68. SayıŞairane

BÜYÜK GÜNEŞ

2 Mins read

Tüm dertlerim emrime giriyor şiirlerimi yazarken…
Savaşı kaybedeceğini bilen bir komutan gibi hissediyorum kendimi sabahın yaklaşmasıyla.
Bacakları titreyen askerlere moral vermeye çalışmak gibi kendimi avutmaya çalışmam…
Beni yorganımın altına iten korkuyu tersliyorum yorganımı tekmeleyerek…
Ve odamın camında ilk ışıklar parçalarken karanlığımı, çirkin bir kızın ufacık umuduyla saçlarını taraması gibi hazırlıyorum kendimi güneşin karşısına çıkmaya…
Camın bana kendimi göstermesi; ölüm döşeğinde, dişleri dökülen yaşlı bir adam gibi hissettiriyor beni…
Ve hayat ”sık dişini” diyor bana, tüm hislerime inat…
Cesaretimi topluyorum ve ışığa meydan okuyorum gözlerimin rengiyle…
Göz kapaklarımın her açılış ve kapanışında, uçuruma doğru yükselen bir merdivenin basamaklarında gibiyim sanki.
Yükseliyorum belki ama beni büyük bir düşüş bekliyormuşcasına atıyorum adımlarımı…
Güneşin ışığını artırması, neşesi yerinde bir ailenin beklenmeyen bir son dakika haberiyle tüm tebessümünün silinmesindeki acımtırak etkiyi oluşturuyor yüzümde…
Sonra sabahın sert ve serin rüzgarlarıyla sallanan ağaçlar tanıdık geliyor gözüme.
Uçurumdan düşerken son anda tutunduğum dallar gibi yetişiyor imdadıma bu ağaçların dalları..
Ve yaprakların rengi…
Bir an aynaya bakıyormuş gibi hissediyorum.
Güven eşlik ediyor cesaretime…
Ben bu rengi iyi tanıyorum.
Aynaya her bakışımda bana bakan renk bu…
Her göz göze gelişimizde aşık olduğum renk…

Hayat her gün yeni bir tecrübeyle sınıyor bizi.
Tecrübeler zihnimi çalkalıyor…
Bu küçük çocuğun hızlı koştuğu için düşüp kanattığı koluyla, babasının karşısına çıktığında duyduğu öğütleri anımsıyorum bir an geçmişimde.
Aynı utancı hissediyorum çünkü.
Hayat çok öğüt verdi ama ben hala önyargılıydım güneşe.

Bir ara gözlerimi çeviriyorum güneşe; özür dilemek için…
İzin vermiyor buna, kendi ışığıyla kendini saklıyor.
Mütevazilik güneşin ışıklarından yansıyor gözlerime.
Gözlerimin kamaşması yüzümü güldürüyor…
Ve bir kaç kelam ediyorum gülen yüzümle güneşe:
”Eyvallah güneş, büyüklük sende kalsın. :)”

67. SayıŞairane

Ben Yunus Lekesiz'im, leke sizsiniz

2 Mins read

Uyumadığım bir gecenin mecburi sabahına uyanmak…
Bir şehrin en işlek yolunda 24 saat açık bir lokanta gibi kapalı olmanın ne olduğunu bilmeyen, birbirine dahi kavuşamayan, yalnız göz kapakları…
Sigaranın yanında içilen acı bir kahve gibi beni kötülüğe sürükleyen, geçmişine sövülesi, bilekleri kesilesi, kontrolsüz kollar…
Bir çocuğun ağzı kulaklarında oynarken, zamansız patlayan balonu gibi bedenimi titreten soğuk korku seslerinin beynimde patlaması…
En büyük sancı sanırdım karnımın ağrısını. Onun da şifası hazırdı zaten, annemin bencillikten uzak, yumuşak elleri…
Başımı da ovsana annecim, geçecektir mutlaka. Bir de kalbim. Ona da dokun anne. Geçir ağrısını.
Çocukken dinlediğim masalların, rüyalarıma giren o çizgi film kahramanlarının sahteliğini hatırlatıyor bana, şimdi bende bir can, bir kan belki de alın yazım olan baş ağrılarının annemin elleriyle dahi son bulmaması…
Alnıma değdiği anda ısınan sular ve soğuk bir duş alamamanın rahatsızlığıyla çocukluğumdaki gülen yüzümün en büyük düşmanı olan ben…
Bir silahın namlusundan çıkan kör bir mermi gibi hedefsiz, sayfama yazdığım kelimeler…
Her harfine kendimi sığdırdığım kelimeler gibi manidar, yorgun gözlerimden yorgun şehrime kul ettiğim bu bakışlar…
Sokak lambasının gerekliliği gibi gerekliyim kendime.
Sokak lambasının boş kaldırımları aydınlatması kadar anlamsızım çevreme.
Masanın ayakları gibiyim belki. Üstünde taşıdığı yükten haberdar olmak gurur verici.
Ve yine diğer ayaklara ulaşamayacağının bilincinde olmak; çaresizlik, yalnızlığın habercisi…
Masanın üzerindeki bembeyaz, hafif bir peçeteyim belki de. Başkalarını temizlemek adına kendini kirleten…
Belki doğa kadar heybetliyim. Mükemmelliği her gün tehdit altında olan, zulme açık, yok olmaya hazır doğa gibi…
Dua gibi kutsalım belki de… İnsanların yalnızca zor zamanlarında aradığı, her şeyin güzel olduğu ortamlarda istenmeyen…
Korkulan, çaresiz kalınan hiç bir ortamdan eksik olmayan dua gibi…
Kimine göre zaman gibiyim… Her şeyin ilacı…
Belki de her şeyin katili…
Karanlık kadar korkuncum. Güneşin her doğuşunda yok olmaya mahkum olan, yeniden geceleri bulana kadar ağlayan, masum ama korkulan karanlık gibi…
Güneş gibi aydınlığım belki de. ”Ben sıcağım” demesine müsade edilmeyen, yüzüne bakılamayan, ateşiyle yalnız bırakılan güneş gibi…
Belki bir kılıcım. Eline alanın cinayetlerine alet olan. İnsanları yaralayan ve tüm suçun üzerine atıldığı o kanlı kılıç…

Bakıyorum da şimdi… Her şey olmuşum ben, olmam gerekenin dışında…
Görülmeyenleri görmüşüm, görünenlerin arkasında saklanan…
Duyulmayanları duymuşum, beynimdeki benin, beni arayan çığlıklarıyla…
Her şey olmuşum, her şey olmuşum da ben, bir ben olamamışım;
Beni, benlikten uzaklaştıran insanların yalanlarıyla…