56. SayıKapakNaçizane

SÜRDÜLEBİLİR GÜVEN: HABER KANALLARI

4 Mins read

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu doğru yorumlayabilmek için tarih ve iktisat bilgisi gerekli, salt televizyon haberlerinden yola çıkarak bu konunun tartışılması tamamen akıldışı.

Haber kanalların yeni çıktığı zamanlarda haber verme odaklı olduğunu, farklı alanlardaki uzmanları biraraya getirerek cereyan eden olayları yorumlama ile izleyiciyi bilgilendirme ve bilinçlendirme amacı güdüldüğünü düşünmüştüm, nitekim de öyleydi. Ancak son zamanlarda sanırım sayıların artması, reklam pastasından daha geniş bir dilim alma çabası, kutuplaşma ve yandaş olma ısrarı nedeniyle haber kanallarını tekrar gözden geçirmek gereklilik haline geldi.

Bir saatlik ana haber bültenlerinde enpoze edilmeye çalışılan görüşler, takipçi ve yandaş çekmeye yönelik söylemler, artık Türkiye’de alışık olmadığımız kesintisiz hizmet anlayışının aksine 7 gün 24 saat bayram seyran dinlemeden devam etmekte.

Haber kanallarının sayısının artmasının getirdiği yararlara değineceğim ancak öncelikle gözlemlerime dayanaran bir kaç husus üzerinde durmak istiyorum.

Hangi sektöre girerseniz girin, bu ister habercilik olsun, ister taşımacılık isterseniz de bankacılık, geçen sayıda yer alan Micheal Portel’ın 5 kuvvet modelini anlatırken bahsi geçen hususlar değerlendirilmeli. Medya sektörünün tamamını bir tarafa bırakıp sadece haberciliği bir sektör olarak ele aldığımızda sürdürülebilir güven diye bir olgu önem kazanıyor.

Güven kendi başına yaratılması yahut sağlanması zor bir hadise iken, kazanılmış olan güvenin korunması ve sürdürülmesi zorun bir kaç kademe üzerine taşıyor. Önyargı süreci hızlı işleyen, şekle, şemale ve saatlerce süren konuşmada sadece bir cümleye ya da kelimeye bakarak hüküm verilen anlayışa ve alışkanlığa sahip bir ülkede güven kelimesi başlı başına incelenmesi gereken bir konu.

Güvenin ötesinde güdülme psikolojisine sahip olan insanoğlu çoğu zaman içinde bulunduğu topluluğun yönelimine göre kanal tercihinde bulunuyor. Bu salt kanal konusunda değil, siyasi görüş hayata karşı duruş konularında da aynı şekilde.

Ulusal kanal diye adlandırılan kanallar o yüzdendir ki, birden fazla farklı dizi türü yapmaktadır. Ama hepsinde ortak gaye bir dizide birden fazla ögeyi içererek izleyici sayısını artırmak diğer değişle reklam pazarındaki dilimini arttırmaktır.

Elbette, bundan 10 sene öncesine göre durum farklılık göstermekte, özellikle internetin sağladığı ve daha fazla farklı görüşü tanıma fırsatı bulma şansı olan kesimler tercih edebilme yeterliliği kazanıyor ancak tercih etme şansına henüz erişemiyor. Bu da topluluk içinde yaşamanın dayanılmaz hafifliği olarak adlandırılabilir.

Bu güven mevzusuna paralel olarak iki önemli konu mevcut, biri haber kanalında görev yapan amiyane tabiriyle sunucular ve muhabirlerin donanıma ve farklı görüşlere açıklığı, diğer ise konukların görsel medya üzerinde terbiye ve üsluba verdikleri önem, farklı görüşleri dinleme ve kendi görüşünü ifade etme becerisi.

Türkiye’nin ilk haber kanalı yayına girdiğinde, sunucuların düzgün Türkçe kullanımları, çeşitli ve kaliteli haber sunmaları takipçisi olan haber kanallarına karşı haber seyircisinde yüksek bir beklenti oluşturdu. Öncü haber kanalı alanında ilk ve tek aynı zamanda güçlü ekonomik alt yapısı sahip olan bir grubun bünyesinde olmasını kullanarak Türkiye’nin önde gelen, güven kazanmış kaliteli ve birikimli muhabir, sunucu ve yayın ekibini bünyesinde topladı. İkinci haber kanalı ise Amerikan menşeili dünyanın önde gelen haber kanalının desteği aynı azmanda Türkiye’nin o dönemin en büyük medya kuruluşu tarafından kuruldu. Arada bir çok haber kanalı açıldı. Bazıları daha spesifik oldu sadece ekonomi ya da spora odaklandı. Şimdi 10’u aşkın haber kanalı mevcut.

Türkiye’nin kaderimidir bilinmez, kanal sayısı artınca kalite düştü, mevcut sunucular yetmedi gazete yazarları sunucu oldu, kendi programlarını yapmaya başladılar. Bazılarında kalemin verdiği cesaretle yazdığı ortaya çıktı, herkese laf yetiştirenler televizyonda çetin konuklara karşı dayanamadılar, programı bir süre sonra kendileri değil konuklar yönetmeye başlayınca porgramları kaldırıldı.

Özellikle haber kanallarının reyting ölçümlerine dahil tutulmasıyla pazardan daha fazla pay olmak üzere yayınlarda biraz daha değişiklik yapmaya başladılar, bilginin değil sesin ve bağrışmanın gür olduğu programlar öne çıktı. Eski mankenler program sunmaya başladılar diğer bir değişte podyumda yürüyenler moda programı, kırmızı halıda yürüyenler kültür sanat programı, vejeteryanlar ise sağlık programı sunmaya başladılar. Bazılarının program sunuculukları gayet başarılı, bazıları sadece medyatik ve bakımlı oldukları için programları devam ediyor.

Haber kanallarının en büyük artılarından biri kıyıda köşede kalmış ama alanlarında gayet başarılı ve donanımlı olan değerli insanları da bizlerle tanıştırdı. Özellikle pek çok akademisyeni ülke tanıma fırsatı buldu, ne kadar kaliteli iktisatçılar, tarihçiler ve siyaset bilimcilerimiz olduğunu görme ve gururlanma fırsatı bulduk.

Gelelim haber kanallarındaki ön büyük sıkıntıya; aklı başında donanımlı yazar ve akademisyenlerin özellikle tüm kanallar belirli bir konuya odaklandığında sayı olarak yetersiz kalmaları. Bu durumda bu konuşulan konu üzerine sadece birkaç kez yazı yapmış kişilerin davet edilmesi gündemdeki sorunu çözme önerileri bir yana dursun halkı yanlış yönde bilgilendirmeleri söz konusu.

Özellik konu terör olduğunda, bu konuda ehil olmayan kişilerin ve taraflı kişilerin davet edilmesi sorunu çözümden öte, karmaşıklığa itelediği söylenebilir. Diğer bir taraftan emekli askerlerin davet edilip, bu konuda konuşurken özellikle sorulan sorularda içlerindeki birçok şeyi dışarı vurmalar, siyasesi söylemlerde bulunmaları da bu konunun diğer bir yanıdır.

Şeffaflık adı altında abartılmış haberlerden dolayı ne üzülebilen ne de sevinebilen , onlarca farklı kanalda aynı olayın onlarca farklı şekilde aktarılmasından kafası karışmış bir milletin sağ duyulu olması, akılcı işler yapması ve sonuç olarak huzuru yakalaması beklenemez.

İnsanları yönlendirmekten öte tarafsız bilgilendirmek gereklidir ancak medyanın gerçekliği bu değildir bunu ancak bizim gibi saf çocuklar yapabilir. Bugün bir dava hakkında dört farklı kutubun yayın organının 4 er yorumcusu 16 değişik şekilde yorumluyor. Doğru mudur? Cevap yanlış değildir. Haberciliğin yeni anlayışı.

56. SayıNaçizane

NE VEDAYMIŞ AMA!..

3 Mins read

Öncelikle seçkin yazar kadrosu, güncel ve kaliteli yazılarıyla 6 yıl ve 55 sayıdır bizimle birlikte olan TÜRK E-DERGİ ailesinin en yeni üyesi olarak tüm okurlarımıza merhabalar diyorum. Bu güne kadar düşüncelerin özgürce paylaşıldığı, bilgi ve kültür yayıncılığının harmanlanarak okuyucuların bilgisayarları başında keyifli ve düşündürücü dakikalar geçirmesini sağlayan e-dergimize bundan böyle elimden geldiği kadarıyla renk katmaya çalışacağım. Herkese şimdiden keyifli dakikalar diliyorum.

Türkiye ekrana kilitlendi son bir aydır. Malum ülkemizin üzerinde gezinen kara bulutlar, insanları şaşkına çeviren konuşmalar ve bunların dışında kendi piyasasını oluşturmuş “Alın verin ekonomiye can verin!” sloganına yoldaşlık eden dizi piyasası bizleri yeterince bağımlı yaptı kara kutulara. Başımızı nereye çevirsek bir karakterin kullandığı çanta, giydiği elbise hatta ve hatta kokusunu ekranlardan alarak ürettikleri parfümleri bunların yanında ise çoğumuzun yüreğini dağlayan şehit cenazelerini görüyoruz. Veda etmekle meşgul olduğumuz bu günlerde bir türlü kavuşamadığımız hedeflerimizin nereye kaybolduğunu bilen veya gören -elbette az sayıdaki- çağdaş insan ise bildiklerinden dolayı haksız durumlara düşüyor; sadece bilinçli insanların fark edebileceği utanç verici sorunlarla karşı karşıya bırakılıyor. Çünkü veda etme modasına uymaları gerekiyor veya bekleniyor. Veda etmekten bitap düştüğümüz alışkanlıklarımız nasıl oluyorsa gelip bizi buluyor sonunda. İçimize sinmişse bir kere o nefes, o huy vazgeçmek ne kelime tutkuyla bağlanıyoruz ona.

Bir dizi veda etti bizlere bu aralar, bilmeyenimiz yoktur. Milyonlar ekranları başına kilitleniyor ve bekliyor, önce bir özet geçiliyor sonra gerçekte olması durumunda haber programlarında flaş gelişme olarak aktarılan vaziyetlerin tartışması başlıyor. Erman Hoca’nın karışmaması şaşkınlıklar içinde karşılansa da binlerce yoruma açık olan bu vedayı başka hiçbir veda gölgede bırakamıyor. 17 yaşında bize ve çok sevdiği ülkesine veda eden kardeşimiz BUSE SARIYAĞ’ın vedası ancak birkaç yaşlı gözle, birkaç tepkiyle ve birkaç tanıdık söylemle gerçekleşiyor. Çok acıdır ki Busenin reytingi 45 saniye ile hesaplanırken en kısa fragmanı 1.30 dakika olan dizilerimiz tıklanma ve paylaşma rekorları kırıyor. Bir de bilgi paylaşayım sizinle: Buse kardeşimizin moderatörlüğünü yaptığı “O Masmavi Gözlere Bir Kez Olsun Bakabilmek için Nelerimi Vermezdim ki!” sayfası Busemiz’i daha baharında ailesinden ve vatanından koparan küstahların saldırılarına da maruz kalmıştır. Sayfaya sahip çıkan az sayıda duyarlı vatandaşımız gece gündüz nöbet tutarak çirkin gönderileri sayfadan uzak tutmaya çalışıyorlar. Masum bedenlerden isteklerini alamayan kirli beyinler bu asil düşünceden bile korkar olmuşlar belli ki.

Veda ederken salladığı mendili gün geçtikçe ıslanan bu halk nasıl oluyor da dizi karakterlerinin ilişkilerine duyduğu ilgiyi başka konulara yönlendiremiyor HAYRET! Geçmişi olmayan Ezel’e dikkat kesilen bu insanlar tarihe sığmayan geçmişi nasıl unutuyor HAYRET! Gün geçtikçe solan çiçeklere, açmadan koparılan tomurcuklara kahrolmayanlar Yaprak Dökümü’ne acılar içerisinde üzülüyor HAYRET! Neye veda etmesi gerektiğini hala göremeyenler size de HAYRET! Bizler aydın insanlarımıza veda ettikçe daha pek çok kıymetli ve eşsiz değere de veda etmeye hazırlanıyoruz onların miraslarına sahip çıkmayarak. Madımak Oteli katliamı 17 yıl önce zihniyetin ne yönde olduğunu bizlere göstermiş; barış elçileri, aydınlar, bilim insanları ve masumlar aramızdan uçup gitmişlerdi. Yakılan bedenlerin yeni ruhlara bir Anka kuşu gibi yerleşmesini umarak ilk yazımın sonuna geliyor b-ve son kez sesleniyorum Kuva-i Milliye ruhunu taşıyan tüm vatanseverlere: Niye kenetlenemiyoruz HAYRET!

56. SayıNaçizaneŞairane

AŞKTAN GAYRİSİ YALAN

2 Mins read

Her şeyden önce aşk vardı. Aşktan gayrisi yalandı. Allah aşkı evrene verdi. Evren aşk  üzerine yaratıldı. Dünya aşkla döndü. Güneş aşkla yaktı  kendini. Tohumlar aşkla filizlendi. Gökyüzü aşktan ağladı.  Kuzular aşkla ayaklandı. Aşkla sütlendi göğüsleri. Aşk olmasaydı bu hayat olur muydu? Aşk olmasaydı, gözyaşı pınarları kurur muydu? Aşk. İsmi yetiyor gayrısına ne hacet. Yaradan yarattı insanı aşkla tanısın kendini diye. İnsan aşktan iki büklüm oldu. Yüreği paramparça. Her bir parçası bir yerde. Yanar durur Hû diye.

Aşk lise sıralarında, sokak duvarlarında yazılmış basit birkaç söz değil, derya deniz olsa bu söz boş değil. Mecnun aşktan düştü çöle. Ferhat vardı suya dağı dele. Çölde susuz kalan gül gibi.

İbrahim’in aşkıydı nemrut’u yıkan. Süleyman’ın aşkıydı, bülbülü konuşturan. Muhammed(S.A.V)’in aşkıydı Miraca çıkaran.

Aşk bazen bir aşığın sazında, bazen bir maşuğun ağzında, bazen bir abdalın yol güzergahında. Pervaneyi aşktı yakan. İbrahim’i aşktı kor ateşten kurtaran. Aşkın ada sana ihtiyacı mı var. Aşk değil mi insana değer katan. Kaçmak lazım mı aşktan?

Ben aşk istemem

Aşk beni sarar durur

Ben aşktan kaçtıkça

Aşk beni arar bulur.

Kaçmak beyhude, aşk heryerde. Bazen bir ananın yüreğinde, bazen bir sevdalının kalbinde, bazen de bir şairin dilinde. Çok kelimeler harcandı aşk uğruna. Göz pınarları kurudu aşk yoluna.

Aşkın adı, oldu firak.

Artık kaçmayı sen de bırak.

Sal kendini aşk dehlizine

Gör bak hayat ne berrak.

Aşkı bana verdi yaradan. Aşkın rengi al koyu. Aşk artık aştı benim boyu. Ben sevdalıyım desem inanmaz ki insan soyu. Kopamam senden desem gülerler kıkır kıkır. İçeyim aşk zehrini lıkır lıkır. Zahiri aşktır biliyorum.

Seni yıldızlara soruyorum. Siz nasıl dayanıyorsunuz bu yangına? Yıldızlar da cevap veriyor: Aşık olmak için önce yanmak gerek. Gözyaşı akarsuyu kurmak gerek. Yüreğine aşkı çakmak gerek. Bazen Mevlana gibi Suskun olmak gerek. Bazen Züleyha gibi haykırmak gerek. Bazen Eyyüp gibi acıya dayanmak gerek. Bazen Yunus gibi sabır gerek. Bazen Mecnun gibi aramak gerek. Bazen de durup beklemek gerek. Bunları yapamayana aşk ne gerek!

Yıldızlar ağır konuştu. Gittim güneşe; ey güneş dünyayı yakarsın ateşinle ama dünya mutludur halinden. Bu işin hikmeti ne diye.

Güneş başladı  yanmaya. Kor alevlerini yaydı bütün uzaya. Ben yok, dedi güneş, biz varız. Tek yumurta ikizi gibi. Aynı kabuktan çıkmayız. Biz ayrılmayız. Birimiz yok olursa diğerimiz yaşamayız. Biz elmanın iki parçasıyız. Biz tenle can gibiyiz.

Güneşin sözü oldu lafın özü. Artık konuşmak bize yakışmaz.

Aşkın ikinci harfi beni yakar. Derdime dert katar. Hasreti özlem katar. Uzaklardan bir gülümsese ömrüme ömür katar.

56. SayıGündem Takibi

SİYASETİN KİRİNDEN DÜNYANIN KUPASINA

5 Mins read

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesinde ülke siyasetinin anayasa tartışmalarına odaklandığından bahsetmiştik. Belki bu sayıda tartışmaların ne durumda olduğundan bahsedebilirdik fakat oylamaların yapıldığı günlerde öyle şeyler yaşandı ki kimse anayasa değişiklik taslağının akıbetiyle ilgilenmez oldu.

6 Mayıs’ı 7 Mayıs’a bağlayan gece Vakit gazetesinin internet sitesinde bir video “Deniz Baykal’ın seks kaçamağı” başlığıyla yayınlandı. İddiaya göre video Deniz Baykal’ın eski özel kalem müdürü, milletvekili Nesrin Baytok’la ilişkisi olduğunu ortaya koyuyordu. Bir anda bütün yayın organlarının dikkatini çeken video kısa süre sonra yayından kaldırılsa da tartışmalar devam etti.

Elbette beklendiği gibi olayla ilgili soruşturma başlatıldı ve Deniz Baykal cephesinden avukatlar aracılığıyla konunun sonuna kadar takip edileceği açıklaması geldi. Fakat pek çok kişinin asıl merak konusu olan ve sevenlerinin hatta sevmeyenlerinden bir kısmının bile beklediği yalanlama nedense sözü edilen iki kişiden de gelmedi. Görüntülerin gerçek olmadığı, muhtelif yerlerde montaj tespit edildiği iddiaları gelse de CHP cephesinden, bunlar videonun kimler tarafından ne amaçla servis edildiği ve Deniz Baykal’ın ne yapacağı tartışmaları arasında kaybolup gitti.

İlk soru hala cevabını ararken ikinci sorunun cevabı üç gün sonra geldi. Deniz Baykal 10 Mayıs Pazartesi günü CHP genel merkezinde yapmış olduğu basın toplantısında istifa ettiğini açıkladı. Bu bir tartışmanın sonu yeni bir tartışmanın başıydı. CHP’nin yeni genel başkanı kim olacaktı? İlk akla gelen isimlerden biri 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul büyükşehir belediye başkan adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu idi fakat kendisi aday olmayacağını kesin bir dille bildirdi. Deniz Baykal parti örgütünün üzerinde uzlaşacağı bir adaya destek vereceğini söylerken bir yandan da geri dönebileceğinin sinyallerini vermeyi ihmal etmedi. Bu arada Baykal geri dönsün diye evinin önünde açlık grevi yapan insanların bulunduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Detayları bir kenara bırakıp kaseti ileri sararsak il başkanlarının pek çoğunun desteğiyle –muhakkak ki içlerinde en önemlisi İstanbul il başkanı Gürsel Tekin’in desteğiydi- ibre bir anda Kılıçdaroğlu’na döndü. İlk açıklamasının aksine CHP genel başkanlığını adaylığını koyan Kılıçdaroğlu seçime tek aday olarak girdi ve geçerli oyların tümünü alarak 22 Mayıs Cumartesi günü CHP’nin yeni genel başkanı oldu.

Mayıs ayının yarısı bu karışıklık içinde geçerken sonu tüm dünyada tepki çeken bir olayla geldi. İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı’nın önayak olduğu bir yardım kampanyası kapsamında Gazze’ye yardım götüren 6 gemilik filo 30 Mayıs’ta İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. Filonun liderliğini yürüten Mavi Marmara gemisinde meydana gelen çatışmada –ki şahsen çatışma kelimesinin ne kadar uygun olduğundan emin değilim- ondan fazla sivil hayatını kaybederken pek çok kişi de yaralandı. (Maalesef yazıyı kaleme alırken yaptığım araştırmada ölen ve yaralananların son ve kesin sayılarına ulaşamadım. Söz konusu bilgi eksikliği için sizlerden özür diliyorum.) İsrail kanadından yapılan açıklama gemiye çıkan askerlerin saldırıya uğradığı, bir askerin silahının alındığı o nedenle gemidekilere ateş açıldığı yönünde. Fakat söz konusu askerlerin uluslararası sularda bulunan bir gemide ne aradığı –ki geminin uluslararası sularda olduğunu İsrail yetkilileri de kabul ettiler-, bir askerin (daha doğrusu eğitimli bir komandonun) silahını bir sivile nasıl kaptırabildiği ve en önemlisi bunun onca kişiye ateş açılmasını nasıl meşrulaştırdığı soruları nedense hiç dillendirilmedi yahut dillendirenler cevap vermeye layık görülmedi. Olay tüm dünyada geniş yankı buldu. Pek çok ülke İsrail’i saldırıdan dolayı kınarken ABD büyük ağabeylik görevini elinden geldiğince yerine getirdi. Türkiye İsrail’in özür dilemesi gerektiği konusunda ısrar ederken, Obama’nın Erdoğan’a meseleyi fazla eşelememesi yönünde tavsiyede bulunduğu iddiaları aldı yürüdü.

Haziran ayı boyunca en sık duyduğumuz haberler Şemdinli’den, Palu’dan, Halkalı’dan ve daha pek çok yerden gelen çatışma ve ölüm haberleriydi. (Halkalı’daki askeri otobüse saldırı olayını çatışmalar tabirinin içine almıyorum.) Atılan kurşunlar, patlayan mayınlar ve bombalardan geriye ölümler, acı ve gözyaşlarından başka ve daha fazla ülkemiz siyasetçilerinin kiri kaldı. Yaşanan ölümleri siyaset malzemesi olarak kullanmak adına başlatılan “çömelme” polemiği herhalde siyaset literatürümüze bir kara leke olarak geçecektir, bunları hatırlatacak vicdana sahip yeterince basın mensubumuz kaldıysa. Çatışmalarda hayatını kaybeden “insanları” sayıdan ibaret görmeyi abese iştigal görmeyen pek muhterem devlet büyüklerimiz Erdoğan’ın Gediktepe’de siperleri ziyareti esnasında dik durmayıp çömelmesini devlet meselesi haline getirdiler. Vay efendim bir başbakana çömelmek yakışır mıymış, yok efendim başbakanın boyu çok uzunmuş oturmazsa olmazmış, yok efendim ana muhalefet lideri Gediktepe’ye gider siperde dik dururmuş, aman da efendim arkasında durduğu siper boyu kadarmış… Uzadıkça uzar bu tartışmaların listesi. Bunca hır gürün arasında çözüme dair tek teklifin MHP’den gelmesini, onun da OHAL ilanı olmasını nasıl yorumlayacağımı ise hiç bilmiyorum. Kürt Açılımı diye başlayan, Demokratik Açılım adıyla devam ettirilmeye çalışılan ve en sonunda Milli Birlik Projesi’ne evrilen sürecin sonunda bunların yaşanması sürecin kötü yönetildiğine mi, içinin boş olduğuna mı, yoksa hepten yanlış bir fikir olduğuna mı delalet bunun kararını vermeyi sizlere bırakıyorum.

Yazıyı şimdiye kadar bahsettiklerimizden tamamen ilgisiz bir haberle bitirmek istiyorum. Haziran ayının tüm dünyada en çok konuşulan konusu herhalde 2010 Güney Afrika Dünya Kupası oldu. Pek çok insan kupa devam ettiği müddetçe kısa bir süre için dahi olsa her şeyi bir yana bırakıp sadece futbol izlemenin keyfini yaşadı. Bendenize göre sıkıcı başlayan kupa –ki bana katılan pek çok kişi olduğundan eminim- ikinci tur itibariyle seyircilere bir hayli heyecan yaşattı. Almanya 2006’nın iki finalisti İtalya ve Fransa ilk turda elenirken erken final olarak lanse edilen ikinci tur maçında Almanya İngiltere’yi dört golle geçti. 2008’in Avrupa şampiyonu İspanya kötü başladığı kupada yavaş yavaş ısınarak finale kadar yükseldi. İspanya finale yükselirken yarı finalde Almanya ile karşılaştı ki o Almanya ikinci bir erken final olarak yansıtılan çeyrek final maçında Arjantin’e de leblebi gibi dört gol atıvermişti. Diğer yanda sessiz ve derinden gelen Hollanda çeyrek finalde Brezilya’yı eleyerek bir anda dikkatleri üzerine çekti ve yarı finalde Uruguay’ı saf dışı bırakarak finale yükseldi. Bu satırlar yazılırken henüz üçüncülük maçı ve kupa finali oynanmadığı için yeni şampiyonunu burada bildirmem maalesef mümkün olmuyor. Onun yerine gönlümün şampiyonundan bahsederek konuyu kapatmak istiyorum: Gana. Kupa boyunca izlediğim tüm maçlar içinde bana en çok keyif veren oyunu bu güzide takım oynadı. Yılmadan, çok koşarak, baskı yaparak oynayan Gana çeyrek finalde gerçekten şanssız bir şekilde Uruguay’a elenerek kupaya veda etti.

Ben de bu sayı için sizlere veda ediyorum. Önümüzdeki bir ay boyunca memleketimde tüm haberlerden uzak olacağım. Bu nedenle bir sonraki sayımız için Gündem Takibi köşesini yazmaya talip biri varsa şimdiden ufak notlar almak isteyebilir. Alacağınız haberlerin benim verdiklerimden daha güzel olması dileğiyle…

56. SayıTeknodrom

Audi A1

2 Mins read

Audi’nin yeni modeli A1 dünya lansmanı Almanya’nın Berlin kentinde gerçekleştirildi. Audi A1 Eylül ayında Türkiye showroomlarında yerini alacak ve fiyatı 22 bin Avro’dan başlayacak.

Audi’nin alt kompakt segmentteki ilk lüks otomobili olan A1, tam anlamıyla dört dörtlük bir Audi.   Kompakt sınıfta büyük fark yaratacak A1, modern bir müşteri kitlesine hitap ediyor. Audi, Mini cooper’ın kendi segmentindeki egomanyasını yıkma eğiliminde olduğunu sergilediği bu modelle gözler önüne seriyor. Son derece modern tasarımı, A1’i geniş Audi ailesi ile bütünleştiriyor. Geniş tek çerçeveli ızgarasıyla ön kısım, belirgin tavan kemeriyle yan çizgi, coupe benzeri C sütunları ve büyük tekerlek boşluk kemerleri aracın tanımlayıcı tasarım ögeleri arasında yer alıyor.

A1’deki bilgi-eğlence ve multimedya sistemleri doğrudan lüks sınıftan geliyor. Kompakt segmentte yeni standartların belirleyicisi bir medya merkezi olan MMI navigasyon plus bulunuyor. Bu sistem, gösterge panelinden dışarıya açılan monitör ve MMI mantığını kullanan kontrol ünitesi de dâhil olmak üzere Audi’nin yeni amiral gemis, A8’de kullanılan sistemin özelliklerini almış.

İki benzinli motorun küçük olanı 1.2 TFSI, 86 hp güç ve 1500 ila 3500 d/dk aralığında 160 Nm azami tork değeri üretiyor. Beş ileri manuel şanzımanla donatılan dört silindirli ünite, A1’i 0’dan 100 km/s’e 11,7 saniyede ulaştırıyor ve 180 km/s’lik azami hız sergiliyor. AB çevriminde 100 km’de sadece 5,1 litre yakıt tüketirken yalnızca 118 gram CO2/km değeri veriyor.Bir diğer benzinli motor 1.4 TFSI, 122 hp ile çıtayı yükseltiyor. 200 Nm’lik azami torku 1500 – 4000 d/dk aralığında sürekli olarak elde ediliyor. Yedi ileri S tronic ile eşleştirilen 1.4 TFSI, A1’i 100 km/s’e 8,9 saniyede ulaştırıyor. Ortalama yakıt tüketimi S tronic için yalnızca 5,2 litre/100 km ve manuel şanzıman için de 5,3 litre/100 km. S tronic’le alınan A1 1.4 TFSI’ın CO2 emisyon değeri 122 g/km. Audi, A1’deki 1.6 TDI’ı iki versiyon hâlinde sunuyor. Daha güçlü versiyon 105 hp güç çıkışı ile 1500 – 2500 d/dk aralığında elde edilen 250 Nm tork üretiyor. Bu versiyon beş ileri manuel şanzımanla eşleştirilmiş. Silindir başına dört supaplı kompakt TDI, A1’in, standart hızlanmayı 10,5 saniyede tamamlamasına ve 190 km/s’lik azami hıza erişirken 100 kilometrede ortalama olarak sadece 3,9 litre yakıt tüketmesine olanak tanıyor.1.6 TDI’ın ikinci versiyonu önümüzdeki günlerde pazara sunulacak. 90 hp güç çıkışı ile 1500 – 2500 d/dk aralığında temin edilen 230 Nm tork üretecek.

Verimliliği daima ileri teknoloji ile birlikte düşünen Audi, A1 modelini son derece seri, konforlu ve güç akışında fark edilir bir kesinti olmaksızın vites değiştiren yedi ileri S tronic çift kavramalı şanzımanla sunuyor. İster otomatik olarak ister manuel olarak kullanılabilen bu şanzıman, direksiyon üzerindeki değiştirme kolları ile kumanda edilebiliyor.