59. Sayı

BİR TRAFİK KAZASINDA 2 KİŞİ ÖLDÜ 2 KİŞİ YARALANDI

3 Mins read

Dünya’nın bu hale gelmesine ne kadar “gözlerinin önünde” olan olayların sebep olduğunu insanların göremiyor olmasına inanamıyorum. Herkes ne kadar da yozlaşmış, ne kadar da şiddet dolu, acımasız bir dünyada yaşadığımızdan dem vuruyor ama aynı zamanda oyuncakçıda çocuğuna dövüşçü adamların figürlerini ya da oyuncak silahları alabiliyor. Kendilerine bir an bile bakmadan, ne kadar ironik bir hayat yaşadıklarını, daha da önemlisi etrafta şikayet ettikleri şeyleri düzeltmenin kendi ellerinde olduğunu düşünmeden devam ediyorlar hayatlarına.

Yazının burasında durdum, şöyle bir etrafıma bakıp düşündüm; “Neden bahsediyorum ki?” diye. Erkek kardeşimin astığı posterler var etrafımda. Hani, her türlü şiddetten ve şiddeti çağrıştıran şeyden uzak yetiştirmeye çalıştığım kardeşim. Posterler mi? Yüzlerce “süper kahraman” posteri. Aralarında en masumu, üzerinde “Şimdi çok kızdım!” yazan ve ateşten bir yaratığın -doğal olarak- ateşler saçarak durduğu poster. Örümcek adamlar, fantastik dörtlüler odada fink atıyor resmen.

Öyle bir şiddet ağıyla örülmüşüz ki, ne kadar uzaklaşmaya çalışsa da insan kaçamıyor. En sakin, masum ya da en azından tehlikesiz olması gereken çizgi filmlerde bile var. Tom & Jerry’de Tom’um kaç kez kafasının kırıldığını izledik? Kaç kez Bugs Bunny’nin tüfekle oyun oynadığını, Duffy Duck’ın açılan ateşte vurulup döne döne yere düştüğünü gördük?

Ben bunları bile sorun olarak algılarken, orada bir yerlerde, belki de yan apartmanımızda, çocuğunu yanına alıp çay içerken mafya dizileri izleyen, ya da Hollywood’un eşsiz aksiyon filmlerinden birini keyifle seyreden aileler var. Uzakta değil, yanıbaşımda, annemin bas bas bağırarak beni ikna etmeye çalıştığına göre de; hayatın gerçekleriymiş bunlar. İnsanlar gerçekten bir şekilde ölüyorlarmış, bazıları canice ölüyorlarmış. Bunlarla yüzleşmemiz lazım-mış…

İ-NAN-MI-YOR-UM!

Doğduğumdan bu yana milyonlarca kez trafik kazası haberi duydum, izledim, okudum.

“Kızılcahamam-Ankara D-750 karayolu Çeştepe Köyü mevkisinde meydana gelen trafik kazasında iki kişi öldü, iki kişi yaralandı.”

Ne ifade ediyor bu artık bizim için? Akşam yemeğini yerken ortamda ses olsun diye söylenmiş bir cümle mi? Aynı “aslan yavrularının birbirleri ile oynaması” haberi gibi. İki kişinin ölmüş olması artık sadece sayı olarak: 2. 2 ayrı insanın artık yaşamadığı gerçeği değil!

Aynı şekilde, oturup bir adama nasıl işkence edildiğini güzel güzel izleyen bir insan; gün gelip gerçekten öyle bir şeye maruz kalırsa insanlığının gerektirdiği tepkileri veremiyor. Utanmasa eline çekirdek alıp izleyecek kıvamda. Bu “kişi” diye bahsettiğimiz birey, bir çocuksa? Onun “büyüdüğü” zaman aynı işkenceleri büyük veya küçük çapta başkasına uygulamayacağı ne malum? Ya da haberlerde, filmlerde, dizilerde, durmadan kafası, bacağı, kolu kopmuş, yaralanmış birilerini gören kişi, yolda o şekilde birini gördüğünde doğru tepkileri verebilir mi? Yoksa artık alıştığı bir şeye baktığından sıradanmış gibi mi davranır?

“Neden bu konuya bu kadar takıyorsun, onlar gerçek değil, sadece film canım” diye şimdiye kadar başımı şişiren ve kendini haklı çıkarmaya çalışanlar: En azından ben insanlığımı kaybetmemiş şekilde canı yanan insanla HALA empati kurabiliyorum. HALA otobüse bir polis belinde iki adet silahla öylece bindiğinde panik olabiliyorum; onun bir silah olduğunun ve yanlışlıkla dahi birine zarar verebilecek bir “şey” olduğunun farkındayım. HALA birinin “ölmesi” ne demek biliyorum. “Bir kişi kolunu kaybetti” dediklerinde onun bir cümleden öte olduğunu anlayıp kendi koluma bakıyorum, olmasa naparım, o kişi bu gerçekle nasıl yaşıyor diye. HALA insani duygulara sahibim ve kaybetmeye de niyetim yok.

59. SayıŞairane

DİLİM VARMIYOR

1 Mins read

Gelmez bir türlü gidenler. Aylar geçse de takvimlerden onca yaprak düşse de gelmezler.Bunu bekleyen de bilir bilmesine de kabullenmez bir türlü. Hani derler ya inadına diye, tam da öyledir sevmek. Kalemine sarılırsın yâr yerine, şiirlerin omzunda ağlar, her hikayede kendini bulursun. Ama teselli sadece bir bakışta gizlidir bilmezsin. Avutmaz seni onca mısra. Ama inadına yazarsın bir umutla…

Dışarıda delicesine bir bahar varken
Soranlara ayrıldık demeye dilim varmıyor
Her şair yalnızdır her ayrılık bize erken
Soranlara yalnızım demeye dilim varmıyor

Beni benden alıp, tüm hayallerimi çaldığını
Senle rüyaya dalıp, sabah ayrılıkla kalktığımı
Şiirleri üstüne salıp, dönmeni umduğumu
Sensiz de mutlu olduğumu demeye dilim varmıyor

Eski bir şarkı alıp götürür beni senli günlere
Her gün küfrederim yazdığım ayrılık şiirlerine
En çok acırım da şu seni arayan ellerime
Bir türlü döneceğini demeye dilim varmıyor

Şimdi hayatımdaki son çıkmaz sokaktır yokluğun
Geceler geçer de bir türlü vermezsin son soluğun
İsyan edersin etmesine de sanma ki duyanın olduğun
İki kelama hasretim demeye dilim varmıyor

Unutursun bir gün demiştin son kampana da vururken
Ne sözümü ne de gözyaşımı tutabildim sen giderken
Şimdi bir tebessüm çoktur Üsküdar’da denize bakarken
Yüzüm güldü senden sonra demeye dilim varmıyor

Bilmem ki uyandığım düş müydün kuşluk çağında
Çöle düşmedim de çok gezdim dağda bayırda
Dualarım kabul olsun diye kıldığım iki rekat namazda
Sadece seni diledim demeye dilim varmıyor…

59. SayıGündem Takibi

TÜRKİYE VE DÜNYADAN KISA KISA

6 Mins read

12 Haziran 2011 seçimlerine üç ay kala siyasi parti liderlerinin birbirlerine sataşmaları haricinde ülke gündemini meşgul eden başka şeyler de olacağı söylense gülüp geçerdim sanıyorum. Ne var ki geçtiğimiz ay bilhassa uluslararası arenada öyle olaylara sahne oldu ki seçimleri neredeyse hiç konuşmadık.

Read more
59. Sayı

AKLIMA GELMİŞKEN

2 Mins read

Aklıma gelmişken geçenlerde koyu bir sohbetin orta kısımlarına doğru çok saydığım bir abimle konuşurken birazdan yazacaklarımla alakalı bir konuşmamız geçmişti, ben de dilimin döndüğünce aktarayım dergiye dedim. Bakalım bu durumu daha önce yaşamış olan var mı?

Konu genelde hizmet sektöründe yaşanan ”Sen bunu baya iyi yapıyorsun” diyerek taze meyveyi olgunlaştırma çabasıdır. İşin aslında iyi niyetli söylemi taze meyveyi olgunlaştırmak olsa gerek çünkü yazının ilerleyen satırlarında bu iyi niyetimden eser miktarda dahi bulamayacaksınız. Henüz sudan çıkmış balığa “Sen koşuyorsun arkadaş!” dercesine bir gaz verme, bir pohpohlama çabasına girerler. Amaçları eğer gerçekten kişiyi gaza getirip bir şeyler yaptırmaksa bir yere kadar hak verebilirim ama kişi hiçbir şeyi beceremezken, kendi kendini paralarken hoca denilen, eğitmen ünvanı olan ya da usta dediğimiz kimselerin bu beceriksiz ya da yeteneksiz kişileri sırf  ceplerindekini alabilmek için ”süpersin”, ”ohh yeeaahh man”, ”sana puanım dokuz kanka” şeklinde söylemlerle kandırıyor olması durumun içler acısı halini gözlerimin önüne seriyor.

Aldatmaca kişinin güvenini kazanabilmek için dünya çapında antrenör, ödüllü oyuncu, bölüm birincisi eğitmen ya da bunlara benzer sıfatlarla göz boyamadan oluşan ilk perdeyle başlıyor. Kişi  alacağı  bilgi ya da eğitim kariyeri dolgun işinin ehli birinden olduğuna inanınca kariyeri dolgun olanın cüzdanındaki dolgunlukta artma eğilimine giriveriyor. İkinci perdede sen bu işi kıvırdın, elinde kile pek yatkınmış, ebruda böylesi yetenek zor bulunur, vay be dostum bu aletten ses çıkarmak zordur sen notaları konuşturuyorsun v.b. şekilde kişinin güvenini arttırıcı faaliyetlere girişiliryor. Kişi hiç bir haltı beceremese de kimse sen bunu beceremedin demez. Son olarak anlaşma yapılır sen zaten yeteneklisin ayağına da yüzde beş daha indirim alınır ve iki perdelik satış işlemi gerçekleşir.

Canımı sıkan nokta şu ki, bu kişiye hiç bir zaman sen bunu beceremedin yapamıyorsun denilmez, kişi sürünür, didinir… Hayatının merkezine koyar söyleyemediği şarkıları, çalamadığı enstrümanı, okuyamadığı şiiri, yapamadığı hareketi, gösteremediği güzelliğini… Kocaman bir balon şişmektedir günden güne. Sonunda olan olmaz çünkü her bir kuru bilmem kaç para olan her biri bilmem kaç saat süren seansları, dersleri olan çarkı durdurmak istemez o usta, o hoca. Sırf cebini doldurma gayesi güttüğünden karşısındakinin yapıp yapamadığını, başka bir uğraşa yönelmesi gerektiğini söyleme ya da hissettirme gayesi gütmez. Müşteri istedikçe, hoca aynılarını vermeye devam eder.

Paranın girişi kirletsede sanatı, en güzel sanat eserlerindendir paralar. Kimsenin atmaya kıyamadığı. Günün birinde üstad ünvanını alan acemiler de ceplerini doldurmak için aynı yolu izlerler. Sayıları artmakta, artan sayılarına rağmen azalan yetenekleri, sanatın metalaştırılması (sanatın zaten meta olması), zevklerin maliyet hesabı, vergiye tabi olması, insanların yalancı olması, ustaların çıraklarından hep bir şeyler saklaması ve daha bir sürü konuya dalarak ilerleyen sohbet sonrasında çok saydığım abimle kalktık. İstiklalde orta yaşlı bir adam, saksafonuyla oracıkta çalıyordu, beynim böylesine iğrenç saksafon sesini algılamada seçiciliğe tabi tutmadan oracıkta bıraktı. O adamın yüzüne kusmayı dilerdim.

59. SayıŞairane

BENİM ŞEHRİM

1 Mins read

Bak karşında bir şehir
Caddeleri giden sonsuzlukta
Tek başınasın
Ölümü bekleyen soğukta

Kimse yok, bomboş sokaklar
Kimse yok, bomboş hayaller

Bir zamanlar kalabalıktı bu şehir
Her taraf beton yığını
Her taraf insan
Bir de havayı sarmış koyu bir duman

Ağaç yoktu burada
Fabrikalar vardı
Bir güneşe hasrettik
Sokakları çok dardı

Aşk uğramazdı bu şehre
Sevgiler yalandı
Günübirlik sevdalar
Bir de yalanlar vardı

Gece olunca hayat
Başlardı tüm günahlar
Gündüz olunca yine
Alınırdı canlar

Bir manşet atılırdı
Çöpte bulunmuş bir ceset
Belki yeni doğmuş bir bebek
Belki yüreği kararmış bir haset

Bak gülümsüyor sana
Yok olmuş bir umut
Belki gelir yine
Bırakma ellerimi sıkı tut

Bu benim şehrim
Yalanıyla, dolanıyla
Yerdeki tozu, gökteki dumanıyla
Gecesi günah, gündüzü yalanıyla
Burası benim şehrim

11/02/2011-Adana

59. SayıŞairane

İMZA; YOL ARKADAŞIN

4 Mins read

Evvelden ezele, karadan denize

Şarktan Garba, yedi kıtaya

Asırlara uzanan bir yolculuktu bizimkisi.

Başım, yaşım, yol arkadaşım…

Semerkant’taki yaşlı kadının tarihi hapsetmiş gözlerine

Sarı, Boşnak oğlanın yüzündeki hınzır gülüşe

İberya’dan Sibirya’ya,

Orta Çağ’dan, Yeni Çağ’a akan bir yolculuktu bizimkisi.

Sırdaşım, aşım, yol arkadaşım…

Ayaklar çıplak, üstler yırtıktı

Kuşanarak Hakk’a olan inancı, çıkmıştık yola

Sendelesek de düşmedik Kuzey Rüzgârı’nda.

Yollardan geçtik, yoldan çıkanlara aldırmadan

Takip ettik damlayan kanı, çakıl yorgunu ayaklardan damlayan

Önümüze düştü yapraklar; o yapraklar ki gözümüz oldu

Şarkın türküleriydi dalgalar; gözlerimiz doldu

Ağlamadık…

Kıyısından geçtiğimiz Nil’in suları yetiyordu zaten,

Hayatın da başındaydık; dedik, ‘’Daha çok erken!’’

Babamızın gürleyen, boğuk sesiydi Amazon’da yıkandığımız yağmurlar

Anamızın yaslandığımız şefkat dolu göğsüydü aşılan o dağlar.

Himalaya, Alp, Andlar,

Beni senden başka kim anlar; söyle arkadaşım…

Mayalar, Asurlar, İnka, Uygur ve Hunlar,

Tarihi gözlerinin kadehinde içtim ben arkadaşım…

Akşam vakitlerinden biriydi

Girmiştik siyahlarla renkli, mahzun Nijerya’ya

Kapkara tenli, gözleri aydınlık bir kız çocuğu; adı Naya

Tanrıya hayranlık duymakmış isminin kendi dilindeki anlamı

Az daha dikkatle baksalardı koyu gözlerine, okunurdu tüm yaşamın anlamı

Kemikleri sayılan, esmer ellerinde uyuyan sapsarı kediyi okşadık

Naya’nın bin kazaktan daha sıcak gülüşünü bohçamıza sakladık

Yürüdük…

Devam ettik bu çağlara bedel  yolculuğa

Sonunda indik Orta Doğu’ya.

Toplar, tüfekler, anaların ağıtları ve anlatılamaz bir acı

Utançlarından saklanmak için mi bilmem

Dikiyorlardı birileri yüz binlerce Garkad Ağacı.

Oysa limon kokusu geliyordu burnumuza

Düşlerimizdeydi bir hüzünlü Limon Ağacı.

‘’Beni gemi tutar,’’ demiştin,

Biraz yüzdük, biraz içtik okyanusu

Görmek istiyorduk ikizleri ile meşhur Brezilya kasabasını

Paulo Sauthier’e  vardığımızda güneş batıyordu, boyayarak kızıla karayı

Öyle bir kızıldı ki; selam ediyordu bize Barbaros’un sakalı

Kasabada rüzgâr esiyordu delice, tende kalıyordu tortusu

Yeni bir gizemi fethedecektik, arkamızdaydı Fatih’in ordusu

Kısası, uzunu, esmeri, sarısı, kimi toplu kimi sıska

Her yerde ikiz vardı;  evlerin önünde, dükkân ve mağazada

Paulo ve Pedro, Marcelo ve Mauro, Edmina ve Eduarda…

Sorduk neymiş sebebi

Dediler, ‘’Araştırılıyor; ama kasabadaki su olsa gerek nedeni!’’

Güldük…

Bir kuyu suya bağlanıyordu, yüce Allah’ın mucizesi

Selamlayarak çifter çifter hepsini,  çıktık yine yola.

Nereler gitmedik, farklı isimde, farklı renkte kimleri sevmedik ki…

Buzlarla kaplı kıtaya, çekik gözlülerin diyarına, kangru ve koalaların topraklarına…

Tüm bunları gören nasıl inanmazdı Allah’a!

