Naçizane

SPAM ÜZERİNE

4 Mins read








Spam, internet üzerinde aynı mesajın yüksek sayıdaki kopyasının, bu tip bir mesajı alma talebinde bulunmamış kişilere, zorlayıcı nitelikte ve genellikle ticari amaca yönelik olarak gönderilmesidir. Spam mesajlarla e-posta adreslerimizde sıklıkla karşılıyoruz. Ancak günümüzde spam yollayan otomatik sistemler forum, blog ve ziyaret defteri gibi hazır sistemleri daha önceden tanımlayarak bu sistemleri sürekli olarak reklam içerikli ileti yağmuruna tutmaktadır.

 

Spam çeşitli türlere ayrılmaktadır:

E-posta yolu ile gönderilen spam türlerinden ticari içerikli olan UCE (Unsolicited Commercial e-mail / Talep Edilmemiş Ticari e-posta), içeriğinin mutlaka ticari olması gerekmeyen UBE (Unsolicited Bulk e-mail / Talep Edilmemiş Kitlesel e-posta), bir diğer sık rastlanılan e-posta spam tipi ise MMF (Make Money Fast / Kolay Para Kazanın)  iletileridir.

 

E-mail şeklindeki spam, alıcıların göndericiden çok daha fazla masraf yapmasını gerektiren bir özelliğe sahiptir. Bir örnekle açıklamak gerekirse, AOL (America Online) mahkeme kararıyla durdurulana kadar Cyber Promotions kuruluşundan günde 1.8 milyon spam iletisi aldığını belirtmiştir. Tipik bir kullanıcının bir spam mailini almak, tespit etmek ve silmek için sadece 10 saniye harcadığı düşünülse bile, bu AOL tarafından karşılanması gereken ve sadece spam maillerin silinmesi için harcanan 5,000 saatlik bağlantı anlamına gelmektedir. Buna karşılık T1 hattı kullanan spam kaynağı bunun için günde sadece $100 mertebesinde bir ücret ödemektedir.

 

Spam mesajların önlenmesi açısından gerek sistem yöneticilerinin gerekse internet kullanıcıların alabilecekleri bir dizi önlem vardır:

 

1) Eğer gelen mail’in spam olduğunu düşünüyorsanız (genellikle yabancı dilde gelen mailler spamdir) o maili açmadan siliniz.

2) Kullandığınız e-mail servisindeki spam maili engelle gibi işlemleri uygulayınız.

3) Aldığınız spam mail’e hiçbir şekilde cevap yazmayınız. Eğer cevap yazarsanız mail adresinizin aktif olarak kullanıldığı konusunda karşı taraf bilgilendirilecek ve daha fazla spam mail almanıza neden olacaktır.

4) Mümkünse aldığınız ileti konusunda ilgili sistemin yöneticisini bilgilendiriniz. Spam iletisinin hangi servis sağlayıcıdan geldiğini bulmak için mesaj seçeneklerinden “Full Header (Tam Başlık)” seçeneğini seçmeniz, gelen detaylı görüntüde, “From:” ile başlayan satırın üzerindeki ilk “Received:” satırına bakmanız yeterlidir. Sistem yöneticisi ile bağlantıya geçerken mesajın bu açık halini de iletiniz.

5) Sürekli olarak kullandığınız e-posta adresini spam mail yollayabileceğini düşündüğünüz sitelere kayıt olurken kullanmayınız.

6) Mail adresinize gelen zincir mailleri başkalarına da göndererek bu mail zincirlerinin bir parçası olmayınız.

7) Eğer toplu olarak mail yolluyorsanız ve mail yolladığınız bir kişinin mail attığınız diğer mail adreslerini görmesini istemiyorsanız; BCC (Blind Carbon Copy)’yi kullanarak mail atınız.

8) Gereksiz mail listelerine kayıt olmayınız ve kayıt olduğunuz mail listesinden istediğiniz zaman çıkıp çıkamayacağınıza bakınız.

9) Gelen ek dosyalı spam mailleri açmayınız. Açtığınız takdirde bu tür mailler kendisini mail listenizde kayıtlı olan tüm mail adreslerine otomatik olarak yollamaktadır.

