Hulusi Şenel tarafından yazılmış tüm yazılar

Okumanın Hüznü

Lovecraft okumayan birisini hiç kabus görmek istemeyen birine benzetmişti. Hiç kabus görmeden yaşamak duygusu , onu lovecraft okumamasını sağladığına inanıyordu. Peki ya mitolojik kahramanlar ? onlarda bilinmezliğin verdiği evrilmeyle insanların yarattığı bir olgu değil miydi ? Korkularına yenik düşen insanların bilinmezlikle yaşamaya çalışması değil miydi? Lovecraft okumamak onu hiçe saymaktır. Ve insan okumadığı için kabuslar görmeyebilir. Kendine bu şekilde birsavunma mekanizması geliştirebilir. Ama ya okuduysak? İşte o zaman karanlıktan korkmaya başlar insan. Gölgelerden, biçimsiz yaratıklardan korkmaya başlar. Belli bir saatten sonra mezarlığın sokağından dahi geçmek istemez. Harabeler, terk edilmiş izbe evler hep ona aynı kabusu yaşatır. Bu öykülerin hayata yansımasını, kurmaca bir kabusu.
        Beyaz taçlar giymiş yaratıklar, cübbeleri, biçimsiz yüzüne yakışmayan bir fötr şapka yeşilimsi yüzüne yakışmayan bir fötr şapka. Biz mehtabı izlerken bir anda bizi bulurdu bu yaratıklar. Çoğunlukla gözlerine inanamazdı insan. Hayal gördüğünü düşünürdü, alkolü fazla kaçırdığını ama değildi. Hiç kapanmayan dışa doğru çıkık gözlerini size diktiğinde insan anlardı, bunun bir hayal olmadığını. Karşısındakinin onlarca kolu olmadığına sevinirdi de. Garip yansıma seslerinden kendilerine alfabe yaratmaları da insanı bir yönden rahatlatırken bir yönden de ne dediklerini anlamak için çıldırasıya paralardı kendini. Peki ya evrim? Hep evrilmenin ileriye doğru olduğunu düşünmüşüzdür. Öyle değil mi? Peki ya değilse ?

MADDE 3: MUTLULUK

mutluluk

madde 3.mutluluk

Hep kavga ederek yaşadım hayatla, çünkü ben mutluluğu istiyordum ondan, o ise sürekli bahaneler üretip önüme yeni engeller koyuyordu. Sonuçta  yine kaybeden ben oluyordum mutsuzluk oluyordu sonu. Bazense bir kısır döngüde buluyordum kendimi, tam ulaştım derken, bakıyordum ki yeniden başa sarmış her şey, sonuçta  yine kaybediyordum ben ve mutsuzluk oluyordu sonu. Bir gün,  itiraz ettim bu duruma dayandım kapısına hayatın, mutluluğu ver artık diyerek. Peki dedi mutluluğu vereceğim sana. Tamam dedim ver hadi diye cevap verdim, sabırsız bir çocuk gibi. İçimden de bu sefer galiba oldu onu  ikna etmeyi başardım diyordum. Neşeyle dolmuştum içten içe…
Ardından şöyle söyledi hayat, sana dev bir balon veriyorum ve mutluluğu da bu balonun içine hapsettim. Mutluluk balonun köşelerine çarptığında, senin mutluluğun artacak diye de ekledi. Peki dedim ve aldım hemen ondan balonu, yürümeye başladım artık elimde tutuyordum mutluluğu ve zafer benimdi artık. Tıpkı Napoleon’un İtalya ya girdiği günkü gibi mağrurdum.
Ama uzun sürmedi bu zafer sarhoşluğum, bozguna uğramış hissettim kendimi.  Hayır balonu elimden kaçırmamıştım, sapasağlamdı, orada ellerimdeydi hala dev balon ve mutluluk da içindeydi ve birden hayatın söylediği o söz aklımı kurcalamaya başladı. “Balonun köşelerine çarptıkça artacak mutluluğun” demişti bana. Oysa ki balon yuvarlaktı ve hiçbir zaman köşelerine değmeyecekti mutluluk.

madde 1-2 (yalnızlık ve aşksızlık)

madde1.Hepimiz Robinsonuz

Yazıma hepimiz Robinson’uz mottosuyla başlamak istedim. Zira şu aralar çok revaçta. Hepimiz ve ardılındaki o kalıplaşmış söylemlerle kendimizi hep birilerine benzetme çabasındayız. Ve bu çaba bizi benliğimizden uzaklaştırıp kendimize bile yabancı olmamızı sağlayan bir etmendir. Bu da bizi yıllarca kontrol etmeye çalışanların işine geliyor açıkçası…

