Naçizane

BİR SEZEN AKSU KLASİĞİ: KARPUZ KESMEKLE HARARET SÖNMEZ

6 Mins read
Naçizane

BİR SEZEN AKSU KLASİĞİ: KARPUZ KESMEKLE HARARET SÖNMEZ

6 Mins read

Dikkatinizi çekti mi bilmem. Düğünlerde ya da müzikli toplantılarda önce bir ağıt yakılır. Yahut hüzün yoğunluğu yüksek bir Türk sanat müziği parçası söylenir. Ardından hareketli bir türküye ya da göbek müziğine geçilir. Birkaç dakika önce ağlamaklı olan topluluk, aniden şahlanışa gerçerek göbek atmaya ve parmak şıklatmaya başlar.

Yukarıdaki tespit, Ahmet Oktay’ın nostalji toplumlarına dair yaptığı tespitle paralel düşüyor. Oktay, toplumların kendilerini çıkmazda hissettiklerinde nostaljiye daha fazla sarıldıklarını ifade ediyor. Bu saptama Türkiye’yle bire bir örtüşüyor. Hele ki son dönemlerde…

Madem müzikle başladık konuya, yine müzikle devam edelim. Nostaljiye dokundurma yapmak üzere, Sezen Aksu fenomenini seçelim. 2009’un temmuz ayı başında sanatçının Maltepe Üniversitesi açık hava sahnesindeki konserine gittim. Sahneye derin yırtmaçlı siyah bir elbiseyle çıkan Aksu, bu ülkede kadının İslam’la kurduğu ilişkiye dair ontolojik bir espri yaptı. Kendisi farkında olmasa da… Belki de bilakis farkında…

Sanatçı, öğrencilere seslenerek hepsinin istedikleri meslekleri yapmaları için dua ettiğini, derin yırtmaçlı ve dekolteli kıyafetinin altında duaya düşkün bir Rabia Hatun yattığını belirtti. Yaşadığım travmatik durumun Türkiye’nin en ünlü sanatçılarından birinde de olması beni rahatlatmadı değil. Yalnız olmadığımı hissetim. Aynı hissi daha önce Lale Müldür’ün Ahmet Hakan’la giriştiği polemik üzerine yazdığı bir yazıyı okurken de yaşamıştım. Müldür, Hakan’a “Ben Cihangir’de senelerce Allah’la konuştum; sen Nişantaşı’na gidince Allah’ı mı unuttun!” diyerek sitem ediyordu. Kendisinin marjinal bir kadın şair olarak Allah’ı bu denli ontolojik yakınlık içinde tanımlaması çok hoşuma gitmişti.


Kutup kutup dilimlenen Türkiye’de Kadınlık Nostaljisi…

Kadınlığa dair örnekleri ve gözlemlerimi paylaşıyorum. Çünkü, Türkiye’de kadına ve İslamiyet’e bakışta bir çarpıklık, bir görme kusuru var. Karşıt iki kutup yaratılıyor.

*Birinci kesim memelerinin çatalı biraz gözüken, saçları röfleli ve bakımlı kadınlar için inançsızlarmış gibi bir algı pompalıyor. “1999-üniversiteden dışlanma sendromundan” sonra kendine bakmaya başlayan yeni ve genç başörtülü jenerasyonu dışarıda tutalım. Onların dışında göbeklerini salmış başörtülü birçok kadın, bakımlı kadınlara kindar gözlerle bakabiliyorlar. Sanki kocalarını bu kadınlara kaptıracaklarmışçasına…  

*İkinci kesimi de abus, üniformal düşünceye yatkın ve aşırı-laiklik takıntısı bulunan bazı kadınlar oluşturuyorlar. Bu kadınlar, çoğu kızın başının zorla örtüldüğüne dair mitler yaratarak ileri geri konuşuyorlar. Üstelik, kızların eğitim haklarını da ellerinden almaya çalışıyorlar.  

Bence Sezen Aksu bu iki kutup arasında bir köprü kuruyor. Müziğin diliyle iki kesimin de serzenişlerini, acılarını, hiddetlerini, tutkularını ve sevgilerini harmanlıyor. Taraf olamıyor. Çünkü, üretim kaynağını ve nostaljik damarını bu tarafsızlıkla besliyor. Bunun içindir ki ağırlıkla kadınlar onun eserlerini dinliyorlar. Bunun içindir ki başörtülü kadın da saçları röfleli kadın da onun konserlerinde duygularını boşaltabiliyor. Hem de yan yana…

 

Nostaljik Müziklerde Biz

Gelelim Sezen Aksu’nun şarkıları özelinde nostalji meselesine… İki kutup arasındaki bu köprüyü kurma becerisinin nereden geldiğine…

Bildiğiniz üzere şu aralar müzik piyasasında Sezen Aksu’nun parçaları yeni yetme şarkıcılar tarafından tekrar yorumlanıyor. Birçoğu bu parçaları öylesine berbat ve ruhsuzca söylüyorlar ki sanatçıya olan aşkımız daha da perçinleniyor. Bunun nedeni, Aksu’nun üretkenlik çıtasını yakalayamayan insanların türediği bir müzik piyasasının oluşması. Niçin böyle bir piyasa oluştu? İnsanlar duygularını dile getiremeyecek kadar aciz konuma düştüler de ondan. Kimse canı yansın istemiyor hayatta. Kolay yoldan güzel/yakışıklı sevgili edinmek, ünlü olmak, para kazanmak düstur haline geldi.

İnsanoğluyuz!.. Maddiyata ne kadar bel bağlasak da eski sevgilimize kızıp ‘facebook’ sitesine hakaret dolu görüntüler koysak da pencere kenarlarında sardunya sulayamasak da sürekli abuk sabuk cinsel tercihlerin peşinden koşsak da… “Issız adamları ve ıssız kadınları” oynasak da… Bedenlerimizin haince yüklendiği bu manyetik yükleri ruhlarımız artık kaldıramıyor. Acıyoruz, kırılıyoruz, hırpalanıyoruz. Bu yüzden de Sezen Aksu’yu daha fazla dinliyoruz. Dedim ya, ağıtların ardından göbek atan bir toplumuz biz!.. Yırtıklarımıza ağlayıp, ardından “Boş veeeeer be canım!” diyebiliyoruz.

Son dönemde bu duygu grafiği daha da fazla inip çıkıyor. Nostaljiye çokça sığınır hale geliyoruz. “Ahhh, nerede o eski günler!..” dercesine eski parçaların yeni ve komik yorumlarını dinliyoruz. Ayla Dikmen diye birinin uzaklardan gelen sesi yüreklerimizi kanatlandırıyor. Ardından, onun ipek sesiyle söylediği parçayı Seda Sayan koyu arabesk kıvamda icra ediyor. Böyle bir ortamda  -kimi parçaları gündeme dair, geçici olsa da- Sezen Aksu’yu daha bir seviyoruz. Şizofrenliklerimizi, deliliklerimizi, öfkelerimizi, sevinçlerimizi, erotik yanlarımızı, tutkularımızı, aşklarımızı kendi dünyasından damıtıp dile getiren bu ufacık kadın koskoca bir alemin halılarını önümüze seriyor. (Sanırım Garo Mafyan’dı; onun için bir tanım yapmıştı: “Bütün kadınların acılarını kendi bedeninde toplayan kadın”… Ne muhteşem bir ifadeydi bu!.. Aslında, ne de ağır bir yüktü Aksu’nun sırtındaki.)   

Durum bu noktada tıkanıp kalıyor. Kimse Sezen Aksu misali acılarını dönüştüremiyor, üslubunu koruyamıyor. Çalışmıyor, üretmiyor. Şikayete girişen ve bahane üreten çok, icraata geçen yok. İnsanlar yeni şeyler üretemiyorlar. Üretebilselerdi, internetteki gereksiz sitelerde saçma sapan insanlara yahut dizilere saatlerce vakit harcarlar mıydı? Sanmıyorum. Orta yolu bulmaya çalışırlardı. Boş yere vakit öldürdükleri şeylerin yerine, sevdiklerine alev alev aşk mektupları yazarlardı. Bir posta kartı yollarlardı ansızın. Birbirlerini başkalarıyla ikame etmezlerdi, kolayca meta haline dönüştürmezlerdi.

 

Hazıra Konmayı Sever mi Olduk?

2006’da Çanakkale Üniversitesi’nin düzenlediği “Sanat Ekonomisi Sempozyumu”na bir bildiri göndermiştim. Sempozyum kitabında Sezen Aksu’yla ilgili başka bir bildiri de bulunuyordu. Dinleyici kitlesinin Aksu gibi duygusal olduğu saptanmıştı. Yani, nostaljik olana yatkın olduğu… Fakat (çoğunluğu genç) kitlenin Aksu’dan farkı sorumluluktan kaçmaktı. Mevcut kitle çalışkan/üretken olmaktansa hazıra konmayı tercih ediyordu. Sonucu okuyunca dehşete kapıldım. Sezen Aksu şarkıları dinlemek ya da onun konserine gitmek kolaydı. Yazık ki o şarkıların derinliğini, arka planındaki yaşam mücadelesini anlamak her babayiğidin harcı olamamıştı.

Nostaljiye sığınmak basitti. Zor olan, nostaljik olanda özlenenin ne olduğuna ve onun nasıl canlandırılacağına dair kafa yormaktı. Ona kafa yormak emek, zaman ve disiplin istiyordu. İşte ana eksiklik burada zuhur ediyordu. Başını açtığında kapadığında ya da bir ağlayıp bir güldüğünde değil, tam da burada!..  

 

1970’ten Sonrakiler…

Haber Türk’te 26 Temmuz 2009’da yayınlanan Teke Tek Özel’in konuğu Nezih Uzel’di. Uzel’in sarfettiği şu cümle bana çok dokundu: “Son Osmanlılar 1970’ten sonra kalmadılar. Hepsi teker teker gittiler.”

Demek ki, yaklaşık kırk senedir nostaljinin dibine vurulan yerde öylece kalmışız. Doğru dürüst bir adam çıkamamış bağrımızdan. İstanbul beyefendilerinin yerine modern kabadayılar kaplamış dört bir yanımızı. Her jenerasyon ahlak duvarlarını yıkıp geçmiş bu ülkenin. Yerine yeni taşlar koyamamışız. Senin saçın benim kaşım kavgasında tıkanıp kalmışız. Sezen Aksu’ya yeni bir halef yetiştirmeye başlamamışız. Onu da kaybedersek, geriye ne kalacak? Yazık!.. Karpuz kesmekle hararetimiz söner sanıyoruz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: