55. SayıNaçizane

7 HARF “AYRILIK”

2 Mins read

Hayatımızı cehenneme çeviren sadece 7 harften oluşan kelimedir AYRILIK…Ama neleri anlatır kimleri ağlatır yaşamayan bilemez.Aşığın o kara sevdasına karşılık çekip giden zalim sevgili hiç mi dönüp bakmaz geride bıraktığı esere?Acaba aşığın döktüğü gözyaşlarını görmez mi yüreğinde hissetmez mi gidiyorum dediğinde buğulu gözlerin bakışını…

Oysa giden de haklıdır kalan da…Öyle şey mi olur diye düşüneceksiniz bazıları hemen gönül sazından bir şiir sunalım size…Ne dersiniz feryatlarımı hissedebilir misiniz yüreğinizde ?

Olmuyor başkasını seviyorum dedi ve gitti

Ferhat oldum boynumu büktüm eğildim

O başkasının Aslı’sı idi onun için yanacaktı kalbi

Ben onun Ferhat’ı idim çöllerde eriyecektim…

Giden daima haklıdır karşındaki sevmemiştir ona göre ya da başka bir kor düşmüştür yüreğine…Kalan ise kendine göre hep haklıdır elinden geleni yapmıştır en yüce aşkı o vermiştir ona.Ama bilmez ki aşkı sadece kendi içinde yaşadığını…KAL demiş midir acaba dizlerinin üstüne çökerek,hüzünlü bir bakış atmış mıdır sevdiğine?Erkekler ağlamaz derler çoğu buna inanır ve arkadan bir söz bile söylemez…Ben hüngür hüngür ağladım arkandan da ne oldu…

Hep sen gidince bu şehre yağmurlar mı yağar ve hep hüzün mevsiminde mi gidersin sen? Ürkek bakışlı çocukların arasından geçiyorum ürkekçe el ele tutuşan sevgililerin arasından.Neden bunların yerinde olamadığımızı düşündüm belki de sen şu elini korkarak uzatan kız kadar bile cesaretli olamadın ne dersin?

Oysa hayallerimde,şiirlerimde sen vardın.Üniversite bitince evlenecektik ve gözleri sana benzeyen bir kızımız olacaktı ve bir de sonra aslan parçası bir oğlumuz.İstanbul bizi konuşacaktı aşkımıza imrenerek bakacaktı herkes.Olmadı çok erken gittin…Ayrılık kapıyı vurduğunda kim o bile demeden açtın kapıyı.O içeri girdi sen başkasına gittin…

Şimdilerde yazılarım buram buram ayrılık kokuyor.Bazen kendimi ıslak caddelere atıyorum yağmurun her şeyi söküp atması için bedenimden yüreğimden.Kalbimi ferahlatmasını istiyorum temiz havanın…Bir masum saf bir çocuğa dönüştürmesini beni…Ama hiçbiri olmuyor 7 harf ayrılık yüreğime ilmek ilmek daha çok işleniyor.Şayet sende çıkarsan sevdiğim bil ki gökler bana ağlıyor ve rüzgarı iyi dinle sana senin yokluğunu anlatıyor…

55. SayıŞairane

ÜÇ ELMA

1 Mins read

Kaybolmuşum hayatın satır aralarında

Çıkış yollarım noktalar ünlemlerle kapalı

Kelimeler bile gruplar halinde yan yana

Ben tek başıma yalnız,zavallı

Ama burada bile vazgeçmiyorum aşkı aramaktan

Karşıma çıkacak bir prenses

Çıkıp gelecek masal diyarlarından

Leylam olacak mecnun misali yakacak

Kor edecek beni

Mangaldaki köz misali

Aşkımı hak edene vereceğim bu sefer

Acı çeken olmayacak bu ilişkide

Gökten üç elma düşecek

İkisi sevdiğime…

55. SayıEditörden

VAR MISIN? YOK MUSUN?

1 Mins read

Düşünülürse derince
Irak görünür görünce
Yol bir dakka miktarınca
Gidiyorum gündüz gece

Şaşar Veysel işbu hâle
Gâh ağlaya gâhi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece*

Her insanın olduğu gibi,  her oluşumunda bir öyküsü var.

Türk E-Dergi de bunlardan biri…

6 yıl 1 ay gibi uzun süredir  düşe  kalka ama pes etmeden yayın hayatına devam ediyor. Maddi destekli dergilerin bile bu sürenin üçte biri kadar hayatta kalamadığı düşünülürse dergicilik için önemli bir başarı elde etmiş durumdayız.

Türk E-Dergi, eşine pek az rastlanır bir oluşum, her ne kadar ismimizden dolayı bazı kesim ve kimseler ön-yargılı yahut temkinli olsa da, bizler  hak eşitliği ve üslupta edep anlayışıyla tüm fikirlerin özgürce paylaşılması gerekliliğini savunuyor ve destekliyoruz.  Amacımızı anlayanlar her ne düşünürse düşünsün, olayları nasıl yorumlarsa yorumlasın Türk E-Dergi’de yer almaktan keyif duyuyorlar.

Bu başarıların ya da bu sürekliliğin devam etmesi ya da etmemesi konusunda  son zamanlarda farklı düşünceler içerisindeyiz. Türk E-Dergi yayıma hazırlık aşamasında sadece belli arkadaşların sorumluluk üstlendiği  aynı zamanda bu arkadaşların tümünün yoğun olduğu ve Türk E-Dergi’ye fazla zaman ayrılamadığı düşünüldüğünde derginin yayın zamanında gecikme, kalite düşüşü gözüktüğü aşikardır.

Bundan dolayıdır ki,   en kısa sürede farklı deneyim ve yetenekte sorumlulukları paylaşacak arkadaşlar bulunmaz ise Türk E-Dergi 55 sayılık ve 6 yıl 1 aylık sayısına bu sayıyla birlikte yayın hayatına süresiz olarak ara verecektir. (Veda diyemedim)

Türk E-Dergi’nin yayın kalitesini ve yazı çeşitliliğini artırtmak için kısaca bu öyküyü sürdürmek için aramıza katılmaya “VAR MISIN? YOK MUSUN?”

Bizlere info@turkedergi.com e-posta adresinden ulaşabilirsiniz.

*Aşık Veysel Şatıroğlu

55. SayıKapakSinemahsül

OTOBÜS

24 Mins read

Künye:[1]

Senaryo, Yapımcı, Kurgu: Tunç Okan   Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, Gerilim Oyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı Yapım şirketleri: Hélios Films , PAN Film, Promete Film

Yıl: 1974

Film Süresi: 91 dk.

Filmin Konusu:

Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kala kalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte. Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘‘Vahşi’’,  ‘‘barbar’’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta otobus1otobus1hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.

Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.

Filmin Popüler Sinemayla Karşılaşılaştırılması

Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

1) Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

2) Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

3) Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

4) Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

5) Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir..


[1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

[2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’, http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

[3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

[4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[5] http://www.turksinemasi.com/turk_sinema_tarihi/turk_sinema_tarihi_turkce.asp?tarihid=5000

[6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[7] Serarslan ve Özgür, s.5.

[8] Esen, ss. 123-124.

[9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.


55. SayıŞairane

SORGU

1 Mins read

merhaba yeryüzünün biçare dilberi
engin okyanusların taçsız kraliçesi
dagların ovaların hüzün gelincigi
ıssız çorak topraklardan selam

alırsın selamı yanlızlığa tavrın ne
var olan gerçeğe gözyaşı dökme
keke dost bildiğin şerbet-i mazi
ikbaline kırılmaz bir zincir-i ah

arar durursun hepten canı cananı
aradın her ney’se kalbinde saklı
ay güneş dağ taş  asman yer
inan be güzel bunlar birer yankı
her ne varsa derinlerinde saklı

55. SayıNaçizane

KADINDAN KIZINA MEKTUPLAR-II

4 Mins read

Beş yıl ve dokuz ay geçmişti ‘’Kadın’’ ebedi hayata göçeli. Parlanın dedesi pastayı almış mumları üzerine özenle dizmişti beş yıldır aksatmadan sürdürdüğü bu geleneği yineleyeceklerdi, küçük Parla artık yedi yaşına gün itibariyle basmış bulunmaktaydı.

Geçen yıllarda Parla anaokuluna gitmiş okumaya denemez ama harfleri ard arda sıralamaya başlamıştı. Zekiydi her küçük çocuk gibi, hayata mutlu mutlu bakan açık mavi gözleri ve tombul tombul yanakları ısırmaya davet edeyirdu kendisini bir hamburger misali.

Annesi öldükten sonra büyükbabası ve büyük annesi ona gayet iyi bakmış bir dediğini iki etmemişlerdi ancak dolduramadıkları anne ve baba özlemi vardı ki Parlanın gündüzler geceleri zamansızca doruklara çıkan anne ve baba özlemini dindiremiyorlardı.

Parla annesi babası sorulunca uzaklarda, çok uzaklarda demekle yetiniyor bunun ötesini kendisi bile bilmiyordu.

Parlanın 7. Yaşını kutladığı o gecenin sonraki günü bir mektup anneciğinin son yolculuğuna çıkarıldığı eve ulaşmıştı. O evden ölüme uğurlanan kadının evine mektuplarıyla dönüşün ilk günüydü o 7. yaş günü. Mektup büyükbaba tarafından eve getirilmiş ve Parlaya okusak mı okumasak mı tartışmaları sonrasında minik Parla’nın kulaklarına anneciğinin kelimeleri çalınmaya başlamıştı.

‘’Meleğim,

Sen 7 yaşına ulaştığın bugünde yanında olamasam da, umarım heceleye heceleye okuduğun bu mektup (muhtemelen babam ya da annem okuyordur sana) birazcık olsun yanında hissettirir anneciğini.

Uzaktayım sevgili kızım, çok uzaktayım ve bu acıyı, bu uzaklığı istemedim. Tek suçum sevmekti ve seni herşeyden çok severken anlatılamayacak derecede uzak kalmak senden çok zor. Parlam seni çok seviyorum, nice seneler biriciğim ilk ve son göz ağrım.

Annen ‘’

Bu ilk mektup çok kısaydı kızını yormamak aklını bulandırmamak için bundan sonraki bir kaç mektubunu da kısa tutmuş ayrıca annesinin ve babasının mektupları gizlemesinden korktuğundan mektuplarında kimseyi suçlayıcı olmuyordu. Elbette kendisini savunacağı kızına gerçeklerden bahsedeceği mektupları da vardı ama şu anda zamanı değildi. Küçük Parla biraz daha büyümeliydi.

Bir yıl daha geçmiş ve 8. yaş gününde Parlanın ikinci mektubu gelmişti annesinden,

‘’Meleğim,

8. Yaş günün kutlu olsun, meleklerin yardımıyla sana bu mektubu yolluyorum ışığım. Ve o meleklerin yanında olmama rağmen en güzel melekten uzakta olmak içimi acıtan.

Canım kızım seni çok seviyorum, şimdi anlayamasanda beni, unutma canım kızım anneciğin sen çok seviyor. Getirdiğin papatyalar için çok teşekkürler meleğim.

Biriciğim ağladığını gördüm bazı zamanlarda, yanıma gel anne diyordun. Gelemem sevgili kızım buna gücüm yetmez. Bu mektuplar işte bu yüzden her yeni yaşında sana gelecek anneciğini birazcık olsun yanında hissetmen için. Baban konusuna gelince biriciğim o konuyu hiç açmasak daha iyi henüz bunları anlayamazsın biriciğim. Evcilik oynamaya çalıştık babanla ve büyüyemedik ve de seni büyütemedim canım kızım. Zamansız gittim ve zamanı geldiğinde anlayacaksın beni..

Annen’’

İlk mektuptan sonra Parlayı mezarına getirecekleri düşüncesiyle mektubunda papatyalar için teşekkür ediyordu ve gerçektende öyle olmuş ilk mektuptan bir ay sonra büyükannesi Parlayı alıp annesin mezarına götürmüştü.

Mektuplar bu şekilde gelmeye devam etmekteydi özlem belirtmeleri, küçük anılarla içi içe geçirilerek düzenlenmiş kısa yazılardı bunlar. Mektupların daha detaylı olması için Anneanne be büyükbaba okumasından kurtulup artık Parla’nın mektupları alıp okuması gerekmekteydi. Bunun sağlanması için de 12. yaş günün milat seçmişti.

‘’Meleğim ,

12. Yaş günün kutlu olsun. Altı mektuptur seni ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi söylüyorum canım kızım. Bu mektubumda da bunları söyleyeceğim . Artık büyüdün meleğim kocaman kız oldun ve bu büyüyen daha az ağlayan mis kokan güzel kızı ben çok seviyorum.

Dedim ya büyüdün diye canımıniçi.Sorunlarında seninle beraber büyüyordur, anneannen çok iyi dert dinler sır tutar canımıniçi ondan saklama, herşeyini paylaş meleğim. O seni korur, korur, gözetir.

Derslerin çok iyiymiş canımıniçi, haberlerini alıyorum burada. Annenannen seni okula götürmeyi bırakmış olmalı, artık tek başına çıkıyorsun o merdivenleri. Dikkat et meleğim yağmurlu zamanlarda kaygan oluyor oraları anneannende yok yanında düşmeyesin.

Bir sonraki yaş gününde yine mektubumla yanında olacağım meleğim… Koşa koşa gel al postacının elinden…

SENİ ÇOK SEVEN

Annen’’

Kadın bu mektubunda sinyalini vermiş ve meleğinin bir an once postacıdan mektubu alarak okumasını istemişti. Parla bir yıl sonra koşa koşa gitti annesiyle bir yıl ve üç ay yaşadığı anne kokan o eve ve postacıyı bekledi. O ev ki bir süre kiraya verilmiş bir kaç ay öncesinden ise tekrardan sahipsiz kalmıştı. Artık küçük Parla o evi dolduracak ve bir daha kiraya verdirmeyecekti. Tüm bunlar bir sonraki mektupta yazılanlar sonrasında gerçekleşecekti.

13. Yaş mektubu Parla’nın beynine doğru saplanan bir kaç beton çivisi içermekteydi ve bugünlerine kadar onu yetiştiren anneannesi ve büyükbabasının anneciğinin gözünde nasıl gözüktüklerini öğrenecekti.

55. SayıArşivGündem Takibi

TECAVÜZLER, CİNAYETLER, BİRAZ DA SİYASET

6 Mins read

Merhabalar sevgili okurlar,

Bu yazıya mektup havasında başlamak istedim zira söyleyeceklerim var. Derslerden başımı kaldırmamam gereken bir dönemde belki baharın da verdiği rehavetle hiçbir şey yapamadığım bir zaman diliminde kaleme alıyorum bu yazıyı. Hal böyle olunca yazarken atladıklarım, yorumlarken saçmaladıklarım olursa affınıza sığınıyorum. Elbette yazıyı hazırlayıp öylece bırakmayacağım fakat düzeltmeler yapacak olsam da yayınlamadan önce yazının ruhuna sinen o havayı dağıtamam herhalde.

Bu açıklamanın ardından bu ayın meselelerine gelelim.

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesini hazırlarken Amerika Birleşik Devletleri’nde Temsilciler Meclisi Ermeni soykırımı iddialarına dair yasa tasarısını oyluyordu. Bunu o yazımızda yazmış fakat sonuçlar için bu sayıdaki yazıyı işaret etmiştik. Sözümüzü tutuyor ve konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz. ABD Temsilciler Meclisi tasarıyı 22 ret oyuna karşılık 23 kabul oyuyla onayladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi tasarı onaylanmasının ardından Genel Kurul’da görüşülüp kabul görmedikçe Türkiye açısından değişen net bir şey olmayacak. Bir anlamda sembolik önemi olan bu onaylama yine de Türkiye’nin diplomatik trafiğini hızlandırdı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı ve başbakanlık yazılı bir açıklama ile onaylamadan üzüntü duyulduğunu ve tasarının kınandığını bildirdi. Tasarının Genel Kurul’da görüşülüp görüşülmeyeceğine dair bir gelişmeyse henüz olmadı. 24 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklama ise kimseyi tatmin etmedi. Türk tarafı açıklamada soykırım ifadesi kullanılmasa da metnin ağır bir dili olduğunu söylerken Ermeni diasporasına göre Obama sözünü tutmadı ve Ermeni soykırımı ifadesi yerine Büyük Felaket ifadesini kullanarak yan çizdi.

ABD’de bunlar olurken Temsilciler Meclisi’ndeki oylamadan tam bir hafta sonra 11 Mart’ta İsveç Parlamentosu 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair tasarıyı kabul etti. Tasarının kabul edilmesinin ardından ABD örneğinde olduğu gibi Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk geri çağrıldı. Ayrıca Erdoğan’ın kısa süre zarfında gerçekleşmesi planlanan İsveç gezisi de iptal edildi.

Dışarıda Ermeni tasarılarıyla boğuşuladursun içerde de anayasa tartışması aldı yürüdü iki sayımız arasındaki zaman zarfında. AKP’nin meclise anayasanın birkaç maddesinde değişiklik önerilen bir paket sunacağı konuşulmaya ilk başlandığını andan itibaren mesele gündemi meşgul ediyor. Son söylenecek şeyi en başta söyleyip daha sonra taslağa dair tepkilere geçmek istiyorum. Anayasadan bir maddenin çıkarılmasını, anayasaya üç geçici maddenin eklenmesini ve çeşitli değişiklik önerilerini içeren toplam 23 maddelik anayasa değişiklik talebinin ilk tur oylamalarına 410 milletvekili katıldı ve oylamadan 333 kabul, 73 red, 2 çekimser ve 2 boş oy çıktı. Sizler bu satırları okurken ikinci tur görüşmeler devam ediyor yahut sonuçlanmış olacak. İkinci tur oylamadaki sonuca bağlı olarak anayasa taslağı bütün halinde halkoyuna sunulabilir.

Gelelim siyasi partilerimizin anayasa taslağına tepkilerine. Taslak her ne kadar Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış olsa da değişiklik taleplerinin AKP’ye ait olduğu ortada. Hal böyle olunca parti, memurlara toplu sözleşme hakkından siyasi parti kapatmaya, askeri ve sivil yargı reformundan bilgi edinme hakkına kadar geniş bir yelpazede değişiklikler içeren değişiklik taslağının tam destekçisi. CHP her zamanki omurilikten tepki verme alışkanlığıyla daha taslağın içeriği belli olmadan hiçbir görüşmeye açık olmadığını ifade etti. Nitekim tasarı mecliste görüşülürken tartışmalara katılan CHP’li milletvekilleri oylamada yerlerini almadılar. MHP oylamalarda iki fire vererek tasarıya ret oyu verdi. BDP beklendiği gibi belli şartlar altında tasarıyı görüşebileceğini açıkladı ve beklendiği gibi (en azından benim beklediğim gibi) bu şartlara gülünüp geçildi. BDP de CHP gibi görüşmelere katılırken oylamaya katılmadı.

Efendim, hayli can sıkıcı üç haber vermeden önce bir meseleye daha değinmek istiyorum. 11 Nisan Pazar günü 1 milyon 500 binin üzerinde öğrenci Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girdi. Puanı hesaplanan 1 milyon 473 bin 337 adaydan 14 bine yakının sıfır çekmesi sınav sonuçlarının belki de en dikkat çekici yanıydı. Sınav sonuçlarına göre 1 milyon 233 bin 580 aday ikinci aşama sınavı olan Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazandı.

Gelelim pek can sıkıcı üç haberimize. Bu köşeyi takip edenler böyle haberleri verirken ne kadar zorlandığımı biliyorlardır. Zaman zaman kendimi ifade edecek kelimeleri bulmakta o denli zorluk çekiyorum ki klavyenin başına geçtiğim için lanet ettiğim oluyor. Hatta olabildiğince kısaca yazıp bir an evvel bu kabustan uyanmak istediğim oluyor. Yine de yerine getirilmesi gereken görevlerimiz var ve iyi kötü vermek zorundayım bu haberleri sizlere.

Siirt’te iki öğrenci kız kardeşin başına gelenler ve halkın olaylara tepkisi geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konularındandı. İki kız öğrencinin tecavüze uğradıklarına dair savcılığa şikayette bulunmasıyla başlatılan soruşturmada okulun müdür yardımcısından sınıf arkadaşlarına, tanınmış esnaftan asker ve polislere kadar yaklaşık yüz kişinin kız kardeşler dahil yedi kişiye iki yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktı. 10 Nisan günü yargıya intikal eden olayda gözaltına alınan 25 kişiden 16’sı tutuklandı fakat on gün boyunca Siirt’ten dışarıya konuyla ilgili tek kelime çıkmadı. İki yıl boyunca bütün çevre halkın bildiği bu tecavüz olayları örtbas edildiği gibi yargı süreci de hem gizli soruşturma bahanesiyle hem de vatandaşların konunun üstünü kapatmaya çalışmasıyla gizlendi. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın ülke gündemine taşıdığı olayın Siirt’in adı kötüye çıkmasın diye saklanmaya çalışıldı. Onca insanın yedi kıza tecavüz etmesini namussuzluktan saymayan hatta tecavüz için kendilerinde hak görenler illerinin adının çıkmasını namus meselesi haline getirip gıklarını çıkarmadılar.

Bu olayın yankıları İzmir’deki cinayet vakalarının çığlığına karışmış devam ederken bu defa Pervari’den yine bir tecavüz olayının sesi yükseldi. Geçtiğimiz yıl sekiz ilköğretim öğrencisi iki ve üç yaşlarındaki iki çocuğa/bebeğe topluca tecavüz edip birini öldürdü birini de öldü sanarak bıraktı. Çıplak fotoğrafını çekerek tehdit ettikleri bir kız öğrencinin kuzenleri olan iki yaşındaki erkek çocuğu öldü zannederek dere kenarında bırakan sekiz kişi üç yaşındaki kız çocuğunu boğulduğundan emin olduktan sonra derenin üst kısmındaki havuz kenarında bıraktı. Çocukların ailelerinin kayıp ihbarında bulunmasının ardından başlayan soruşturmada çocukları sekiz kişiye götürenin kuzenleri olduğu ortaya çıkınca olay aydınlandı. Gelin görün ki bir yıl önce olan bu olaylar neticesinde sekiz öğrenci de ceza almazken meselenin aileler arasında karşılıklı anlaşmayla sonlandırıldığı ortaya çıktı. Tam bu noktada Pervari belediye başkanı İsmail Bilen’in açıklaması ve sonrasında ettiği özür meselenin başka vahim bir tarafını teşkil etti. Bilen, Pervari’nin küçük bir ilçe olduğunu, herkesin birbirini tanıdığını ve meselenin aileler arasında anlaşılarak kapatıldığını söyledi. Sonrasında yanlış anlaşıldığını söylediği ve özür dilediği açıklamasındaysa –bana göre- özrü kabahatinden beterdi. Zira Bilen, kapatmak kelimesinin yörede unutmak kelimesine karşılık geldiğini, eski bir olay olduğu için meseleyi unuttuk demek istediğini ve Pervari’de devlet yokmuş izlenimi vermek istemediğini söyledi. Acı olanın tecavüz ve cinayet olduğunu değil de devletin yok sayıldığının zannedilmesi olduğu kanaatindeki insanlara diyecek söz bulamadığım için meseleyi burada noktalamak istiyorum müsaadenizle.

Üzücü haberlerin sonuncusu ise İzmir’den. İzmir üç gece üst üste işlenen üç cinayetle sarsıldı geçtiğimiz günlerde. İlk önce 24 Nisan Cumartesi gecesi bankacı Esra Yaşar Balçova’da, ertesi gece yine Balçova’da ve önceki cinayetin işlendiği caddenin hemen yan sokağında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Selen Ayla ve 26 Nisan Pazartesi’yi 27 Nisan Salı’ya bağlayan gecenin sabahında Konak’ta travesti Mustafa Has başlarına ateş edilerek öldürüldüler. İzmir’de hem korku hem de öfkeye neden olan cinayetlerin katil zanlısı 28 Nisan Çarşamba sabahı Bodrum’da yakalandı. (Defalarca ara vererek yazmama rağmen bu üç meselenin kaleme alınış aşaması beni hayli yıprattı, bu nedenle tüm okurlardan özür dileyerek burada susuyorum.)

Son bir not olarak ulusal basının yayın ahlakı konusundaki yüzsüzlüğünün ve düşüncesizliğinin bu üç olayda da çeşitli şekillerde ve defalarca tekrarlandığını ve buna son verecek hamlelerin yapılmasının zamanının gelip geçtiğini söylemek istiyorum.

Bir sonraki Gündem Takibi köşesinde iyi haberler okumanız dileğiyle…