Evet hepimiz birer Robinson’uz. Yirmi birinci yüzyılın Robinson Crusoe’ları. Modern çağın dört yanı sosyal medyayla kuşatılmış yalnız adamları. Hepimiz birer “e-sosyaliz”. Peki bizler e-sosyal olmadan önce ne idik? Ne yapıyorduk ?. Öncelikle bunu sormamız gerekiyor kendimize. Aslında hiç bir şey, sadece yalnızlığımızın boyutu değişti. Yani biz hep yalnızdık, insan yığınının içinde biz hep ıssızdık.

madde 2.Aşk acısı

Baktığımızda hepimiz aşk acısı çekiyoruz kimi zaman sitem dolu sözler dökülüyor dilimizden kimi zamansa bununla kalmayıp ağız dolusu küfürler sarf ediyoruz bize bu acıyı çektirenlere. Fakat burada şöyle bir durum var eğer herkes aşk acısı çekiyorsa bir nevi ödeşmiş olmuyor muyuz diğer aşkzedelerle. Dolayısıyla  üzülen herkes, başka birisini üzmüştür zamanında ve bu yüzdende şikayet etmeye hakkı yoktur üzülenin. O kadar çok aşk acısı çekiyor ve çektiriyoruz ki bilmeden karşımızdakine, artık aşk acısı çekmekten bıkıp aşksızlık acısı çekmeye başlıyoruz.

 

 

AFYONKARAHİSAR’DA SANAT ETKİNLİKLERİ

Geçen çarşamba Afyonkarahisar Belediye Şehir tiyatrosunun düzenlemiş olduğu   Anton Çehov’un yazmış olduğu hikayeler  üzerine  Neil Simon’un tiyatroya uyarladığı iki perdelik komedi “Sevgili Doktor” oyununu izlemeye gittim. Bilenler vardır oyun birbirinden bağımsız sekiz hikayeden oluşuyor ve bu hikayelerin hepsi tek başına bir oyun olacak güçte. Peki bu oyunlar ne anlatıyor veya 19.yüzyılda yaşamış bir adam günümüz insanlarına ne kadar hitap edebilir ki diye soranlar için hemen söyleyeyim oyun insan hakları, sınıfsal ayrım, sömürü, ezen-ezilen ilişkileri ile sistem sorunlarına  mizahi bir dille yaklaşıyor; bir başka deyişle evrensel konuları işliyor ve günümüz insanına hitap ediyor.

Mürebbiye hikayesindeki  Julia’nın yaşadığı çaresizlik bence muazzam bir biçimde işlenmiş bir iş hayatı eleştirisi. Birçoğumuzun ömrü 80 ruble hak ederken 11 ruble almakla geçiyor. Emeklerine karşılık hak ettiği ücreti alamayan insanları bir nevi bizleri anlatıyor. “Baştan Çıkarma” adlı hikayede ise  hayatını başkalarının eşlerini ayartmak üzerine kuran ve bunu marifet olarak gören bir insan anlatılıyor. Aslında hikayelere baktığımızda genel anlamda bir trajedi fakat nükteli bir anlatımı var ve  mizahi bir dil söz konusu ve bunu ustalıkla yapıyorlar. Bu sene birçok şehir tiyatrosunda sergilenen bu oyunu  Afyonkarahisar’da izlemek isteyenler için ayın yirmi yedisi son gün.

Herkese iyi seyirler.

Bir sonraki akşam yani Perşembe akşamında ise Afyon Tabipler Odası’nın bu sene ikincisini düzenlemiş olduğu  bir Türk Sanat musikisi dinletisindeydim. Ama nasıl bir dinleti profesyonel sanatçılara taş çıkartacak cinsten muazzam bir dinleti. Evet  evet yanlış duymadınız onlar aslında bir amatör. Daha doğru bir ifadeyle onlar Afyonkarahisar Devlet Hastanesinin cerrahı, hemşiresi, sağlık memuru, bilgi işlem personeli, güvenlik görevlisi… ve bu insanlar yaklaşık iki saat boyunca kulaklarımızın pasını sildiler; bize eşsiz bir müzik ziyafeti sundular. Bu ekip yalnızca koro şeklinde şarkılar söylemiyor aynı zamanda kendileri de çalıyorlar. Bayağı bildiğiniz orkestra gibi. Hani TRT de yayınlanan TSM korosunun düzenlediği konserler olur ya Umut Akyürek, Sevcan Orhan, Melda Kuyucu, Bahadır Özüşen ve daha nicelerinin olduğu ve bizi dinledikçe kah hüzünlendiren kah neşelendiren parçalar okurlar ve bizi bambaşka alemlere götürürler. İşte böyle bir ekip vardı sahnede. Muazzam, profesyonellere taş çıkartan bir ekip.