70. SayıNaçizane

BEYNE NASIL FORMAT ATILIR?

3 Mins read

Beyne format atılır mı? Bu nasıl olur? Aynı senin sorduğun gibi bu soruyu kendime sormuştum. Beyne format atılabilir mi ki? Ney yani kafamızı bir yerlere çarptırıp zeka kaybına mı uğramamız, daha sonra da boş zekayı tekrardan doldurmamız mı gerekiyor? Nasıl olacak bu iş?

Sevgili okurum, öncelikle beyin hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılması………

Read more
69. SayıNaçizane

EMPATİNİN AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ ÖNEMİ

2 Mins read

Antipatinin zıt anlamlısı olan empatinin tanımını yapacak olursak, empati; bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kısaca kendini karşıdaki kişinin yerine koyarak o kişinin duygu ve düşüncesini anlamak, hissetmek diyebiliriz. İslam dininin de bu noktada Müslümanları empati yapmaya yönelttiğini biliyoruz. Empatinin tanımıyla bağlantı kurulabilecek atasözlerimiz de mevcuttur. Bilemiyorum çoğu kez kullanıp da empati ile ilişkilendirmiş miyizdir? Mesela “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”, “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.” gibi atasözlerimiz hep empatiyle alakalıdır. Siz şimdi kendinize iğneyi batırıp iğnenin verdiği acıyı anladıktan sonra başkasına da herhalde çuvaldızı batıracak değilsiniz. Affedersiniz ama “Eşekten düşenin halini eşekten düşen anlar” sözünü de söylemeden geçmek istemiyorum. Eşekten düşmenin vermiş olduğu acıyı ancak bu konuda acıyı tecrübe edinmiş bir kişi bilebilir.

Empati kavramı aile içerisinde bireyler arasında kullanılırsa güçlü olan ailevi bağların daha da güçleneceği düşüncesindeyim. Şöyleki hiç bir aile büyüğü ya da aile ferdi bir diğer aile bireyinin zarar görmesini istemeyecektir. Bir baba ya da anne evladının hata yapmasını istemez. Bu bağlamda bir konu ile ilgili tecrübe sahibi olan aile bireyi küçük olsun büyük olsun fark etmez, aynı tecrübeyi yaşama noktasında diğer aile bireyine yardımcı olacaktır. Bu yardımın olumlu sonuçlandığını gören kişi de kendisine yardımı dokunan aile bireylerine daha fazla muhabbet duyacaktır. Konuyu şöyle örneklendirebilirim:  Bir öğrenci bir hocanın tecrübesinden yararlanrak bir işi başarır da hocaya saygısı sevgisi daha da artmaz mı, artar kanısındayım. Empatinin aile bireyleri arasında da uygulanması bu noktada ailevi bağların kuvvetlenmesine katkı yapacaktır. Aile bireyleri empatik tutum ve davranışları içerisinde karşıdakini dinlediğinde ve anladığında, dinleyen ve anlayan kişi için ortak ve anlamlı yaşantı sahası doğacaktır. Empati terapinin dışında her türlü ilişki biçiminde insanlara gerekli bir tutumdur.

Son olarak bir halk masalıyla empatiden bahsetmek istiyorum. Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da “korkumdan kırk kantar yağım eridi” dermiş. Bir gün birisi demiş ki “sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?”. Bunun üzerine göğsü kınalı serçe şu cevabı vermiş: “Herkesin kendine göre dirhemi ve kantarı var, siz ne anlarsınız.” İşte halk masalından da anladığımıza göre herkesin kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Bizim de karşıdakinin bakış açısını yakalamamız onun duygularını anlamamız demektir. Bu empatinin gereğidir.

Sempatik ve empatik olmanız dileklerimle.  Sağlıcakla kalın.

68. SayıGündem Takibi

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

3 Mins read

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

67. SayıNaçizane

GERÇEK DOSTLUK

3 Mins read

Dost, “sevilen kimse, sevgili, yâr” manalarına gelen Farsça bir kelime olup, dini literatürde sadakat, uhuvvet, sohbet gibi kelimelerle ifade edilir. Dostluk iki vücutta müşterek bir ruh gibidir. Dostumuz dünya ve ahret sermayemizdir. İyi dost seçmişsek hem dünyada hem ahrette saadeti yakalamışsız demektir.

Özlemini duyduğunuz eski dostluklarınız olmuştur ve özlemle: Nerede eski o dostluklar, demişsinizdir.

Read more
66.SayıŞairane

DOST

1 Mins read

DOST

 

Sen yokken gaflet elbisesi örtüyordu üstümü

Üşüdüğümü sanıyordum yanarken

İblisler arkadaşım, günahlar can yoldaşımdı

Yaşadığımı sanıyordum ölürken

Yalan cebimde bozuk para, nefis yemekte tuzumdu

Doyduğumu sanıyordum  ”DOSTLUĞA”  açken…

 

 

Bir gün sen girdin dünyama…

Dost sandığım insanlar çok yapmacık göründü o anda

 

O anda; arkadaşlık dönüşüme girdi

Sevgiyle damıtıldı. Dibine dostluk düştü.

 

Tartıştık, kırdım seni, darıldık…Bunları bilerek yaptık

Çünkü kavuşmanın bir anlama ihtiyacı vardı…

 

Ama gün geldi Kader ayırdı bizi

Gel demek gerekiyor artık

Gel!

 

Kaderler ortak kavuşmalar da ortak olsun

Şems’ e aşık Mevlana’ nın ki gibi olsun

Damarlar tek yürekten çıkan kanla dolsun

Dolsun da iki beden aynı anda can bulsun

Ayrı ayrıda canan bulsun

 

Hayırhah kelimesi senle girdi lügatıma

”Ben” le doğdum ”SEN” le yaşıyorum

Bir kız bulamadın amma

Bin tanesi feda olsun ”DOSTUMA”

 

Yazan: Cihan ÇAL

Yazdıran(İlham olan): Turgut MARAŞ

 

66.SayıNaçizane

FARKINDALIĞIMIN FARKINDAYIM

2 Mins read

        Aslında her şeyin başı sağlık olduğu kadar düşünmektir de. İnsan düşünebildiği için insandır. Düşünmek insanı bilinçli kılar ve insan farkındalığını fark eder.

        Descartes’in meşhur bir sözü vardır: “Düşünüyorum öyleyse varım.” Burada filozof varlığını düşünebilmeye bağlamış. Zaten kişi ne kadar düşünürse o kadar var olabilir. Ufkun düşünebildiğin kadar geniştir. Yüz kilometre düşünen şehrinden ötesini düşünemez milyar kilometre düşünen dünyanın milyar kilometre uzağını düşünür ufku evreni zorlar. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde düşünme konusuna değinilerek, Yüce Yaradan bizden, verdiği nimetlere karşılık olarak tonlarca para, mal veya mülk istemiyor, bizden istediği O’nun adıyla başlayıp, şükretmek ve düşünmek. Allah bizlerden başlarken bismillah ile başlayıp bitirirken şükürle bitirmemizi, düşünerek de ders çıkarmamızı istemektedir. Rabbimiz bize; ubudiyet, taat, düşünme gibi birçok konuda hayatımıza yön verecek iyiye yöne yönlendirecek hususların yerine getirilmesini emrediyor. Rabbimiz bilir ve O’nun izniyle ancak biz de bilebiliriz. Müslüman insan düşünerek varlık gayesinin farkına varacak. Bu farkındalık ise Müslüman kişiye ibadetinin önemini kavratacak ve yaptığı ibadetinden zevk alacaktır.

       Düşünmek kelimesi Arapçada tefekkür kelimesine karşılık gelmektedir. Bir hadis mealinde düşünmenin önemine şöyle vurgu yapılmaktadır: “Bir saat tefekkür(düşünmek) etmek, bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır.” Çünkü düşünmek insanı bilinçli kılar. Düşünürseniz sorgularsınız, sorgularsanız öğrenirsiniz. Yine düşünmenin önemini anlatan Türk atasözünde: “Acelede nedamet, düşünmekte selâmet vardır.” der. R. Digest de “Düşünmeden konuşmak nişan almadan ateş etmeye benzer.” diyerek düşünmenin önemine vurgu yapmıştır.