 

Çok fazla önemsemediğiniz, bir kere kullandıktan sonra bir daha uğramayacağınız bir siteye üye oluyorsanız ücretsiz ve hızlı olarak mail sahibi olabileceğiniz dodgeit.com size yardımcı olacaktır. Bu siteden mail adresinizi alınız ve isminiz@dodgeit.com adresini forumdaki (ya da mail adresinizi isteyen sitedeki) gerekli alana yazıp daha sonra dodgeit.com adresine bağlanınız ve verdiğiniz mail adresini kutuya yazarak check mail seçeneğine tıklayınız. Site tarafından gönderilen aktivasyon mail’i oralarda bir yerde olmalı. Aklınızda tutmanız gereken herhangi bir şifre olmaması dodgeit mail servisinin bir avantajı ancak diğer kullanıcıların da sizin posta kutunuzu görebilmesi servisin en büyük dezavantajı (küçük bir bağış karşılığında posta kutunuza şifre koyabiliyorsunuz.). Çok fazla önem vermediğiniz, bir kere kullandıktan sonra bir daha uğramayacağınız bir siteye üye oluyorsanız dodgeit.com kesinlikle iyi bir seçenek.

 

Spam kavramının hukuksal bir zemine oturtulması konusunda kimi ülkeler direkt olarak yasaklama yoluna gitmiş, kimi ülkelerde ise (ülkemizde olduğu gibi) konuya ilişkin yasal bir düzenleme yapılmamıştır. Türk Hukuku’nda, konuya ilişkin vasıflandırma şimdilik bilimsel makaleler düzeyinde kendine yer edinmiş olmasına karşın hâlihazırda hukuk tekniği açısından genele hâkim olan bir tanımlama yapılamamıştır. Spam’ı yasaklayan ya da düzenleyen bir kanun hükmü olmadığı sürece spam, hayatımızın bir parçası olarak kalmaya devam edecektir.

Naçizane

VAKİT, YILBAŞI VE GAZETECİLİK ÜSTÜNE

2 Mins read




İsrail Gazze’de. Savaş Türkiye’nin dokunamayacağı; ama hissedeceği kadar yakında. İslami Medya TSK dua Filistin’e sahip çık nidalarıyla gaza getiriyor herkesi. Günlerden 31 Aralık. Yeni yıl Türkiye’nin her yerinde kutlanıyor ve İslami Medya bunun ümmete ihanet olduğuna karar veriyor. Kanal 24 ve belirli muhafazakar kanallar hariç tüm kanallar çok önceden hazırladıkları programları banttan da olsa yayına koyuyorlar.

Ankara’dan 7 üniversite öğrencisinin ölüm haberi geliyor. 2009 hiç hoş merhaba demedi Türkiye’ye; oysa Vakit gazetesi başta Hasan Karakaya olmak üzere bu haberle ilgili "YILBAŞI FELAKETİ" başlığı altında "Kutlarsanız böyle olur. İçkinin sonu işte." gibi ithamlara varan bir üslupla çıktı. 4 Ocak 2009 Pazar günü de Vakit gazetesi’nde Karakaya imzalı "Kartel Medya Neden Vakit’e Saldırdı?" başlıklı bir yazı yayınlandı.

Birincisi olay partiyi veren çocuk ve annesi evlerinde uyurken gerçekleşseydi “DOĞALGAZ FELAKETİ” adını alıdı; ancak doğalgaz Vakit mantığına göre yılbaşında zehirleyiciliğini arttırmış olacak ki Vakit böyle bir başlıkla çıkmayı gazetecilik etiğine sığdırmış.

Vakit Türkiye’de dönem dönem 75.000’i bulan okur sayısıyla önemli bir gazete. Gazete olarak değerini tartışmak gereksiz, objektiflikten her daim sınıfta kalan ve özellikle isim konusunda telif problemleri yaşayan bu gazetenin sadık bir kitlesi oluşu gerçeği ortada.

Sadık okur kitleleri yönlendirilebilir kitlelerdir. Fikirleri normal şartlarda demokratik toplumlardaki gazetelerde tam olarak değiştirilemez gibi görülür; ancak eğilimli kişiliklerin dönemin şartları göze alındığında her haberi yutması mümkündür. Yılbaşı ve doğalgazı bağlayan zihniyet bilindiği gibi 17 Ağustos’u da ordu tarafından düzenlenen baloya bağlamış “Çıplak, alkollü üst üste öldüler.” diyerek gazetecilikle ilgisizliğini ortaya koymuştu. Aslına bakasanız o dönemki Akit şimdiki Vakit’in öz babasıdır denebilir.

Kısacası gazeteler ve isimleri değişse de arkalarındaki zihniyet ve sizi götürmek istedikleri yerler değişmiyor. Ölen gençler için “Çıplaktılar.” açıklamasını yapan Veysel Karani Demir bile istifa etmişken Vakit bu konuyu geçiştiriyor ve tek bir savunma yazısıyla atlıyor o yazıda da kartelci medyanın Konya’da yıkılan kız yurdu ve oradaki kızlar hakkında yazdıkları.

Dönemin gazetelerine dönüp baktığımızda tek gördüğümüz ailelerin tutumuna dönük eleştiri. Yasal olmayan bir şeyin eleştirilmesi sanırım çok da sıradışı değil. Üstelik ailelerin kurumdan davacı olmayışı tek kelimeyle susturulmuş ve sindirilmişlik göstergesi. Döneme ilişkin tek hata ise Konya ve muhafazakarlık kelimelerinin sık sık tekrar edilmesi.

Vakit haber yapıyorum ayağına şeriat şakşakçılığına ve modernleşme düşmanlığına devam ediyor. Onlardan olmadıklarına inandıklarının dramını bile bir rant aracına çevirebiliyor. 2009’un ilk büyük ayıbı basın adına Vakit’ten geliyor.


 

Naçizane

YENİ YIL

2 Mins read

Hesaplaşmanın başladığı günlerdeyiz. Koca bir yıla sığdırdıklarımızı özetliyoruz bir kaç kelimeyle. Daha çok da eksikliklerimizi düşünüyoruz. Yapamadıklarımızı, yarım kalanları…

Hayaller geliyor peşi sıra. Umutla umutsuzluk arasında gidip geliyor düşünceler.

2009, 2008’in üzerine kapandığında biz de eski yalanlarımızı unutup, yenilerini kuracağız. İnsanın en büyük becerisi de bu işte: yalan üretmek ve ürettiği yalanlara inanmak. Yaşayabilmek için muhtaç olduğu direnci yalandan alıyor, belleğin sızısını ancak böyle dindirebiliyor.

Aydınlık bir gelecek yerine karanlığa sürükleniyoruz. Atatürk’ün Bursa Nutku’nu okuyorum:

“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek.’ diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’ İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!“

Artık bu ülkenin polisinden, jandarmasından, ordusundan, yargısından yardım beklemiyorum. Polisin cemaatçilerin eline geçtiğini biliyorum, jandarmanın İslamcı hükümet ile çalıştığını biliyorum, ordunun ayrılıkçı teröre karşı emperyalist ülkelerle ilişki içinde olduğunu biliyorum, yargının ele geçirilmeye çalışıldığını ve konuda başarılara ulaşıldığını biliyorum…

Laik cumhuriyetin bittiği söyleniyor; üniter devletin tükendiği anlatılıyor; yeni bir anayasa ile son darbenin indirileceği konuşuluyor.

Atatürk’ün emanetini korumak için her şeyi yapmaya hazır olmalıyız. Emperyalizmin uşaklarına, yobazlara, işbirlikçilere, tarikatçılara, bölücülere, demokrasi maskesi takmış sahtekârlara koyun gibi boynumuzu uzatacak değiliz.

“Aydınlanır en karanlığı düşüncenin,

Yalnızlığında, sessizliğinde, garipliğinde mi?

Tutmuş yasak kaldırımların ıslakları gölgemi

İçimde ezintisi sokak fenerlerinin

Duygumda yaşatıyor usumda yitirdiğimi”

Gün doğduğunda iyileştirici uykunun kollarında aydınlanır ruhunun karanlığı, ta ki yeni bir yıl gelinceye kadar…

ArşivNaçizane

2 TEMMUZ VE 35 CAN

3 Mins read

(**)2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 35* “canın” yanarak ve dumandan boğularak öldüğü Madımak Katliamı’nın üzerinden on beş yıl geçti. Türkiye’nin tarihine Sivas katliamı olarak geçen bu şeriatçı, gerici, faşist katliam devletin ve güvenlik güçlerinin karşısında, Cumhuriyet’imizin tohumlarının atıldığı bir kentte gerçekleşti.

Orada Pir Sultan Abdal anılacaktı ve dev bir heykel açılışı yapılacaktı. Sivas’a giden yazar, ozan, düşünür, sanatçı topluluk arasında Aziz Nesin de vardı. Nesin, o gün, pek çok Alevi’nin bulunduğu bir oturumda konuştu. Salon ilgiyle, sevgiyle Nesin’i dinledi ve alkışladı. Bir yazarın ilk görevinin inandıklarını söylemek olduğunu biliyorlardı. Alevi topluluk, Aziz Nesin kürsüde ne kadar özgürse, kendilerinin de o kadar özgür olacağını bilmekteydi.

Köktendinci eylemciler, insanların canını almayı din sananlar, laik cumhuriyete karşı düşmanlıklarını, yürüyüş sırasında sıkça tekrarladıkları “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!” sloganıyla ortaya koydular.

Türkiye Sivas’ta yapılan katliama dünden bugüne gelmedi. Süreç, 10 Kasım 1938’de başladı. Ulusal kurtuluşumuzun al bayrağı altında, al bayrak düşmanlığı yapan “travma”ya uğramış güçler, içlerine bir türlü sindiremedikleri cumhuriyeti, kurulduğu yerden başlayarak yok etmek istediler.

Gözü dönmüş köktendinciler, Sivas’ta henüz Madımak katliamının dumanı tüterken yayımladıkları bildiride halka şöyle sesleniyorlardı: “Kendinden zuhur şeklinde ortaya çıkan şanlı Sivas kıyımından alınacak ne çok ders var herkes için! Sivas’taki cumada ani zuhurdan, son olarak altını çizmek istediğimiz husus şu: Halk, halkına sahip çıkıyor ve 70 yıldır kendisine hayatı zindan eden işgalci laiklere karşı kısasın hayat veren soluğuna sığınıyor! Artık Türkiye’de hayat, yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak! Sivas sadece küçük bir haber! Herkes safını seçmekle mükellef! Bizden söylemesi!”(***)

Onlar daha o gün, “Sivas katliamının küçük bir haber” olduğunu, arkasının geleceğini söyleyerek “safımızı doğru seçmemizi” öğütlüyorlardı bize! Açıkça, “Bizden yana olmayan yok edilir!” demek istiyorlardı.

Bu kara leke, AKP iktidarının Madımak Oteli’nin müze olmasına ilişkin talepleri görmezden gelen tutumu, Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın’ın “Pişmiş aşa soğuk su katılmaz.” yanıtıyla daha da büyümüştür. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın “Madımak Oteli’nin kamulaştırılması için yeterli bütçeye sahip değilim.” sözleri en az bu katliam kadar can yakıcıdır. Bunlar, ideal yurttaşı Sünni olarak tanımlayan devlet anlayışının hala değişmediğinin kanıtıdır.

O gün Madımak Oteli’nin önündeki arabaları devirip ateşe verenlerin, otelin perdelerini tutuşturup “Yanın o…lar!” diye bağıranların devamı bir zihniyet, bugün ülkemizin yönetsel yerlerinde, AB ve ABD ile işbirliği içerisinde ülkemizi ortaçağın karanlığına sürükleme çabasındalar.

Çağdaş, ileri, demokrat, aydın insanlara ve Alevilere karşı yok etme politikalarına yönelik tüm katliamları protesto etmeli, Sivas ve diğer katliamları unutmamalı ve unutturmamalıyız. Yakılan bizdik, yakılan insanlıktı çünkü…

(*) Sivas Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin sayısı 37 olmakla beraber bu 37 kişinin 33’ü konuk, 2’si otel görevlisi, 2’si saldırgandı.

(**) Sivas Katliamı’nın 15. yılında 35 canın anısına İzmir/Karşıyaka’da yapılan “2 Temmuz Anıtı” (Heykel, birbirine kenetlenmiş ancak hiçbir şekilde birbirinin üstüne basmayan alev formundaki insan figürlerinden oluşuyor. Alevin üzerinde kollarını iki yana açmış olan figür başı dik bir şekilde duruyor. Anıtı çevreleyen pirinç plakada ise Nazım Hikmet’in “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” dizeleri yer alıyor.)

(***)Taraf dergisi, 01.08.1993 (O gün Sivas’ı yangın yerine çeviren şeriatçıların yayın organı.)

Naçizane

SOKAK

5 Mins read

Bu sokak hep çok karanlık gelmiştir bana. Hayır, sokak lambaları yanmadığı için değil ya da araba farlarıyla yıkanmadığından da değil ki kapalıdır ucu, çıkmazdır arabalara ve lambalar da gece gündüz ısrarla yanmaz. Karanlığı başkadır bu sokağın. Ne bir kapkaççı karanlığı ne de çareyi tinerde bulanların… Daha çok, nasıl denir, huzura yakın, paylaşıma uzak, derin bir fakirhane açmazı. Meteliksiz, düşmansız ve dostsuz güzel bir karanlık…

Islık çalıyorum – derler ki beceririm çalmasını- ve karanlığı dolduruyorum uydurduğum ezgimle. Ellerim cebimde yine. Hiç şeytan gelmiyor bu sokakta gece çalınan ıslıklara. Taşları sayıyorum sokaktaki. Meraklanıyorum yine bin altı yüz otuz yedi çıkar mı diye. Evlerin ışıkları solukça yansıyorlar küçük ve biçimsiz taşlardan yüzüme. Üç yüz altmış beşte karıştırıyorum hangi taşta kaldığımı, ıslıklı ezgim doruk noktasına ulaşırken bir ağır küfür geçiyor içimden; böylece ezgi de sessizliğe bürünüyor. Gülümsüyorum. Sokak yine beni yutuyor.

İlk kez, çok eskilerden bir hanımefendiyle bulunmuştum bu sokakta. Ağlıyordu olanca ergenliğiyle. Ben yeni yeni farkına vardığım erkekliğimle sarılmıştım kendisine. Nitekim tahmin etmiştim ağlayacağını ama minibüsle gelemediğim sokakta, mendil de alamayacak kadar parasız beklemiştim kendisinin gelmesini. Dertlerimiz küçüktü o zaman, öpülemeyen bir dudak kadar ve ben o gün ilk kez tadına bakmıştım, başka bir insanın ıslak nefesinin. Merak etmeye çalıştım şimdi ne yapıyordur diye ama umursamamaya alışmışım uzun zamandır. Yapamadım.

Bu sokakta ilk sabahladığım gün de bu ilk geldiğim gündü. Tek tük insanlar gelip geçti yanımdan. Alışkın değillerdi pek benim gibi gülen suretlere sanırım. Dikkatle baktılar genişlemiş yüzüme. Sabaha doğruysa sağ arka ayağı aksak bir köpek ilişti yanıma. O zaman fark ettim hala gülümsediğimi; ağzımdaki toy tadı kaybetmek korkusuyla hiçbir şey yememiştim. Garipti. Çocuksuydu, saftı. Uzun süredir anlamını yitirmediği kadar.

Önemli olaylarımı burada sindirmeye alıştım. Sınavlarım, finallerim, tezkerem, evliliğim, terfilerim, ödüllerim, ölümlerim, düşüşlerim… Her geldiğimde biraz daha kaybettiğimi anladım saflığımı. Bir de taşlar hep bin altı yüz otuz yedi kaldı.

Şimdi, az önce üşüdüğümü fark ettim. İlk kez üşüyorum sanırım burada. Nedenini merak ediyorum ve merak ettiğime şaşıyorum. Yoksa insan mıyım yine? Elimi kaldırıp bir hırka isteyebilirim. Hayır. Doyasıya yaşamaya koyuluyorum insanlığımı ve yalnızlığımı.

İlk işime gitmeden de buradaydım. Bir büyüğüm – taksiratını affetsin diyemem Allah’a affetmez zira- demişti ki; “Bir yerden sonra; tüm duyguların köreldikten, yüzünü kırmızı tatminden başka bir şey güldürmeyince bir an olur da yine ağlayabileceğini hissedersin. Sanki masumiyetin hiç kaybolmamış gibi. İşte evlat o zaman ölümü beklemelisin çünkü melekler kenara ittiğin güzellikleri, ne kaybettiğini bil diye son kez önüne koyarlar. Sonra da kurşunu yersin.”

“Abi gidelim istersen.”. Tarık, titrediğimi görmüş olsa gerek ya da gözlerimin yaşardığını. Herhalde ilk kez görmüştü böyle beni, on beş yıllık bir hayatımı kollama, hayatını öne sürme, ölme, öldürme, ceza kesme, adam kaçırma, adam zehirleme, suikast hayatında. Büyüğüm aklımda hala. Küfrediyorum ağlayarak içimden ve teşekkür ediyorum zavallı Tarık’a belki bir gün, belki beş yıl daha verdiği için. “Git lan başımdan. Hepiniz, sittirin gidin başımdan!” derken sesim on üç yaşında bir çocuğun ağlayarak annesine bağırması gibi çıkıyor. Şaşırıyor Tarık. Adamlarımı toplayıp son model arabalarıma bindirip gidiyor. Hazırım. Pişmanım, ama hazırım gitmeye, gönderilmeye.

Ah İlknur. Sen demiştin değil mi? “Demedi deme.” demiştin. Çok güzeldin İlknur, çok ateşliydin ve ben hiç kimseyi seninle seviştiğim heyecanla öldüremedim.

Vakit tamam. Taşlar da hala yerinde. Bin altı yüz otuz yedi. Yoksa karıştırdım mı sayıyı. Mümkün ama mühim değil. Duyuyorum geldiklerini. Biliyorum hiçbir şey sormadan uyuz bir köpek gibi vuracaklar beni bu köhne sokakta.

İlknur. İsmin ne de uygun. Poe şiirlerindeki zorlama rastlantılar gibi. Nefret ederim Poe’dan. Pabucumun alegoriği. Anabel Lee’ymiş. Pöh. Poe. İlknur. Gözümün ilk nuru, tek nuru. Sen demiştin be İlknur. Ölürsün bırak, demiştin. Ah be tatlım. Bilmezsin sen. Kolay değil bir tanem. Hayatım kolay değil.

Islığım yine yerli yerinde. Eskilerden bir ezgi, hani taa ben gençken çalanlardan. -Ulan sokak sattın beni şeytanlara.-

Karşıdaki apartmanın her katından birer adam fırlıyor. Nereden öğrendiler acaba sokağımı. Uzun süredir gelmemiştim. Vuracak adam arıyorlar. Beni koruyor olmasını bekledikleri adamlarımı. Şaşırmışlardır kesin. Namussuzlar sizi. Şaşırırsınız elbet.

Görüyorum katilimi. Uzun siyah pardösü giymiş. Nereden öğrenirler bu ucuz mafya ayaklarını bilmem. Korkuyorum. Yıllar sonra ilk defa. Pişmanım. Öylesine pişmanım ki körelttiğime duygularımı. Ağır geliyor şimdi yeniden duymak insanı insan yapan şeyleri. Alçak melekler. Mutsuz gönderiyorlar beni zebani akrabalarına.

Sokağı boyayan bir klik sesi. Şakağıma dayıyor pardösülü. Gülümsüyorum. Delikanlılık – artık ne demekse- yapıyor aklı sıra yüzüme bakarak. Zavallı. Söyle İlknur sen bilirsin ölmeyi, sözlerim yarım mı kalır? Düşüncelerim devam eder mi anlatmaya? Meraklıyım pek. Şu melekler yüzünden. Kanım bin altı yüz otuz yedi taşa da değer mi acep? Kelime-i şahadet getirsem cennete bir kerecik olsun bakabilir miyim sence? Yaradan affeder mi acaba bu şuursuz ku….

                                                                                                                                                  …meren

 

Naçizane

TRAVMA TEORİSİ

2 Mins read

Mir Dengir Fırat’ın sözünü ettiği travma niçin bu kadar tepki yarattı anlamak kolay değil. Onun ve çevresinin bu Kemalist devrimler nedeniyle sarsıntı geçirmesi normal sayılmaz mı?

Tekke ve zaviyelerin, şeriat düzeninin hâkim olduğu; her şeye biat eden bir toplumda çağdaş ve uygar kurallar getiriyorsunuz. Tabii ki tepkiler ve rahatsızlıklar olacaktır. Düşünün ki sadece belirli bir kesimin kullandığı, yüzyıllardır kullanıldığına inanılan yazı değiştirilmekte, giyim kuşamda köklü değişiklikler yapılmakta, aile hukuku yepyeni temellere oturtulup kadın-erkek ilişkileri yeniden düzenlenmektedir.

Yobazlar, dinciler, şeriatçılar, Arapçılar travma geçirmişlerdir. Esas travmayı ise, Atatürk devrimlerinin etkisiyle sömürgeci, emperyalist ve işgalci Avrupa yaşamıştır.

Fırat, travmanın sürüp gitmekte olduğunu ima ediyor. O zamandan beri toplumda ne kadar çok insanın değişmiş olduğunun farkında değil mi? Bundan daha vahimi, Cumhuriyet’i geriye doğru çekme çabalarının, bu travmayı iyileştirmekten daha çok bir karşıdevrim niteliğine bürünmüş olmasıdır.

Şeyh Sait’in torunu olduğu ileri sürülen Fırat, Şeyh Sait isyanında haykıranlara benzer bir tavırla devrimin dini yok ettiğinden, halkın dinsel yollarının dağıtıldığından söz etti ilk olarak. Ardı sıra, halkın dilinin ve kıyafetinin bir gecede yok edildiğinden yakındı. Fırat, dil ve harf devriminin bir gecede değil, iki yıl gibi uzun bir süreye yayılıp gerçekleştirildiğini bilmiyor mu? 1925’te “Din elden gidiyor, şeriat isteriz!” haykırışlarıyla Cumhuriyet’i sarsan Şeyh Sait ve yandaşlarının İstiklal Mahkemeleri’nde son bulan isyanlarının, isyancı başının ailesinde yarattığı travmanın günümüze dek sürdüğü anlaşılıyor.

Atatürk devrimleri mazlum milletler için emperyalizme karşı ellerinde tutulan bir meşale olmuştur. Hindistan’dan Cezayir’e, Nâsır’dan Fidel Castro’ya her millet ve kişi bu devrimleri gönlünden benimseyerek bu devrimlerin ışığında yollarına devam etmişlerdir.

Suudi Arabistan, Kuveyt gibi rejimlerin başında bulunanlar, ABD ve AB de Atatürk devrimlerine karşı. Türkiye Cumhuriyeti’ne özgürlük ve bağımsızlık kazandırıp Türk halkının ulusal çıkarlarını uluslararası alanda koruduğu için Atatürk’ü hiç sevmezler. İşte bunlardan dolayı içimizdeki işbirlikçi dincileri kullanarak ılımlı İslam devleti modelini Türkiye Cumhuriyeti yerine getirmek istiyorlar.

Günümüz iktidarı, Cumhuriyet rejimi sayesinde iktidara gelmiş olduğunu unutmuş bir şekilde Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurumlarına saldırısına devam etmekte ve yetiştirdikleri Atatürk ve laiklik karşıtı kuşakların kinlerini, nefretlerini tazelemeye devam etmektedir. Bu kin ve nefretle gerçekleri göremeyenlere, özgür ve güzel bir ülkede yaşadıklarını fark edemeyenlere üzülüyorum, acıyorum.

Naçizane

PARANOİD ŞİZOFRENİK ÖYKÜLER: KUTSAL AKIL

4 Mins read

Saat gece 5 gibi, yağmur şehrin boş sokaklarını ıslatıyordu. Sokak lambaları yağmurun etkisiyle daha parlak yanıyordu. Uzaktaki parkın aydınlatma ışığı, sakin yağmur damlalarının içinde kırılarak şehrin bu karanlık sokaklarını tek başına aydınlatmak istercesine gözlerinin içine doluyordu. Balkonun sağ tarafındaki sokak lambası yağmurun ıslak dokunuşuna dayanamamış olmalı ki sessizce göz kırpıp duruyordu.

Evinin önünde gün boyunca bekleyen polis aracından iz yoktu. Ezan sesi bu yalnız sokakları doldururcasına kulaklarında yankılanmaya başladı. Aklından düşünceler geçiyordu.

Üç gündür aynı rüyaları görüyordu. Rüyalarında acımasızca öldürülen insanlar vardı. Bir de aklına simge olarak kazınmış akrep ve fare… Bu rüyaları gördükten sonra oldukça güçsüzleşiyordu. Gördüğü rüyalardan sonra uyuyamayacağını biliyordu.

Balkonda üşüdüğünü hissetti. Oysa acı duymak, üşümek gibi hisler ondan uzaktı. Bunların, çocukluğunun aklında yer etmeyen kısmıyla ilgili olduğunu biliyordu. O yaşlarıyla ilgili hiçbir anısı, aklında hiçbir görüntüsü yoktu. Ailesine sorduğunda hep geçiştirici cevaplar alıyordu. Onları çok iyi tanıyordu. Bir konuya girilmemesi gerekiyorsa bunu belirleyecek olan onlardı. O yıllarda aklından kopan bu filmden sonra hissetme güçlerini yönlendirebildiğini fark etmişti.

İçeriye geçti, pencere kenarındaki koltuğa oturmadan önce televizyonu açtı. Odanın içerisindeki yoğun sessizliği bozacak bir sese ihtiyacı vardı. Gecenin yağmurla birleşen sessizliği onu huzursuz ediyordu.

Bilgisayarını açtı. Yazmak için klavyenin tuşlarına hafifçe dokunmaya başladı. “O görünüyor sokak arasından. Cep telefonunu karıştırarak ilerliyor. Bir yerlere ulaşma telaşında… 15 dakika sonra gittiği yoldan geri dönüyor. Elinde market poşeti… Belli ki alışveriş yapmış. Poşetin içinde ilk gözüme çarpan bir paket Doritos oluyor. Poşetin dibinde CD’ler… Evinin sokağına dönmeden tekel bayiine uğruyor. Çok sürmeden içeriden çıkıyor. Aldığı sigara paketini de market poşetinin içine koyuyor. Elinde cüzdanı… Para üstünü cüzdanının arasına sıkıştırmış yürürken cüzdanını yere düşürüyor. Gülümsüyor. Eğilip cüzdanını yerden alıyor. Sokağına dönüyor…”

Odasına gidip Isparta’daki uçak kazasında ölen profesör dostunun, uçak kazası olmadan önce ona yolladığı CD’yi aldı. CD ile yolladığı notta, “Güvenebileceğim tek kişi sensin, doğru zaman gelince bu CD önem kazanacak ve o zaman bu CD’ye bak.” diyordu. Bu güne kadar, dostunun eskiden tekrar ettiği bir söze göre hareket etmişti: “Çalışmalar en iyi 6 ay sonra şekillenir. Doğru zaman o zamandır.”. Zamanı geldiğini hissediyordu. CD’yi bilgisayarına taktı. İçindeki dosyaları incelemeye başladı. Bor, toryum ve çok önemli çalışmaların yer aldığı bir CD’ydi. Hemen odasına gidip CD’yi başka CD’lere kopyaladı.

CD’leri kopyalarken geçmişi düşündü. TUBİTAK’lı uzmanlar ve ASELSAN’lı mühendisler… Hepsinin ortak noktası ülke için önemli çalışmalarda bulunmalarıydı. Hepsinin projeleri, başlarına gelen şüpheli kazalardan sonra ortadan kayboldu.

İki TUBİTAK uzmanı ve bir Yüzbaşı Türkiye’nin güvenliği ile ilgili saklı yazılar üzerinde çalışıyorlardı. O gün yeni geliştirdikleri bir cihazı denemek için Çanakkale’ye gidiyorlardı, maalesef gidemediler. Şüpheli bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler.

ASELSAN’ın geliştirmeye çalıştığı F-16 uçaklarının şifre çözümlerinde görev alan üç ASELSAN mühendisi ise intihar süsü verilen şüpheli ölümleriyle arkalarında yüzlerce soru işareti bıraktı.

Milli Tank Projesi’nde görevli ASELSAN mühendisi ise proje ile ilgili brifing verdikten üç gün sonra arabasında ölü bulunduğunda çantasındaki tank projesi çalınmıştı.

Düşünmeye devam ederken beklenmedik bir şekilde kapının zili çaldı. Balkona çıkıp aşağıya baktı. Gün boyunca kapının önünde bekleyen polislerdi. Durumu anlamak için kapıyı açtı. Aklından yüzlerce farklı düşünce akıyordu. Ne yapmalıydı?