Naçizane

BİR YILMAZ ERDOĞAN YAZISI: YAZGI BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRÜR, BİRİNİ KIŞLAYA

3 Mins read
Naçizane

BİR YILMAZ ERDOĞAN YAZISI: YAZGI BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRÜR, BİRİNİ KIŞLAYA

3 Mins read

Ülkeler de şiirler gibidir ve şairledir o ülkenin en güzel mısraları. Çünkü bir ülkeyi ve tarihini ne meydanlardaki sahte kalabalıklar ne de tarih kitapları anlatabilir. Şiirlerdir o ülkeyi anlatan ve yine şiirlerdir o ülkenin şairlerinin o boş meydanlarda sallandırılmasına neden olan. Bu haklı olmak, haklı kalmak için. Ağaçlarımız yok şairleri sallandıracak ve eskisi gibi kanlı yapılamıyor darbeler. Küfür edemeyeceğimiz için PAŞAM (!) dediğimiz kimi zoraki cumhurbaşkanı ve paşalar asamıyor artık şairleri; oysa hepimiz en az Kenan Paşa kadar faşistiz ülkenin birlik ve beraberlik masallarından ölesiye sıkıldığı bu günlerde. 

Şairler vardır. Doğmuşlardır bir ülkenin herhangi bir toprak parçasında o ülkenin dünya üzerinde bir toprak parçası olduğunu bilmeyerek ve onlara öğretildiği üzere bu evrenin merkezinde olduklarını sanarak nüfusuna kayıtlı oldukları o şehirlerin. Kürt olabilir bu şair. Ahmed Arif olabilir, Yılmaz Erdoğan olabilir.

Onların şiirlerine yansır aşk ve memleketlerinde memleketsizliktir yaşadıkları, onların diliyle. Yılmaz Erdoğan o şairlerden biri. Bu toprakların uzakta kalmış bir köşesinde, bu toprakların en unutulmuş yerinde büyümüş belki. Kürt olmanın en büyük zorluğu Kürt olmayanların arasında olmaktır belki de. O Ankara’ya gitti. O beyaz kalenin, şimdinin Gökçek Derebeyliği’nin surları arasında kaybedilmeye çalışıldı sesi, bir tiyatrocu ve bir şair çıktı Erdoğan’ın içinden. Yıllar sonra şiirlerine yansıdı öteki olmanın, öteki olduğunu keşfetmenin acısı:

" Küçüktüm kürtlerin kuyruğundan söz edilirdi
  nicedir uyruğundan söz ediliyor
  ve kim, ne konuşsa bu mühim mesele hakkında
  ciddi kanamalar tespit ediliyor hastanın dosyasında.
"

Bu ülkenin uyruğundan söz edilen şairlerinden biri Yılmaz Erdoğan. Bunca yılın ardından uyruğu daha da gündemde. Belki de bu dönem PKK ve TSK çatışması altında yıpranan halkın kadersizliğine yaptığı vurgudan bu.

Ne demiş peki Yılmaz Erdoğan?

Yazgı birini kışlaya birini dağlara götürmüş.

Dininizi bile coğrafyanızın belirlediği bu ülkede her doğum bir ölüme başlangıçken hazır, bir yaşamın önsözü de yazılıyor ne yazık ki nüfus kağıdınızda. Doğum yeriniz Hakkari ya da Diyarbakır’dır örneğin, siz Kürt’sünüzdür artık. Konya’da doğmuşsanız yobaz, Trabzon’da doğmuşsanız Laz olmamanız mümkün değildir.

Kürt doğmuşsanız ve Kürt olmak için bir şeyler yapmanız gerektiğine inanıyorsanız, Kürt kalmak istiyorsanız da hayatın sizi götüreceği bir yer vardır. Yılmaz Erdoğan’a göre farklıdır bu, bir başka Kürt için farklıdır ama bunu hepimiz biliriz: Bu bir yazgıdır. Ne için ölebileceğimizi seçebileceğimiz bir dünya yok işte. Anne babanızı, ölüm nedeninizi, dininizi seçmenize izin verilmezken konuşmanıza ve düşünmenize nasıl izin verilecekti ki? 

Düşünmüş Yılmaz Erdoğan. Alışık olmadığımız bir eylem. Yorumlamışız biz:

Kürtler’e, daha kötüsü PKK’lılara şehit demiş. Anladık ki yorumlamaya alışık değilmişiz. Anladık ki halk olmak için, insan olmak için, saygı duyularak ölmek için doğru dine ve doğru millete mensup olmak gerekmekteymiş. Peki insan kalmak için ne gerekir?

Ten rengi değil, takke ya da haç da değil bu. Bir bayrak altında uyumak da değil. Bir kadının gözüne bakmak, bir adamın gözüne bakmak ve bir kez olsun ölene aslında nerede ya da kimle ölmek istediğini sormak.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: