Naçizane

DERGİ, HER TEFEKKÜRÜN KALESİ

10 Mins read

Dergi belirli aralıklarla çıkan bir süreli yayın türüdür. Periyotlar halinde raflara çıkar ve orada durması için belirlenen süre dolduğunda satılmamışsa yerinden indirilir, toplanır, yerini yeni dergilere bırakır. Kitapçı raflarına belli aralıklarla çıkan ve orada bir müddet kalıp toplandıktan sonra bulunması çok zor olan bu yayınlar, bugünkü tüketici gençlerin anlayacağı şekilde bir tüketim malzemesi olmaya ve etkisizleştirilmeye 1980 darbesi sonrası süreçte başlanmıştır. Dergi bir gölge oyunu gibidir, sahneye çıkar, kısa bir süre zarfından oyununu, fikrini, eleştirisini sergiler ve belirlenen sürenin sonunda sahneden iner. Birkaç gün sonra tekrar çıkacaktır sahneye ve sonra yine inecek, yine çıkacak, bu devr-i daim bu şekilde sürüp gidecektir. Dergilerin gölge oyunu’na benzeyen bu yönünden dolayı onları bir oyun ürünü sanan, onları etkisiz birer vakit öldürme aracı olarak gören gençler, tıpkı gölge oyununu da böyle görüp yanıldıkları gibi yanılmaktadır. Dergiler yirminci yüzyılın başından yani bin dokuz yüzlerin ilk yıllarından itibaren Türkiye’de fikir, edebiyat, felsefe, sanat, kültür ve siyaset hayatının oluşmasında çok önemli roller üstlenmiş, önemli görüşlere ve düşünce adamlarına ev sahipliği yapmışlardır.

1839 tarihli Tanzimat Fermanı’ndan sonraki dönemde ülkenin geleceği hakkında sıkıntılar baş gösterince Akçuraoğlu Yusuf’un “üç tarz-ı siyaset” diye adlandırdığı İslamcılık-Batıcılık (Jöntürk hareketi)-Osmanlıcılık ve Türkçülük fikirleri o dönemde fikir dergilerinde tartışılmaktaydı. Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’dan Mehmed Akif’le Eşref Edip “Müslümanlar kardeştir.” diyor; İctihad’da Abdullah Cevdet yalnız ve güzel ülkesine medeni bir ufuk olarak Avrupa’yı işaret ediyor; Ziya Gökalp, Mehmed Emin Yurdakul ve Ömer Seyfeddin Yeni Mecmua ve Genç Kalemler’de “Türklüğün vicdanı, dini ve vatanı birdir.” diyordu. Bu dergilerin oluşturduğu tartışma zemininde İngiliz-Amerikan aşklarından Arap-Fars sevdalarına, memalik-i Osmaniyye’yi birkaç parçaya ayırıp Batı’ya pay etmekten mevcut topraklarımızı genişletmeye kadar her fikir yazıldı, çizildi, tartışıldı. Bu fikir zenginliği Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’i önceleyen bir zemin oluşturdu, savaş yıllarında halk ve asker dergilerin yazdıklarıyla moral ve cesaret buluyordu. Balkan hezimetimizden kısa zaman sonra kurulan Türk Yurdu dergisi o dönem Tıbbiyeli, Mülkiyeli gençlerin vatan uğruna kaleme aldıkları yazılar ve Mehmed Emin Yurdakul, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Ahmet Hikmet (Müftüoğlu) gibi önderlerin satırlarıyla moral veriyordu cephede çarpışan askere.[1] Yine Cumhuriyet öncesi dönemde Yahya Kemal’in önderliğinde çıkan ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Hasan Âli Yücel, Necmettin Halil Onan, Ahmet Kutsi Tecer gibi çok önemli isimlerin yazmakta olduğu Dergâh dergisi fevkalade önemi haiz bir yayın olarak okuyucularıyla buluşuyordu. Cumhuriyet döneminde uzunca bir süre çok sayıda dergi neşredildi Türkiye’de. 1933 yılında eski bir İttihatçı ve meşhur gazeteci, İstiklal Mahkemeleri’nde tam üç kez yargılanan Hüseyin Cahid’in kurduğu Fikir Hareketleri isimli dergi oldukça ilginçtir, hakkında doktora tezi bile yazılmıştır.[2] Yine otuzlu yıllarda Cumhuriyet tarihimizin en önemli dergilerinden olan Kadro dergisi Şevket Süreyya Aydemir’in önderliğinde cumhuriyetçi, devletçi ve otoriter bir yayın olmakla birlikte birçok araştırmaya konu olmuştur.[3] Türkiye’nin iktisadi ve siyasi tarihini içeren ve Kadro hareketinden bahsetmeyen hiçbir çalışma yoktur denebilir.[4] “Ülkümüz demokrasi ve cumhuriyet için çalışmaktır” diyen Yeni Adam dergisi de o dönemde Peyami Safa ve Nazım Hikmet’in, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Sabahattin Ali’nin yazılarına ev sahipliği yapacak kadar önemli idi. Aynı dönemlerde Türkçü kesim de oldukça fazla sayıda dergi çıkarmaktaydı: Gökbörü, Bozkurt, Ergenekon, Orkun, Tanrıdağ, Ülkü, Çınaraltı ve daha niceleri… 1941’de Behice Boran’ın çıkardığı, bir müddet de Türk Kültürü’nün önemli araştırmacısı Pertev Naili Boratav önderliğinde çıkan Yurt ve Dünya isimli dergi o dönem Hasan Âli Yücel başkanlığındaki Milli Eğitim Bakanlığı tarafından destekleniyordu ve etkisi oldukça büyüktü. 1933’te yayın hayatına başlayan, Aziz Nesin, Melih Cevdet, Tomris Uyar, Cahit Sıtkı, Attila İlhan,  Orhan Veli, Bedri Rahmi Yaşar Kemal, Ece Ayhan, Necati Cumalı gibi Türk edebiyatının en önemli isimlerinin edebiyat sahnesine çıkmasına vesile olmuş olan ve yayın hayatını halen başarıyla sürdüren, ben yazmadan hatırlayabileceğiniz Varlık dergisi de muhakkak not edilmelidir. O dönem muhafazakar kesim de oldukça kaliteli dergiler neşrediyor, Necip Fazıl Büyük Doğu’dan, Nurettin Topçu önce Hareket’ten, sonra Dergah’tan, Sezai Karakoç Diriliş’ten bizlere çok kıymetli sedalarıyla sesleniyorlardı. Peki ya Yedi Güzel Adam’ın (Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Erdem Beyazıt, Hasan Seyithanoğlu, Ersin Gürdoğan, Mehmet Akif İnan) çıkardıkları Mavera’yı saymasak olur mu?[5]

Türkiye’de dergicilik faaliyetleri hakkında Tanzimat yıllarından 1950-60’lara kadar geldiğimizde bile bu kadar çok sayıda önemli dergi sayabiliyoruz. Aynı durumun -fikirler biraz daha kızışarak, marjinalleşerek ve militaristleşerek- 1980’e kadar geldiğini söyleyebiliriz.[6] Ancak 12 Eylül 1980 darbesi sonrası o dönemki hemen hemen bütün dergiler kapatılmış ve yasaklanmıştır. Dergi neşriyatı tarihimizin kırılma noktası 1980 darbesi olarak ele alınabilir, zira sosyal hayatımız da bu darbeyle birlikte çok büyük bir dönüşüme girmiş, darbenin dergicilik üzerindeki etkileri hem doğrudan yasaklarla, hem de dolaylı olarak toplumsal araçlarla hissedilmiştir.

Bugüne geldiğimizde dergi dendiğinde aklımıza içinde hakikaten fikir, felsefe, edebiyat namına hiçbir şey bulunmayan, şöyle bir elden geçirince sonuna geldiğiniz, sonrasında evde çaydan altlığı olarak vazife gören kuşe kağıt yığınları geliyor. Bugün yaşamını sürdüren birkaç köklü dergi dışında hakim olan bütün dergiler ideolojisiz, fikirsiz, tüketilmeye ancak okunmamaya gönüllü birer kağıt yığını halindedir. Dücane Cündioğlu fikir dergilerini üç ana başlık altında cemaat, kurum ve ideoloji dergileri olarak sınıflandırıyor[7] ancak ben ona katılmadığımı, zira ideolojilerin de artık cemaat haline dönüştüklerini düşündüğümü ifade etmek istiyorum. Bugün yayın yapan cemaat dergileri de ideoloji dergileri de ancak kendi cemaatlerine ya da fikirlerine mensup olan kişilere hitap etmekten başka bir etkinlik maalesef gösteremiyor. Doksanlardan sonra ideolojilerin çöküşe geçişinin de bu cemaatleşme ve kapalılaşmada etkisi büyük elbette. Ahmet Turan Alkan, fikir dergilerinin bizde okuyucunun zihninde yeni fikir hacimleri inşa etmek için değil, bundan ziyade “safları sıklaştıralım ey cemaat” mantığıyla çıkarıldığını söylüyor[8], haklıdır. Ne diyor Alkan, buyrun:

Fikir Dergiciliği, itibarlı ama iddialı bir tamlama. İdeolojik dergicilik, dernek dergiciliği, siyaset dergisi gibi isimlerden yola çıkılsaydı, belki bu tenkid temrinine ihtiyaç kalmayacaktı. “Fikir dergiciliği” derken, ıstılahın hakiki mânâsında entellektüel bir forum kasdedilmediğini artık anlıyoruz; kasdedilen “fikir” kavramının bütün dünya dillerinde taşıdığı müşterek itibardan hissemend olmaktan başka bir şey değildir.

Bir noktada hakkı teslim etmek gerekiyor; ülkemizde artık “entelektüel forum” olmak esprisine riayete dikkat eden dergiler de yayınlanıyor ama ne gariptir ki bu tür dergiler, bir ideolojiye, cemaate, siyasi görüşe bağlı bulunan dergiler kadar okuyucuda ilgi uyandırmıyor. Netice itibariyle bir derginin sadece yayın heyetinin gayret ve fikrî istikametinden ibaret olmadığını kabullenmeliyiz; okuyucu katkısı da son derece önemlidir. Okuyucunun, kendi kanaatlerini pekiştirmek ve meşrulaştırmak için dergi okumak gibi bir genel eğilimi paylaşması, bizde fikir dergiciliğinin seyrini de mühim nisbette tayin ediyor.

Seksen sonrası bu ülkenin beyinleri iğdiş, fikirleri itlaf, zihinleri hadım edilmiştir. Dolayısıyla bugün bir fikri esas alarak yapılacak bir dergicilik o dergiyi elbette o fikrin çok küçük bir grubuna sabitlemek anlamına gelecektir ki “safları sıklaştırmak”, “kendi çalıp kendi oynamak” deyimleri bu tür yayıncılığı çok iyi niteleyen söz öbekleri olmaktadır. Haykırdıklarını, vatanı-milleti savunduklarını, İslam’ı övdüklerini, emperyalizme meydan okuduklarını iddia eden dergiler bilmelidirler ki söyledikleri sözleri kendi fikirlerinden olanlardan başkaları okumamakta, duymamaktadır. Dolayısıyla bundan yirmi otuz yıl öncesinin zengin fikrî hayatını haiz olan Türkiye’sindeymişiz gibi kendi fikirleri etrafında yayın yapmaya çalışan dergiciler o dönemin Türkiye’sinde dergilerin yarattığı tartışma ortamı, fikir zenginliği ve felsefeleri oluşturma imkanından çok uzak kalmakta, yalnızca kendi okur kitlelerine seslerini duyurduklarından tezlerine bir antitezle de karşılaşmamakta, giderek içlerine kapanmakta ve (1) ya kendi fikirlerini kendileri gazlayarak gittikçe marjinalleşmekte (2) ya da kendilerini şu anki fikirsizlik, üretimsizlik ortamının şartlarına bırakarak gittikçe salmakta ve dağılmaktadırlar. Bugün o zamanın Türkiye’sinin dergiciliğini sürdürmenin hiçbir mantığı ve imkânı bulunmamaktadır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz derginin tek amacı olmalıdır: O veya bu düşünceyi değil, salt “düşünceyi” kutsamak ve yüceltmek. Zira elimizde o kadar az düşünce var ki ve onlar da o kadar zayıflamışlar ki onları övmenin, yüceltmenin hiçbir neticesi olamıyor. Şu zayıf fikirler çağında fikir sahipleri birbirini hedef alıp zayıflatmaya çalışacaksa hepten tükenmez miyiz, elimizde avucumuzda ne kalır? Amacımız düşünme eylemini yüceltmek ve beyinleri iğdiş edilmiş toplumumuzun, özellikle alışveriş merkezlerinde ya da barlarda dolaşmaktan başka bir iş yapmayan boş gençlerimizin okumasını, yazmasını ve fikir üretmesini yaygınlaştırmak olmalıdır. Bunun için dergi her düşünceyi desteklemeli, fikre ve akla dair ne varsa ayırt etmeksizin güçlendirmeye, gürleştirmeye çalışmalıdır. İfade edildiğinde kendisini algılayacak zihin bulamayan fikirlerin ifade edilmesi nasıl iyi bir sonuç verebilir ki?

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın” diyen Necip Fazıl bugünkü utanmaz toprağı görse nasıl kahrolurdu kim bilir. Önce toprağı arlandırmalı, sonra verimlileştirmeli, tohum ekilmeye ve mahsül elde edilmeye uygun hale getirmelidir. Tohum ekmek, sulamak, gübrelemek, ekin yetiştirmek ondan sonraki aşamadır.

Türk E-Dergi hiçbir çıkar gütmeden ülkesine ve toplumuna karşı böyle bir sosyolojik vazifesinin olduğunun bilincinde olarak kendine bunu amaç edinmiştir. Biz dergicilik derken tam anlamıyla entelektüel bir forum kastediyor, onu oluşturmak için çalışıyoruz. Basın yayınımızda Türk E-Dergi gibi geniş içerikli ve çok sesli dergilerin sayısının artmasını can-ı gönülden diliyorum.

 


[1] İlk sayısını 1911 yılında çıkaran Türk Yurdu dergisi halen yaşayan Türkiye’nin en eski ve köklü fikir dergisidir.

[2] Nahit Yüksel, “Fikir Hareketleri Dergisi”, Ankara 2004, Dan: Sina Akşin. http://acikarsiv.ankara.edu.tr/fulltext/2290.pdf

Bu konuda yapılmış bir başka önemli çalışma için bkz: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=Print&DergiIcerikNo=1100&Yer=DergiIcerik

[3] Kadro Dergisi üzerine yapılan doktora tezi için bkz: Temuçin Faik Ertan, “Kadrocular ve Kadro Hareketi (Görüsler, Yorumlar, Degerlendirmeler)”, Ankara l992, Dan:Prof.Dr.Abdurrahman Çaycı

[4] Fatih Demirci, “Kadro Hareketi ve Kadrocular”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 15, 2006. http://sbe.dpu.edu.tr/15/35-53.pdf

[5] Bu muhafazakar degiler için çok ciddi ve geniş bir okuma yapılmalı, ilk metin de şurada verilen hoş yazı olmalıdır: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=757

[6] Türk Yurdu dergisinin Türkiye’de fikir dergiciliğinin geçmişini ve bugününü bütünüyle ele alan Mayıs 2005 tarihli “Türkiye’de Fikir Dergiciliği” isimli özel sayısı mutlaka görülmelidir. http://www.turkyurdu.com.tr/dergi.php?did=213

[7] http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/haziran/09/dcundioglu.html

[8] http://www.aksiyon.com.tr/yazarDetay.do;jsessionid=B4E467D8413A273D0443AA3082B68B6A?haberno=14104

 

Naçizane

EDİTÖRDEN

2 Mins read

Merhaba değerli okurlar,

Yazın rehavetinin iyiden iyiye üzerimize çöktüğü şu günlerde sizleri bir Palandöken rüzgarı gibi serin ve ferah hislerle selamlıyorum.

Kırk dokuzuncu sayımızı yayımlıyoruz. Türk E-Dergi için büyük bir dönüm noktası olacak olan ellinci sayımızın arifesindeyiz. Bu ay dergimizi ÖSS’ye giren kardeşlerimiz için özel bir sayı niteliğinde hazırladık. Üniversitede okumakta olan ya da mezun olup şu anda yüksek lisans yapmakta olan, kimi çalışan, kimi üniversitede araştırma görevlisi olan yazarlarımız, genç üniversite adaylarına bölümleriyle ilgili tecrübelerini ve tavsiyelerini aktardı. Tercih döneminde bilinçsizce davranıp bunun cezasını yıllarca çekmemek için bu birinci ağızdan tavsiyeler üniversite adayları için çok bilgilendirici olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca dergimizin genel yayın yönetmeni Mehmet Egemen Özkan iyi meslek-kötü meslek kavramları üzerine temel bir yazı kaleme aldı.

Üniversite adayı olan arkadaşlarımız, akıllarına gelen bütün soruları dergimizdeki yazıların altına yazarak ya da bizimle info@turkedergi.com adresinden irtibata geçerek istedikleri yazara ulaştırabilirler. Bu konuda kendinizi rahat hissediniz. Bu dergi havadan konuşup aşağı bakmayanların değil, söyledikleri sözlerin işe yarar olmasına çalışan samimi insanların dergisidir.

Üniversite adayları için çıkardığımız bu özel sayımızda “Bir Usta” köşesinde yayımlamak üzere üniversite eğitimi ve bilim hakkında öğretici bir yazı olacağını düşünerek 1960 Nobel Fizyoloji/Tıp Ödülü sahibi Peter Brian Medawar’ın “Genç Bilimadamına Öğütler” adlı kitabından bir parça seçtik.

Bu sayımızda özel sayı kapsamından başka dünyamız için çok önemli bir konu olan “Yeşil Kimya” üzerine yazdığı devam yazısıyla Beysim Öztürk, “Ağlamak İstiyorum” adlı şiiriyle Nagihan Tekinaslan, “Ben” adlı duygulu yazısıyla Ender Kılınç sizlere seslendi. Bendenizin yazdığı “Üniversitede Bir Ölüm” adlı polisiye öyküyü de bu ayki sayımızda okuyabilirsiniz. Gündem Takibi’ni bu sayımızda Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans yapmaya ve araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlayan değerli bir yazarımız olan Alparslan Zengin yaptı.

Gerçek bir dönüm noktası ve muhteşem bir dergi sayısı için ellinci sayımızda görüşmek üzere.

İyi okumalar, iyi tatiller dileriz.

 

Naçizane

İSTATİSTİK

4 Mins read

İstatistik, temeli matematik olan genç bir bilim dalıdır. Rastgelelik içeren durumlara matematik yöntemleri uygulayarak analiz etmeyi amaçlar. İstatistik biliminin ve rastgelelik kavramının doğuşu ve bunlarla sosyal olguları analiz etme girişiminin tarihini anlatan “Şansın Terbiye Edilişi”* adlı kitabı sizlere ciddiyetle tavsiye ederim.

İstatistiğin Türkiye’de kullanımı ekonometriyle sınırlı olsa da istatistik teorisi dünyada rastgelelik içeren bütün durumları modellemede ve analiz etmede kullanılmaktadır. Rastgelelik kavramını olasılıkçılar ve istatistikçiler “sonucu önceden bilinemeyen” anlamında kullanırlar. Bunun tersi, yani baştan sonucu kestirilebilen durumlara ise “deterministik” yahut “belirlenimci” adı verilmektedir. Matematik deterministik yapılarla ilgilenirken istatistik rastgele yapılarla ilgilenir.

İnsan dünyada hangi durumun sonunu en baştan bilebilir? Dünyada insanın tekelinde olan, yalnızca onun kontrolünde gelişen olaylar çok az sayıda olduğundan dolayı hemen hemen her şey insan için rastgele bir sonuç üretmektedir. Aşağıdaki fikirler üzerinde biraz düşünelim.

Çocuğunuza iyi bir eğitim ve ahlak veriyorsunuz ama iyi bir insan olacağını garanti edemiyorsunuz.

Çalışma odanıza yeni bir lamba alıyorsunuz, onca para ödemenize ve lambanın kutusunun üzerinde ortalama ömrü 2-3 yıldır diye yazılı olmasına rağmen lamba ertesi gün beklenmedik bir şekilde patlayıveriyor.

Klişe olacak ama zar attığınızda kaç geleceğini önceden bilmiyorsunuz.

Sürücü kursunda eğitimlere eksiksiz katılıyorsunuz, bütün dökümanları okuyorsunuz ve kursa yazılıp sadece parasını ödeyip kurslara hiç gelmeyen, bilgisiz biriyle aynı gün ehliyet alıyorsunuz. Siz evinize dönüp arabanıza atlayıp keyifle şehir turu yapmak için yola çıkıyor ancak sokağın köşesinde bir kamyonetin hatasıyla elinizde olmayarak bir kaza yaşıyor; kursta birlikte olduğunuz arkadaşınızsa yıllarca şans eseri hiç kaza yapmadan araba kullanıyor.

Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Hepsinin söylediği ortak bir şey var, o da şu: Dünya üzerindeki hiçbir şeyin üzerinde insan tam kontrol sahibi olamadığı için hiçbir şey insan açısından deterministik değildir, herşeyde az veya çok bir rastgelelik/önceden kestirilemezlik payı vardır.

İşte istatistik bu düsturu kullanarak birçok alanda sağlıklı analizler yapılmasını mümkün kılar. Bunları da sırayla yazalım.

Tıp ve biyoloji: Benim akademik ilgi alanlarım arasında olan istatistikî tıp ve biyoistatistik canlıların çeşitli fonksiyonlarıyla ilgili araştırmalar yapılan disiplinlerdir. Mesela kardiyolojide EKG sinyalini oluşturan P, Q, R, S, T gibi karakteristik noktalar rastgelelik içeren bir davranışla oluşurlar. Kişinin kalp sağlığını ölçmeye yarayan, R-R aralıkları incelenerek kurulan pNN50 ve RMSSD gibi fonksiyonlar istatistik fonksiyonu yapısındadır.

Mühendislik: Bir başka ilgi alanım olan “Güvenilirlik Teorisi”, istatistiğin mühendislikteki güzel bir uygulamasıdır. Son zamanlarda çok popüler olan bu teori, bir sistemin sağlıklı çalışması olasılığıyla ilgilenir. Bir arabanın güvenilirliğini bu yolla inceleyebileceğiniz gibi bir bilgisayar yazılımının da güvenilirliğini bu şekilde analiz edebilirsiniz.

Kalite Kontrol: Bir üretim sürecinin ne kadar kaliteli oluşunda başvurulan konu olup endüstri mühendisliğinin önemli başlıklarından biridir. Güvenilirlik ve kalite kontrol teorilerini fabrikalarında iyi uygulayan batı ülkeleri ve Japonya dünyanın en kaliteli mallarını üretmektedir.

Ekonometri: Ekonomide birçok değişken vardır: GSMH, faiz, enflasyon, kur, yatırım miktarı, sağlık harcamaları, büyüme oranı, işsizlik… Bu değişkenlerden hangilerinin hangilerini ne ölçüde etkilediğini bilemiyoruz. Bu değişkenler arasındaki etkileşimi inceleyen bilim dalı, istatistik metotlarının ekonomi kavramları üzerinde kullanılması anlamına gelen ekonometridir.

Sigortacılık: Sigortalattırılmak istenen şeyin ortalama ömrünün bilinmesi bir sigortacı için hayati önem taşır. Mesela bir evin yangın, deprem, fırtına gibi etmenlerden dolayı ortalama kaç yıl sağlam kaldığını çok iyi hesaplamalı ve evi sigortalama işlemini bu bilgilerin ışığında doğru biçimde yapmak zorundasınızdır. Sigortacılık sektörü bu yüzden istatistikçileri şiddetle aramaktadır.

Psikoloji ve İşletme: En büyük teorik zenginliğini on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda yaşamış olan psikoloji ile bu zenginliği 1945-1995 yıllarında yaşamış olan işletme bölümleri bugün büyük oranda deneylere bağlı olarak ilerlemektedir. Üniversitedeki psikoloji bölümleri sürekli insanlar üzerinde psikolojik deneyler yapar ve bu deneylerde bazı durumlarla davranışlar arası ilişkilerin varlığını sorgular. Mesela gürültü altında çalışmanın başarıya olan etkisi… Bu durumu anlamaya yarayacak bir psikoloji deneyi yapılıp veriler istatistikle analiz edilir ve elde edilen sonuçların teoriyle uygunluğu incelenir. İşletme de iş yerlerinde anketler uygulayarak bu anketlerde iş hayatıyla ilgili kavramlar arasında bir bağlantı aranır, patronun işyerinde bulunma süresiyle çalışanların başarıları arasındaki ilişki gibi. Veriler toplanır ve istatistikle analiz edilir.

İstatistik bölümü yukarıda saydığımız çok çeşitli alanlarda çalışma fırsatları sunmaktadır. Yüksek lisansını istatistik alanında yapmış ve doktorasını bu alanda yapmaya hazırlanan biri olarak bütün öğrencilere istatistik bölümünü tavsiye ederim.

* Şansın Terbiye Edilişi, İan Hacking, Metis.

Naçizane

MATEMATİK

5 Mins read

Bir matematikçi sanmaz, bilir. İnandırmaya çalışmaz, ispat eder.

Henri Poincaré

 

Matematik*, şu anda dünya üzerindeki bütün fen bilimlerinin ve bazı sosyal bilimlerin temelini oluşturan bilim dalıdır. Bugün dünyadaki bilim disiplinlerinden ya da bütün üniversite bölümlerinden matematiği çıkarın, geriye pek bir şey kalmaz. Bütün mühendislik dalları problem çözerken matematiği kullanır. Bilgisayar mühendisliğinde her şey demek olan kodlama ve modern bir konu olan kriptografi, temeli Soyut Cebir olan konulardır. Lineer Cebir bilmeden bir bilgisayar mühendisi olamazsınız. Endüstri mühendisliğinin omurgası, matematiğin Optimizasyon adı verilen konusunun yine matematik çerçevesinde şekillendirilmiş bir çeşidi olan Yöneylem Araştırması’dır. Diğer bütün mühendislik dalları da matematiği tek problem çözme yöntemi olarak kullanır. İktisat, sosyoloji bazlı olan kısımları hariç, tamamen matematik kullanarak ilerler. Mikroiktisatın arz-talep dengelerinden makroiktisatın GSMH hesaplarına, piyasalar arası etkileşimlere kadar her şey matematikle ve grafiklerle anlaşılır. Bugün deneylere ve anketlere fazlasıyla rağbet eden bilim disiplinlerinin başvurduğu analiz yöntemi olan istatistik bilimi, matematik üzerine kurulmuştur.

Matematikte kaydedilecek her hangi bir teorik gelişme bu bilim dallarından en az birine muhakkak bir katkı yapar. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, bu bilimler gelişebilmek için matematiğe büyük oranda muhtaçtır.

İşte matematik eğitiminin öğrencilere kazandırmayı amaçladığı şey, bütün bu bilimlerin temelini oluşturan teorik bilgi ve analitik düşünme yeteneğidir.

Matematik okuyup işsiz kalmak gibi bir durum, elbette bazı istisnalar dışında, mümkün değildir. Matematik bölümünden mezun olan bir kişi “düşünebilmeyi” öğrendiği için çalışmaya başladığı bütün işleri herkesten daha kısa sürede öğrenip onlardan daha başarılı biçimde kendini geliştirebilir.

ABD’de yapılan bir araştırmada teorik eğitim alan öğrencilerin örneklerle eğitilen öğrencilerden daha başarılı olduğunun ortaya konulduğunu okumuştum. Matematik eğitiminde çok az somut örnek görebilirsiniz. Tamamen soyut kavramlar üzerinde çalışırsınız. Hiç bir matematik problemi elma, armut, enflasyon, entropi gibi somut örnekler içermez, sırf bilinmeyen x, y gibi kavramları kullanarak soru çözmeyi öğrenirsiniz. Soyut kavramlarla soru çözmeyi öğrenen bir kişi daha sonra bu x, y yerine elma, armut, enflasyon, entropi kavramlarını yerleştirerek onlarla ilgili soruları da rahatlıkla çözebilir. Matematikçinin bu özelliği girdiği her alanda o alanı okuyan kişilerden daha başarılı olabilmesini sağlar. Bir bütün problemlerinde arz-talep kavramlarıyla düşünme yetisini sınırlayan bir iktisatçı düşünün, bir de x, y kavramlarını hiç bir somut şeye endekslemeden genel çözümler üretmeyi öğrenen bir matematikçi. Bir matematikçi, x-y yerine arz-talebi koyarsa bir iktisatçıdan daha iyi bir iktisatçı, atom sayısı-bağ kuvvetini koyarsa bir kimyacıdan daha iyi bir kimyacı, sıcaklık-entropi kavramlarını koyarsa bir fizikçiden daha iyi bir fizikçi olabilir. Elbette o bilim dallarının öz yapılarını da iyi öğrenerek mümkün olur bu.

Biraz da pişmanlık açısından düşünelim. Üniversitede okuduğu bölümden memnun olmayan pek çok öğrenci tanırız. Bilgisayar mühendisliği okuyan biri iktisat okumadığı için, iktisat okuyan biri fizik okumadığı için, işletme okuyan biri matematik okumadığı için pişman olup üniversitenin ikinci yılında tekrar ÖSS’ye girerek eski streslerini tekrar yaşayabilmektedir. Matematik bölümünde okumanın bir diğer avantajı, bu pişmanlığı ortadan kaldırır. Matematik okuduktan sonra iktisat, işletme, endüstri ve bilgisayar başta olmak üzere birçok mühendislik, fizik gibi birçok bölümde yüksek lisans yaparak istediğiniz bölümde iş bulma fırsatı yakalayabilirsiniz.

Matematik okumanın en büyülü ve en değerli kazanımı -ki beni de büyüleyen esas bu yönüdür- bilim denen şeyin tam kalbinde durduğunuzu hissetmenizdir. Bilimin ne anlamı ve ne kıymeti varsa siz bunu tam anlamıyla yaşadığınızı hissedersiniz. Yaptığınız her çalışmanın dünyada net ve kalıcı birşeylere yaradığını bilirsiniz.

Dünyada son zamanlarda giderek popülerleşen disiplinler arası kesişimlerde matematik oldukça ilgi görmektedir. Benim de akademik ilgi alanlarımdan biri olan Biyomatematik bu tür disiplinler arası bölümlerin en dikkat çekici olanlarından biri. Bu alanın doğuşuyla insan sağlığından plankton popülasyonlarının gelişimine kadar canlılarla ilgili olan bütün araştırmalara matematik yöntemleri dahil edildi. Matematikçilerin sahip oldukları soyut problem çözme yetenekleri canlılıkla ilgili meseleler üzerinde somutlaştırıldı, biyologların temel bilgisiyle birleştirilip son derece güçlü bir disiplin elde edildi. Matematik okuyup bilim adamı olmaya karar verirseniz bu tür sentezler yapabilmenin gururunu da yaşayabilirsiniz.

Sonuç: Platon’un zamanında söylediği gibi, matematik bilmeyen giremez ya da matematik bilenlerin bilimde ve felsefede sınırsız geçiş hakkı vardır. Matematik bölümünden mezun olmanın avantajını şu an yapmakta olduğu bilimsel araştırmalarda yaşayan biri olarak öğrenci arkadaşlarıma üniversitede matematik okumalarını en ufak bir şüphe duymadan tavsiye ederim.

* Matematik bölümüyle ilgili can alıcı bir noktayı açıklamak için buraya mim koymak istedim. Üniversitedeki matematik eğitimi lisedekinden oldukça farklıdır. Aslında lisede matematik öğretilmemektedir. Lise 4’teki matematik konuları; türev, integral, seriler, diziler, üniversitedeki matematiğe giriş niteliğinde konulardır. Üniversite matematiğinin konuları, lisedekinden kat kat daha zordur. Ancak bu durum kimsenin gözünü korkutmasın, üniversitede konuların bir bilim adamı gibi ele alınış şekli bu zor konuları çok eğlenceli, büyülü ve kolay hale getirmektedir. Aşağıda verdiğim kısa okuma listesine bir göz atanlar bu konu hakkında doğru fikirlere ulaşabilirler.

1. Matematiğin Aydınlık Dünyası, Sinan Sertöz, TÜBİTAK.

2. Matematik Sanatı, Jerry P. King, TÜBİTAK.

3. Genç Matematikçiye Mektuplar, İan Stewart, Profil.

Naçizane

ALİM İLE KAYIKÇI

4 Mins read

 

Çölde Diyojen’e rastladım, “Gölge et, başka ihsan istemem.” dedi bana.

 

Ömrünü bilime, hikmete, felsefeye adamış bir alim, bilimsel bir toplantıya katılmak üzere yolculuğa çıkmış. Yolu bir yerde denize dayanınca karşıya geçmek için kıyıda hazır bekleyen kayıkçılardan birinin kayığına binmiş. Deniz yolculuğu sırasında kayıkçıyla alim sohbete başlamışlar. Alim: “Usta” demiş, “Sen felsefeden, matematikten, tarihten anlar mısın?”. “Yok beyim, saydıklarının hiç birini bilmem ben.” demiş kayıkçı. Alim kayıkçının bu cevabı üzerine söze girişmiş: “Sizinki nasıl bir hayat böyle? Sabahtan akşama kadar karşı kıyıya geçmek isteyen bir müşteri için bekliyorsunuz, günde kaç kişi gelir bilinmez, gelse bile dişe dokunur bir bahşiş bırakan eli açık müşteri Hak getire. Gün boyunca harıl harıl çalıştığınız pek söylenemez. Akşama kadar dört beş kayıkçı diz dize oturup sigara içiyor, oyun oynuyor, televizyon seyrediyorsunuz. Hayli seyrek gelen müşterileri beklerken onca müsait vaktiniz olmasına rağmen elinize bir kitap, bir dergi alıp okumuyorsunuz. Cennet gibi bir deniz kenarında, mavinin en güzelinin kalbinde oturup bütün gün zaman öldürüyorsunuz, bu güzelliğe şiirler yazmak yerine! Denize kah dalıp kah çıkan, türlü yeteneklerle uçup gökyüzünde süzülen dünyalar güzeli kuşları inceleyip bu güzellikler hakkında düşüneceğinize, hatta onları fotografla ya da resimle sabitleyip insanlığa bir güzellik sunacağınıza bütün bu güzellikleri görmüyorsunuz bile. En yeteneksiz insanın bile eline bir müzik aleti aldığında birden Fikret Emirov’a, Büyük Itrî’ye dönüşeceği bu ilahi mekanda siz bir ıslık bile çalmıyor, bir türkü bile mırıldanmıyorsunuz. Akşama kadar malayani bir bekleyiş… Üretip insanlığa sunduğunuz hiçbir değeriniz yok. Akşamdan sabaha kadarsa gündüz kazandığınız -kazandınızsa- üç kuruş parayı alkole, şaraba veriyor, evden barktan uzakta sabahlıyorsunuz çoğu zaman.” Son söz olarak eklemiş: “Sen böyle yaşadınsa ömrünün yarısı boşa gitti!”

 

Çıkıyor kayık,

İniyor kayık,

Devrilen

Bir atın

Sırtından inip

Şahlanan

Bir ata

Biniyor kayık

 

Kayık sürekli devrilen bir attan inip şahlanan bir ata binerek yoluna devam etmiş. Derken bütün at sürüsü şahlanmaya, hırçınlaşmaya başlamış: fırtına, kızılca kıyamet!.. Kayıkçı bakmış ki bu fırtınanın sonu yaman, sırtına can yeleğini giyerken alim yolcusuna da bir tanesini uzatmış ve fırtınanın gürültüsünü yenip sesini yolcusuna ulaştırmak için bağırarak sormuş: “Karayel yaman esiyor, alabora olacağız hocam, yüzme biliyor musun?”. “Hayır!” diye cevaplamış alim korkuyla. “Öyleyse hocam, desene ömrünün tamamı boşa gitti!” Karayel denizin sularını kudurtmuş da kudurtmuş…

 

Çıkıyor kayık,

İniyor kayık,

Çıkıyor ka…

İniyor ka…

Çık…

İn…

Çık…

 

“Neredeyim?..”

“Sularla boğuştuğumu hatırlıyorum en son ama şimdi sanki…”

“Kim bu karşımda dikilen iki kişi, ne oluyor?”

Duruma bir anlam veremeden soru yağmuruna maruz kalmış kayıkçı:

-Söyle, rabbin kim, neye iman edersin, Allah diye nelere taptın, kimlere kulluk ettin, kimlerden yardım diledin?

-Rabbim para! Şey yani pallah. Pallahi! (Dilime ne oldu benim?)

-Bütün bir hayatı nasıl geçirdin? Yaşarken günün birinde öleceğini hiç düşünmedin mi?

-Benim bir kayığım vardı, onunla işte şey ııı…

-Ne gibi güzel işler yaptın, ne gibi boş işler peşinde koştun?

-Televizyon güzel bir şey gibi ama sizin tezlerinizi de tartışabiliriz bence şu anda.

-Allah’ın verdiği nimetlere şükür mü ettin, yoksa onları görmezden gelip onlara sigara izmaritini, içki şişeni mi attın?

-Iıı yok yok o öyle olmadı, açıklayayım mı…

-Bütün bu dünya nasıl var oldu, hiç kafa yorup düşündün mü? İnsan nedir, nasıl daha iyi bir insan olunur, bunun peşine düştün mü? Bilimini, medeniyetini, sanatını ileri taşımak için hiç emek verdin mi? Gününü parayla, geceni şarapla geçirip lüzumsuz bir insan olmaktan hiç rahatsızlık duymadın mı? Tabiata ihanet etmekten kendini alıkoymaya çalıştın mı?..

Cevap vermekten utanç duyuğu sorular rahmetli kayıkçının kulağında yankılanırken bir başka rahmetlinin, alimin, davudi sesinin fısıltısını işitmiş kulağında kayıkçı zar zor: “Ömrünün yarısının, tamamının boşa gitmesini bırak; sen hiç yaşamasan daha iyiydi be ustam…”

Gündüz para, gece kumar,

Deli gönül cennet umar…

 

 

(Bu yazı anonim bir hikayenin uyarlaması olup saygıyla andığım, Türkçemizin büyük kahramanları Arif Nihat Asya, Nazım Hikmet ve Abbas Sayar’ın satırlarına göndermeler içermektedir.)

 

Naçizane

EDİTÖRDEN

2 Mins read

Merhaba kıymetli dostlar,

 

Türk E-Dergi olarak kırk yedinci sayımızla huzurlarınızdayız. Sizlere bu ay oldukça felsefe ağırlıklı bir sayı hazırladık: Sayın Prof. Dr. Beno Kuryel matematiğin felsefi temellerini, ona ontolojik ve epistemolojik sorular yönelterek inceleyen bir yazı kaleme aldı; bendeniz yeryüzünde gerek insanlar arasında gerek insanla tabiat arasında olup biten problemleri üzerine temellendirdiğim “Fıtrat Düzlemi” kavramını sizlere sunmaya çalıştım ve Ali Şeriati’nin konuşmak, ifade hürriyeti ve devrimcilik kavramlarını “Demostenes’in Mağarası”nda somutlaştırdığı felsefi bir yazısını sizlere sunuyoruz.

 

Karmakarışık bir gündemin içinden geçtiğimiz bu dönemde değerli Mehmet Egemen Özkan Türkiye -Ermenistan -Azerbaycan üçgeninde çarşaf gibi gerilen gündemi ele alan bir yazı yazdı. Hale Taşyürek, Beysim Öztürk, Ender Kılınç, Damla Şenol duygusal yazı ve şiirleriyle sizlere seslendi. Maşallah Deniz çokça ses getiren “Güneşi Gördüm” filmi üzerine sorgulayan bir inceleme kaleme aldı. Ufuk İlter son zamanların gözde TV programlarından birine vurgu yapan bir denemesiyle karşınızda. Onur Akgöz ise motor sporlarına ilgi duyan okuyucularımıza çok şey anlatacaktır bu sayıda. Bendeniz çok yakın bir tarihte fani dünyadan göçen Bahtiyar Vahabzade’nin şairliğini ana hatlarıyla incelediğim bir yazı sundum sizlere.

 

YENİ BİR UYGULAMA: “BİR USTA”

 

Dergimizin bu sayısında yeni, takdirinizi toplayacağını ümit ettiğimiz bir uygulama başlattık. “Bir Usta” köşesinde sizlere her ay dünyaya iz bırakmış bir usta kalemden bir yazı sunacağız. Kimi zaman büyük bir filozofun klasik bir felsefi metnini, kimi zaman büyük bir biliminsanının bir bilimsel yazısını, kimi zamansa büyük bir edebiyatçının unutulmaz bir edebiyat eserinden bir kesiti sizlerle buluşturacağız. Bu uygulama çerçevesinde ilk ustamız olarak Ali Şeriati’de karar kıldık ve o unutulmaz münevverin hür düşünceye ve etkili fikir üretip toplumunu değiştirebilmek için gereken cesarete dair kaleme aldığı “Yunanlı Hatip Demostenes’in Mağarası” yazısını yayımlıyoruz.

 

Başka uygulamalarımızın hazırlıkları devam ediyor, ilerleyen sayılarımızda bunları sizlerin takdirine sunacağız.

 

 

İyi okumalar dileriz.

 

Naçizane

FITRAT DÜZLEMİ: YENİ BİR FELSEFİ KAVRAMIN KURULUŞU

10 Mins read

Peregrin Took: Peki kimden yanasın?

Ağaç: Yan mı? Ben kimseden yana değilim zira kimse benden yana değil, minik Ork. Artık kimse ormanlarla ilgilenmiyor. Ateşle yaklaşırlar, baltayla gelirler, kemirirler, ısırırlar, kırarlar, yakarlar… Ziyancılar, gaspçılar, kahrolsunlar! (Yüzüklerin Efendisi-İki Kule’den)

Hiç düşündünüz mü, ezelden beri düşman olarak düşünülen canlılar bazı şartlarda ve bazı zamanlarda nasıl dost olur? Aslanla ceylan, kurtla kuzu, insanla yılan, kediyle köpek… Bu canlıların birlikte bazı hayatî şartlara ya da duygusal durumlara tabi olduğu ortamlarda (hayvanat bahçesi, yangınlar, şehir hayatı gibi kötü ya da gerçek sevginin, şefkatin ve saygının oluşturduğu iyi ortamlar) düşmanlıkları sona ermekte, aralarında bir dostluk yeşermektedir. Anne köpeğin yavru kediye süt vermesi nevinden durumlar, bu canlılar ortak yaşam zorluklarına tabi olduğunda ya da ortak tehdit algılarına sahip olduğunda ortaya çıkar ve böyle manzaralar biz insanlara çok ilgi çekici gelir. Yüzyılları kavgayla geçen canlıların dost olmalarını ya da en azından düşman olmamalarını sağlayan temel etmen nedir? Bu felsefi soru sosyal alanlara da kolaylıkla uygulanabilecek türdendir; yüzyıllarca savaşan, birbirlerini acımadan kılıçtan geçiren iki toplum günün birinde nasıl dost olabiliyor?

Peki bazı canlılar neden asla dost olamaz? Mesela kedinin balıkla ya da kuşla dostluğu diye bir şey hiç duyulmuş mudur, böyle bir dostluk mümkün olabilir mi? Olabilirse hangi şartta olur, olamazsa neden olamaz? Düne kadar yediği içtiği ayrı gitmeyen, aynı türkülerle ağlayıp aynı türkülerle gülen milletler bugün nasıl olur da birbirine kin duyar ve bir türlü aralarında bir dostluk tesis edilemez?

Bir hikaye, bu sorulara cevap verecek olan fikirlerimi temellendirmeme yardımcı olacaktır:

Oduncunun biri bir gün ormanda ağaç keserken, keseceği dala dolanmış bir yılan görmüş. Can havliyle baltasını kaldırıp yılanın boynuna indirecekken aniden bir merhamet duygusu adamın baltasını durdurmuş. “Hadi, öldürmüyorum seni, senin de canın var, yoluna git.” demiş yılana adam. Yılan da “Madem sen elinde kuvvet ve fırsat varken beni hırsına uyup öldürmedin, ben de senin bu güzelliğine bigâne kalamam.” deyip adamı yuvasına götürmüş ve ona bir altın vermiş ve “Yuvam eski bir defineye açılır, bundan böyle her gün sana bir altın vereceğim ey temiz gönüllü insan!” demiş. Adam her gün yılan dostunun yuvasına gitmiş, yılan insan dostunu kapıda karşılayıp ona bir altın vermiş, günler böyle geçmiş. Bir gün adam hastalanmış ve evinde fakirlik baş göstermiş. Adam genç oğlunu yanına çağırıp ona ilk defa böyle bir olaydan bahsetmiş, yılanın yuvasını tarif edip oğlunu altını almaya göndermiş. Genç yuvaya vardığında babasının selamını söyleyip yılandan bir altın almış. Fakat o an aklına bir şeytanlık gelmiş: Bu yılanı öldürüp defineye doğrudan ulaşmalı! Yerden bir taş alıp yılana fırlatmış, yılanın kuyruğu ezilip kopmuş, yılan aniden atılıp oğlanı ısırarak zehirlemiş ve oracıkta öldürmüş. Olayı duyan adam hemen yılan dostunu görmeye gitmiş ve ona oğlunun teşebbüsünün bir hata olduğunu, özür dilediğini, dostluklarının devam etmesini istediğini söylemiş. Yaralı yılanın cevabı ise net olmuş: Bende bu kuyruk acısı, sende bu evlat acısı varken biz artık dost olamayız!

Bu hikayede öne çıkan kavramlar paylaşım, sevgi ve hırstır. Dostluğu ve barışı doğuran paylaşım ve sevgi kavramlarını ortaya çıkaran zemin nedir? Terk edildiğinde hırs ve düşmanlık gibi kötü kavramların oluşmasına yol açan bu zemin nasıl bir yapıdadır? Bu zemine ne ad verilmelidir? Benim bu yazımda ortaya koyduğum, bu güzel mefhumların yeşermesine imkan sağlayan temel etmen olduğunu iddia ettiğim düzlem kavramıdır. Burada kullandığımız düzlem (plane) kavramı, matematiksel anlamına sadık kalınarak oluşturulmuştur ve topolojik yüzey (surface) ve uzay (space) kavramlarından farklıdır.

Bütün kainat, bir uzaydır. Kainat, detayları sonraki felsefi çalışmalara bırakılmak üzere hem topolojik hem de metrik uzay olarak düşünülebilir. Fakat hakkında bir bilgi sahibi olamadığımız, üzerinde deney yapamadığımız, ölçemediğimiz metafizik olguları kapsayan varlık alemini bir metrik uzay olarak ele almak mümkün değildir ancak onu bir topolojik uzay olarak ele alabileceğimiz yönünde güçlü bir inancımız vardır.

Kainat, yani fizik alemi bir metrik uzaydır, çünkü fiziksel varlıklar arasında hem somut hem soyut bir mesafelendirme (ölçüm) yapma yeteneğine sahibiz. Fiziksel alemin elemanlarının birbirlerine gerek geometrik konum açısından, gerek sevgi gibi soyut bağlar açısından ne mesafede olduğunu kavrayabiliyoruz. Kainatı, bu yazıda kolaylık olması açısından bir Öklid uzayı olarak ele alabiliriz. Şunu eklemeliyim ki, üç boyutu gayet net bilinen fiziksel alemin zaman boyutu tam anlamıyla kavranamadığı ve görecelik kuramındaki anlamıyla iki zaman miktarı kıyaslanamadığı için bu zaman boyutunu da ihtiva eden dört boyutlu uzay kavramı bir metrik uzay olamaz, ancak burada detayına girmeyeceğimiz topolojik uzay kavramı onu da içerebilir.

İşte bu kainat içinde dünyayı bir düzlem olarak tasavvur edebileceğimizi ve etmemiz gerektiğini savunuyorum. Matematik bunu yapabilmemize imkan sağlarken tabiat felsefesi, ahlak ve sosyoloji bunu yapmamızı, kanımca, zorunlu kılar.

Düzlem, düz bir yüzeye denir. Yüzeyse iki boyutlu bir çokkatlının (manifold) adıdır. Dolayısıyla düzlem, yüzeyin bütün özelliklerine sahip, özel bir geometrik yapıdır. Bundan dolayı düzlem, muhakkak bir Hausdorff uzayıdır ki bu özellik bu yazımızda temellerini attığımız felsefi iddiamızın ileriki evrelerinde bize harika avantajlar sağlayacaktır:

  1. Hausdorff uzayı bir topolojik uzaydır, dolayısıyla düzlem de topolojik uzay olarak ele alınabilir ki bu durum, düzlem kavramını üzerine kurduğumuz temel özelliklerle bir çelişki oluşturmamaktadır.
  2. Hausdorff uzayının tanımından ileri gelen “uzayın elemanlarının birbirini kesmeyen, birbiriyle çakışmayan şahsi alanlarının olması” özelliği, iddiamızın gerçek hayata uygunluğunu perçinlemektedir.

Çalışmamızın matematiksel yönünü bir kenara bırakıp felsefi yönüne devam edelim:

Bütün maddi varlık alemi aynı düzlem üzerinde olmalıdır, bütün canlılar ve cansızlar tek bir düzlemde var olmalıdır. Bu düzleme fıtrat düzlemi adını veriyoruz. Esasında bütün alem aynı düzlem üzerinde yaratılmıştır zira varlık düzlemini içeren, yukarıda açıkladığımız metrik ve topolojik uzayları kapsayan ve onların var oluşunun faili olan Allah bütün bu dengeyi bu şekilde “Ol!” diyerek var etmiştir. (En yekûle lehu kûn fe yekûn [Ol der ve olur], Yasin-82.) Doğal, doğru ve fıtrî olan, bütün varlık aleminin aynı düzlemde olmasıdır. Burada söylediğimiz, tasavvufta söylenmiş olan Vahdet-i Vücûd görüşünden tamamen farklı olmamakla birlikte, oradaki “tek, bir” oluş fikrinden yalnızca yaratıcıyı ayrı tutar. Bu yönüyle fıtrat düzlemi fikrimiz vahdet düşüncesinin daha sade bir halidir denilebilir. İslam düşünce tarihinde bu fikre yönelik tepkilerin kaynağının, onu savunanların Allah’ı bütün kainatla aynı “bir”lik içine koymaları olduğunu bildiğimizden burada ileri sürdüğümüz “aynı düzlemde olmak” fikrinin büyük itirazlar ve tepkilerle karşılaşmayacağını düşünüyoruz.

Bütün somut varlık aleminin yaratıldığı düzlemin yeryüzü ve tabiat olduğuna ve bu düzlemin üç boyutlu bir uzay olan Dünya’ya ait olduğuna şu ayette açıkça işaret edildiğini düşünüyoruz: “Allah yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olması için yerden çeşitli ürünler çıkardı.” (Bakara-22)

Üç boyutlu bir uzay içinde sonsuz sayıda düzlem var olabilir. Bir oda içine oda büyüklüğündeki bir tepsiyi kaç farklı şekilde yerleştirebileceğinizi düşünün: Tepsiyi yatay konumda yerleştirebilirsiniz ve bu pozisyonda yapacağınız her küçük açı değişikliğinde tepsiniz farklı bir düzlem olacaktır. İşte bu yüzden bütün varlığın yaratıldığı tek düzlemden kopup bir başka düzlemin elemanı olmak işten bile değildir. Fıtrî düzlemden sapmayı Kuran bize şu söylemdeki ayetlerinde ifade ediyor: “İnsan Rabb’ine karşı pek nankördür.” (Adiyat-6)

Kediyle köpek aynı düzlemde yaşadığı için dost olabilir ancak kediyle balık veya kediyle kuş aynı düzlemi paylaşmadıkları için asla dost olamaz. Yazımızın başlarında anlattığımız hikayede oduncu adamla yılan sevgi, şefkat ve merhametin tesis ettiği ortak düzlemde buluşurken oduncunun tamahkar oğlu hırsından ve dünya malı çılgınlığından dolayı bu düzlemden çıkmış ve düzlemin de ahengine zarar vermiştir. Fıtrat düzleminin özelliklerinden ve boyutlarından daha sonraki yazılarımızda bahsedeğiz ancak bu özelliklere dair bazı ilginç örnekleri burada sunabiliriz: İnsanoğlu Cennet’te fıtrat düzleminin temel kanunlarından biri olan ölümlülük kuralını ihlal eden ebedilik arzusu yüzünden tutunamadı. Hz. İbrahim’in kurban etmek istediği Hz. İsmail, içinde bulunduğu fanilik ve sadakat düzlemine öyle saygılıydı ki boynunu babasının elindeki bıçağın altına müthiş bir teslimiyetle uzattı. Hz. Hüseyin, fıtrat düzleminin temel yasalarından olan hakikat, hicret, devrim, mücadele, fedakarlık kanunlarını yüreğinde hissederek şehit oldu. Hz. Adem’in iki oğlundan Kabil kendini tabiattan öylesine koparmıştı ki, tabiata ait olduğunu öylesine unutmuştu ki kimin gökten su indirerek buğdayları yarattığını unuttu, kendini mülkün sahibi sandı ve buğdaylarından kötü olanları Rabb’ine sunarak bir kazanç elde edebileceğini zannetti ve düzlemini terk etti; Habil ise bu düzleme ait olduğunun bilincinde olarak düzlemin, hatta uzayın sahibini tanıyıp tasdik ettiğinden koyunlarının en iyilerini Rabb’ine sundu. Yazımızın başında naklettiğimiz hikayede oduncu ve yılan aynı düzlemin bireyleri olduğunun bilincinden doğan bir bağlılıkla fıtri bir ilişki kurmuşlardı ancak oduncunun oğlu bu aidiyet ve birliktelik düzlemini terk edince büyük bir zarara ve anlaşmazlığa yol açtı.

Bu yazımda yüzeysel olarak değinmek istediğim son görüşüm, düzleminden uzaklaşan bir kainat mensubuna düzlemin de sırt döneceğidir. Haddizatında bu gerçek, yazımızın matematiksel kısmında söz ettiğimiz metrik uzay yapısının bir özelliği ile (metriğin üçüncü [simetri] özelliği: bir eleman diğerine ne kadar uzaksa o da ona o kadar uzaktır) temellendirilmektedir.

Peki bazı insanların bazılarından daha üstün meziyetlere sahip oluşunu, “Yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (Bakara-29) ayetini, “Ey insan! Her şeyi senin için, seni kendim için yarattım.” kutsi hadisini, insana kurban kesmesinin emredilmesini (Kevser-2), insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak diğer yaratılanlardan daha büyük bir şerefe nail olarak yaratılması ve bazılarının bazılarından üstün yaratılmasını (Enam-165), peygamberlik kavramını, ilahlık kavramını nasıl açıklayacağız? Bu gibi farklılık ve üstünlükler fıtrî düzlemden çıkma olarak değerlendirilemez mi, bu durumları biz felsefi sistemimiz içinde nasıl açıklıyoruz? Aynı düzlemde olmak demek tamamen aynı, tekdüze olmak demek midir? Bu yazımızda kurmaya başladığımız fıtri düzlem, varlık uzayının elemanlarının farklılığına ve özgürlüğüne ne kadar izin vermektedir? Bu izin verme işinde kendi temellerinden dayanak bulmakta mıdır yoksa çelişkilere mi yol açılmaktadır? Bu sorular bir sonraki yazımızın konusu olsun.