Naçizane

JUAREZ KADINLARI

3 Mins read

         Meksika’nın Amerika Birleşik Devletleri sınırındaki önemli bir şehridir Ciudad Juarez. Stratejik önemi, 1994 yılında ABD, Meksika ve Kanada arasında imzalanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile daha da arttı. Bu tarihten sonra, bu sınır şehrinde “maquiladoras” adı verilen yabancı şirketlere ait montaj atölyeleri kurulmaya başladı. Maquiladoras’larda üretim ucuz iş gücü hesabıyla yapıldığından şirketler bu atölyeler sayesinde inanılmaz kâr elde ediyor. Peki bu ucuz iş gücünün kaynağı ne? Juarez kadınları…

       Maquiladoras’ların vazgeçilmez kaynakları, zor durumda olup sendikalaşma konusundan bihaber olan Juarez kadınları… Bu kadınlar oldukça zor çalışma koşulları altında günde en fazla 3.40$’a büyük şirketlerin köleliğini yapıyorlar. Üstelik insanlık dışı uygulamalara maruz kalıyorlar. Zorunlu doğum kontrol uygulaması bunlardan en önemlisi. Her ay, adet dönemlerinde kullanılmış pedlerini göstermek ve hamile olmadıklarını kanıtlamak zorundalar. Peki ne için? Kim için? Bu kadınların yaşam koşulları öyle içler acısı ki hiçbiri çalışma koşulları konusunda sesini yükseltemiyor. Onlara göre bu şekilde çalışmak bile işsiz kalmaktan daha iyi. Juarez kadınları genellikle “colonia” adı verilen barakalardan oluşmuş şehir dışındaki yerleşim alanlarında oturuyor. Colonia’larda elektrik ve su bulunmuyor; üstelik buralar hiç de güvenli olmayan savunmasız yerleşim yerleri. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Meksika ile ABD arasında ciddi bir sorun doğuyor: Yasa dışı göç. Göçün faturası ise tabi ki Juarez kadınlarına çıkıyor. Sınırdan geçerken yaralanıyor ya da öldürülüyorlar. En iyi ihtimalle çektikleri cehennem azabı devam ediyor yani Meksika’ya iade ediliyorlar.

       En azından para kazandıklarını düşünüp konuyu kapatabilirdik. Ne de olsa dünya genelindeki pek çok kadından bu konuda daha öndeler; ancak bu kadınları tehdit eden çok daha önemli bir sorun var: Kadına yönelik şiddet! Maquiladoras’larda kadınların işe alınması işsiz kalan birilerini kızdırıyor: Juarez erkeklerini. Kapitalist üretim sisteminin üstüne bir de geleneksel ataerkil baskıyı koyunca Juarez kadınlarının karşılaştığı tablo: Şiddet, tecavüz ve ölüm! 1993 yılından beri yüzlerce kadın kaçırıldı, öldürüldü, yüzlercesine tecavüz edildi, sayısızca kadının organları alındı! Bu korkunç tablo karşısında Meksika hükümeti ticari ilişkilerinin zarar görmemesi için hiçbir şey yapmadı, yapmıyor. Öyle ki Juarez başsavcısı kadınları ölümlerinden sorumlu tutuyor ve “Yağmurlu bir gecede dışarı çıkarsanız, ıslanırsınız.” gibi ilginç bir cümleyle tutumunu belli ediyor. Juarez’de bir kişinin kayıp olarak bildirilmesi için 72 saat geçmesi gerekiyor. (Türkiye’de 24 saat) bu saatte indirim yapmayı kesinlikle reddeden polis, kaybolan kadınların 72 saatlik bir işkenceyle öldürülmesine neden oluyor. Kısacası Meksika makamları Juarez kadınlarını sapıklara, katillere elleriyle sunuyorlar.

       Juarez kadınlarını korumak o kadar da zor değil. Colonia’lara sokak lambaları koymak, güvenilir ulaşım ağlarını sağlayıp kadınları evlerine ulaştırmak gibi oldukça basit çözümlerle kısmi koruma sağlanabilir ama asıl önemlisi suçluların bulunması ve adil bir şekilde yargılanmasıdır. Şimdiye kadar yaşamını yitiren ve çöplüklere atılan, çöle gömülen yüzlerce kadın ancak bu şekilde huzur bulacaktır.

Naçizane

BİR ANAYASA NASIL YAPILMALIDIR?

3 Mins read

 

      20 Kasım 2007 tarihinde, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Anayasa Yapmak, Yazmak ve Tartışmak konulu bir panel düzenlendi. Katılımcılar çeşitlilik gösteriyordu; gündemdeki anayasa taslağını hazırlayan grubun bir üyesi olan Levent Köker en çok eleştiri alan katılımcı oldu. Onun yanı sıra felsefe profesörü Nilgün Toker, uluslararası ilişkiler profesörü Mehmet Alkan, KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar ve DİSK üyesi Serhat Salihoğlu da bu organizasyonda yer aldı.

       Katılımcıların üzerinde durduğu soru şuydu: Bir ülkede anayasa nasıl yapılmalıdır? Levent Köker haricindeki tüm konuklar anayasa yapım sürecinin katılımcı, uzlaşmacı ve uzun bir sürede olması gerektiği görüşündelerdi. Onlara göre pek çok ülkenin de deneyip uyguladığı anayasa yapım süreçlerinde çeşitli siyasal partiler, sivil toplum örgütleri, çıkar grupları ve daha niceleri özgürce bu sürece dahil edilmeli ve en az iki yıllık bir tartışma sürecinden sonra ancak maddeleme aşamasına gelindiğinde hukuk profesörlerinin bilgilerine danışılmalıdır. Sonuç olarak şu an gündemde olan, birkaç profesörün (ki içlerinde Levent Köker de vardır) bir kampa girerek hazırladığı anayasa taslağının toplum için yarar sağlayamayacağı görüşüne varmışlardır. Nilgün Toker’in de belirttiği gibi yeni bir anayasa ancak yeni toplumsal inşa ile mümkün olabilir. Bu durumda toplumdan kopuk, teorik bir anayasa o topluma uygulandığında kırılmalar, uzlaşmazlıklar yaşanılması kaçınılmazdır.

       Yeni taslağın tartışılması sırasında en çarpıcı açıklamalar taslağın bireysel hak ve özgürlükler konusunda ne kadar kısıtlayıcı olduğunun altını çizen Hülya Gülbahar’dan geldi. Kadın hakları açısından incelendiğinde yeni taslak değil yeni haklar vermek, kadının sahip olduğu hakları da alıyor. 2004 yılında AB uyum sürecinde anayasamıza eklenen kadın erkek eşitliğinin korunmasının devletin sorumluluğunda olması ile ilgili 10. madde yeni taslakta yer almıyor. Bunun yanı sıra kadın için; engelliler, yaşlılar ve çocuklarla beraber “korunmaya muhtaçtır” ifadesi kullanılıyor. Gülbahar konuşmasında son elli yılda kadının istihdam, mal edinme oranlarındaki ciddi düşüşü işaret ederek bu konuyla ilgili ciddi atılımların yapılmasının gereğini vurguladı. Siyasal alanda kadınların güçlenebilmesi için gerekli olan kota için de destek verilmesi gerektiğini söyledi.

       İşçi hakları ile ilgili maddelerin yetersizliğini de Serhat Salihoğlu dile getirdi. Böylelikle yeni anayasa taslağının 21. yüzyıl Türkiyesine uygun olmadığı anlatılmış olundu. Ülkemizdeki hak ve özgürlüklerin temel kaynağı olan anayasamız, katılımcı ve aceleye getirilmemiş bir süreçte yazılmalıdır. Yıllardır darbe anayasalarıyla yönetilen ülkemiz için bu değişim şarttır.                                                                                           

Naçizane

KADINA YÖNELİK ŞİDDET ve SESSİZLİK

4 Mins read

Kadına yönelik şiddet evrensel bir sorundur. Dünyanın her yerinde benzer olayları, yanlı yargılama süreçlerini veya tarifsiz bir sessizliği görebilirsiniz. Zaman zaman belli kadın çevrelerinin isyanıyla kısmi kazanımlar elde edilse de kadına yönelik şiddet durdurulamaz. Her gün gazeteyi açtığınızda yeni bir haberle içiniz sızlar. Bir kadın tecavüze uğramıştır, cinsel istismara maruz kalmıştır, dövülmüştür veya öldürülmüştür.

Dünyada bu konuda pek çok çalışmalar yapılıyor, projeler oluşturuluyor ancak edinilen kazanımlar gelişmiş bir ülke ile gelişmemiş bir ülke arasında o denli fark ediyor ki ülke kalkınmasının kadın hakları üzerindeki etkisi apaçık görülüyor. Son zamanlarda ABD’nin Illinois eyaletinde alınan bir karar dünyada yankılandı. Bu karar ile cinsel ilişki sırasında kadın, erkeğin durmasını isterse fakat erkek durmazsa tecavüzcü sayılacak ve o suçlama ile yargılanabilecek. Ülkemizde çok basit temel haklar için bile büyük engellerle karşılaşırken böylesine bir yasal düzenlemeyi hukuk sistemlerine dahil edebilenleri kutlamalıyız. Öte yandan Pakistan da kadın hakları açısından önemli bir adım attı. Tecavüzün ve zinanın şeriat yasalarınca yargılandığı ülkede bu konular medeni kanun çerçevesine alındı. Böylelikle kadınlar uğradıkları tecavüzü kanıtlamak için dört erkek şahit bulmak zorunda kalmayacaklar. Eskiden bu uygulamada yeterli şahit bulunamazsa kadın kurban zina suçundan yargılanıyordu. İki örneğe baktığımızda kadın hakları ve gelişmişlik düzeyi hakkında önemli karşılaştırmalar yapabiliriz.

Gelelim Türkiye’ye… Ülkemizde kadına yönelik şiddet kronikleşmiş durumda, ceza yasalarının ilgili hükümleri çok değil sadece beş sene önce AB uyum süreci kapsamında değişikliğe uğradı; ancak hala sorunlar çözülemiyor. 2004 yılına kadar “namus cinayetleri” vakalarında “tahrik” sebebiyle ceza indirimi uygulanıyordu. Tecavüze uğrayan kızını, karısını, kız kardeşini öldüren bir kişi bu indirimden yararlanabiliyordu. 2000–2005 verilerine göre kayıtlı (kayıt dışı bilgilere ulaşmak çok zor, pek çok töre cinayeti intihar süsü verilerek kapatılıyor, yok sayılıyor) yaklaşık 500 kadın töre cinayetlerine kurban gitti. AB uyum süreci içinde hazırlanan yeni yasalarla tecavüz suçu Kamu Ahlakı ve Aileye karşı Suçlar bölümünden Kişilere karşı Suçlar bölümüne alındı. Kadına yönelik şiddet beraberinde pek çok sorunu da getiriyor: ölüm, intihar, ruhsal bozukluklar, cinsel hastalıklar… tüm bu konulara kalıcı çözümler getirmek bazı koşullarda oldukça zor olabiliyor. Pek çok kurban yaşadığı şiddeti sineye çekiyor, ilgili kurumlara bildirimde bulunmuyor. Bunun en büyük sebebi ise toplumsal dışlanmadan duyulan korkudur. Bir diğer koşul ise evlilik içi şiddet; toplum baskısı, aile baskısı kadını gördüğü şiddeti susarak çözmesi gerektiğine inandırıyor. Bu koşullarda olayları saptamak, etkin bir çözüm arayışına girmek oldukça zor olabiliyor.

Türkiye’de yaşanan bu sorunlarda çoğu defa ataerkil düşünce yapısıyla hareket edildiğini görüyoruz. “Eğer evlilik dışı cinsel yaşamınız varsa, yabancıysanız, açık giyindiyseniz tecavüzü hak etmiş oluyorsunuz”. Her yaz yaşanılan turiste tecavüz veya yazlık yerlerde, bar veya diskolarda sözlü veya fiziksel tacize uğrayan yabancı turistlere olan yaklaşım hep aynı. Bu yazıyı okurken gözlerinizde canlanacak sahneler olduğundan eminim. Son günlerde gündeme düşen acı bir olay da bu kanıyı ispatlıyor. İtalyan barış gelini Pippa Bacca (Gisepina Pasqalino de Morineo) tecavüz kurbanı oldu. Sayesinde konuşmaktan kaçınılan sorunlar yeniden gündeme geldi. Birkaç yıl önce bir mankenin yaşadığı tecavüz olayını anımsarsak, evlilik dışı bir cinsel yaşamının olması bir suçmuş ve bu tecavüzü hak etmiş gibi davranıldı. Gazetelerde hep en açık kıyafetlerle verdiği pozlar yayınlandı ve sanki bir porno film izlermiş gibi uğradığı tecavüzü herkes izledi. Utanç verici ama gerçekten oldu tüm bunlar.

Bugün yine aynı sorunlar masada duruyor. 78 yaşındaki “aşırı dinci” Vakit gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez 14 yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanıyor. Onu herkes koruyor ve bu olayın bir komplo olduğunu savunuyor. Şimdi söyler misiniz böylesine maço bir düzende kadına yönelik şiddet nasıl durdurulur? Tecavüzcülerin sırtlarını sıvazlayıp göklere çıkartarak şiddete maruz kalmış kadınların seslerini çıkartmalarını nasıl bekleyebiliriz? Sevgili Illinois kadınları siz ilerlemeye devam edin biz de susmaya devam edeceğiz.

Naçizane

İZMİR AŞKI ve EXPO 2015

3 Mins read

       

         Her insan doğduğu, büyüdüğü kente karşı özel bir bağlılık duygusu hisseder. Öyle bir duygudur ki bu; bırakın başka bir ülkeye gitmeyi başka bir kente bile gidilse insan hep kendi kentinin yollarını, sokaklarını, evlerini, yemeklerini, havasını özler. Kente duyulan bu bağlılık öyle ilginçtir ki insanlar aynı dili farklı kelimelerle kullanabilirler. Bölgesel bir şive farkını kastetmiyorum, gerçekten o kente özel kelimelerin ortaya çıkmasını sağlayan öylesine güçlü bir bağlılığı anlatmak istiyorum.

       Bir İzmirli olarak itiraf etmeliyim ki bu bağlılık İzmirliler için bir aşka dönüştü. Öyle ki kordon, vapurda gevrek ve çay keyfi, boyoz, gün batımı seyri ve daha niceleri İzmirlilerin bağımlı oldukları şeyler haline geldi. İzmir kendi yaşayanlarının gözünde gerçekten de Ege’nin incisi. Dolayısıyla kent projeleri bu aşkın tutkusuyla sanki her evin kendi meselesi gibi görülüyor ve destekleniyor. 2005 yılında İzmir Universiade’ı gerçekleştirdi, bu organizasyona ev sahipliği yapacağı belirlendiğinde sokaklarda bir bayram havası esti. 2005 Ağustos ayında, İzmir halkı yabancı konuklarına kucak açtı. Bir Universiade çalışanı olarak tanık olduğum bu coşkuyu kelimelere dökmem imkansız; bir kent ancak bu kadar tek yürek olabilir ancak bu kadar verimli çalışabilirdi. Gelelim EXPO 2015 sevdasına, ne yazık ki bu organizasyon İzmir’in ellerinden kayıp gitti. İzmir’i bir dünya kenti konumuna getirebilecek gerek alt yapı yatırımlarının gerekse çeşitli sektörel yatırımların İzmir’e akmasını sağlayacak bu fırsat kaçtı. Paris’teki son toplantıda ben de EXPO görevlisi olarak bulundum. Türkiye’nin emek dolu sunumunu orada izledim. İzmir anlatıldı, İzmir söylendi, İzmir konuşuldu. Herkes gözlerini bu kentin tüm güzelliklerine dikti. Sunumun sonundaki coşkuyu, gözlerimiz dolu dolu tattık. Karar aşamasında, salonun dışında heyecanla bekledik ve sonuç belli olunca içimiz yana yana oradan ayrıldık. Pek çok kişi kendi emeğine, grup çalışmalarına yazık olduğunu düşündü ama bir o kadar da İzmir’e haksızlık yapıldığını… Sonuçta İzmir çok şey kaybetti hem de kazanmaya çok az kala.

       Umarım bu projelerin sonu hiç gelmez. Gelişmek, ilerlemek için ne olursa olsun bu tür projelere ve onların sağlayacağı yatırımlara ihtiyacımız var. Moralleri düzelterek yeni projelere aday kent olmamız ve İzmir’i ilerde daha iyi konumlara getirmemiz gerekiyor; ancak bunun yerine harcanan paraların yasını tutup sürekli birilerini kaybetmenin suçlusu olarak karalamaya başlarsak yerimizde sayarız. Ne olursa olsun, EXPO 2015 adaylık sürecinde İzmir dünyaya tanıtıldı, reklam yapıldı. Böylesine bir organizasyonda yer alarak uluslararası deneyimler edinildi. İleriki projelerde tüm bunlar bize artılar olarak dönecektir.

                                                                                                          

ArşivNaçizane

PAKİSTAN’DA BİR YILDIZ KAYDI

3 Mins read

      27 Aralık 2007’de, Pakistan’da yine acı bir gün yaşandı. Siyasal çalkantılar, isyanlar, protesto gösterileri gibi siyasi huzursuzluğu pekiştiren, Pakistan için “güncel”i oluşturan öğelere bir yenisi eklendi: bir suikast. Bu tarihte, Pakistan için, hatta pek çok Müslüman ülke için çok büyük önemi bulunan bir kadın, bir siyasetçi hayata gözlerini yumdu. Hem de ülkesini hiç bırakmaması gereken bir zamanda…

       Benazir Butto, İslam dünyasında başbakanlık görevini üstlenmiş olan ilk kadın siyasetçidir. Üstelik başbakanlık görevini iki defa üstlenmiştir (1988–1990/1993–1996). Butto, ülkenin en büyük kitle desteğine sahip olan partisinin, yani Pakistan Halk Partisi’nin liderliğini üstlenerek deyim yerindeyse hayatını bu partiye ve ülkesine adamış bir siyasetçiydi. Yaşamı boyunca neler görmedi ki: hapis cezaları, sürgünler, saldırılar ve hatta siyasi yaşamına gölge düşüren ve siyasi saygınlığını derinden sarsan yolsuzluk ve rüşvet suçlamaları… Tüm bu zorluklara rağmen bir şekilde (sürgünde olduğu veya hapiste olduğu yıllarda bile) Pakistan siyasetinde aktif bir rol oynamıştır.

       Ravalpindi’deki seçim mitinginde suikaste kurban gitmesinin ardından Pakistan’da olaylar dinmek bilmiyor. Saldırıyı izleyen günlerde, ülkenin dört bir yanında protesto gösterileri çatışmalara dönüştü. Pek çok kişi öldü veya yaralandı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve daha nice ülke Benazir Butto’ya yapılan suikasti kınadı. Pakistan cumhurbaşkanı Pervez Müşerref de saldırıyı kınadı ancak halkın çoğunluğu için bu siyasi duruş bir anlam ifade etmedi ve olaylar öylesine büyüdü ki 8 Ocak 2008’de yapılması gereken seçimler, 18 Şubat 2008’de yapıldı. Seçim sonucunda Pakistan Halk Partisi (Butto’nun eşi Asıf Ali Zerdari ve oğlu Bilawal Butto Zerdari’nin eş başkanlığında) ve Müslüman Birliği (PML-N) koalisyon hükümeti kurma kararı aldı. Böylece iki büyük muhalefet partisi Cumhurbaşkanı Müşerref’e karşı birleşmiş olacak.

       Benazir Butto’nun esrarlı ölümü hala aydınlatılamadı. Sindh eyaletinde doğan Butto, bir rivayete göre düşman eyalet olan Pencaplılar tarafından öldürüldü. Bazı yorumlarda ise ölümünün arkasında Devlet Başkanı Müşerref ve Pakistan Müslüman Birliği olduğu belirtiliyor. Bir başka kanıya göre ise Benazir Butto, aşırı İslamcı Taliban veya El Kaide tarafından öldürüldü. Benazir Butto kimilerine göre bir kahramandı, kimilerine göre ise değildi ancak o Müslüman bir kadın olarak haklarının arkasında duran ve örnek teşkil eden bir bireydi. Pakistan gibi bir ülkede, ordunun, dinin vb. etkenlerin kadınların üstüne kocaman bir yük bindirdiği bu coğrafyada başını dimdik tutan bir kadındı, bir yıldızdı. Ne yazık ki kayıp gitti.