Naçizane

ÇALI KAHVESİ ÜSTÜNE

4 Mins read
Naçizane

ÇALI KAHVESİ ÜSTÜNE

4 Mins read




Çalı Kahvesi, ismini duyduğunuz anda düşünebileceğiniz gibi bir kahve çeşidi değil; İstanbul’da, Bebek sırtlarında 50 yıllık bir maziye ve binlerce müdavim diyebileceğimiz müşteriye sahip bir kahve. Israrla cafe demiyorum çünkü Çalı bir kahve. Bahçe kapısının hemen üstünde asılı olan tabelada büyük puntolu harflerle yazan tam ismi de bu.

Bahçe kapısından girerken Çalı’ya, ismini görüp hafifçe gülümsüyorsunuz. İçinizden, çalı kahvesi, ne hoş, derken mekanın en eski çalışanlarından Marsık geliveriyor hemen yanınıza, ilk defa geliyorsanız da hafifçe kokluyor ayakkabılarınızı, bir daha unutmamak adına sizi. Eğer hoşuna gitmişseniz bir sonraki ziyaretinizde sizin için kahvenin sahibi Kemal Bey’in çaldığı akordiyon eşliğinde dans bile ediyor. Marsık’ı sevdikten ve ona bir daha unutulmamak adına tanıttıktan sonra kendinizi, giriyorsunuz içeri. Kırık beyaz rengindeki, üzerilerinde sürrealist dönem sanatçılarına ait olan tabloların asılı olduğu büyük duvarlar karşılıyor sizi. Uzun koridoru geçiyorsunuz tabloların her birini inceleyerek, ara sıra duraksayarak belki de. Bazen bir Dali tablosunda bazen de Ferra… Rengarenk masaların bulunduğu büyük salonu görüyorsunuz koridorun sonuna geldiğinizde.

Salona giriyorsunuz büyük bir heyecanla.Uzaktan da seçilebilen o rengarenk masalar adeta dans ediyor önünüzde. Kendinize bir masa beğeniyorsunuz. Seçtiğiniz masaya oturduğunuzda hemen menünüz geliyor önünüze. Şaşırıyorsunuz çünkü aldığınız menünün üstünde size ithafen yazılmış küçük bir not buluyorsunuz. Gülümsüyorsunuz, kendinize Çalı Kahvesi’nde özel olarak yapılan aromalı bir kahve söylüyorsunuz. Oturduğunuz masanın rengiyle uyumlu büyük ve rahat koltuğunuzda biraz gevşiyorsunuz. Aniden ‘’Tekrar hoşgeldiniz.’’ diyen bir ses duyuyorsunuz, bu ses kahvenin sahibi olan Kemal Bey’e ait. Biraz sohbet ediyor sizinle Kemal Bey. Bazen gündemdeki politik haberlerden, bazen spordan, bazen sanattan, Dali’den, Ferra’dan… Kahveniz geliveriyor siz Kemal Bey’le sohbete daldığınız anda. Gülümseyerek ayrılıyor o yanınızdan. Kahvenizin yanında getirilen küçük ev kurabiyeleri dikkatinizi çekiyor. Ben kurabiye söylememiştim deyivericekken siz, "Çalı’nın ikramı efendim." deyiveriyor henüz yanınızdan tam olarak ayrılmamış olan Kemal Bey. Tekrar gülümsüyor ve ağzınıza atıveriyorsunuz bir tanesini. Üzümlü, tarçınlı, portakallı kurabiyeler bunlar. Hepsi birbirinden lezzetli kurabiyeler. Masaların yanında bulunan gazetelikler gözünüze çarpıyor, siz tam elinizi uzatmışken kurabiye tabağına, bir başkasını almak için.

Bir kaç gazete, spor ve sanat dergisi konulmuş gazeteliklerin içine. Gazeteler günlük, dergiler de aylık sayılar. Oluşan ani sessizlikte arkanızda çalan Beethoven’i, Çaykovski’yi farkediveriyorsunuz. Çalan klasik müziğe bırakırken kendinizi yan masanızda oturan insanların ayaklandığını görüyor, bir merak içine girip ne yaptıklarına bakıyorsunuz. Büyük eski tahta bir kapıdan giriyorlar ve ellerinde kitaplarla çıkıyorlar bu kapıdan. Merakınıza yenilip ağzınıza bir portakallı kurabiye atarak siz de yöneliyorsunuz o kapıya. Yaklaştıkça üstünde bulunan yazıyı fark ediyorsunuz. Çalı Kütüphanesi. Büyük eski tahta kapı sizi çok da büyük olmayan bir kütüphaneye davet ediyor. Raflara doğru yönelip kendinize bir kitap seçiyorsunuz biraz da zorlanarak, her biri Türk ve dünya edebiyatına damgasını vurmuş klasiklerin içinden. Masanıza geri dönüyor, bir yandan kahvenizi yudumluyor, bir yandan da seçtiğiniz kitabı inceliyorsunuz. Çok geçmeden evinizde gibi hissediveriyorsunuz kendinizi. Koltuğunuza yayılmış bir şekilde bir elinizde kitabınız bir elinizde kahveniz… Hiç kimse rahatsız etmiyor sizi, Çalı Kütüphanesi’nden seçmiş olduğunuz kitaba dalmışken siz. Bir zaman sonra hafif hafif karanlık çöktüğünü anlıyor, cama doğru bakıyorsunuz ve anlıyorsunuz günün bittiğini, akşam olduğunu. Doğruluyorsunuz, hafifçe esnerken etrafınızdaki masalara takılıyor gözünüz. Büyük bir mutluluk ve huzurla kitaplarını okuyan, dergilerini karıştıran, önlerindeki boş kağıtlara bir şeyler karalayan insanlar görüyorsunuz. Yine bir gülümseme beliriveriyor yüzünüzde. Çalışanlardan biriyle göz göze gelip hafifçe başınızı kaldırıyorsunuz. Hesabınız geliyor, size yaşattıkları bu güzel günün karşılığı olarak belki de birkaç lira fazla bırakıyorsunuz masanıza. Salondan çıkarken akşam için sarı ampüllerle aydınlatılmış Ferra ve Dali ile süslenmiş koridordan geçiyorsunuz tekrar. Bahçeye çıktığınızda kulübesinde günün yorgunluğunu çıkarırcasına uzanmış olan Marsık’ı görüyor ve el sallıyorsunuz karşılık alacakmışsınızcasına adeta.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: