Naçizane

BİR BEYAZ PERDE MASALI

2 Mins read
Naçizane

BİR BEYAZ PERDE MASALI

2 Mins read




   90’ların gençliği dünya üzerinde tanımlanması en zor duygulara öncülük eden kuşak oldu. Bireysel özgürlükleri için isyan eden bir kuşaktı onlar; ama toplumsal bilince de yakındılar. Bazıları o bireyselliğin sınırlarını zorladı ve kendini toplumdan soyutladı, kimileri ise hayallerinin peşinden koştu. Bugün başarılı olanlarının çoğu baskıcı rejimleri terk edip daha özgürlükçü ülkelere giden bu kuşak, ne 68’le ne 80’le ne de 2000’le karşılaştırılabilecek özel bir kuşaktı.

   Richard Linklater bu kuşağın filmlerini çeken, işinde ustalaşmış, ayrıntıları çok iyi gören bir yönetmen. Before Sunrise ve Before Sunset isimli filmleri de bunun en güzel kanıtı. Bugün bile entelektüel sohbetlerin kadın erkek ilişkileri üzerine olanlarında her daim örnek olarak gösterilmesi şaşırtıcı değil; çünkü anahtar kelime filmin her yanına yansımış: Samimiyet.

 

   İzlemeyenler için hikayesini anlatmak gerekirse… Viyana’da bir tren yolculuğunda karşılaşan bir Amerikalı ile Fransız’ın aşk öyküsü "Before Sunrise". Tek gecelik bir aşkın ardından adamın gitmesi gerekiyor ve 6 ay sonra buluşmaya söz veriyorlar. Ne yazık ki romantik filmlerde sık sık tekrarlanan şey oluyor ve ancak 9 yıl sonra karşılaşabiliyorlar. Filmde tesadüfler ağı çok iyi örülmüştü. O yüzden daha çok ipucu vermek istemiyorum. Konumuza dönelim.

   Bir kültür çatışmasından ziyade iki insanın, birçok yanlışa rağmen hayatın onları buluşturduğu noktada kalma mücadelesini anlatıyor bu film. Romantizmin son kalelerinden biri bana kalırsa. Özellikle gerçek zamanlı olması ve 70 küsür dakika boyunca sizi baymaması çağımızın cep telefonunda başlayıp biten aşklarına kapak olacak nitelikte.

   İlk filmle ikinci film arasında derin bir fark varsa o da gençliğin umutlarının yerlerini depresif bakış açılarına bırakmasıydı sanırım. Yanlış bir evlilik yapmış ve bir çocuk sahibi olmuş Ethan Hawke ve arabada saçlarını okşamak için ölüp biten ve ona yaklaşamayan, yılların koyduğu duvarı aşamayan Julie Delpy gururun duvarını bir şekilde yıkmayı başarıyor.

   Bu saf ve aşk dolu şölen bittiğinde zaten aklımızda olan soru aklımıza geliyor:

  Celine gibi kendine güvenen, sınırlamadığımız, duygusal dünyasını önemsediğimiz bir kadın mı istiyoruz yoksa eve kapattığımız, suskun, dünyaya karşı çıkmayan bir kadın mı? Kısacası böyle bir kadını seven erkekleri mi istiyoruz yoksa sokakta dolaşan o boş yığınları mı? Bir kadını bulmak için roman yazan ve onu unutamayan adamlardan sokakta göremediğimizden onu içimizde görmek mantıklı geliyor… Biraz daha biz olup biraz daha o olmasına izin vermeliyiz, belki buydu aşkın hiç açıklanamayan reçetesi.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: