan haberdar değildir tabii ki. Jennifer’ın sırf ilgi çekmek için bakire olduğunu ifade etmesidir grubun genç kızın peşine düşmelerinin nedeni. Zira bu Indie grubu pek çok yeni grup arasından sıyrılıp meşhur olmak için şeytanla iş birliği yapmaya ve kara büyü yaparak bir bakireyi şeytana kurban etmeye karar vermiştir. Kısacası Jennifer’ın bakire olduğu yalanını söylemesi genç kıza pahalıya patlayacak ve onu bir kara büyü ayininin kurbanı haline getirecektir. Fakat öldü diye içleri rahat bir şekilde olay yerini terk eden Indie grubunun bilmediği şey Jennifer’ın bakire olmadığı ve bakire olmadığı için de bu büyünün farklı bir etkiye yol açıp Jennifer’ı öldürmek yerine çevresindeki tüm erkekleri yemeye başlayan, yemeyince cildi ve güzelliği bozulmaya başlayan bir canavara döndüreceğidir. İşte bu olay sonrasında okuldaki erkeklerin bir bir cesetlerinin bulunması, arkadaşındaki değişimleri fark etmeye başlayan Needy’nin ne yapacağını bilememesi, Jennifer’ın her geçen gün daha fazla kana susaması, iki kızın dostluğunda büyük çatlaklar meydana gelmesi gibi olaylar vuku bulacak ve güzellik uğruna yapılacak şeylerin boyutu ifade edilirken (Jennifer ne zaman bir erkek yese ve karnı doysa güzelliğinin doruğuna çıkar ve ne zaman kana susasa, aç olsa cildi soluklaşmaya ve tüm havası ve cazibesi sönmeye, azalmaya başlar), güzellik uğruna yapılan şeylerle güvensizliğin örhell yeshell yestülüp örtülemeyeceği konusu ekranlara yansıyacaktır.

 

Kana Susadım ve Kadına Dair

 Çoğu insanın korku filmi mi yoksa komedi mi olduğuna anlam veremeyip dalga geçtiği ve fazlasıyla eleştirdiği Kana Susadım’ı seçme nedenimi merak edenler olabilir. Kana Susadım’ı tahmin edilebileceği üzere, sanatsal başarısı yahut da ‘kadın’ı portrelemedeki üstün meziyetleri hususunda övmeyeceğim şüphesiz ama bu film üzerinden, sırf orijinal adı ile bile-Jennifer’s Body yani Jennifer’ın Vücudu- gözümüze parmağını sokan bu film üzerinden, bayanın sinemada nasıl bir fetiş nesnesi olarak sunulduğu konusuna kısaca değineceğim. Öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki filmden nefret filan etmedim. Ne bekleyeceğimi gayet iyi bilerek izlediğim için filmin kendi içindeki absürtlüğünden keyif almayı bile başardım. Yani öyle ‘‘Aaa nefret ettim! O nasıl film öyle! Sinemanın yüz karası!’’ gibi nidalar atacak değilim. Zira Oscarlık bir film izleyeceğim güdüsüyle yahut da içi çok dolu, mesajlarıyla beni etkileyecek bir sanat eseri beklentisiyle yaklaşmadım Kana Susadım’a. Klasik, saçma Amerikan gençlik filmlerinden, korku ve komedi karışımı absürd filmlerinden birini izleyeceğimi gayet bilerek filmi izlemeye başladığım için film süresince sıkıldığımı yahut film endüstrisinin geleceği konusunda karalara büründüğümü söyleyemeyeceğim ama bu söylediklerim de  filmi eleştirmeyeceğim ve kadının filmde konumlandırılmasına, portrelenmesine serzenişte  bulunmayacağım anlamına da asla gelmiyor. Zira hem senaristi(Diablo Cody)  hem de yönetmeni(Karyn Kusama) kadın olan bir film olan Kana Susadım; daha doğrusu benim Megan’ın ay pardon Jennifer’ın Vücudu olarak söylemeyi tercih ettiğim film, ne yazık ki kadını bir seks objesi, bir fetiş nesnesi olarak sergilemekten vazgeçmeyen filmlerin arasına kendini katmaktan geri kalmıyor. Filmde her ne kadar güzel olma zorunluluğunun nelere mal olabileceği ve bunun için yapılacakların boyutunun ne olabileceği yahut da güzellik ve şuhlukla ruhtaki zayıflık ve kırılganlığın örtülmeye çabalandığı gerçeği zaman zaman verilse yahut da verilmeye çalışılsa da film kadını erkeklerin göz zevkine sunulan bir fantezi objesi, bir fetiş nesnesi olarak sunmaktan da vazgeçmiyor. Öyle ki film adeta Angelina Jolie kopyası haline gelebilmek için tüm servetini dökmeye hazır gibi görünen günümüz seks sembollerinden Megan Fox üstüne kuruluyor. Bol bol Fox’un dudaklarını, bacaklarını ve şuh tavırlarını izlediğimiz gibi bir de erkek izleyiciyi sinemalara çekmek için gerçekleştirilen en yaygın taktiklerden biri filme ekleniyor ve filmin iki güzel oyuncusu(Fox ve Seyfried) anlamsız bir şekilde ve arkası doldurulmamış bir biçimde birbirleriyle öpüştürülüyor ve bir nevi TATU fantezisi yaratarak olayı jenniferjenniferiyice fetiş noktasına götürüyor. Kadının edilgen, erkek izleyicinin ise etken olduğu geleneksel sinema sürdürülüyor ve film güzel olmak arzusu ve baskısı altında ezilen Jennifer’ın dramını da vermeye çalışırken bunun tam zıttını uygulayan bir sinemacılık anlayışı sergileyip sınıfta kalıyor. Kadının sadece bacak, göğüs, dudaktan oluşan bir arzu nesnesi olarak tasvir edildiği filmi filmin tek etkileyici sahnesi dahi kurtaramıyor(Needy’nin artık durdurulamaz bir canavara dönüşmeye başlayan Jennifer’ı bıçakladığı sahnede Jennifer acı içinde ‘‘Göğsüm…’’ derken, Needy ise acıyan gözlerle ‘‘Hayır, kalbin’’ der. Burada Jennifer’ın sadece kendini sadece erkeklerin onu gördüğü gibi göğüsten ibaret bir obje olarak gördüğünü anlıyoruz. Jennifer kendisinin acı çeken yerinin ve bıçağı yediği yerinin göğsü olduğunu düşünürken; onu en yakın arkadaşı düzeltiyor ve asıl acı çeken yerinin kalbi olduğunu ve onun sadece bacak ya da göğüsten ibaret bir obje değil; kalbi olan, nefes alan ve acı çeken bir insan olduğunu fakat bundan kendisinin haberi olmadığı gerçeğini yüzüne çarpıyor.) ve Laura Mulvey’in ‘‘Görsel Haz ve Anlatı Sineması’’ başlığı altında eleştirdiği ne varsa uygulanarak ve  bile bile lades yapılarak; adeta kadınlar tarafından yazılıp yönetilen bu filmin kadını özgürleştirici yahut da destekleyici bir film değil de erkeğin fantezilerine seslenen, kadını edilgen olarak sunan  bir çalışmanın ortaya çıkmasına neden oluyor. Olmuyor, kadınların elinden çıkan bu filmde dahi kadına hak ettiği, o adil ad konulamıyor!

 

            Evet dört filmi baz alarak kadın konusunu ele aldıktan sonra, söylemek istediğim milyonlarca şeyden bir kaçını dahi olsa söylemenin mutluluğunu yaşıyorum ve söyleyecek daha çok şey olsa bile yazımı burada bitirerek, o özel günü yani 8 Mart’ı kutlamak istiyorum. Kadın olan, kendini kadın gibi hisseden, kendini biran olsun kadın yerine koyabilen herkesin Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun! Ve artık biz kadınların bir adı olsun ve o da, ‘kız ve kız olmayanı örtmek için kullanılan ve kadının cinselliğini örtmeyi amaçlayan ‘Bayan’ sözcüğü yahut da kadını basma kalıp kalıplara mahkûm eden ‘anne’, ‘eş’, ‘bacı’ değil; herkese ve her şeye inat büyük harflerle yazılmış olan ‘‘KADIN’’ olsun! 

 

Naçizane

OLMAYANIMA ŞİİRLER

6 Mins read

                              -I-

 

Sözümün ince tınısı, yadigâr daktilomun tıkırtısı

Yılların ihtişamlı efendisi, kirpiklerimin tül perdesi

Çimentoya batan ayak gibi iz mi bıraktın bende?

Sevda yanıkları buruk bir harita gibi baki kaldı serde

 

İlkbaharda kasırga telaşı, ruha işlemiş çivi yazısı

Düşsüz düş bozgunu, hislerimin kanlı yolsuzu

Sürgünde peşime düşen telaşsız bir gölge misin?

İçinde yüzmeye cesaret edemediğim o ıssız gölde misin?

 

Ruhumun naif bamteli, lodosları kıskandıran azgın yeli

Nefesimim kırgın buğusu, nefsimin sonsuz kuyusu

Tek kelime etmeden binlerce lügat gizlemedi mi bakışların?

Süte değen ağız kadar masum öpüşleri, yarım bıraktı kaçışların

 

Sabah yeli ürpertisi, teneffüs zili erkencisi

Kadife düşler korosu, göklerin görkemli Toros’u

İpe dizilmiş mandal gibi buruk, asılı kaldım bana bıraktığın anılarda

Fazla köpürmeden deniz at kürekleri sulara, beni ara vurduğum kıyılarda.

 

                            -II-

 

Yanar çöller, vahalar; vurunca çehren kumların kızgın buğusuna

Bir yıldız düşer, iz düşümü galaksiler ötesinde senden izler taşır

Kabirde öten ulu karga senin türkünü söyler ağlayarak yavrusuna

Saza düşen yanlış nota, bozuk akor misali ezgilerin boynu bükük kalır

 

Kara vurdum kendimi de, beyaz çaldım senin resmini çizerken

Tuvaline düşman olan ressam seni etine tırnaklarıyla kazdırır

Kuş tüyü kaleme değdim, tenine sıla güttüm bir gece ağlarken

Melek otu içen kâtip parşömenine zıt düşer, seni tarihe yazdırır

 

Seni dokudum iliklerimin en derinine, makaraların ucu buruk kaldı

Eski uygarlıklardan miras kalan halılarda senin puslu kokun kalır

Dişlerini bile görmeden ağzının coğrafyasını ezbere bilmek bir hazdı

Başkalarının kahkahasını bertaraf ettim, bende senin gülüşün baki kalır

 

                              -III-

 

Sözümü paket ettirmiştim, evde yemen amacıyla

Olmamalıydı belki bir gürgen, koca çınar ağacıyla

 

Biletimiz kesilmişti, üstünde kalmıştı biletçinin el kiri

Bıçaktan kaçarken bileyici çıkmıştı karşımıza kuşluk vakti

 

Uykusuz yattım da uykulu kalktım ben hep senle

Esiri olmuştum fark etmeden doymayan rüya yiyenime

 

Söze sus vurmuştum, susa söz geçirmek mümkün değildi

Mutluluk uzaklarda bir yelkenli, ayrılıklar ise hep tezdi

 

Sen paltonu giyip git hadi; hesabı düşünme, ben öderim

Ağlarım arkandan günlerce; ama elbet bir gün yine gülerim

 

                              -IV-

….Gibi Sevdim Seni

 

Keskin aromalı kahve çekirdeklerini avuçlar gibi sevdim seni

Enfes yemek kokularının dans ettiği bir mutfakta dolanmak gibi

Dışarıda yağan yağmuru kocaman bir gülümsemeyle seyreder gibi

Sıcacık hatıraları, kahkaha dolu anları giyinir gibi sevdim seni

 

Annemin kolaladığı ipek gömleklere dokunur gibi sevdim seni

Rüzgarın tenimi yaladığı sabah yürüyüşlerinde derin derin nefes alır gibi

Hiç kar yağmayan şehrimize kar yağar hayaliyle hülyalara dalar gibi

Güzel yanlarıma, aydınlık yarınlara tutunur gibi sevdim seni

 

Kocaman bir kütüphanede kitap kokularını içime çeker gibi sevdim seni

Küçükken doğum günü pastamı kesmeden önce heyecanla dilek tutar gibi

Buğulu camlara inatla hep gülen yüzlü insan figürleri çizer gibi

Sararmış bir fotoğraftan bana gülümseyen eski dostları anar gibi sevdim seni

 

Çocukken korktuğum uzun koridorumuzu aşıp odama gelmek gibi sevdim seni

Elektriğin kesik olduğu günler ailece mum ışığında gölge oyunu oynar gibi

Tatil günü çalar saat kurmadan yatakta tembellik etme lüksünü yaşamak gibi

Hep mutlu hatırladığım çocukluğumu yeniden yaşar gibi sevdim seni

 

                              -V-

 

Asit dolu, irin yüklü, kükürt yanlısı bir aşktı bizimkisi

Karabasandı ağzımızın katedralinde biriken her bir laf

Paratoner olmadan diri diri şimşeklerden geçmek,

Saygı olmadan bir hayalde kendimizden geçmek…

 

Sus dolu, pus kokan, isilik kıvamında bir aşktı bizimkisi

Oda nemli, yatak ıslaktı; kalpler kupkuruydu oysa

Bestesi yapılmamış bir şarkıyı söyleme çabası gibi,

Elektrikler kesilmiş, elimiz mumdan yanmış gibi…

 

İçinde sen olmayan, ben bulunmayan bir aşktı bizimkisi

Labirentin kendi kayıpken yolu bulmamız imkansızdı

Oyunun en mühim yerinde zarın kırık gelmesiyle eş,

Sevgi bizimle zıt anlamlıydı; öfke ve kin ise eş…

 

Şurup tadında, bozuk akkorlu, mazoşist dürtülü bir aşktı bizimkisi

Beyazı bile siyahlaştırıyorduk birbirimize acı vermek için

Sana olan nefretimi biriktirdim ben bir halının altında

Öyle bir nefret ki bu, acı tadın dolanır hala dilimin altında!

 

                              -VI-

Biliyorum bir gün yeniden


Biliyorum, bir gün yeniden seveceğim

Ama yine seni

Sadece daha taze ve akıl almaz, uslanmaz bir aşkla

Biliyorum, bir gün yeniden seveceğim

Ama yalnızca seni

Sadece farklı bir dilde, farklı bir bedende ve zamanda

Daha fütursuz, daha yenilmez, daha arsız bir sevmek olacak bu

– Ki rüzgâra arkamı verip dalgalara atılacağım sırf seni sevdiğim için

Yakamozlarla sevişeceğim nemli gecelerde senin tenini hatırlattıkları için

Edepsiz bir şarkı mırıldanmaya başlayacağım uygunsuz etüt saatlerinde

Vücut coğrafyanı ezbere saymaya başlayacağım, tüm ovalarını nehirlerini

-Ki bilirsin coğrafya en zorlandığım dersti yatılı, telaşlı okul yıllarımda

Gözkapaklarımla vuracağım seni av mevsimi, düşmeden kucağıma ineceksin

Kalın kazaklar olmaksızın karşılayacağız kışı, bedenimi kuşanacaksın

Vakitlerden vakitsiz bir gece iken sokak lambalarını yakıp uyandıracağım şehri

-Ki geceleri evden uzakta olmaktan nasıl çekinirim bunu en iyi sen bilirsin

Tüm ezberlerimi kaldırıp yeniden öğreneceğim her şeyi sırf seni sevdiğim için

Alfabeyi bile baştan alacağım, sırf adının geçtiği örnekler verebilmek için kelimelere

Biliyorum, bir gün yeniden seveceğim

Ama bir tek seni

Sadece sana olan hislerimi duyurmak için tüm insanlığa!

Biliyorum bir gün yeniden…

Naçizane

ATLARI DA VURURLAR; ÖYLEYSE VURUN BİZİ!

23 Mins read

           Atları da vurularAtları da vurular Son zamanlarda sürekli aklıma gelen, muhtelif zamanlarda beynime adeta bir balyoz gibi inip duran, durdurulamayacak bir biçimde beynimde çınlayan bir cümle var. Nereye baksam, hangi kalabalık caddeyi arşınlasam, kimi incelesem, hangi vitrine gözüm takılsa, hangi TV kanalında gezinsem(ki haftada 1 saatten fazla TV izlemediğimi de belirtmeliyim), hangi sohbete kulak misafiri olsam ve iki katlı otobüste hangi gökdelenlere gözümü değdirsem hep o cümle;  ‘’Atları da Vururlar!’’…

              Neden bu cümlenin beynimde adeta bozuk bir alarmlı saat gibi çınladığını anlatmadan ve günümüz dünyasının halini bu kısacık cümlenin ne denli özetlediğini aktarmadan önce, gelin size ‘‘Atları da Vururlar’’ cümlesiyle ilk tanışmamı gerçekleştirdiğim o andan ve 1969 yapımı, sözlerle aktarılamayacak kadar güzel ve özel yapım olan ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ filminden bahsedeyim…

             Atları da vururlar cümlesiyle ilk defa 13 yaşında, ortaokula giden bir ufaklıkken en sevdiğim arkadaşımın evinde, babasının kitaplarını karıştırırken Horace McCoy’un ‘‘Atları da Vururlar’’ kitabının gözüme takılması sonucu tanışmıştım. Bir cümle bu kadar mı etkili, bu kadar mı derin anlamlı olur… Bir cümle söyle, bin cümle anlatsın… İşte daha o anda bu birkaç sözcük beynime yaldızlı ipliklerle işlenmiş, beni kendine çekmeye başlamıştı. O zamanlar hiç de öyle kitap kurdu diye nitelendirilecek biri olmayan ben bile sırf bu cümlenin uçsuz bucaksız anlamı yüzünden kitabı okumak konusunda inanılmaz bir ihtiyaç, o kitabın sarı sayfalarına doğru adeta hipnoz olmuşçasına bir çekim hissetmiştim. Garip bir âdetim vardır benim. Kitabın önce son sayfalarını okurum, ancak sonu beğeniyorsam baştan okumaya karar kılarım. ‘‘Atları da Vururlar’’ kitabının son sayfaları okuduktan sonra, başı hiç bilmediğim halde ne kadar etkilendiğimi ve içimin sızladığını hatırlıyorum… Okumaya cesaret edememiştim. Beğenmediğimden ya da sonu sindiremediğimden değildi neden. Aksine, bu seferki okumayışımın sebebi bu eseri okumaya hazır olmadığımı hissedişimdendi. İyi ki de o zaman okumamışım diyorum şimdi düşününce. Zira o zaman, o hayat tecrübem ya da dünyaya bakışımla Atları da Vurular eserini okusaydım, kesinlikle bu şaheserin hak ettiği değeri veremeyecek ve anlatmak istediği mesajları olması gerektiği gibi kavrayamayacaktım. Her şeyin bir zamanı vardır derler ya, işte bazı eserleri okumanın ya da bazı filmleri izlemenin de belli bir olgunluk seviyesine gelene kadar bekletilmesi gerektiğine, o eseri iyice özümsemek için önce onu hakkıyla anlayacak ve kavrayacak düzey ve olgunluğa gelinciye kadar beklenmesi gerektiğine inanıyorum artık. Zira ben de öyle yaptım… Bekledim, bekledim… Üniversite bitiminde önce inanılamayacak kadar etkileyici, adını kitaptan alan ‘‘Atları da Vururlar’’ filmini izledim, ardından da kitabı okudum. Bu eseri kitap ya da film haliyle kucaklamadan önce bu kadar beklediğime ve bu kadar yıl kendimi ondan mahrum bıraktığıma inanın üzülmüyor; bu eseri(roman ya da film formatında) daha iyi anlamak için algı cephanemi doldurduğumdan dolayı, büyük bir mutluluk ve huzur duyuyorum. Çünkü Atları da Vururlar; ister orijinal haliyle roman olarak okunsun, isterse de son derece başarılı bir senaryolaştırmayla film haline gelmiş haliyle izlensin; günümüz medyasının, tüketim toplumunun değerlerini(ne değer ama…) ve kapitalist tüketim denizinde bir oradan bir buraya savrulan insanoğlunun sıkışmışlığını ve dramını son derece etkili ve vurucu bir şekilde anlatan ve derin bir dikkat ve özümseme gerektiren bir eserdir.

         ‘‘Bu kadar laf iyi hoş da, sadede gel ve sinema köşesi dediğin bu köşede artık filmi anlatmaya başla.’’ diyebilirsiniz… Pekâla pekâla, söylemeden geçemeyeceğim noktaları dile getirerek rahatladıktan sonra sonunda filmimize geçiyorum. Herkes bir sinema salonundaymışçasına arkasına rahatça yaslansın; ama rahatlığa kanarak asla uyumasın!!! Zira, bu film büyük dikkat gerektiren ve uyumamamız gerektiğini bir hançer gibi ruhumuza ve beynimize saplayan niteliği ile ayık kalmamızı gerektirmektedir.

            Yönetmen koltuğunda usta isim Sydney Pollack’ı ve bünyesinde ünlü Fonda Ailesi’nin en başarılı ve en yetenekli isimlerinden Jane Fonda’yı, Michael Sarrazin, Susannah York ve Gig Young gibi beyaz perdenin büyücülerini barındıran 1969 yapımı kült film, ‘‘Atları da Vururlar’’ yani orijinal adıyla ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ 9 Oscar adaylığı almış ve bu akademi ödüllerinden birini evine götürmüş çok ciddi, çok önemli bir eserdir. İzleyenlerin sayısının hayli yüksek olduğunu tahmin ettiğim bu filmi kaçıranlar varsa, ne yapıp ne edip bu eseri edinmeliler diyor ve filmimizin konusunun kısaca anlatmaya başlıyorum.

           Atları da vurularAtları da vurular 1930’lar Amerika’sı… Büyük Buhran’ın kasvetli ve sefalet içindeki atmosferi; insanların birkaç dolar kazanmak, midelerine birkaç öğün atmak, figüran olarak filmlerde oynayarak meşhur olmaya çalışmak ve hayatlarını kurtarmak, fakirlikten sıyrılmak için ne pahasına olursa olsun savaştıkları acımasız bir dönem… Halk için acımasız olsa da eğlence sektöründekiler, yapımcılar için son derece ağız sulandırıcı, hayallerle istendiği gibi oynamaya son derce müsait bir dönem… Kabus kıvamında, insanı insanlığından utandıran bir dans yarışması, acımasız bir maraton… İşte filmimizin temel konusudur bu dans yarışması ve ona katılan yarışmacıların yaşadıkları dramlar… Dönemin sefaletini fırsat bilen Rocky adlı yapımcı ve yandaşlarının; büyük bir kapalı salonda gerçekleştirdiği ve kazanana 750 dolar vaat eden, fakat şartı günlerce, hatta haftalarca sürecek olan bu yarışmada sadece 2 saatte bir verilen 10 dakikalık aralarla dinlenebilen çiftlerin bir an bile dans etmeyi bırakmamaları ve iki dizlerini birden yarışma boyunca bir saniye bile olsun yere değdirmemeleri olan yarışma; önceleri sefaletten kırılan insanların para kazanmak ve meşhur olabilmek umuduyla yarışmaya alınmak için kuyruklarla sıra oluşturdukları bir kurtuluş yolu olarak görülür.  İnsanlar yarışmaya alınmak için yaşlarını küçültürler, hatta ünlü tiyatro eserlerinden parçalar okuyarak Rocky’i etkilemeye çalışırlar. Rocky’nin bunları çok taktığı yoktur zaten, sağlıkları yerli yerinde olduğu sürece herkes, hatta hamileler bile(ki Rocky bunu, hamile yarışmacılarla izleyicinin sempatisini kazanmak daha kolay olur diye açıklar.) bu yarışmaya kabul edilir. Ne kadar çok yarışmacı, o kadar çok izleyici…

      Yarışmacılar arasında çok güçlü bir şekilde portre edilmiş, mesajın gitmek istediği yeri hemen vurmasını sağlayacak şekilde net aktarılmış, birbirinden çok farklı ve fazlasıyla çok dikkat çekici karakterler bulunmaktadır. Gloria… Bana kalırsa Jane Fonda’nın oynadığı karakter en sağlam ve en etkili karakterdir film içinde. Pek çok filmde figüranlık yapan; ama bir türlü rol listelerinde büyük roller için yer bulamayan, sefaletten ve daimi olarak kaybetmekten bıkmış, tepkili, sözünü asla esirgemeyen, yarışmacılar arasında belki de bulundukları vahim durumun bilincinde en çok olan ama son çaba için bu yarışmaya giren Gloria… Gloria’nın dans partneri olacak olan Robert da bir kilit karakter olarak film için son derece önemli bir isimdir. ‘‘Atları da Vururlar’’ cümlesini film sonunda telaffuz eden karakter olması bile Robert’ın hikayedeki önemini anlatmaya yetecek niteliktedir. Robert’ın küçük bir çocukken otlaklarda, atını severken gösterildiği sahneler ile başlar zaten film. Çok sevdiği atının düşüp yaralanması sonucu daha fazla acı çekmesin diye babası tarafından vurulması ve Robert’ın gözyaşları… Filmin girişindeki bu sahneler zaten filmin sonuna da egemen olacak ‘acı çeken atın vurulması’ metaforunu son derece güçlendiren sahneler olarak nitelendirilebilir. Robert sırf ilanlarda yarışmayı görüp merak ettiği için ve yarışmaya katılmak maksadıyla değil sadece merakını giderip yarışmanın yapılacağı yeri seyretmek için dans maratonu alımlarına uğramıştır ama uyanık Rocky’nin Robert’ı eşsiz kalan Gloria ile eşleştirmesi sonucu, genç adam kendini bu acımasız maraton içinde buluverir. Robert; Gloria gibi tepkisel ve ani parlayan, umutsuzluğa gömülmüş bir karakter değil aksine son derece sakin, olumlu ve sürekli okyanustan ve günün doğuşundan bahseden halleri ile adeta bir iyimserlik ve umut anıtı gibidir. Tabii ki yarışmanın ilerleyen safhalarında Robert’ın bu halinde de çatlamalar başlayacak ve bu olumlu karakter bile olumsuzluğa doğru yol almaya başlayacaktır. Alice’e gelirsek… Kalbinizi en fazla kıracak, en çok korumak isteyeceğiniz ve sizi film sonunda düştüğü durumla en çok üzecek karakter belki de Alice’dir. Alice bir kuğu gibi olan hali, kraliyet balosundan çıkmışçasına güzel giyinmiş duruşuyla(aslında Alice’in de sadece iki elbisesi vardır. Bu iki elbise ve makyaj malzemeleri onun sahip olduğu yegâne şeylerdir. Fransa’dan alınmış gibi duran beyaz elbisesini de aslında annesi dikmiştir.) Alice başta diğerlerine görünüş bakımından ve bir salon hanımefendisini andıran duruşları ve kibarlığıyla hiç de benzememektedir. Zaten Alice bu yarışmaya menajeriyle, sırf bir Hollywood yönetmeni tarafından keşfedilme ümidiyle katılmıştır. Ama gelişmeler hiç de bu zarif ve umut dolu genç bayanın arzu ettiği gibi gerçekleşmeyecektir. Tüm bu karakterler dışında dört önemli karakter daha vardır filmimizde. Yaşını başını almış, ama hareketliliği ve hayat sevincinden hiçbir şey eksilmemiş olan denizci, yarışmanın en masum yüzlü ve tek hamilesi olan Ruby, erkek arkadaşı James ve tabii ki zaman zaman insani yanları ortaya çıksa da ticari çıkaralarını hiçbir zaman geri plana atmayan yarışmanın sunucusu ve yapımcısı Rocky… Hamile olan genç kıza yani bebek yüzlü Ruby’e sürekli Gloria karakteri çıkışmakta ve hamile haliyle nasıl bu yarışmaya katılmayı göze alabildiğini ve bu sefalete bir bebeği nasıl sürükleyebildikleri konusunda genç kızı adeta azarlamakta ya da kızgın bakışları ile adeta kızı dövmektedir. Gloria aslında bunu kötülüğünden yapmaz tabii ki, o sadece düşüncesizliğe ve insanların kendilerini ve masum canları soktukları rezil durumlara kızmaktadır. Hamile karakterin kızgın tepkilere cevabı ise içler acısıdır: ‘‘Mecburum!’’ Gloria’nın sürekli olarak partnerine bir çocuğu bu sefalete getirmenin yanlışlığını dile getiren ve kınayan sözlerle eleştirmesine tabii ki James, yani hamile karakterin kocası çok kızmakta ve Gloria’ya bir daha karısına yaklaşamaması konusunda gözdağı vermektedir. James’in hamile eşini yarışmaya sokmasının nedeni şu acı sözlerde gizlidir; ‘’ Yedi öğün yemek veriyorlar!’’Atları da vurularAtları da vurular

            Filmin hepsini anlatarak henüz izlememiş olanların heyecanını söndürmek niyetinde değilim. O yüzden bu ok gibi vurucu filmde olanları özetlersek… İlk başta tüm yarışmacılar umut ve enerji içindeyken, yarışma ilerledikçe ve haftalarca sadece iki saatte bir verilen 10 dakikalık aralarla dinlenme fırsatı bulan yarışmacıların metabolizmaları bu acımasız maratona direnmekte zorluk çektikçe, her şey değişmeye başlar. Artık bu hayal yarışması adeta bir kâbus maratonuna dönmeye başlayacaktır. İnsanlar halüsinasyon görmeye ve akıl sağlıklarını kaybetmeye başlayacak, kalp krizinden ölen ya da beyin kanaması geçiren yarışmacılar seyircilere ve diğer yarışanlara ‘‘Sıcak çarpması sonucu doğan küçük bir rahatsızlık. Sorun yok!’’ şeklinde lanse edilecek, show ne pahasına olursa olsun yarışmadan ziyade acımasız bir gösteri olan(ki filmin posterine de bakacak olursanız ‘’People Are The Ultimate Spectacle’’ yani ‘‘İnsan Nihai Gösteridir’’cümlesi bile durumu özetlemektedir!) bu maratonda devam edecek, kazanan yarışanlar değil; yarıştıranlardan başkası olmayacaktır.

                    Filmin son derece derin anlamlar içeren repliklerine geçmeden önce, filmdeki çok önemli bir iki noktayı; günümüz kapitalist dünyasıyla son derece bağdaşan noktaları belirtmeliyim. O dönemler TV olmadığı için bir kapalı stadyumda gerçekleşen bu yarışmanın kazancı tabii ki izleyenlerin bilet paralarından gelmektedir ve gelen konuklar aynı günümüz BBG, Biz Evleniyoruz, Pop Star gibi yarışmalarda olduğu gibi tuttuğu çifti ya da bireyi deliler gibi desteklemekte, hayranları oldukları yarışmacılar adına pankart açmakta, hatta o çifte ya da kişiye sponsor bulmaya çalışmaktadır. Sponsor, inanabiliyor musunuz? Zaten, filmimizde Robert ve Gloria çiftinin taraftarı olan yaşlı bir bayan da çifte sponsor bulacak ve çiftimiz de yarışma boyunca onları finanse eden şirketin adının bulunduğu sweat-shirtleri giyerek bir nevi ayaklı reklam panosu haline gelecektir. Kısacası, daha buhran yıllarında(tabii kapitalizmin tarihçesi Sanayi Devrimine kadar uzanmaktadır) günümüz yarışma programlarının ve günümüz sponsorluk ve reklam aktivitelerinin temelleri atılmıştır. ‘‘Atları da Vururlar’’ ın günümüz kapitalist medya dünyasını özetlemekteki başarısını, sadece bu detaylar bile çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

                Being There film incelemesinde yapmış olsam da; Atları da Vururlar filmini yönetmen, oyuncular, senaryo bazında tek tek incelemeyi düşünmüyorum. Sadece, Sydney Pollack’ın acı çeken insanın da, yaralı atlarda olduğu gibi vurulması gerektiğinin metaforunu geçmişin verildiği ilk sahneler ve film boyunca ara sıra yansıyan; Robert’ı  mahkeme salonunda, hapiste, polis arabasında gördüğümüz sahnelerle ne kadar ustaca yansıttığını söylemek istiyor ve  Gloria’nın kendini vurdurduktan sonra vurulduğu yere değil de filmin başındaki  atın vurulduğu yere, yani otlağa düşüşünün gösterilmesindeki inanılmaz derecede yaratıcı film yönetimini dile getirmeyi bir borç biliyorum. Bunun dışında filmin yönetmeninin yarışmanın acımasızlığını göstermedeki üstün başarısını, oyuncuların kalbinize hançer gibi saplanacak etkili performanslarını kendi gözünüzle görmeniz gerektiğini söyleyip filmden kendimin seçtiği birkaç repliği sizinle paylaşmak istiyorum.

 

Aşağıdaki konuşmalar yarışmaya ilk alımlarda yarışmacılığı tehlikeye giren Gloria ve yarışmayı düzenleyen Rocky’nin arasında geçen diyaloglardır:

 

 — Özür dilerim.

— Ben ne olacağım?

— Özür dilerim.

Özrünle kahve veya sigara alamam.

—İstisna yapmam mümkün değil.

—Peki, ona ne demeli? O hamile değilse ben de Nelson Eddy’yim!

Çocuk doğurmak kadar sağlıklı şey yoktur. Hem seyircinin desteğini almasını sağlayacak bir şey bu.

—Peki, ne yapmamı istiyorsun? Gidip hızlıca hamile mi kalayım?

Atları da vurularAtları da vurular

 

Şimdi belirteceğim diyalog; Gloria, Alice ve denizci arasında geçen ve sefaletin ne boyutlarda olduğunu, insanların çıkmazını çok iyi anlatan replikler olmalarından ötürü son derece önemlidir:

 

Denizci: Bir keresinde iki donanma görevi arasında bir sığır gemisinde çalışmıştım. O da bu işin aynıydı. Anlatabiliyor muyum?

Alice: Hayır, pek anlamadım.

Denizci: Bir düşün.

Gloria: Sığırların durumu bizimkinden çok da kötü değil. Hatta daha iyi. Mezbahaya semiz gitsinler diye karınları devamlı doyuruluyor.

Denizci: Sonra eli balyozlu bir Doğu Avrupalının önüne geliyorlar ve güm!

Gloria: Ama başlarına ne geleceğini bilmiyorlar. Bu yüzden bizden bir basamak üstte sayılırlar, değil mi?

Denizci: Evet, o açıdan bakınca öyle.

 

Yarışmayı düzenleyen, belki de yarışmanın tek galibi olan Rocky’nin acımasız yarışma ilk başladığında seyirciyi ve yarışanları heyecanlandırmak için mikrofondan söylediği sözler aşağıda yansımaktadır. Sizce de Rocky’nin bu sözleri günümüz yarışma programlarını ve bin bir umutla bu yarışmalara bel bağlayan insanların durumunu özetlemekte değil midir? Biz susalım ve sözcükler konuşsun… :

 

—Kader dansına hoş geldiniz bayanlar baylar! Pistte dönüp duracağız. Ve bu sadece başlangıç. Sürdükçe sürecek. Peki, ne zaman sona erecek? Ancak bu saf, pırlanta gibi gençlerden son ikisi kaldığında. Son iki dansçı bir sağa bir sola giderek, tökezleyip topallayarak ayılıp bayılarak umutsuzluk ve yenilgi denizini geride bırakıp zafere ulaştığı zaman. Tek bir çift, yıpranmış bedenlerle yitik hayallerin üstüne basa basa buradan çıkacak ve 1500 gümüş dolarlık büyük ödülümüzü alacak. Işıkları açın çocuklar. Bayanlar baylar, işte Kader Saati. Tek ödül var. Dans pistinden tek bir çift, şöhret ve servete uzanacak. Pes edenlerse, teslim olanlarsa atılacak! Doğru, kurallar çetin. Ama çetin bir dönemden geçiyoruz. Büyük önderimiz Herbert Hoover’ın deyimiyle, refah iki adım ötede. Peki ekonomik krize ne diyoruz biz?(Burada Rocky nanik gibi bir hareket yapmakta ve ekonomik krizin bize vız geldiğini belirtmektedir.)

 

 

Alice ve Robert’ın arasında geçen minik bir diyalog:

 

—Niye California?

İnsan açlıktan ölürken soğuktan donmuyor. Sonra sinema var

 

Alice’in filmin sonlarına doğru Robert’a söylediği etkileyici cümle:

 

—Belki de bu dünya rol dağıtımı bürosundan farksız. Daha biz başvurmadan bütün listeleri doldurmuşlar.

 

Aşağıda yazılanlar, Alice’in çalınması üzerine mahvolduğu ve bir yıldız adayı olarak iki elbisesinden geriye sadece bir tane kaldığı için son derece üzüldüğü kayıp elbisesini yarışmanın ilerlediği günlerde lime lime edilmiş bir şekilde çöp kutusunda bulan Robert ile elbiseyi kendisinin kestiğini ve çaldığını hiç utanmadan Robert’a itiraf eden Rocky arasında geçen diyalogdur. Lütfen dikkatle okuyun! :

Atları da vurularAtları da vurular

—Onun elbisesiyse bile mahvolmuş. Artık elimden hiçbir şey gelmez.

—Kimin yaptığını bulmaya çalışmayacak mısın? Biri onu çalıp lime lime etmiş. Herkesi bir araya toplayıp kimin yaptığını bulmaya çalışabilirsin.

— Yarışmacılardan biri yapmadı.

— Nereden biliyorsun?

—Çünkü çalan bendim.

— Ama niye?

— Gösterinin iyiliği için. Hepimizi ilgilendiren de gösteri zaten, öyle değil mi?

—Hayır, yarışma bu. Öyle olması gerekmiyor mu? Yaptığınız reklamlarda yarışma olduğunu söylemiyor musunuz?

—Onlar için değil. Senin için öyle belki, ama onlar için değil! Kafanı dikip güneş ışığına baktığını seyretmek için mi adam başı 20 sent verdiklerini sanıyorsun? Güzellik salonundan yeni çıkmış gibi görünen Alice’i seyretmek için de vermiyorlar. Kimin kazanacağı umurlarında değil. İster siz kazanın, ister James’le Ruby, Mario ve Jackie ya da lahana bebek kazansın. Tek istedikleri biraz sefillik görmek. Bu sayede kendilerini daha iyi hissediyorlar. Buna hakları var.

—Halimize bir bak! Kir içindeyiz. Ayaklarımız şişti. Gözümüzden uyku akıyor. Ne istiyorsun? Bu kadarı yeterli değil mi?

—Elbette. Yeter ki seyirci inanabilsin. Ama Alice, Buckingham Sarayı’ndaki partiye gidiyormuş gibi görünürse nasıl inanabilirler ki? Alice büyüyü bozuyordu. Şimdi o da görünmesi gerektiği gibi görünüyor.

 

              Aşağıdaki konuşmalar Gloria ve Rocky arasında geçmektedir. Belki de günümüz yarışma programlarının mantalitesini en iyi anlatan cümleler bu konuşmada saklıdır… :

 

—Aklıma bir fikir geldi. Gösteriye katkısı olabilir. Hepimiz bundan faydalanabiliriz; özellikle de siz ikiniz. Ayrıca seyircilere heyecanlanmaları için bir sebep vermiş oluruz.

—Ne yapacaksın? Bizi kafese koyup seyircilere fıstık mı attıracaksın?

— Hayır. Şaka bir yana…

— Şaka eden kim?

Evlenmenizi istiyorum. Buracıkta, dans pistinde. Düğün halka açık olacak. İsterseniz gösteriden hemen sonra boşanabilirsiniz.(Robert ve Gloria’yı evlendirip izleyicilerin daha çok ilgisini çekme arzusundadır Rocky.)

   …

—Her şeyi berbat etmeden mutlu olmuyorsun, değil mi? Kimseyle evlenmeyeceğim!

— İş bu; sadece iş. Bak, yeni elbiselerin olur. Bir sürü hediye alırsın. Gümüş takımlar, waffle ızgaraları, ekmek kızartma makineleri.

—O kadar ıvır zıvır ne işime yarayacak ki?

—Satarsın! Rehin verirsin! Ben size yardım etmeye çalışıyorum. Belki birkaç yüz dolar kazanırsınız. Az para mı? Tabii size attıkları penilerle çekip gitmek istemiyorsanız.

—Öyle mi? Ama belki de kazanırız.

—Bak tatlım, ben uzun zamandır bu işi yapıyorum. Kazanacak birini ilk bakışta tanıyamayabilirim. Ama kaybedecek birini görür görmez tanırım.

— O… çocuğu!Atları da vurularAtları da vurular

— Belki de öyleyim.

—Bu işten birkaç yüz dolar kazanmak istiyor musun, istemiyor musun?

— Kazananlar 750’şer dolar alacak.

— Doğru, faturalar düşülmeden önce.

— Ne faturası?

Bu maraton kendi kendine mi yürüyor sanıyorsun? Her gün faturalar yığılıyor. Kayıtlarını tutuyorum. Bana yığınla paraya mal oluyorsunuz. Çamaşır, temizlik, telefon, sağlık faturaları. Aklına ne gelirse…

 

Bu repliklerden sonra ne bu şahane film ne de senaryolaştırıldığı mükemmel roman hakkında daha fazla konuşmaya gerek duyuyorum. Ama sadece size şu soruları sormak isterim. Sizce de Atları da Vururlar’ın aktardıkları bize bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Sizce de ülkemizde 80’lerden sonra inanılmaz bir fırlama gösteren popüler kültürün etkileri, tüm o tüketim çılgınlığı, televizyonlarımıza 2000’lerden itibaren egemen olmaya başlayan format programları(BBG, Pop Star gibi…) bu anlatılanların en acı örnekleri değil midir? Bu sorularla sizi baş başa bırakmadan önce yazımı geçenlerde popüler kültür üzerine hazırladığım bir ödevden aynen aldığım kısa bir bölümle sonlandırmak istiyorum :

 

‘‘2000’leri, yani günümüzü düşünün… Tüketim çılgınlığının adeta bir kaosa dönüştüğü; pek çok şeyde birbirinden ayrılan ve kutuplaşan toplumun  ‘’tüketim’’ olgusu söz konusu olunca tek yürek olduğu; evimizde otururken, arabamızda ya da otobüste giderken, sokakta yürürken, alışveriş merkezlerinin lavabolarında elimizi yıkarken dahi bizi bırakmayan reklamların mesajlarıyla beynimizi sulandırdığı; kadın programlarının kol gezdiği ama kadının özgürleşmesinden çok muhafazakar çözümlerin popülerleştirildiği; milletin evlenmek için program program gezdiği; reality showlarda kamu ve özel hayatın sınırlarının kuşa döndüğü; SMS çılgınlığının doruğa ulaştığı; mafya dizilerinin ve derin devletin içselleştiği; internetteki arkadaşlık sitelerinin sanal karakterler yarattığı çılgın, kaotik ve düşünmeyen kitleler yaratan 2000’ler…

Yabancı formatlı yarışma programlarının toplumumuza sızdığı ve kısa bir süre içinde bu reality showların bizimle içselleştiği bir dönemdir bu dönem. Avusturya’daki Taxi Orange yarışmasının Türkleştirilmiş hali olan Biri Bizi Gözetliyor yani nam-ı değer BBG evi çılgınlığı ile başlayan; ‘‘Dokun Bana’’, ‘‘Pop Star’’, ‘‘Akademi Türkiye’’, ‘‘Gelinim Olur musun?’’ a kadar uzanan çılgın bir furya baş göstermiştir 2000’lerde. İzleyenlerin yarışmacılarla kendilerini özdeşleştirdiği, adeta ona yapılan hatayı şahsına yapılan bir hakaret olarak alıp hararetlendiği, milletin iki- üç yarışmacı çevresinde adeta kutuplaştığı ve birbirleriyle dalaştığı, Melihciler ve Eraycıların ve Gayecilerle Kaancıların stüdyolarda birbirine girdiği, SMS’lerin havada uçuştuğu, yarışmanın sonucunun hayati bir mesele haline sokulduğu, Kaynana Semra’nın gelin adaylarına yaptıklarının ülke gündemine çığ gibi düştüğü, jüri üyelerinin kavgalarının yarışanlardan daha ön plana çıktığı, yarışmacıların yeteneklerinden ziyade imajlarına ve toplumsal yerlerine bakılarak oy aldığı, kısa yoldan ünlü ve zengin olabilmek için milletin kendilerini paraladığı ama 15 dakikalık ünlüden başka bir şey olamadığı reality showlar…

Kamu ve özel hayatı birbirine sokan ve adeta röntgencilik güdümüzü besleyen, bugün hala devam eden bu programlarla adeta beynimiz uyuşturuldu, uyuşturulmaktadır. İnsanlar kısa yoldan statü atlamak için bu programlara bel bağlarken bir, iki gün süren ünlerinin tadı damaklarındayken birden bir kenara atılıp yerini başka 15 dakikalık ünlüye bırakmakta,  2000’lerin başından beri her kanalda en az bir-iki tanesi bulunan bu reality showlarla dünyada olup bitenleri sorgulamayan, sunulan vahşi eğlenceler içinde düşünme yetisini gitgide kaybeden kitleler yaratılmaktadır. Düşünmeye ve çözüm aramaya, sistemi sorgulamaya ve yeni şeyler üretmeye yarayacak boş zaman dilimlerinde bu yarışmaların bize sunduğu gerçekliklere kapılan ve asıl gerçek olanı unutan bizler çalışan çarka ve mevcut sisteme iyice kabullenici bir hal almakta, popüler kültür ve kitle kültürü içinde boğulup durmaktayız.

            Reality showlar hakkında konuşmamı bitirmeden önce; kısaca birinden, beynime hiç unutulmamacasına kazınan bir tanesinden bahsetmek istiyorum. 2000’lerin başında ekranlara gelen, diğer reality showlar kadar ünlü olmasa ve bugün çok da hatırlanmasa da o dönem oldukça popüler olan bir yarışma programı vardı; Dokun Bana! Bu yarışma programı tüketim olayının ne kadar acıklı hale geldiğini, kapitalizmin insanları nasıl da ağlanacak duruma soktuğunun en önemli kanıtıdır bence. Zira, bu yarışmanın amacı ödül olan bir arabaya aralıksız bir şekilde en uzun kimin dokunacağının tespit edilmesi ve bu kişinin yarışma sonunda büyük ödül olan arabayı evine götürmesiydi. İnsanların türlü şekillere girerek ellerini arabadan hiç çekmeme mücadelesi verdiği bu yarışmada dinlenme süresi sadece 6 saatte bir verilen 20 dakikalık bir araydı.  İnsanların yarışmadan elenmemek için resmen fenalık geçirdiği, hatta tuvalet molası alıp diskalifiye olmamak için altlarına yaptıkları inanılmaz acıklı bir yarışmaydı Dokun Bana.  Bu yarışmayı izlerken hep tüketim hırsının ne boyutlara geldiğini düşünmüş ve aklımdan  ‘‘Atları da Vururlar’’ filmini geçirip durmuştum. Çünkü; Dokun Bana, Sydney Pollack’ın 1969 yılında çektiği ve Horace McCoy’un romanından uyarlanan orijinal adıyla ‘‘They Shoot Horses, Don’t They?’’ adlı filmiyle inanılmaz benzerlikler gösteriyordu. Bu filmdeki Büyük Buhran sonrası insanların çaresizce ünlü olabilmek, ödülleri kazanabilmek için girdikleri dans maratonu adeta Dokun Bana’nın ikizi gibidir. Sadece çok kısa süreliğine verilen yemek molaları dışında hiçbir aranın verilmediği ve insanların ne pahasına olursa olsun kazanmak için hiç durmadan dans ettiği bir maraton…  ‘‘Atları da vururlar’’ da zaten bu acımasız maraton yüzünden  kalp krizi geçiren, akıl sağlığını kaybeden insanların acıklı durumunun altını çizmek için kullanılmış bir metafordur. Atların acı çekeninin vurulması gibi, acı çeken insanın da vurulması ve polislere ‘’Atları da vururlar’’ diye savunma yapılması ve filmin en etkili şekilde bitişi… Dokun Bana’da kimse vurulup atlar gibi acıları dindirilmedi ama tüketim arzusunun getirdiği acınası durumun ve günümüz kapitalist çarkının acıklı yapısının kanıtı olarak beynimize kazılıp kalmıştır.

                                                                       …

Popüler kültürün kitle kültürüyle adeta birleştiği, yapışık ikiz haline geldiği, uyutulduğumuz, uyuşturulduğumuz bir süreci yaşamaktayız ülke olarak. Tüketim çılgınlığının gözlerimizi döndürdüğü ve markaların konuştuğu, giydiklerimizle ve sürdüklerimizle toplumdaki yerimizi gösterdiğimiz, metaların kölesi olduğumuz, bize sunulan standart mesajlar ve standart ürünler ile standartlaşıp herkesin birbirine benzediği bir çılgınlığın içinde kaybolup durmaktayız. Kapitalist amaçların, popüler kültür ürünlerinin kurbanı olmuş bir şekilde acı çekmekteyiz. Öyleyse 2000’lerdeki halimizi özetlemek için şunu söyleyebiliriz; ‘‘Atları da vururlar, öyleyse vurun bizi!’’

Naçizane

HAYAT, AKLIN GEÇİRDİĞİ BİR EVREDİR

22 Mins read

Hayatında bir kez bile doğduğu evden çıkmamış; dış dünya hakkında, en iyi dostu olan televizyonun öğrettikleri dışında hiçbir şey bilmeyen; saf, algılaması ağır, orta yaşlı bir adam, zorunlu bir sebepten dolayı dış dünyayla tanışmak durumunda kalırsa ve dahası,  türlü tesadüfler sonucu ve zeki geçinen,  toplumun ileri tabakası tarafından ülkece, hatta dünyaca politik görüşlerinden yararlanılan bir isim, haberlerin aranılan ismi, bir politik danışman ve gizemli bir  kahraman haline gelirse ne olur?

Ne olduğunu gelin, çok özel bir yapım olan ve sadece bir kez değil; defalarca,  her sahnesiyle adeta boğuşarak yeniden izlenmesi şart olan, 1979 yapımı muhteşem “Being There” filmini inceleyerek görelim.

İngiliz komedisinin en ünlü, en başarılı isimlerinden biri olan ve Pembe Panter serisiyle hepimizin beynine kazınan harikulade Peter Sellers, Amerikan Sineması’nın en yetenekli, en özgün ve en sempatik bayan oyuncularından Shirley Maclain ve iki Oscarlı başarılı kariyeri ile Amerika’nın bugüne kadar çıkarttığı en iyi oyuncularından biri sayılan Melvyn Douglas gibi usta oyuncuları bünyesine almış, 10 ödüllü (ikisi akademi ödülü olmak üzere) filmimizin öyküsü şöyledir;

Chance (Karakterin adının anlamının,  ”şans” olması düşündürücüdür!), varlıklı yaşlı bir adamın hizmetçilerinden birinin oğlu olarak o evde doğmuş olan ve hayatını yaşlı adamın köşkünden bir kez dahi çıkmadan geçiren, artık orta yaşlarına gelmiş, algısı ve iletişimi yavaş olan saf bir adamdır.

Evin hizmetkârlarından annesi öldükten sonra da yaşlı adamın köşkünde kalmaya, bir nevi himaye edilmeye devam eder. Chance’ın iki büyük zevki vardır. Birincisi evin içindeki bahçedeki çiçeklerle uğraşmak ve onların bakımıyla yakından ilgilenmektir. Kalbindeki tüm sevgiyi kendi elleriyle düzelttiği bahçeye veren Chance, zaten evin bahçıvanı konumuna gelmiştir. Kahramanımızın en çok zevk aldığı diğer şey ise televizyonudur. Hiç dış dünyaya çıkamamış olan, dışarıdaki insanların yaptıklarını ve yaşamlarını yalnızca televizyondaki programlardan, reklam ve haberlerden takip eden Chance için; bu elektronik kutu, yakın bir arkadaşın da ötesinde, adeta bir can yoldaşıdır.

Chance’a Lois adlı evin son kalan hizmetkârı olan yaşlı, zenci bir kadın bakmakta ve ona hiç şaşmayan bir şekilde aynı saatlerde yiyeceklerini getirmektedir. Chance’ın kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Ne nüfus cüzdanı, ne doktor ya da dişçi kaydı ne de kendi kıyafetleri… Evde bahçıvanlık görevini üstlenen Chance, bir bahçıvan gibi de giyinmemektedir; zira yaşlı adamın eskimiş fakat hala gıcır gıcır olan kıyafetleri ona verilmektedir. Kayıtlarda ismi geçmeyen, evdeki birkaç hzimetlinin dışında kimsenin görmediği, hiç dışarı çıkmayan bu adam adeta bir hayalet gibi bir hayat sürmektedir. Hayalet… Evin içinde sadece yemeğini yiyip, sevdiği birkaç plağı başa sarıp sarıp dinleyen, TV dışında dışarıyla hiçbir bağ kurmayan, bahçedeki çiçeklere gözü gibi bakan, yüzünde sürekli saf bir gülümse ile gezinen, ağır hareket eden, geç algılayan fakat yaşlı adama ait üzerindeki pahalı kıyafetlerle adeta bir İngiliz beyefendisine benzeyen enteresan bir hayalet adam…

Aslında filmde bu anlattıklarım çok uzun bir şekilde verilmez; zira filmin başladığı ilk anlar zaten yaşlı adamın öldüğü gün olan, Chance’in bugüne kadar köşkte geçen hayatının tamamıyla değişeceği o dönüm noktasında başlar. Yaşlı adam o gün ölür… Evde Chance’dan başka tek kalan artık zenci hizmetkar bayandır ve o da saf ve algısı düşük Chance’a yarın köşkten gideceğini ve köşkü boşaltmaları gerektiğini anlatarak, ona son yemek servisini yapar. Lakin, Chance’in söylenenleri ne anladığı vardır ne de olup bitenden kavradığı herhangi bir şey. Chance yine yüzündeki o saf gülümseme ve ağır hareketleriyle, sanki hayatı olduğu gibi devam edecekmişçesine kahvaltı, televizyon, bahçe uğraşları döngüsünde evdeki son gününü geçirir. Fakat sabah kalktığında her şey farklıdır. Zira ne bu saf adama acıyıp her gün kahvaltısını getiren Louis vardır evde, ne de sofrada kahvaltı… Zaten evdeki tüm eşyalar, televizyon da dahil olmak üzere örtüyle örtülmüştür. Chance yüzündeki saf ifade, üstündeki pahalı kıyafetlerle hala anlamsız anlamsız eve bakmayı sürdürür, üzerinde örtü olan TV’yi açar hiçbir şey olmamışçasına.

33

Bu sırada evin içine biri bayan, biri erkek olmak üzere güzel giyimli iki kişi girer. Boş olduklarını sandıkları evde, üzeri örtülü bir televizyonu izlemeye çalışan, şık giyimli bir bey gördüklerine şaşıran bu ikili aslında avukatlık firmasından gelmekte olan iki avukattır. Yaşlı  adam ölünce mülk hakkındaki hukuki işlemleri yapmak, onlara düşmüştür. Chance’in önce adamın akrabalarından biri olduğunu sanırlar; fakat kahramanımız konuştukça ve hikayesini saf ve yavaş hareketlerle anlattıkça durumun garipliği karşısında çok şaşırırlar. Genç avukat kadın daha ılımlı davransa da, erkek avukat Chance’a garipseyen bakışlar atarak bir gün içinde evi boşaltması gerektiğini söyler kesin bir tavırla.

Olanları, yaşananları hala algılayamayan karakterimiz yüzündeki o saf ifadeyle yaşlı adama ait olan ve kendisine verilmiş olan krokodil bavulu, yine yaşlı adamın eskilerinden oluşan ama hala gıcır gıcır olan giysiler ve takım elbiseler ile doldurup son kez kendi oluşturduğu bahçeye bakarak çıkar. İşte bu andan sonra da birbirinden enteresan ve trajikomik, bir o kadar da ironik olay birbirini takip eder. Ne de olsa elindeki pahalı bavulu, üstündeki klas takım elbisesi, paltosu, şapkası ve deri botları ile tam bir beyefendiye benzese de kahramanımız aslında; ilk defa dış dünyaya çıkan tam bir çaylak, tam bir saflık ve deneyimsizlik abidesidir. (Bu arada, Chance’in amaçsızca gezdiği sokaklarda arka fonda evsiz insan görüntülerinin olmasının da yönetmenin film boyunca yaptığı toplumsal iğnelemelerden ve ince dokunuşlardan biri olduğunu es geçmeyelim.)

Zenci bir çeteyle başlayan macerası ve elinde bavulu nereye gittiğini bilmeden yürüyüp durması, hayatında ilk defa gördüğü sokakları saf fakat heyecanlı gözlerle incelemesi ile geçip giden koca bir günün ardından Chance’ın şansı -adının anlamının getirdiği kozmik güçten kaynaklanmış olsa gerek- ansızın döner. Zira oldukça zengin ve ülke politikasında inanılmaz güçlü bir adamın karısının bindiği özel araba, hafif de olsa kahramanımıza çarpar ve bu güzel giyimli, varlıklı görünümlü adama çarpmanın kabul edilemez niteliğinden ötürü, hem arabanın şoförü hem de arabadaki leydi, yani Eve Rand; Chance’den defalarca özür dilerler. Eve, bu düzgün görünümlü ve giysili adamın önemli bir insan olduğunu düşündüğünden olsa gerek, büyük bir ısrarla doktora gösterilmesi gerektiğini söyler.

44

Şanslı Chance, lumuzin diyebileceğimiz arabanın içinde, sessizlik eşliğinde Eve ile oturur. Soyadı, hatta bir kimliği olmayan Chance’a Eve adını sorduğunda Chance , ”Chance, Chance the Gardener ”(Chance, Gardenyacı-Bahçıvan demek-) diye cevap verir içtiği içkinin boğazına kaçması sonucu öksürerek. Eve hemen bu iyi görünümlü beyin adını kendince yorumlayarak tekrarlar; ”Chauncey Gardiner? Bay Chauncey Gardiner!” Bu sahne cidden düşündürücü olan konuşmalar, ironi diyalogları silsilesinin en önemlilerinden biridir. Zira ”Gardenyacı Chance” şeklinde kendini tanıtan kahramanımızı; zengin, varlıklı bir adam görüntüsünden ötürü hemen ”Chauncey Gardiner” yapmıştır Eve! Ve ” Basil ve Perdita Gardiner’lar akrabalığınız var mı?” diyerek, bu adamın sırf kendisinin olmayan afili giysileri ve bir beyefendiyi andıran görüntüsünden ötürü, sosyetenin ya da politikanın önemli isimleriyle akrabalığı olup olamadığını merak etmeye başlamıştır.

Fakat yanlış anlaşılmasın, Eve Rand karakteri aslında ne kötü ne yapmacık ne de  yüzeysel bir karakterdir. Oldukça iyi bir kadın olan Eve, sadece belli bir kesimin eleştirisinin yapılmasında önemli bir unsur oynayan karakterlerden biridir.

Her neyse, sonra şanslı Chance’imiz bu kadının ölmekte olan  ve çok saygın bir kişi olan eşi Ben Rand’in, sayısız çalışanı ve oldukça ihtişamlı görüntüsüyle kocaman malikanesine gelir. Çünkü Chance’in minik kazadan hasar alıp almadığına emin olmak için kendisine bakacak olan doktorlar zaten bu malikânede mevcuttur. Zira ölmekte olan, saygın, güçlü karakterli, olgun ve oldukça yaşlı Ben Rand’in sağlığı oldukça kritik olduğu için malikâneye resmen ufak çapta bir hastane kurulmuştur.

Chance’in gelmesiyle, görevlilerden hizmetlilere kadar herkes bu iyi görünüşlü adama çok ilgili davranır. Ailenin doktoru ve yakın dostu tarafından muayene edilen ve herhangi bir şeyi çıkmayan Chance; aile doktorunun, Ben ve Eve’in da ısrarlarıyla birkaç gün gözetim altında bulunmak için malikânede kalması karar kılınır.

ChanceChance

Hakkında hiçbir şey bilmedikleri, az konuşan, yavaş hareket eden, fakat giyimi ve kuşamıyla çok saygın bir görüntü oluşturan Chance, Eve’in deyimiyle ”Chauncey Gardiner” herkesin merakını uyandırıp ilgi ve alakasını kazanır. Birbirinden komik, birbirinden ironik diyaloglar ve inanılmaz derecede zeki replikler de bu andan itibaren birbirini kovalar. Dış dünya ile o güne kadar hiç ilgisi olmayan, algısı bir bebeğinki kadar düşük olan ve yaşlı adamın evinde kendine bakan Louis’in ” Bu çocuğa ta küçüklüğünden beri ben baktım. Ne okumayı ne de yazmayı öğrendi. Kafasında beyin yoktu. Beyin yerine muhallebi vardı.” diye nitelendirdiği Chance’in; saçma sapan olan, söyleminden asla daha derin anlamlar içermeyen ya da sadece basit tabiat gerçekleri ve bahçıvanlık terimlerinden oluşan konuşmalarına o kadar büyük ve yüce anlamlar bahşederler ki adamın soylu biri yahut bir çeşit filozof olduğuna kendilerini inandırırlar. Dahası Ben’den politik danışmanlık alan, filmimizdeki Amerikan Başkanı olan Bobby’nin, Ben’in arzusuyla Chance ile karşı karşıya gelmesi ve ekonomik sorunlara çözüm konusunu Chance’a sorduklarında ve saf kahramanımızın olayı mevsimlerle açıkladığında  (çünkü karakterimizin dünya hakkında bildiği tek şey mevsimler ve mevsimlerin çiçekler ve ağaçlar üzerindeki etkisidir.) söylediklerinin altından çok derin anlamlar çıkarmaları üzerine  Chance’i ”politik bir deha” diye addederler.

Chance bu andan itibaren sağlık problemleri büyük boyutlarda olan Ben’in sağ kolu ve ülke habercilerinin ve politikacılarının merakla beklediği, yorumlarını ve fikirlerini duymak için yarıştığı inanılmaz gözde bir isim haline gelir. Katıldığı programlardaki soruları anlamasa da, sadece gardenyacı olarak çalıştığı dönemlerdeki doğa bilgileriyle ilgili alakasız şeyler konuşsa da, konuştuğu her alakasız şeye bir anlam bahşedip Chance’i büyüttükçe büyütürler. Artık başkanın bile kendine rakip gördüğü, Ben’in sağ kolu gibi güvendiği, Eve’in gizemi ve farklı tavırlarıyla duygusal hisler beslediği, medyanın köşe bucak kovaladığı, kendisi için tehlike arz eden bu adam ve geçmişi hakkında bilgi toplamak ve bir eksiğini ortaya çıkarmak için başkanın kendi  adamlarını deli gibi çalıştırdığı bir isim haline, geçmişi ya da herhangi bir kaydı bulunamayan gizemli bir deha, bir kahraman haline döner, bizim beyninde muhallebi olan Chance’imiz.

Filmin tümünü anlatıp merakı öldürmek hatasını işlememek için filmin konusunu burada kesiyor ve Being There’in neden özel bir film olduğu hususuna geçmek istiyorum.

Bu filmin çok başarılı ve bugün dahi hararetle tartışılan ve aynı dozda bir coşkuyla izlenen bir eser, bir başyapıt olması sürpriz değil diye düşünüyorum. Zira bir filmi iyi yapan, en önemli üç unsur olduğunu düşündüğüm ”oyuncu, senaryo ve yönetmen” üçlüsü Being There’de bir kez dahi teklemiyor, bir kez olsun bir hata vermiyor. Filmden bir sene sonra kalp krizinden ölen efsanevi Peter Sellers, şirinlik ve cazibeyi aynı bünyede toplamayı başaran çok az kişiden biri olan yetenek abidesi Shirley Maclaine ve ikinci Oscar’ını bu filmle kucaklayan usta oyuncu Melvyn Douglas üçlüsü, bu filmde resmen döktürüyor, adeta  top cambazı edasıyla birbirlerine inanılmaz paslar atarak filmin oyunculuk kalitesini doruğa çıkarmayı başarıyorlar. Başkan rolünde izlediğimiz bir diğer usta oyuncu Jack Warden’in son derece inandırıcı ve son derece güçlü performasyonunu  da unutmamak gerek tabii ki!

Peter Sellers’a geri dönersek… Filmimizin merkezindeki karakter olan Chance’a hayat veren Sellers, belki de en iyi performasyonunu bu filmde sergiliyor! Sulandırılabilmesi son derece mümkün ve inandırıcılık unsurunu yitirmesi fazlasıyla olası, çok kritik bir karakteri öylesine dozunda, öylesine kıvamında bir çizgide, o kadar ustaca sergiliyor ki herhangi bir sahnede herhangi bir hata bulma şansımızı elimizden çekip alıyor Peter Sellers. Chance’in, dünyaca ünlü Premiere Dergisi’nin seçmiş olduğu ”Tüm Zamanların En İyi Film Karakterleri” listesinde 49. sıraya alması Sellers’ın muhteşem yeteneğini ve sunumunu bir kez daha kanıtlıyor zaten.

Filmi yönetmen bazında incelersek… Hal Asby’nin yönetmen koltuğunda oldukça başarılı bir çalışma yaptığını söylemek için biran bile tereddüt etmeye imkân yok diye düşünüyorum. Zira yönetmen, bütün içinde küçük küçük dokunuşlarla ince eleştirileri oldukça zeki ve ince bir şekilde kamerasına yansıtmasıyla dahi, büyük bir alkışı hak ediyor. Chance’in hayatında ilk defa çıktığı dış dünyada dolaşma sahnelerinde, arka fona gayet zekice yerleştirilmiş evsiz insanlar(özellikle zencidir bu kişiler), ve sokaklardaki Amerika’daki dönemin ırkçılığını ve eşitsizliği beyaz adama dokunduran ve ülkeyi hicveden bir şekilde alaya alan duvar yazıları bunun en iyi örneklerinden biri. Bu noktada hemen şunu da belirtmeliyim; şahsen, Chance’in aptallığını fark eden tek kişinin bir zenci olması da bir tesadüf değil diye düşünüyorum. Herkes, dış dünyadan TV dışında bir haberi olmayan, algısı son derece yavaş Chance’i -kendi adlandırdıkları biçimde Chauncey Gardiner’ı- adeta bir deha, bir filozof haline getirirken, karakterimize resmen yıllarca dadılık yapan siyahi hizmetli Louis’in ”Bu çocuğun beyni muhallebi kadardı!” diyebilmesi bence; ”üstün, zeki beyaz adam” kavramı hakkında son derece ince, son derece akıllıca bir iğneleme(tabii burada da senaryonun muhteşemliği ve senaristin yeteneği devreye giriyor). Ayrıca, Chance her ne kadar eski yapımlar ya da klasik müzikle ilgili programlar da izlese; yönetmenin, Chance kanalları zapinglerken ekrana gelen popüler kültür ürünü programları ekrana getirişinde de ayrı bir dokundurma sezmemiz mümkün. Kanallar değiştirilirken abuk sabuk eğlence programları, reklamlar, ülkenin popüler sporlarından basketbol ile ilgili şarkı ve kliplerin ekrana yansıyışı… Bunların hiçbiri elbette bir tesadüf değil, yönetmenin toplumların içi bomboş eğlence kültürüne, popüler kültüre de bir hicvi bu kareler adeta.

Tüm bunların dışında; çekim yapılan yerlerin seçimindeki başarı hemen dikkat çekiyor ve zengin hayatının görkemli fakat resmi, kasvetli yanlarını çekim yapılan alanlarla ve görüntülerde kullanılan objeler ile son derece iyi vermeyi başarıyor Hal Asby. Filmin temposunun yavaşlığına(Yavaş olmalıdır; zira, Chance de oldukça yavaş hareket eden ve algılayan bir karakterdir. Yavaş olmalıdır; çünkü senaryo son derece güçlü metinleri ile yavaşça sindirilmesi ve yavaşça tadı alınması gereken bir yapıya sahiptir.) rağmen asla izleyici sıkmayışı da yönetmenin ayrı bir marifeti, becerisi olarak kabul edilebilir. Bir oyuncunun randımanın yükselmesinde, filmin yönetmeninin film sırasında göstermiş olduğu tavrı ve olaylara ve oyuncuya olan hâkimiyetinin son derece önemli olduğu gerçeğini düşünürsek; çektiği 15 filmde, toplam 10 oyuncunun Oscar adaylığı alıp üçünün de bu ödülü evine götürmesi dahi Asby’nin yönetmenliğindeki ustalığını zaten ortaya koymaya yeter diye düşünüyorum.

 

Ve senaryo… İşte bu noktada söylenecek o kadar söz var ki… Ama ben, bunun yerine Chance’in diğer karakterler, toplumun yüksek kesimi tarafından dehalaştırıldığı son derece Tirajı komik ve ironik diyaloglardan bazılarını sunup yorumu da size bırakmak istiyorum.

 

Aşağıdaki konuşma; Chance’in Ben, Eve ve aile doktoruyla ilk sohbetinden bir kesittir. Chance’e ne iş yaptığını sorar Ben. Chance evini kapattıklarını söyleyerek, yaşlı adamın evini kastediyorken, Ben hemen bu cümleden Chance’in çok iyi bir iş adamı olup iflas ettiği ve ”evim” diye benimsediği iş yerinin kapatıldığı çıkarımını yapar. Ve aşağıdaki tiraji komik diyaloglar ortaya çıkar:

 

Evimi kapattılar

Yani işinizi mi kapattılar?

Evet. Avukatlar kapattı.

 Ne demiştim? İşte tam da bunu kastediyorum. Bugün işadamları, SEZ’den gelen çocuk avukatların elinde oyuncak oluyor. Herkesin başında aynı dert var. İşler böyle giderse, doktorluk mesleğinin de sonu gelecek. Evet, sonu gelecek! Ne acı bir durum! Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz Bay Gardiner? Yoksa size Chauncey mi diyeyim?

 Chauncey diyebilirsiniz.

 Pekâlâ, ne planların var Chauncey?

 Bahçenizde çalışmak isterim.

 Ne demek istediğini anlıyorum. Ağaçlar ve çiçeklerle falan bir arada olmak ne harikadır, değil mi? Ben bu tür işlere pek meraklı değilim.

 Ben çok iyi bir bahçıvanımdır.

 İnsanın dertlerini unutması için iyi bir uğraştır. Her işadamı bir bahçıvan değil midir? O taşlı toprağı verimli kılmak için kendi elleriyle çalışıp durur. Alnından damlayan terle toprağı sular. Ailesi ve toplum için değerli bir şeyler üretir. Gerçekten de Chauncey, üretken bir işadamı üzüm bağındaki ırgat gibidir.

 – Ne demek istediğini anlıyorum. Arkamda bıraktığım bahçe öyle bir yerdi işte. Ama artık gitti.  Elimde kalan tek şey yukarıdaki odam.

Yapma Chauncey, dur bir dakika. Sağlığın yerinde. (Burada Ben, Chance’in ölümden bahsettiğini sanıyor; ama aslında Chance yukarıdaki odam derken, cidden yukarıda onun için verilen odanın kalabileceği tek yer olduğunu söylemeye çalışıyor.)

 Tanrı aşkına dostum, o hergelelerin canını sıkmasına izin verme. Savaşmak zorundasın. Bir daha da yukarıdan bahsettiğini duymayayım. Ben pek yakında oraya gideceğim.

Orası çok güzel bir yer Ben! (Chauncey hala malikanenin üst katındaki odadan bahsetmektedir.)

 

Bundan eminim. Zaten herkes öyle söylüyor. (Ben, Chauncey’nin cennetten bahsettiğini düşünüp cennet ve ölüm hakkında konuluyor aslında burada.)

Konuşmanın ileri safhalarında konuşulanlara otomatik ve aslında oldukça saçma cevaplar veren ve genelde hep susup dinleyen Chance’in bu suskunluğu altında da yine derin bir şeyler bulur Ben.  Diyalog şu şekildedir:

  Pek konuşmak istemiyorsun, öyle mi? Bunu anlayabiliyorum. Bir erkek her şeyini kaybedince öfke bir süre için mantığın önüne geçer. Ama bu fikir üstünde çalış.Onu sula. Gübresini ver.

Olur Ben. Peki.

– Eminim birkaç gün içinde yeni fikirler çiçek açacaktır.

Olur Ben. Peki

Şimdi gelecek olan diyaloglar Ben’den ekonominin durumu konusunda öneri almaya gelen filmdeki Amerikan başkanı Bobby, Ben ve Chance’in konuşmasını göstermektedir. Chance’a ekonomik açıdan iyileşme hakkındaki önerisi sorulur. Kahramanımız yine gayet alakasız bir şekilde, tek bildiği konuşma olan mevsimler ve bunların bitkiler üzerindeki etkisinden bahseder. Fakat onu dinleyen Ben ve başkan, Chance’in söylediklerine yine felsefi bir anlam yükleyerek onu adeta bir ekonomik defaymışçasına yüceltirler.

 

–  Ben’le aynı fikirde misiniz, yoksa geçici teşviklerle büyümeyi artırabilir miyiz?

 –  Kökler zedelenmedikçe bir şey olmaz. Ve bahçede her şey yolunda gider.

 –  Bahçede mi?

 Evet. Bahçede, büyümenin bir mevsimi vardır. Önce ilkbahar ve yaz gelir…

Ama sonra sonbahar ve kış… Sonra yine ilkbahar ve yaz olur.

İlkbahar ve yaz?

 Evet.

 Sonra da sonbahar ve kış?

 Evet.

 Sanırım genç arkadaşımız şunu söylemek istiyor: Doğanın mevsimlerini ister istemez kabulleniyoruz ama ekonomimizin mevsimleri canımızı sıkıyor.

 Evet. İlkbaharda her şey büyür.

 Bunun uzun süredir duyduğum en ilginç ve iyimser görüş olduğunu söylemek zorundayım. Bu sağlam görüşlerinize hayran kaldım. Senatoda eksikliğini çektiğimiz şey de bu. Gitmeliyim. Bu ziyaret çok aydınlatıcı oldu.

 -Evet, öyle.

Chance, birbirini takip eden komik fakat düşündürücü olaylar sonucu artık ülkede inanılmaz popüler isim haline gelmiştir. Tüm medya, başkanı bile korkutan bu adamın politik, siyasi ve ekonomik fikirlerini almak için adeta yarışmaya başlar. İşte aşağıdaki diyaloglar da Chance’in çok ünlü bir TV programında, sunucuyla konuşmalarını yansıtmaktadır:

 

-Bu kadar kısa zamanda davetimizi kabul ederek başkan yardımcısının yerini aldığınız için teşekkür ederim.

 -Evet.

 -Başkan’a yakın çalışan buna karşın pek tanınmadan kalmayı başaran sizin gibi insanlara rastlamak hep çok şaşırtıcı olmuştur. (Kimse tabii ki Chance’i tanımaz ya da bir kaydına ulaşamaz, zira Chance’in doğum belgesi ya da kimliği bile yoktur!)

 -Evet, çok şaşırtıcı.

 -Evet, tabii.

 -Sanırım bundan böyle tanınmayan biri olarak kalamayacaksınız.

 -Güzel.

 -Sanırım, Başkan’ın söylediğine göre onun ekonomik görüşü ile hemfikirmişsiniz.

 -Hangi görüş? (Burada herkes, Chance’in başkanın politik görüşüyle alay ettiğini sanıp güler. Oysa ki bizim Chance, cidden muhabirin ne demek istediğini anlamamıştır. Zira bırakın dünya görüşünü, dünya hakkında hiçbir şey bilmemektedir.)

 -Başkan bu ülkenin ekonomisini bir bahçeye benzetti ve bir düşüş döneminden sonra

doğal bir büyüme dönemi yaşanacağını söyledi( Başkan, Ben ile görüşmelerinde Chance’in söylediklerini alıp halka konuşma gerçekleştirmiştir daha önce çünkü.) 

 -Evet. Her şeyin büyüyüp güçlenmesi mümkün.Ve bin bir türlü yeni ağaç ve yeni çiçek için yeterince yer var.

 -Yani demek istediğiniz bu, bahçede yaşanan bir mevsimden başka bir şey değil.

 -Evet.Bir bahçenin bakıma ve sevgiye ihtiyacı vardır. Ve bahçenize sevginizi verirseniz her şey büyür. Ama ilk önce bazı şeylerin solması gerekir. Bazı ağaçlar ölür…(Burada sunucu ülkenin ekonomik durumundan bahsederken, Chance aslında gerçekten sadece tabiat hakkında konuşur. Yine Chance’in söyledikleri altında derin anlamlar bulunur, sadece bilinen doğa düzeninden bahseden Chance, ” dehasıyla”herkesi büyüler.)

 

Bu esnada o TV programını Chance’i evden çıkaran erkek avukatın sevgilisi de izlemektedir. Ağzında diş fırçasıyla yatak odasına gelen ve yaşlı adamın evinde gördüğü saf bahçıvanı, yani Chance’i televizyonda bulan avukat çok şaşırır. Kız arkadaşıyla diyalogu oldukça komik ve oldukça ironiktir.

 

-Bu o gardenyacı.

– Evet, Chauncey Gardiner.

– Hayır, gerçek bir bahçıvan.

 -Bahçıvan gibi konuşuyor. Ama bence çok zeki biri.


  Burada TV programı yeniden ekrana gelir.

Sunucu:

-Bu gerçekten çok ilginç. Peki ya kötü mevsimler?Sizce bir ülkenin, kriz dönemlerinin aşılmasını sağlayacak bir lidere ihtiyacı yok mu? Bizi iyi mevsimlerde olduğu kadar,

kötü mevsimlerde de yönlendirecek bir lider…

 -Çok iyi bir bahçıvana ihtiyacımız var. Ve Başkan’a katılıyorum. Bahçenin bakıma ihtiyacı var. Bu güzel bir bahçe.  Ağaçları sağlıklı…

Diyaloglardan da örnekler verdikten sonra, film hakkında daha fazla bir şey anlatma gereği duymuyorum. Zira bu muhteşem film, içindeki diyaloglar ve senaryosunun inanılmaz zeki ironisi ile her şeyi anlatmakta; temelsiz düşünceler, günümüz toplumunun yetiştirdiği boş beyinli bireyler, ambalaj insanları ve sistemleri (Her şey sadece süslü bir ambalajı olunca beğeni görüyor çünkü!), popüler kültür ile beyni sulanmış toplumlar,  doğadan kopmuş ve kendine yabancılaşmış bireyler, özneyken nesne olmuş insanoğlu hakkında en sarsıcı mesajları inanılmaz bir ustalıkla ortaya koyabilmektedir.

Herkesin arşivinde bulundurması şart olan bir baş yapıt olmasının yanında, sadece bir film değil; bir hatırlatıcı, insanı sarsıp uyuduğu uykudan uyandırma çabası olan Being There filmiyle ilgili yazımı bitirmeden önce, son olarak filmdeki önemli karakterlerden birinin cenazesinde okunan ve yine bu karakter tarafından ölmeden önce yazılan yazıyı (Cenazede bu yazıyı Başkan Bobby okumaktadır.) sizinle paylaşmak istiyorum. Hayata dair inanılmaz mesajları olan bu yazı ve özellikle bu yazının son cümlesi; aslında her şeyi, filmin vermek istediği ana fikri en iyi şekilde açıklamaktadır:

”         Zengin olanlara ne ihtiyacım var ne de onlara karşı sabrım. Ama dürüst olmak gerekirse onların da bana ihtiyacı olmadığını kabul etmeliyim.

Saygı duyduğum insanlarla aramda siyasi farklılıklar olmasına üzülmüyorum. Buna karşın, felsefemizdeki farklılığın bizi uzaklaştırmasına üzülüyorum.

Neden bir türlü mutfak personelimi, bazen bir kase kırmızı biberi dört gözle beklediğime inandıramadığımı asla kavrayamadım.

Arkadaşım sözünü duyduğumdan çok, ”efendim” sözünü duydum. Ama sanırım, zenginliğin başka ödülleri  de var.

Krallarla tanıştım. Bu görüşmeler sırasında aklıma garip düşünceler geldi.”Onu koşuda geçebilir miyim acaba?” ” Bir topu ondan uzağa fırlatabilir miyim? ” Görünüşümüz nasıl olursa olsun, hepimiz birer çocuğuz.

Mavzerinizi yükseltmeniz için nişangahınızı alçaltmanız gerekir. Size ne söylenmiş olursa olsun adil alışveriş diye bir şey yoktur.

Maddi açıdan çok zengin bir hayatım oldu. Fakat; son derece fakir olmayı düşünürek uykusuz geceler geçirdim.

Çok yaşadım, çok zorluklar çektim. Küçük adamlarla uğraştım, çıplak doğduğumuzu ve çıplak öleceğimizi ve hiçbir muhasebecinin hayatı lehimize çeviremeyeceğini unutan adamlarla.

Çocukken, Tanrı’nın insanları kendi görüntüsünde yarattığını öğrendim. Bunun üzerine ayna imalatına başladım.

Güvenlik, sükunet, hak edilmiş bir uyku… Amaçladığım her şey yakında gerçek olacak.

Hayat, aklın geçirdiği bir evredir!

 

 (Konuşma sırasında Chance cenazeden uzaklaşır ve yakındaki nehir kıyısında kırılmış dallara ve ağaçlara dokunur. Birden  derin olan nehrin üstünde!!! yürümeye başlar. Nehrin üstünde yürümek… İşte o an cidden sarsılırız. Çünkü  hayat gerçekten de yalnızca aklın geçirdiği bir evreden ibarettir!)

 

———–SON———–