        İnsan düşünebilen bir hayvan değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran düşünmeye sevk eden aklı vardır ve insan bu aklı sayesinde ayırt etme gücüne sahiptir. Yüce Allah da vermiş olduğu akıldan dolayı bize bazı görev ve sorumluluklar yüklemiştir. İnsanlık var olduğundan 610 yılına kadar Allah (C.C.) insanlığa doğru yolu gösterecek yüz yirmi dört bin peygamber ile beraberinde bazı peygamberlerle kitap ve saifeler göndermiştir. Gönderilmiş olan tüm peygamberler “Emr-i bil ma’ruf, nehy-i a’nil münker” yapmışlardır. Yani iyiliği emredip kötülükten men etmişlerdir.

        İnsan düşünebilen bir hayvandır lafı ne kadar yanlışsa ‘Düşünüyorum öyleyse insanım’ sözü o kadar doğru olur. Düşünmenin önemine dört büyük kitabın hepsinde yer verilmiştir. Bunun sebebi ise yaratılmış olan varlıkların görevlerinden dolayıdır. Çünkü düşünüp ibret alacağımız birçok husus vardır. Mesela, kalbimiz günde ortalama yüz elli bin defa atar; her yıl damarlarımızda tonlarca kanı dolaştırır. Küçük bir karınca ailesi, bir yaz mevsiminde otların arasından beş milyon ölü böcek temizler. Bir sinek tek başına her gün yüzlerce bakteriyi toplar. Küçücük lenfositler vücudunuzdaki trilyonlarca hücreden her birini, her gün en az on defa kontrol eder. Eğer düşünürsek ibret alacağımız şeyleri buluruz.

        Hiçbir şey tesadüfen var olmadı. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler evren tevafuken, Allah’ın bilgisi ve isteği doğrultusunda, meydana getirilmiş, yaratılmıştır. Düşünürsek farkındalığımızın farkında oluruz.

          Sağlıcakla kalın…

64. SayıNaçizane

İLETİŞİMİN İLETİŞİMDEKİ ÖNEMİ

1 Mins read

        Sağlıklı bir iletişimdeki başlıca sıkıntı konuşanların birbirlerini anlamamaları ve anlatmaya çalışmaları için sarf ettikleri çabadan dolayı vericilerin açık alıcıların kapalı olmalarından kaynaklanır. Bu durumu sağırlar iletişimi olarak da adlandırabiliriz.

        Hz. Mevlana’nın bu konuyla ilgili olarak: “Ne kadar bilirsen bil, nasıl anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabileceği kadardır.” sözü konuya açıklık getirmektedir. Mevlana bu sözüyle bir şey anlatırken karşıdakinin algılama kapasitesini, bilgi dağarcığını da göz ardı etmememiz gerektiğini anlatıyor. Aksi halde anlatan da dinleyen de iletşime kapalı olacaktır. Yine özlü bir sözde: “Dinlemesini bilen en cahilinden bile bir şeyler öğrenir.” diyerek dinlemenin ne kadar önemli olduğundan bahsetmiştir. Tabi dinlediğimiz konunun özünü de bilmemiz dinlemenin etkisini güçlendirecektir. Konuşmacı anlattığı konuyu beden dilini de kullanarak anlatımını güçlendirmesi gerekir. Zira anlatıcı hareketsiz bir şekilde durmak suretiyle anlatma yoluna gitse dinleyiciye anlatmak isteğini güçlükle anlatır. Yahut dinleyici hiç bir şey anlamayabilir. Bu noktada beden dilinin iyi bir şekilde kullanılması çok önemlidir. Ayrıca beden dilini kullanarak bir şeyler aktarmaya çalışan kişi, konunun aktarılması hususunda rahat olacak  ve anlatmak istediğini net bir şekilde anlatacaktır. Atalarımız “Bin bilsen bir bilene sor” diyerek her insanın bilmediğimiz bi şeyi bilebileceğini ve önemli olanın da bu bilmedikleirmizi karşıdaki kişiden öğrenebilmemiz gerektiğini ve her insandan bir şeyler öğrenebileceğimize vurgu yapmıştır.

        İyi bir iletişimin sağlanmasında amacımız kendimizin ve karşıdakinin gelişmesi olmalıdır. Sorunların çözümünde kendi potansiyelimiz içinde kalmayıp, sorunun bir parçası olan herkesin çözüm önermesine izin vermeliyiz. Bu şekilde iletişimin önemini idrak ederiz.

Hayatta iyi bir iletişim kurmanız temennimle. Sağlıcakla kalın…

64. SayıAraştırma

İZLE KENDİNDEN GEÇ! ~ 2

2 Mins read

        Sevgili Türk e-Dergi okurları, bir önceki (63.) sayıda ilkini yayımlamış olduğum İzle Kendinden Geç başlıklı yazımın ikinci dizisini yayımlamaktan mutluluk duyuyorum. İyi okumalar dilerim.

        Bir mesajı normal olarak göz önüne getirmekten çekinmeyen kişiler neden bu yola baş vuruyor diyebilirsiniz. Normal olarak izlediğiniz bir görüntünün önünü kesebilir ve verilecek mesajı peşinen reddede bilir ya da kabul eder izlersiniz. Fakat 25. Kareleri göremediğimizden kabullenme veya reddetme olanağımız da olmadığından bu yola başvurulmaktadır. Bu yöntemin temel mantığı hedef grupların  tercih seçeneğini yok etmek ve kişileri haberleri olmadan zehirlemek.

        Bu yöntemi tercih edenler insan fıtratını çok iyi bilen kişilerdir. Psikilogların, psikianalistlerin 100 yılı aşkın çalışmaları bulunmakta ve insanla ilgili gözlem ve deneylerle ortaya koydukları bulgulardan yola çıkılalarak “İnsanı nasıl etkileriz?” sorusuna cevap aramaktaydılar. Büyük şirketlerin mallarını pazarlamak için bu yöntemi kullandılar.  Sonuçta sinema da bir tür ekonomik sektör ve her yapımcı kendi iyi ya da kötü niyetini, dini inanç ve ideolojisini bu yolla empoze  etmeye çalışmaktadır.

        Hiç sigara kullanmıyor olduğum halde canım sigara çekiyorsa, kola içmediğim halde kola içesim geliyorsa, kullanmadığım halde Next&Nextstar ve Atiker Sıralı Otogaz Sistemini tavsiye edebiliyor ya da alacaklarım arasında tercih listemin başına koyuyorsam, bilinçaltıma bazı iletiler ulaşmış demektir.  Objektif olarak kendinizi sınayın göreceksiniz ki sizde 25. Karelerin ve diğer subliminal mesajların taarruzuna uğramışsınızdır.

        Knight DUNLAP adında Amerikalı bir pskikoloji profesörü göz bağcılık gösterisi yaparken bilinç gücüyle algılanamayan “hissedilemez gölgeler” kullanarak aynı uzunluktaki 2 çizgiyi seyircilerin farklı ölçüler de algılanmasını sağlamıştı. Uçları iki zıt yöne bakan çizgi ile içe bakan çizginin boyu aynı olmasına rağmen boyları farklı algılanır. Bir algılama resminde birbirine bakan iki yüz varken biz vazo olduğunu algılarız. Algılarımıza aldanırız aslında. Bunu bilen yapımcılar ilk defa subliminal mesajlar içeren reklamları 1950’li yıllarda Ameraika’da yapmaya başladılar. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı sinema salonalrında yapmış olduğu deneylerde patlamış mısır ve kola satışlarında artış olduğunu gözlemlediğini iddia etmiştir. Yapılan bu deneyde “patlamış mısır ye” ve “kola iç” sloganları gizlenmiş subliminal mesajlar sayesinde kola satışlarında %18.1, patlamış mısır satışlarında %57.7 arttığı görülmüş.

        Bir insanı ya da bir topluluğu değil tüm insanlığı tehdit etmesine rağmen, henüz bu konuyla ilgili bir kitap çıkmamış, bir eğitim programı yapılmamış, seminerler verilmemiş. Varsa bile duyulmamış, sessiz sedasız yapılmış yapılanlar.

        Subliminal tekniği ne yazık ki çizgi filmlerde, reklam panolarında, şarkılarda, filmlerde bir şekilde kullanılıyor. Masum sandığımız bir çok çizgi filmde çocukların bilinç altına şiddet, cinsellik unsurları içeren içerikler yerleştirilmektedir. Çizgi filmleri aşırı şiddet içeren Caroon Network kanalını kesinlikle önermiyorum. Evin akıllı kedisi gibi görünen Tom’un Jerry’i yakalama mücadelesi esasında şiddet içerikli bir çizgi filmdir. O, çok sevimli gördüğümüz Disney yapımı çizgi filmlerde yıllardır cinsellik teması çocukların bilinçaltına hücum etmektedir. Çocuklarımızın gelecekleri açısından bu tür yayınlar içeren çizgi filmleri çocuklarımızdan uzak tutmalıyız.

Yazımın devamı bir sonraki sayımızda olacak. Sevgilerimle, hoşçakalın.

63. SayıAraştırma

İZLE KENDİNDEN GEÇ! ~ 1

3 Mins read

Adına televizyon denildi ilkin, söyleyemeyenler de vizontele dedi. Türk Dil Kurumu: Vericiden iletilen dalgaların görüntü ve ses olarak görünmesini ve duyulmasını sağlayan aygıt, diye anlamlandırdı. Nerden bilebilirlerdi ki televizyon izleyenlerin kendinden geçeceğini. Bizlere hep televizyonun fiziki zararlarından bahsettiler. Üç metre geriden izlenecek de, karanlıkta izlenmeyecek de vs. gibi… Kimse çıkıpta televizyonda verilen yayınlardaki, programlardaki, filmlerdeki ve sinemalardaki zararlardan bahsetmedi. Bir bakış açısı oluşturur diye değinmek istiyorum. ………

Read more
62. SayıNaçizane

SAYGILI MIYIZ?

2 Mins read

        Büyüklerine saygı her küçüğün vazifesidir. Ancak insanlar büyüklerine saygının yanı sıra saygı duyması gereken bir çok konuyu biliyor da bilmezlikten geliyor. Gelin birlikte bakalım saygılı mıyız, değil miyiz?

        Fikirlerimizi söylerken ve savunurken hep kendi penceremizden bakarız. Bakış açımızı değiştirmeyiz. Oysa doğru bildiklerimizi başkalarının gözünden görmeye çalıştığımızda daha farklı düşünmeye başlarız. Karşıdaki kişilerinde söylediklerinde doğruluk payının olacağını anlarız. Fikirlerimizi savunurken bize yöneltilen eleştirilere tahammül edemiyoruz. Eleştirilere kapalıyızdır. Biri bizi övmeye kalktı mı övgüleri de kabullenmeyi ihmal etmeyiz. İşte övgüyü kabullendiğimiz kadar olumsuz eleştirilere de açık olmamız bizleri daha da ileriye taşıyacaktır.

        İnsanlar kişisel bakımlarını aksattıklarında, ağız kokusuna neden olacak yiyecekleri tükettiklerinde veya ağır kokular sürerek çevreye rahatsızlık verecek derece de davranışlar sergilediğinde ben keyfime bakayım da başkası umurumda değil demektedir. Ben bunu anlıyorum. Oysa başkalarına karşı saygılı olmayı bilmemiz de toplu yaşamada uyulması gereken kurallardandır. Bunu es geçemeyiz.

        Biriyle konuşurken neden bağırarak konuşuruz? Bunu da anlamakta zorlanmışımdır hep. Haccac-ı Yusuf gibi olamıyor muyuz? İkili görüşmelerde sessiz küçük harflerle konuşup bir topluluğa hitap ederken ise bir hatip gibi sesimizi yükseltebilmek varken neden sesimizin ayarını kaçırırız. Bu duruma da çare aramamız gerekir. Gürültü kirliliği konusuna değinmişken trafik ışıklarında yaşadığımız korna çalma vakasını da anlatmadan geçemeyeceğim. Kırmızı ışıktasınız sarı yanar ve daha siz vitese elinizi atar atmaz yeşilde yanmadan korna sesi duyarsınız. Gereksiz bir korna çalışı işte. Ne gereği var sanki ben görmüyorum! Eğitim şart!

        İnsanlar çeşit çeşit, haliyle davranışlarda da çeşitlilik oluşmakta. Çeşitli davranışlardan bir çeşit davranış olan bencilliği hiç sevmem. Bu yüzden bencil davranmak yerine paylaşımcı insanlardan oluşan bir toplumda yaşamayı arzu ederim. Birbirini seven, birbirine saygı duyan ve paylaşımcı bir toplum için çabalıyorum. Tarih okuduğumda hep yabancıların tarihimize hayranlığına hayran olmuşumdur. Ama bu hayranlığım saygıyı bilmeyen bir toplulukta yaşadığımı anlayınca hayal kırıklığına dönüşüyor. Şimdi size soruyorum bu kadar yazıdan, yakınmadan sonra saygılı mıyız? Bence saygılıydık ama şimdi saygıdan yoksunlaştırıldık.