Naçizane

AŞK RÜYÃSI

1 Mins read

Her aşk bir rüya

Değil mi ki sanki

İster bir günlük olsun

İster bir ömür boyu

Muhakkak bir gün

O rüyadan uyanmıyor musun ki?

Ya da uyandırılmıyor musun?

Geçirdiğin o güzel anlar

Göz göze geldiğinde

Eridiğini hissettiğin o saniyeler

Hiç bitmesin dediğin

Dizine yatıp uyuduğun o saatler

Bir gün bir bakmışsın

Hepsi bir rüyaymış

Ne kadar isyan etsen de

Uyandırıldın artık

Bir daha aynı rüyaya dalamazsın ki

Yine bir gün bir başka rüyada

Belki de aynı aşkı yaşayacaksın

Ve ondan da uyanacaksın

Bu böyle sürüp gidecek…

Aslında her aşk bir rüya

Değil mi ki sanki

Asla uyanmak ve

Uyandırılmak istemeğimiz…

Naçizane

SENİNLEYİM (ŞİİR)

1 Mins read

Düşlerden kopup gelen sen

Yağmurları üzerime yağan sen

Hayat kaynağım, yaşama sevincim

Gözlerin gönlüme baharları getiren

Saçların ruhumu işleyen

Ellerin bedenimi kucaklayan

 

Gerçeklerin çok ötesindesin belki de

Ulaşılamayacak hurilerin cennetinde

Ama düşlerimde benimlesin işte

Gözlerini görüyorum

Saçlarını okşuyorum

Ellerini tutuyorum

 

Sensizliği uğurluyorum

Her sabah kapımdan

Ve sonsuza değin kapatıyorum kapımı

 

Seninleyim işte doğan günle birlikte

Mevsimlerdeyim seninle

Yağmurda, güneşte, solan ilkbaharda

 

Gerçeklerin çok ötesindesin belki de

Ama seninleyim ben

Sen ektim düşlerime, rüyalarıma

Ve kapadım gözlerimi sonsuza değin

Yaşadım seni…

Naçizane

SEVMENİN ÖTESİ

1 Mins read

Sevmenin ötesindeyse aşk

Yanmak bir kere ve bir daha

Dirilmemekse hayatta

Sensizlik yoldaşımsa bana

Kokun yoksa esen rüzgârda

Gözlerini göremiyorsam gökyüzünde

Tutamıyorsam ellerini

Yine de ölü değil miyim ben?

Sensizlikte de senle yanmıyor muyum?

Bu neyin ötesinde peki

Aşk istedim yaşadım

Ama ben ölmek istemedim

Sensizliğin zehrinde öleceğimi bilemedim

Hayal ettim senle yaşamayı

Şimdi yalnızlığımla sensiz cennetimde

Seni bekliyorum

Bu da sonsuzluğun ötesinde…

Naçizane

SEV

1 Mins read

Sevmenin ötesindeyse aşk

Yanmak bir kere ve bir daha

Dirilmemekse hayatta

Sensizlik yoldaşsa bana

Kokun yoksa esen rüzgârda

Gözlerini göremiyorsam gökyüzünde

Tutamıyorsam ellerini

Yine de ölü değil miyim ben

Sensizlikte de senle yanmıyor muyum?

Bu neyin ötesinde peki

Aşk istedim yaşadım

Ama ben ölmek istemedim

Sensizliğin zehrinde öleceğimi bilemedim

Hayal ettim senle yaşamayı

Şimdi yalnızlığımla sensiz cennetimde

Seni bekliyorum

Bu da sonsuzluğun ötesinde…

 

Naçizane

UMUTLA YÜKLÜ GÜVERCİNLER KERVANI

5 Mins read




 

Hayat, ölümüne beş kaldığını hissettiğin anda daha yaşanmamış mutlu, huzurlu yılların olduğunu anladığın ve her an yeniden dirildiğin bir zaman geçidiydi. Her şeyin sona erdiğini gördüğün, elinde ölüm yolculuğuna ait bir biletle beklerken sana, “Dur!” diyen bir mavinin gerçekliğini fark ettiğin bir beyazdı hayat. Yeniden başlayabilmek, yeniden umut besleyebilmekti.

Küçücüktüm daha, elime ilk çiçek bombası düştüğünde… Oyun oynuyordum sokakta arkadaşlarımla. Bir ara gökyüzüne baktık. Alabildiğine mavi ve alabildiğine bizimdi sanki; benim, arkadaşlarımın, çocukların… Öyle parlaktı ki barışın, sevginin ve hayattaki tüm güzelliklerin toplandığı bulutu saklıyordu; mavi mi mavi, beyaz mı beyaz, griye inat. Güzellikler yağmuruyla beslenirdik çoğu zaman. Çünkü bizim bir şeye ihtiyacımız vardı, bize tüm güzellikleri veren mavi gökyüzüne. Öylesine bütündük işte…

Önce korkunç sesler sarmıştı mavi gökyüzünü. Çaresizdi, biliyorduk. “Kovdum, çocuklarımın size ihtiyacı yok, gidin, dedim ama nafile.” diyordu, düşen yağmur taneleriyle bize. Yapacağı bir şey yoktu. Yalnız bize, “Umudunuzu yitirmeyin, sabredin.” diyordu. Sonra kara kara, kocaman kocaman uçuşan sinekler gördük gökyüzünde. Çocukluk merakı hep dışarı çıktık, baktık onlara. Anlamaya çalıştık, gökyüzümüze girme cesareti gösteren, mavimizi kızdıran bu sinekler de neyin nesi diye? Meğer sineklerin en zehirlisi, en can alıcısıymış gördüklerimiz. Salgılarıyla insan kanı emen ve her emdiğinde daha çok acıkan, daha çok kan emen.

Küçücüktüm daha, elime ilk çiçek bombası düştüğünde, etrafımdakilerin kanı emildiğinde, gök daha çok karardığında… Avucuma düşen bir çiçekti kapkara. Bir yok oluşun başlangıcıydı. Tüm hayalleri, umutları yok edecek, maviyi tutsaklığa sürükleyecek bir siyahı tutuyordu avuçlarım. Lanet olası, yapışıp kalmıştı elime. Çevremde yardım edecek yok muydu? Yoktu tabi ki… Hepsi birer birer tutmuştu siyahı ve kanları çoktan emilmeye başlamıştı. Bense kanımı vermemeliydim. Sözümüz vardı mavimize. Umutlu olacaktık. Siyaha yenilmeyecektik. Tüm güzellikler bizim olacaktı.

Son bir direnişle kalktım ayağa, karşı eve yürüdüm. Aman Tanrım! Olamaz, arkadaşlarımdan biri kanlar içinde yerde yatıyordu. Beni fark etmiş olacaktı ki kanlar içindeki güzel mavi gözleriyle içten bir gülümsemeyle baktı bana. Umutluyum, diye mırıldandı; çiçekler güzeldir, yalnız arada dikeni batıp yaralayanlar da vardır, umut mavinin altındaki çiçeklerde, durma koş onlara, biz mavinin yanındayız meraklanma… Ve son sözleriyle yine “Koş, koş” dedi bana. Öyleyse “Koş, koş maviliğe, durma.” dedim, kendime.

Koştum günlerce, haftalarca; koştum aylarca, yıllarca… Hiç durmadan koştum. Her adımda arttıkça umudum, yitirdim onlarca insanı da gözlerimin önünde. Amansız bir sinek hastalığı gibi siyah çiçeği tutan her el, umudunu bana teslim ederek mavi yolculuğa çıktı. “Umudunu yitirme, koş çocuğum.” diyerek, arkamdan bağırdı her yürek. Bizi boşver, geleceğimizin, çocuklarımızın, torunlarımızın ihtiyacı daha çok mavi gökyüzüne. Tüm güzellikler barınır içinde: barış da, sevgi de, dostluk da, kardeşlik de, birlik ve beraberlik de… Her şey onda gizli ve açık, umudunu yitirme, koş…

Küçücüktüm daha, yürümeden koşmaya başlamıştım. Harap olmuş kara evler arasından, yollara serilmiş onlarca kardeşlerimin üzerinden ve tüm siyahlığa rağmen umut olmuş her bedenin ruhları arasından yol aldım maviye hasret kalmayacak yıllara, geleceğime. Elimdeki çiçek bombası hâlâ duruyorken, hâlâ simsiyahken, onun açılmış ve kokusuyla sarhoş olacağım yıllarıma koşuyordum. Bir daha siyah görmeyecek, bir daha arkadaşlarım gibi çocukların da sineklerden ölmeyeceği, oyunlarında güzelliklerin kucaklandığı, sevgi ve barışın yeniden dirileceği, insanlar arasında oluşabilecek tüm siyahların ve kan emen insafsız sineklerin yok edilebileceği, umut dolu yarınlara koşuyordum. Önümde umutlar ve arkamda her geçen saniye umutları yeniden yeşerip bana katılan insanlarla umutlarımızı geleceğe sürüklüyorum. Gideceğimiz yıllar, karşımda duran yeşil vadinin çiçeklerle donatılmış cenneti kadar yakınımızda.

Bu mavi yolculukta benim ve bana katılan tüm insanların tek amacı var: sevgiyi, saygıyı, barışı, özgürlüğü ve daha sayamadığımız birçok güzelliği, maviyle yeniden bütünleştirebilmek. Hani hep deriz ya; özgürlük çocukların ellerindeki uçurtmalar, barış onların gökyüzü, sevgi el ele oynadıkları oyunlar, kardeşlik bilyelerini paylaşmaları, birlik ve beraberlik yarınlarına umutlarıyla koşmaları… Bunlar onların hayatları. Küçücük dünyaları, bu kadar saf ve mavi. Elleri, sineklerden düşen çiçek bombalarına yabancı. Dokunamazlar onlara, dokunmamalılar da. Maviliklerden geldikleri bu cenneti, onlara siyah etmemize hiç gerek yok.

O yüzden küçücüktüm, elime ilk çiçek bombası düştüğünde. Her şeyin sona erdiğini düşündüğüm o anda, yeniden sırtıma yükledim umutlarımı ve koşmaya başladım. O zamanlar küçücüktüm, şimdi büyüdüm ve onlar için koşuyorum. Maviye hasret kalmak üzereyken belki de umutlarımla hiç de hasret kalmadan ulaşabileceğim ona. Hayat, yeniden başlamaksa ve sonsuza dek siyahı yok edip uzanmaksa maviliğe sevginin, barışın, kardeşliğin, güzelliklerin içinde, ben de maviyim umutlarla yüklü güvercinler kervanında…

 

 

 

 

Naçizane

BİR SİGARA YAKTIM

1 Mins read




Bir sigara yaktım

Aşkımızın başlangıcı olarak

İlk başta öyle güzel,

Öyle tatlı, sarhoş ediciydi ki

Sonuna yaklaştıkça

Hissetmeye başladım acısını

Onu o kadar çok sevmişim ki

Bitmemesi için elimden

Geleni yapıyorum

İçime çekmiyorum

Uzun bir süre

Ağzıma bile götürmüyorum

Ama yavaş yavaş yanıyor

Tükenmeye devam ediyor

Kararlı beni bırakmaya

Çabalarım boşa gidiyor

Sigaram bitiyor

Aşkımız son buluyor

Ve sen bırakıp gidiyorsun beni

Bense tövbeliyim

Bundan sonra sigaraya

Ve aşka

İkisi de yakılmaya değmez

22 ŞUBAT 2007

 

Naçizane

SESSİZ VEDA

3 Mins read

 

Günlerdir tek başıma dolaşıyorum bu ıssız sokakta. Seninle her akşam yürüdüğümüz o yokuş aşağı sokak var ya işte o. Her gün, hiç aksatmadan yokuşun sonundaki kır kahvesine uğramayı da unutmuyorum. Hatırlar mısın, her akşam evin bunaltıcı havasından uzaklaşmak için yürüyüşe çıkardık? Tüm sokaklar bizi pek hoşnut etmese de o sokak bize huzur verirdi. Değişik bir havası vardı değil mi? Sokak boyunca yol kenarlarındaki ağaçlar yapraklarını bir ezgiyle birbirlerine dokundururlardı o meltem rüzgârlarında. Bu melodiyle o yolu nasıl bitirdiğimizi anlamaz, çabucak kır kahvesine geliverirdik.

İçeri girer en sevdiğimiz masaya –sağ köşedeki, içinde bir tek gül bulunan vazolu masaya- otururduk. Orada saatlerce sohbet ederdik. Sanki evde hiç konuşamayacakmışız gibi her şeyi anlatırdık. Bilirdik ki evde bir sükûnet vardı. Evde suskun bir şekilde sadece gözlerimizle konuşurduk. O güzelim sohbetlerimize bizim garsonun -13 yaşında bir oğlandı hatırlarsın- bize getirdiği iki bardak çay da eşlik ederdi. Mm… o çay ne kadar da güzeldi. Sanki bir şekerle tatlanıverirdi.

Bazen hiç olmadık anda susar, sadece birbirimize bakar ve yeniden konuşmaya başlardık. O susuşlarımızda senin gözlerindeki bütün aşkı görürdüm. Hiç sönmeyecek bir alev olurdu içinde ölüm olsa bile. Kim bilir ben sana bu kadar şeyi anlatabiliyor muydum gözlerimle?

En son geçirdiğimiz gün de böyleydi. O gün eve gittik ve yine sessizliğe büründük. Büyük bir aşkla uykuya daldık. Daldık ve sen uyanmadın bir daha. Sessizliği seviyorduk ama bu sessiz veda da hiç olmamıştı. Yakışmamıştı bize be… O an yine kendimi bozmadım. Hıçkıra hıçkıra ağlamadım. Gürültü edersem rahatsız edebilirdim seni.

Yavaşça pencereye yanaştım. Dışarı baktım. Hava bulutluydu. Biz gibi sessizliğe bürünmüştü. Tek fark, o uzun süre sonra patlayacaktı. Ardındaki korkunçluğu gösterecekti. Şimşekler çakacak, yağmur damlaları düşecekti. Belki de koyup gittiğin bendim o. Sana yatakta uzanırken bir daha baktım. Sessiz, usulca telefona sarılıp oğlumuzu aradım. O orada çığlıklar atıyordu, bense hiçbir şey yapamıyordum.

 O gün öğleden sonra evden gittin. Ev kendinden hiçbir şey kaybetmedi, yine sessizdi. Tek sorun, bu sefer kır kahvesi de sessizdi. Her akşam yine çıkıyorum dışarıya. O sokaktan geçiyorum. Ağaç dallarının sesine kendi sesimi de ekledim artık.

                                            Dallar arasında bir bülbül vardı

                                            Konduğu ağacın yanında bitmiş bir güle aşıktı

                                            Ona şarkılar söyler, beraber coşarlardı

                                            Bir gün bülbül gitti; sonbahardı

                                            İlkbahar geldi bülbül yok; biliyorum

                                            Onu çok sevdiği aşkı alıp gitti.