ArşivRöportaj

LUXUS: HEM ORIENTAL HEM BLUES

5 Mins read

Öncelikle Türk E-Dergi adına “Merhaba”. Özellikle son yıllarda alternatif müziğin ana sahnede yer alır hale gelmesiyle yeni bir şeylerin ortaya çıkması bizi sevindiriyor ancak çıkan şeylerin iyi kötü ayrımı yapılmadan piyasaya (!) sürülmesi üzüyordu. Birincisi sizi müziğin gücünün aydınlık tarafında olduğunuz için tebrik etmem gerekiyor. Umarım bu e-röportaj sizin için sıkıcı olmaz.

Bize biraz Luxus’tan ve grubun şu anki hâline geliş evrelerinden bahseder misiniz?

Alper: Öncelikle söylediklerin için teşekkürler, bizi şımartıyorsun. Kısa bir tarihçeyle Luxus; doksanların ortalarında akademik ortamlarda bir araya gelen, birbirlerindeki sistem dışı dinamikleri algılayıp çarçabuk kaynaşan müzikopat birkaç delinin ikibinlerdeki yönelimidir diyebiliriz. Bu yönelimin bileşenleri; müziği konservatif düzlemde değil sokakta aramak, füzyonlara olabildiğince açık olmak, hayattan ve yapılan işten her daim keyif almayı aramak, form gözetmemek ya da her formu ayrı güzellikte yolculuklar olarak algılamak ve sair bir yığın deli saçması şey. Burada nicelikler değerlerini kaybediyor. Kaç kişi başladık, nasıl devam ettik, buralara nasıl geldik; artık bunları hatırlamama noktasındayız. Çünkü büyük bir sahneden söz ediyoruz ve emin ol bu sahne Luxus kurulmadan çok önce kuruldu. Sonra zaman içinde müsait olan geldi üfledi nefesini. Evet, albüm sanki süper bir yerlere gelmişiz izlenimi veriyor ama bu bizim için daha ziyade bir antrakt. Yolculuğumuz ve değişimimiz hiç durmadan devam ediyor.

Luxus için bir cover grubu denemeyeceği kanısını taşıyorum. Çünkü hem üretiyorlar hem de şarkılara yeni bir form kazandırıyorlar. Müslüm Gürses’ten dinlediğimiz bir şarkıyı sizden dinlerken hissettiğimiz şey belki de yine efkâr ama farklı bir işleyiş var. Siz kendinizi nerede buluyorsunuz? Luxus’un, müzikal üretkenlik bakımından istediği yerde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Alper: İstediğimiz yerde olmak?  Bu hiçbir zaman olmaz ki. Ama bunu söylerken, bize bunu söyleten düşünce sistemi tam da istediğimiz nokta aslında. Diyorum ya, mevzubahis olan arayış. Yürürken gözleriniz sürekli yerdeki taşlardaysa hedefe varmanız imkansızlaşır. Daha doğrusu bir süre sonra o taşlar asıl hedef haline gelir. Elbette ki cover grubu değiliz. Çünkü asıl mesele şu: Herhangi bir objeyi (burada da taş diyelim mesela) alıp sadece bir yerinden bakarsanız, ondan bir şeyler yaratamazsınız ancak baktığınız yeri kopyalayabilirsiniz. Biz, bize ait olmayan en ufak bir melodi parçacığına bile, evirip çevirip her yanından bakmaya çabalıyoruz. Böyle yapınca en hüzünlü şarkılarda bile acayip eğlenceli taraflar buluyoruz, sonra da bu eğlencemizi paylaşıyoruz insanlarla. Tabii bunu yaparken elinizde ciddi malzeme olmalı. İşte bu noktada bir yığın müzik formunu tanıyor olmamız bizim için büyük avantaj. Bir de albümdeki altı Luxus bestesi, bizi cover grubu olmaktan biraz olsun terfi ettirmeye yetiyordur sanırım.

Bu Oriental Blues fikri kimden, nasıl çıktı? İşin oryantal yanında da batılı yanında da etkilenilen ortak isimler var mı?

Alper: Bu kavram bizim daha çok manevi dünyamıza bir gönderme. Evet, ilk konulduğunda (ki bu Luxus’un ilk sahne deneyimi zamanlarına tekabül eder) bu iki formu ağırlıklı kullanıyorduk ama o zaman bile formlar üstü bir sound ihtiva ediyorduk. Sonra işler daha karmaşık hale geldi. Yani yaptığımız füzyon sınırlarını kaybetmeye başladı. Bir baktık ki dünya müziği namına ne var ne yok kullanıyoruz. O gün bu gündür Oriental Blues daha çok naif bir ruhsal çağrışım bizim için. Etkilendiğimiz isimlerde de daha çok bu parametre, yani maneviyat söz konusu. İşte bilirsiniz, Manu Chao’su, Gogol Bordello’su, Paris Combo’su, Arto Tunç’u… Bu arada senin bir yazını okudum Syd Barret hakkında, aklıma geldi. Bizim ekipte Pink Floyd manyaklığı kadimdir. Tamam bize göre çok daha karanlıklar (ve çok daha büyükler) ama onlardan bile etkilenmişizdir kesin.

“Haydar Haydar”, “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş”, “Yuvasız Kuş”, “Üsküdar”… Tüm bu şarkıları öyle iyi yorumculardan dinlemiş ki Türkiye tekrar yorumlandıkları an kulaklar vokalde kilitleniyor. Siz bu şarkıları önceden yorumlayanlardan teker teker dinleyerek mi nasıl yorumlayacağınıza karar verdiniz yoksa Luxus kimliğine uygun ben bu şarkıyı söylerim mi dediniz?

Alper: Benim vokalistliğimle ilgili bir iddiam yok. Sanki lazım olmuş da söylemiş gibiyim. Gerçi sonradan biraz havaya girdim ama hâlâ kendimi öyle addetmiyorum. O şarkıların daha evvelki yorumcuları benim için ayrı ayrı idoldür. Tuhaf eleştiriler geliyor bazen: “Evet Haydar’ı güzel söylüyorsun ama Müzeyyen Senar kadar değil.” gibilerinden… Yahu akıl var mantık var, onun gibi kim söylemiş ki ben söyleyeyim. Müslüm ve Tanju babalar için de durum aynı. Kıyas götürmezler. Bizim olayımız müziğin kendisidir. Değişik bir şeyler koyabiliyor muyuz ortaya, bir de vokalist temiz söyleyebiliyor mu? Bunlar bizim için kafi.

İşin içine blues girince çok uzun doğaçlamalar ve eşsiz bir performans beklentisi doğuyor. Sahnede doğaçlama yapan bir grup mu Luxus?

Alper: Tabii ki! Hele en başlarda kantarın topuzunun esamesi okunmuyordu. Sonra sonra birazcık toparladık. Ama gene söyleyeyim, burada mesele blues değil. Neredeyse her kültürün müziğinde kendine özgü bir doğaçlama dili gelişmiştir. Bizim malzememiz dünyayla sınırlı olduğu için, doğaçlama renklerimiz de çeşitlilik arz ediyor.

Dinleyicilerinizle sahnedeki iletişiminiz konusunda belirlediğiniz bir strateji var mı? Çoğu grup için bu kader belirleyicidir?

Alper: Albümün tanıtım metninde bir giriş cümlemiz var: “Biz son kalan kar birikintisini oynaşmaya mekan tutmuş iki çılgın kedi için çalarız yalnızca… Ve lakin herkes bundan sebeplenir.” diye. Bu bizim seyirciyle ve bil cümle insanoğluyla iletişimimizi özetler. Şu ki o iki kedi biziz. Yani kendimiz için çalarız aslında, kendi keyfimiz için. Evet bu biraz ukalaca tınlayabiliyor ama emin ol, bizim keyfimiz diğerlerininkiyle doğru orantılı. Bir de bu tarz stratejiler geliştirmeyi pek sevmiyoruz. Bizim için samimiyet her şayden önce gelir.

Grup üyeleri internetle ne kadar ilgililer? MySpace ve benzeri müzik alanlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Alper: Tek tek bakınca herkes epeyce ilgli ve fakat Luxus bu konuda pek istekli davranmadı açıkçası. Çok tembellik ettik. Bakıyorum yeni yetme gruplara, daha sahneye çıkmadan cümle aleme nam salıyorlar. Biz dört yıldır aralıksız sahnedeyiz ama web sitesi ve myspace sayfasını daha yeni yaptık. Önemli şeyler bunlar tabii ki. Hiç olmadı paylaşıyorsun müziğini meraklılarıyla.

Luxus’u periyodik olarak izleyebileceğimiz bir mekân ya da takip edebileceğimiz bir web sitesi var mı?

Alper: Ayda bir kez Jolly Joker Balans’ta ve ayda iki kez Kadıköy Shaft Club’da çalıyoruz. Mart ayının tarihleri; 6 Mart JJ Balans, 13 ve 27 Mart Shaft. Ayrıca bizi luxusorientalblues.com ve myspace.com/luxusorientalblues adreslerinden takip edebilirsiniz.

İlginiz için, vaktinizi ayırdığınız için sonsuz teşekkürler.

Naçizane

AYNADAKİ KAHRAMAN

3 Mins read





Hiç hâlim yok kendimi sevmeye. Aslımı kaybetmek saniyemi alır ve yine onu bulmak için gerekir bir dervişin, bir münzevinin eşsiz sabrı. Hiç gücüm yok kendimi sevmeye. Aslımı seyretmek kalbimi kırar, tamir etmek için gereklidir bir dostun yüreğimi kaplayan sıcağı. İçimdeki bu tufanın resmi henüz yapılmadı, bir insanın içini resmedebilecek o kocaman tablo henüz yapılmadı ve bir ressam hiç yaşamadı bir ömrü resmedecek kadar dolu, beş para etmeyecek birine kendini adayacak kadar çok. Oysa aynalar her daim gördükleri kadar tanıklardır bana. O yüzden kaybetmem aslımı, bir aynada saklı tuttuğumdan onu. Başka suretlerimi görmek beni korkutur. Kenarı kırık bir aynadır beni ben gibi yansıtan.

Kadın değilimdir oysa. Ne basenlerimin genişliğidir sorunum, ne kırışıklıklar. Kırışıklıklar. Bir yüzün kişisel tarihi var mıdır? Varsa bu tarih talihsizliklerin ördüğü bir perde değil midir? Perdeyi aralamak ne kadar zamanını alır ki insanın. Dediğim gibi, kadın değilim. Kısacası kırışıklıkların nasıl oluştuğu onları nasıl yok edeceğimden mühim değildir. Bu beni zayıf kılar, bu beni çaresiz, ümitsiz bırakır.

Bir çay bardağının  çatlamaya dayandığı sıcaklıktaki hüznüyümdür. Bir çöp tenekesine en yakın, bir küfürün hedefinde, bir piçliğin ya da sıradan bir hiçliğin arifesinde.

RuhRuh

Karşılıksız çıkmamış bir duayımdır. Hamd edersiniz benim için. Şükür sizin isminizde saklanabilirdi, şükür vicdanınıza sığınabilirdi ama yapmadı. Şükür ömrünüzde sessizlik oldu. Oysa sesinizi kıstığınız her an izledi sizi O. O’nu anlattı tüm kutsal kitaplar ve hiçbir sıfat karşılayamadı eşsiz yalnızlığının getirdiği sonsuz gizemi. Gariptir O size hiçbir aynada görünmedi ama size kendinize dönüp bakmanız için bir ayna verdi. İşte ben o karşılıksız çıkmayan duayım, işte ben aynadaki görüntü, işte ben görebildiğim kadarıyla burada ayakta olan, yanlışı ve doğrusuyla kendini izleyen bir günahkâr, bir kul, bir kâfir, bir isyankâr. 

Boş bir sayfayımdır. Bir şairin sevgilisini asla sığdıramayacağı bir şiiri sığdırırım içime bazen. Şiirlerin olduğu sayfalarda boşluğa neler yazılmıştır, neler yazılmalıdır? Bir şiir sayfanın boşluğuna ne bırakır? Ben bu soruya cevabımdır çoğu zaman.  

Hakkımdaki sorulara böyle cevaplar vermekte zorlanmam. Kendimi beni bir başka benden ayırt edebilen aynamda görürüm. Kitab-ı Mukaddes’te yer almam, böyle bir derdim yoktur. Kutsal kitapların kötü edebiyat metinleri olduğunu düşünürüm ama bilirim tesadüf değildir bu gidiş. 

Aynada bakarım ben kendime ve korkmam kendimi görmekten. Ben, kendim, içim. Hayattayken kendimden yarattığım merhumu nasıl bilirdim? Sahi ben kendimi nasıl bilirdim? Aynam olmasaydı kendime nasıl seslenirdim?

Kimsenin gözünün içinde kendimi görecek kadar yakın olamazdım olmasaydı aynam ve en yakın su kaynağına gidecek kadar özgüvenim de olmazdı. 

Aynalar ve civarları kutsal topraklardır. Kendinizi keşfetmek için gidip kendinize gerçek bir ayna bulun. Orada bedeninizi görün, nefsinizi çürütün ve içinizi bulun. Size de iyi gelecektir.

Naçizane

NAZIM HİKMET'İN DÖNÜŞÜ

4 Mins read

Dönüşünü bile kuşkuyla karşılar olduk ustam. Bu ülkenin bir parçası olmak isteyip istemediğini bilemiyorum. Artık bizden birisin. Manzaralarını yazdığın insanlar ve onların seçtikleri seni tekrar aralarına kabul ettiler. Elbette hüzünlü olan geçen zaman değil sadece. Daha muhtaç, daha güçsüz bir ülkeye uygun gördüler seni ustam. Gariptir, en uykulu zamanımızda çağırdılar seni belki de.

 

Kimileri senin birilerini susturmak adına çağırıldığını söylüyor; oysa bilirim mezarından kalkasın yoktur, bilirim bizim ora işi ayakkabı burada da kalmamıştır ne yazık ki. Senden özür dileyeceğimize, seni teselli edercesine sana hepimizden çok hak ettiğin bir şeyi geri veriyoruz., hem de onu hiç hak etmediğin kadar yok etmiş, hiç hak etmediğin kadar kirletmişken.

Her kafadan bir ses çıkıyor Nazım. Kimse dönüp bir şey demeye yanaşmıyor. Kimse gerçek fikrini söylemiyor. Demokratik ağızlar kullanıyorlar, kirlenmiş bir çift çorap gibiler. Hani komünistler seni yeterince komünist olmamakla, devlet vatan hainiyle suçluyordu ya, pek bir şey değişmedi.

Kırmızı bir renk olarak hala cüretkâr. Onlar senin şiirlerinle sesleniyorlar çocuklar ölmesin diye; ama bilmiyorlar yazdığın mektubu çocuklarını para karşılığı yolladı diye Adnan Menderes Hazretleri’ne. Bakalım neler yazmışsın Nazım Usta?

Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
iki hayın,
ve zeytini yağlı iki gözünüzle
bakarsınız kürsüden Meclis’e kibirli kibirli
ve topraklarına çiftliklerinizin
ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi,
ve memelerini metreslerinizin.
iki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower’in,
ve bütün kaygınız
iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
Kore’de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
çığlığımı duymamanız için
kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
kopuk ellerim,
kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

25.06.1959

İlk önce naz yapsalar da sonradan SEVE SEVE çıkadıkları tezkerelerini hatırladım bir tek Erdoğan ve Kabin(l)esi’nin. Sonra Doğu’ya bakıyorum. Nice politikacı görüyorum Nazım, senin fikirlerini konuşmuş; ama seni bize geri verememiş. Üzülüyorum Nazım, şiirlerin karşı çıktıklarının dudaklarında.

Seni yeteri kadar özümseyemedik sanırım. Balaban gibi yan koğuşunda olabilseydim keşke, Orhan Kemal gibi izleyebilseydim uykunu, yürümeni,yazmanı, çizmeni. İsterdim senin gibi yürüyebilmeyi. Senden sonra bu devlete kafa tutanlara,daha doğrusu devleti becerenlere baş kaldıranlara idam cezaları verdiler. Yaşlarnı büyüttüler, öldürdüler. Orduyu devreden çıkarttık. Biliyoruz ki düşman ta kendimiziz. Polis Devlet olduk Nazım. Manisalı Gençler büyüdü. 10’lu yaşlarındaydılar ve cinsel organlarında hissettiler  devletin sevgi dolu coplarını.

Yaşadıklarının bedeli 20.000 lira idi Nazım. Paralar çok değişti. Kimlerin resimleri basıldı bir bilsen. Hak edeni de var, hak etmeyeni de. Ben senin resmini parada değil bir özgürlük parkında görmek istiyorum Nazım, ben senin adını taşıyan parkta sevdiğim kadına "Seni seviyorum." demek istiyorum.

Senin ölümünden sonra bir şair geçti bu topraklardan. Attila İlhan. Senin şiirlerin yüzünden başı derde girenlerden sadece biri. O da göçtü, gitti. Türk Şairler listesine almamışlardı bir iki sene öncesine kadar. Sanırım ölmesini beklediler.

Sizden geriye birkaç kişi kaldı sanırım. Dönenler ve devam edenler diye ikiye ayırmak isterdim. Dönenler veya unutturulmak istenenler oldunuz sanki. Seni ders kitaplarına aldılar. En azından bu oldu Nazım. Bilmen lazım. Senin "Saman Sarısı" şiirini okutuyorlar. Elbette şu da var: "Dört nala gelip Uzak Asya’dan…"

Biz senin isyanını duyuyoruz. Milliyetçi hezeyanlarla yorumlayabildikleri şiirlerini, popülist politikalarına alet ettiler. Şiir fena halde ucuzladı, iyi yazanlara deli gömleği veriyorlar ya da yapıştırıyorlar ibne ya da komünist sıfatını.

Tiyatro mu? Muhalif tiyatro kalmadı. Kadın erkek ilişkilerini yazıyoruz çoğu zaman. Bilirim ne güzel aşk şiirlerin vardır; ama mücadelen değil miydi o aşkları bu denli unutulmaz kılan.

Böyle bir Türkiye’ye "Merhaba" diyeceksin Nazım. Allah’tan seni altında yatıracak çınarımız var. Getirmek isterlerse seni elbet; ama bu ülkede  hala mezar soyuyorlar, dikkat et Nazım.

Seni bizden almasınlar!

Naçizane

SELAMİ ŞAHİN, "ÖZLEDİM" VE AŞK ÜZERİNE

3 Mins read

İnsanın üzerine en çok düşündüğü mesele geçmişe bağlı olmak, en eskilere dönmek sanırım. Halil Cibran, bugün üzüldüğünüz şeyler geçmişte sizi gülümseten şeylerdir, gibi bir cümle sarf etmişti. Eski sevgili işte bu cümlenin apaçık öznesidir.

"Kimsin sen? Kiminlesin?" diyemeyeceğiniz, hesap soramayacağınız ya da hesap veremeyeceğiniz kadar uzakta bir yabancı; oysa bir suretiniz. Belki de siz de onun hikayesinin kötü adamı ya da kötü kadınısınız. Belki o da soramadığı ya da veremediği hesapların acısıyla dönüp duruyor bu gece yatağında.

Beni buraya uzunca bir şeyler yazmaya iten ise yeni biten bir ilişki, eski defterler falan değil. Bir şarkı:

ÖZLEDİM!

Bir gün Selami Şahin isimli amcamızın bir şarkısına bağıra çağıra eşlik edebileceğimi düşünmemiştim ama oldu. Aslına bakarsanız cover yapan grubun da etkisi var bunda. Piiz söylüyordu şarkıyı. Büyük bir siteme ev sahipliği eden bu şarkı birilerine çok arabesk gelebilecek sözleriyle her ilişkiye dair bir şeyler taşır. Elbette burada şöyle bir durum var. Siz hangi ilişkideyseniz, oraya göre anlamlandırırsınız her sözcüğü.

Özledim, teninin kokusunu özledim;
Özledim, sımsıcak nefesini özledim;
Özledim, sohbetini, o sesini özledim;
Gelmedin gözbebeğim, can yoldaşım gelmedin…

kısmı önemli olabilir bazen. Her anı baş başa geçirilen bir ilişkidir bahsedilen. Kordon’da beline sarılıp yürüdüğün kadına söylersin. Sevdiğin, dokunduğun, ilk kez karşısında korkmadan durabildiğin kadına. Evinizi, teninizi, kalbinizi açtığınız o kadınadır bu satırlar büyük ihtimalle. Son dizede biter aslında her hikaye gibi şarkı da:
"Gelmedin gözbebeğim, can yoldaşım gelmedin…"

Oysa başka bir sevgili için de olabilirdi değil mi?

Sen gittin ya, gözlerimden yaşlar bir an dinmedi;
Sen gittin ya, ellerimden resmin bir an düşmedi;
Sen gittin ya, o gün bugün yüzüm gülmedi;
Senle geçen günlerimin değerini bilmedim…

Sizi terk eden, yapayalnız bırakan, piç eden bir kadındır bazen. bir başkasının kollarında görürsünüz onu. Artık başka fotoğraflarda, başka bir erkeğin kollarında ya da yanındadır. Size kalan eski bir fotoğraftır, en az gözyaşlarınızın tarihi kadar eski. İçkide ararsınız kendinizi, kendinizi şişelerin dibine hapsedersiniz. Kendinizi asla bulamayacağınız her yerde ararsınız. Şişenin dibinde değildir sevdiceğiniz, o şişenin dibinde yalnızca yalnız sarhoşluğunuza kavuşursunuz.

Şarkıyı geriye doğru analiz ediyorum belki de; ama eski sevgili bu, akıl mı bırakıyor adamda?

Sen gittin ya, yaşantımın bir anlamı kalmadı;
Sen gittin ya, pencemere bir kez güneş doğmadı;
Sen gittin ya, senden sonra mutluluğum olmadı;
Senle geçen günlerimin değerini bilmedim…

Aslında ikinci dörtlükteki sevgiliyle aynı gibi gözüküyor;oysa başka bir sevgili bu. günlük hayattan soyutlanmışlık söz konusu. Bir uzaklaşma, kendinden vazgeçme, bir nefret, anlamsızlık. Aşkın en karanlık hali…

Gördüğünüz gibi 12 dizede 3 eski sevgili var.

Ne olur çoğalmasın dizeler, ölümü onlar kadar özleyemem!

 

ArşivNaçizane

PINK FLOYD, SYD VE AŞKIN KARANLIK YÜZÜ ÜZERİNE

4 Mins read

Bir devrimden bahsetmek istediğinizde önce o devrimi var eden koşullardan ve devrimi yaratanlardan bahsedersiniz. Her devrim sonunda kendi evlatlarını yer ya da uzaklaştırır. Pink Floyd ortaya çıktığı dönemde yarattığı müzikal akımla devrimi gerçekleştirmiş, kendisinden sonra gelen tüm kuşakları etkilemiş, gerek lirik, gerek müzik bağlamında öncülüğü yapmış bir harika adamlar topluluğu.

14 Şubat’ın ve aşkın Pink Floyd’la ilgisi ise aslında Valentine’s Day olarak kutladığımız o şeyden çok daha öte bir anlam taşıyor. Bu bir grubun, bir olgunun kendi parçasıyla yaşadığı tutkulu ve soru işaretleri ile dolu o ilişki. Syd Barrett Pink Floyd’un yaptığı müziğin “SPACE ROCK” olarak adlandırıldığı kuruluş döneminin baş mimarı. Yarattığı havanın ve karizmanın bugün bile silinmesi mümkün olmayan bu adamla ilgili 70’lerde yazılan kitaplarda hayatını yitirdiğini yazan müzik yazarlarına rağmen (!) Barrett (Roger Keith Barrett) hayatına Pink Floyd sonrası dönemde çıkardığı Barrett ve Madcap Laughs albümleriyle devam ediyordu; ancak ilgilendiği şey müzikten ziyade resim yapmaktı. Hatta bir keresinde Pink Floyd kendisine sorulduğunda “İyi şeyler yaptıklarını duydum; ama dinlemiyorum.” demişti. Syd’in 2006 yılında biten ve Acid, şeker hastalığı ve çeşitli tripler arasında geçen ömrünün kısa özeti sanırım en çökmüş haliyle bile karizmasını yitirmeyen bir adamın hikayesi olurdu.

Syd Pink Floyd’un yitik aşkı, eski sevgilisi, unutulmayanı ve acı vereniydi. Savaşa gidip döndüğünde asla eskisi gibi olmayan bir adamdı Syd ve Pink Floyd bu evliliği sürdüremeyen; ama anılarda tuttuğu Syd’i hala seven bir kadındı çoğu zaman. Belki de bu yasak aşkın, bu çözümsüzlüğün anlatıldığı en güzel şarkıdan bahsetmek gerekecek: “Shine On You Crazy Diamond.”

Gilmour ve Waters’ın konserlerinde de Pink Floyd’u son kez bir arada gördüğümüz Live 8 Organizasyonu’nda da arka planda Syd’in fotoğraf ve videoları eşliğinde icra edilen şarkı, Waters tarafından yazılmış. Bugün 30 dakikalık bu müzik şöleninin (plağın tek tarafına sığmadığı için bölümlere ayrılmıştır) sözleri her şeyden daha anlamlı gelecek sanırım:

Anımsa genç olduğun günleri, hani güneş gibi parladığın…
Parılda çılgın elmas!
Şimdi gözlerinde bir bakış, gökteki kara delikler gibi
Parılda çılgın elmas.
Çocukluğun ve yıldız kişiliğin kıskaca almış seni
Çelik rüzgarlarda esen.
Gel buraya hedefler, uzaktaki kahkahalar, gel buraya yabancı,
Destan olan, şehit olan ve parilda.
Ulaştın gizlere ksa zamanda, aya bakıp agladin.
Parılda çılgın elmas
Gece gölgeler tehdit etti seni ve gösterdin kendini ışıkta
Parılda çılgın elmas!
Bıktırdın herkesi zamanlı zamansız ziyaretlerinle,
Çelik rüzgarlarda esen.
Gel buraya zaptedilemeyen, sen öngörülü, gel buraya ressam,
Sen kavalcı, sen tutuklu ve parılda …. *

 

Shine on You Crazy Diamond’ın sözlerinin ilk bölümü olan bu kısımda Syd’in kendinden vazgeçiş ve uzaklaşış süreci, O’nu bu düşüşten kurtarma çabaları ve bunun grup üyelerine verdiği acıyı hissetmemek elde değil.

Zaten yine Waters bir şarkısında “Whish you were here” derken eksik olanın Syd olduğu da tüm floydian (Pink Floyd fanları) arkadaşlarca rahatça tahmin edilen bir gerçekti.

Pink Floyd esrarengiz bir gruptu. İçinde bulunan neredeyse her üyenin vokal yapabilmesi, şarkı yazması ve kendini geliştirmek konusunda duyduğu inanılmaz azim elbette aşkın içinde taşıdığı o rekabet ve üstünlük kurma güdüsünü de gruba getiriyordu. Özellikle 70’lerden the Final Cut’a uzanan dönemde Roger Waters’ın domine ettiği grupta David Gilmour’un cılız; ama sevilen şarkıları da yer alıyordu ve ilişkiyi, her şeyi başlatan adam “Roger Waters” bu albümle bitiriyordu. Geriye kalan Nick Mason,Richk Wright, David Gilmour gibi babalar ise Division Bell’i yapıyor ve Pink Floyd’un diğer albümlerinden geride kalmayan kalitesiyle albüm raflardaki yerini alıyordu. Hayat her şeye rağmen devam ediyordu.

Live 8 onlar için bir eski sevgilileri analım günü gibiydi. Aralarında küslük olmasa da garip bir ayrılık yaşayan yarı tanrılar topluluğu Live 8’te aynı sahnede yer alıyorlardı ve Roger Waters’ın web sitesindeki fotoğrafta üstte bir yazı dikkati çekiyordu:

“Anything is possible.”*

Geri dönüşlerin ve fırtınalı zamanların grubu Pink Floyd Barrett’i ve Wright’i kayberken, geriye müzikal yolculuğun seyrini belirleyen tüm bu hikayeler ve onların karanlık parçaları kaldı.

Ne yazık ki Pink Floyd dinlerken akla eski sevgili getiren şarkılar gelmiyor;ancak dünyaya, dostlarınıza ve kendinize olan arzunuzu, sevginizi sorgulatan bu müzik her daim kendini size hissettirmeyi ve en büyük düşüşlerde açılan yegane paraşüt olmaya devam ediyor.

 FLOYDIANLIK VE AŞK

Ülkemizde kemikleşmiş kitleleri olan bir çok şarkıcı ya da grup mevcut. Fan ya da takipçi kültürünü Pink Floyd’la da özdeşleştirmek hata olmaz. Bir din gibi inanıyor çünkü dinleyicileri Pink Floyd’un müziğine. Burada aşkın bir başka biçimi ortaya çıkıyor.

Bana kalırsa aşkın en saplantılı biçimi bu hayranlık; ancak dünya üzerinde saplantıyla aşkı asla karıştırmayan bir kitle var. Pink Floyd severler ya da FLOYDIAN tarikatı!

Aslında değişik bir dünyada yaşıyoruz. “Biri olmak için birini öldürmek gerekiyor.”

Lennon’ın trajik ölümü bunun en güzel örneği; ancak bugün forumlarda, interaktif sözlüklerde, kitaplarda, dergilerde görülen bir şey var ki bir Floydian birini öldürerek değil; onu zihninde yaşayarak, benimseyerek biri haline gelendir.

Kesmeşeker dinleyenleri bilirler. Bir sloganları vardır:

“Kesmeşeker dinleyicisi kaç değildir, kimdir.”

Bugün Floydian’ları da bu kalıba dahil tutabiliriz. Tarkan gibi çok fanınız olmasıyla övüneceğinize müziğinizle özdeşleşmiş, hayatının içinde müziğinizi taşıyan insanlara çalmak her zaman olağanüstü bir keyiftir.

  • Çeviri: Ek$i Sözlük, systemfailure

  • *Her şey mümkündür.

ArşivNaçizane

KÜRTLER DÜNYA'NIN NERESİNDE?

3 Mins read

Noam Chomsky Noma Abdollah isimli gazeteciye geçtiğimiz dönemde bir röportaj verdi. Röportajın sonunda Chomsky şunları söyledi:

“Kürtler üzerine ciddi ve iyi niyetli habercilik yapan sayılı muhabirlerden biri acı bir şekilde şu yorumu yapıyor: ‘Doğu’da özgürlük savaşçıları, Batı’da teröristler.’ Kürtler bunun ne demeye geldiğini (manasını), Batılılar resmi propogandalarını sürdürmeyi tercih etse de anlamalılar.”

Görüldüğü gibi Amerika’daki muhaliflerin de olaya bakışı, detaylı bilgiye ulaşmış herhangi bir insanın dışarıdan Orta Doğu’ya bakışı ile neredeyse aynı. Coğrafya değişince özgürlüğün ve mücadelesinin tanımının değiştiği açıkça ortaya konmuş. Türkiye’den PKK’nın değil, Kürt Halkı’nın nasıl göründüğüne bakmak sanırım bugün yapmamız gereken en önemli şey. Çünkü Kürt ve Kürdistan korkusu ile yaşamak, bu potansiyel devleti hiçe saymak yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri.

 Üç maymun politikasında ezberin bir şekilde bozulacağı anlaşıldı geçtiğimiz dönemde. Çünkü statüko kendini yenilemek adına yanlış bir adım attı ve Hrant Dink’in ölümüyle başlayan süreç Türkiye’de aydınların cesaretlenmesi açısından yararlı; ancak bu işe yüreğini her iki tarafın sevgisini de taşıyarak koyan Dink’in ölümü bakımından dramatik oldu.

Aslına bakarsanız Mezapotamya’da durum Türkiye’de olduğundan o kadar da farklı değil. Halk her daim söylenenlere, bildirilenlere inanmak durumunda. Yıllardır farklı rejimlerin ve baskın ideolojilerin altında ezilen ve kimlik bunalımı yaşayan insanlar seçemeyecekleri kaderleriyle baş başalar. Şimdilik bir bekleme sürecine girildi denebilir. Özellikle İsrail ve Gazze’deki dramın (Her zaman olduğu gibi masum sivillerin öldürüldüğü o savaşın) etkileri dünyayı sarstı. Ekonomik buhran için Obama’nın çözüm paketi beklenirken bölgenin emniyet amiri edasıyla takılan ABD’nin bu konudaki jet politikaları da önem kazandı.

Sürece bir Kürt’ün gözünden bakalım. Bir yanda sosyalist jargonu kullanıp sözde halkçı duruşuyla Kürt Milliyetçiliği ve feodal düzeni tetikleyici konumuyla PKK var. PKK her ne kadar ABD tarafından özgürlük savaşçısı olarak adlandırsa da özellikle alt ve orta sınıf Kürt’ler muhtemel bir feodal devlet düzeninin onları beklediğinin farkındalar. Zaten bu bölgede Türkiye’ye rağmen ne yazık ki bu vatandaşların bahsi geçen düzene dahil olduklarını görmemek için başbakan ya da general olmak lazım.

Bu bölgedeki insanların siyasetçi olarak gördüğü şahıslar çoğunlukla bölgenin toprak ağaları. Hangi partiden olurlarsa olsunlar, bu insanlar millet vekili olma potansiyeline sahip olduklarından aday gösteriliyorlar. Kürt ve emekçi iseniz temsil edilmeniz mümkün değil doğal olarak. Bölgeye giden diğer millet vekilleri de çoğu zaman kendi ekmeklerine yağ sürmeyi, ittifaklarla meclise kapağı atmayı planladıklarından süreç her daim halkın acı çekmesine neden olacak biçimde işliyor.

TSK ise özellikle Star Haber’i bugünlerde basın organı olarak kullanıyor. Her daim ötekileştirme politikasını destekleyen TSK sözde bütünleştirici bakış açısıyla, Türkiye’nin en çok izlenen haber bültenini satın almışa benziyor. Burada Yılmaz Özdil’in sözde eleştirel, özde fena halde Emin Çölaşanvari tutumunu değiştirmiyor.

Kürtler ise Ağalarıyla aynı masalarda oturan millet vekillerinin, medya patronlarının seçimlerine mahkum ediliyorlar ve yine bir halk kaderini zar atarak belirliyor.

Kürt sorunu hakkında okumanızı tavsiye ettiğim kimi yazılar ise şunlar:

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=8144 (BASKIN ORAN)

http://chomsky.info/interviews/20080811.htm (NOAM CHOMSKY – İNGİLİZCE)

 

Naçizane

BİR YILMAZ ERDOĞAN YAZISI: YAZGI BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRÜR, BİRİNİ KIŞLAYA

3 Mins read

Ülkeler de şiirler gibidir ve şairledir o ülkenin en güzel mısraları. Çünkü bir ülkeyi ve tarihini ne meydanlardaki sahte kalabalıklar ne de tarih kitapları anlatabilir. Şiirlerdir o ülkeyi anlatan ve yine şiirlerdir o ülkenin şairlerinin o boş meydanlarda sallandırılmasına neden olan. Bu haklı olmak, haklı kalmak için. Ağaçlarımız yok şairleri sallandıracak ve eskisi gibi kanlı yapılamıyor darbeler. Küfür edemeyeceğimiz için PAŞAM (!) dediğimiz kimi zoraki cumhurbaşkanı ve paşalar asamıyor artık şairleri; oysa hepimiz en az Kenan Paşa kadar faşistiz ülkenin birlik ve beraberlik masallarından ölesiye sıkıldığı bu günlerde. 

Şairler vardır. Doğmuşlardır bir ülkenin herhangi bir toprak parçasında o ülkenin dünya üzerinde bir toprak parçası olduğunu bilmeyerek ve onlara öğretildiği üzere bu evrenin merkezinde olduklarını sanarak nüfusuna kayıtlı oldukları o şehirlerin. Kürt olabilir bu şair. Ahmed Arif olabilir, Yılmaz Erdoğan olabilir.

Onların şiirlerine yansır aşk ve memleketlerinde memleketsizliktir yaşadıkları, onların diliyle. Yılmaz Erdoğan o şairlerden biri. Bu toprakların uzakta kalmış bir köşesinde, bu toprakların en unutulmuş yerinde büyümüş belki. Kürt olmanın en büyük zorluğu Kürt olmayanların arasında olmaktır belki de. O Ankara’ya gitti. O beyaz kalenin, şimdinin Gökçek Derebeyliği’nin surları arasında kaybedilmeye çalışıldı sesi, bir tiyatrocu ve bir şair çıktı Erdoğan’ın içinden. Yıllar sonra şiirlerine yansıdı öteki olmanın, öteki olduğunu keşfetmenin acısı:

" Küçüktüm kürtlerin kuyruğundan söz edilirdi
  nicedir uyruğundan söz ediliyor
  ve kim, ne konuşsa bu mühim mesele hakkında
  ciddi kanamalar tespit ediliyor hastanın dosyasında.
"

Bu ülkenin uyruğundan söz edilen şairlerinden biri Yılmaz Erdoğan. Bunca yılın ardından uyruğu daha da gündemde. Belki de bu dönem PKK ve TSK çatışması altında yıpranan halkın kadersizliğine yaptığı vurgudan bu.

Ne demiş peki Yılmaz Erdoğan?

Yazgı birini kışlaya birini dağlara götürmüş.

Dininizi bile coğrafyanızın belirlediği bu ülkede her doğum bir ölüme başlangıçken hazır, bir yaşamın önsözü de yazılıyor ne yazık ki nüfus kağıdınızda. Doğum yeriniz Hakkari ya da Diyarbakır’dır örneğin, siz Kürt’sünüzdür artık. Konya’da doğmuşsanız yobaz, Trabzon’da doğmuşsanız Laz olmamanız mümkün değildir.

Kürt doğmuşsanız ve Kürt olmak için bir şeyler yapmanız gerektiğine inanıyorsanız, Kürt kalmak istiyorsanız da hayatın sizi götüreceği bir yer vardır. Yılmaz Erdoğan’a göre farklıdır bu, bir başka Kürt için farklıdır ama bunu hepimiz biliriz: Bu bir yazgıdır. Ne için ölebileceğimizi seçebileceğimiz bir dünya yok işte. Anne babanızı, ölüm nedeninizi, dininizi seçmenize izin verilmezken konuşmanıza ve düşünmenize nasıl izin verilecekti ki? 

Düşünmüş Yılmaz Erdoğan. Alışık olmadığımız bir eylem. Yorumlamışız biz:

Kürtler’e, daha kötüsü PKK’lılara şehit demiş. Anladık ki yorumlamaya alışık değilmişiz. Anladık ki halk olmak için, insan olmak için, saygı duyularak ölmek için doğru dine ve doğru millete mensup olmak gerekmekteymiş. Peki insan kalmak için ne gerekir?

Ten rengi değil, takke ya da haç da değil bu. Bir bayrak altında uyumak da değil. Bir kadının gözüne bakmak, bir adamın gözüne bakmak ve bir kez olsun ölene aslında nerede ya da kimle ölmek istediğini sormak.