İnanmayanlara acıdık biz arkadaşım!

Az gittik uz gittik ve bir gün sen gittin arkadaşım…

İki kıtanın güzeli, çağları aşan nazlı zarafeti,

Semasındaki cenneti, suları Kevser olan denizi,

Büyülü yedi tepesi ile İstanbul’daydık

Özlediğimiz toprakta;  ağlamaklıydık

Yine çıkacaktık yola, durmak yarışır mıydı bir seyyaha?

Çekmek için şehrin tarihini ciğerlerimize

Kalıyorduk Galata Kulesi karşısında bir misafirhanede

Gitme vaktinin geldiği o hüzünlü gündü

Sanki yüzyıllar bir gün, Fatih’in fethi daha dündü

Sabah uyandım, baktım yattığın yer döşeğine

Yoktun yattığın yerde, abdesthane ve bahçede

Birlikte asırları tattığım, yaşsız yaşlara bastığım…

Sordum seni herkese;  meraklı yaşlı hanıma, konuşkan bakkala

Yoktun…

Hava kararıyordu çıkmalıydık yola

Sensiz gitmek yakışır mıydı yol arkadaşına?

Misafirhaneye girdim dönmüş olma ihtimalinin verdiği umutla

Yoktun…

Kararmaya başlamıştı hava, baktım seni düşünerek Galata’ya

Bir tüy düştü yukardan, birden

Beyaz, bembeyaz, büyük bir tüy haddinden

Galata Kulesi’nden düştü, pencereden sarkan elimin avucuna

İşte o an nerde olduğunu, baktım kararan havaya

Kuş olmuştun İstanbul’un sihirli semalarında

Her yolculuğun başladığı, bittiği ve yeniden başladığı diyarda

Beyaz kanatlarınla uçuyordun,

Her kanat çırpışında can buluyordu  Hezarfen Ahmet Çelebi

Bir yerlerde yazıyordu senin hikayeni, seyyahların seyyahı Evliya Çelebi

Git diyordun bana belli, durmaz bir gezginin ayağı

Ayaklarımı alarak çıktım, kararmıştı dışarısı

Ayaklarım kılıçtı, inancım ise kılıfı

Düşünebilir miydin kılıcı, olmadan yanında kını?

Cebime koyarak senden kalan o beyaz tüyü

Ve dönerek yola senin gözlerinde değerlenen yüzümü

Yürüdüm…

Sensiz ama seninle,  dostluk, inanç ve sevgiyle

Ve hatırladım tüm anıları,

En çok da o bir anı…

Uykuya yüz verilmeyen molalardan biriydi,

Sonunu getiremediğimiz bir film izlemiştik hani seninle

Repliği vardı; hoşuna gitmişti, aynen şöyle:

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor!’’

Gülmüştüm ben;  anlamının derinliğini anlamadan

Üzerine belki de düşünmeden

Susmuştun sen; benim adıma özür diliyordun belki de

Düşündüğün için beyninde var ettiğin binlerce kişiden

Şimdi…  Cebimde senden kalan o beyaz tüyle yürüyorum

Ve aynı repliği düşünüyor, yüne gülüyorum

Ama anlamadığımdan değil; anlamının tadına vardığım için bu defa

Beynimden geçiyor her şey ve herkes ; ikizler, sarı oğlan ve Naya

‘’Biz varız; çünkü birileri bizi düşünüyor! ’’

Ve ben en çok seni düşünüyorum…

Geçiyorum geçtiğimiz yollardan, içiyorum içtiğimiz sulardan

Akıyorum Niagara Şelalesi’nden, And Dağları’ndan

Ulan Batur’daki göçebe kadının nasırlaşmış ellerinin damarlarından

Yollardan geçtikçe, kendimden geçiyorum

Yollardan geçtikçe sana yaklaşıyorum

Adını, yaşını, cismini unutsam da arkadaşım

Sesini, sendeki asıl seni unutmadım asla

Kıtaları aşıyorum, denizleri içiyorum

Senle geçilen vadilerden sensiz geçiyorum

Ama seni hep düşüncemde var ediyorum

Aklımda o halin gezinir;  yürürken yukarı bakardı hep başın

Gözlerinle resmini çiziyordun demek

Şimdi kuş olup üstünde uçtuğun semanın

Başın…

Yukarı bakardı hep o mağrur başın…

Birlikte şehirleri geçip kıtaları aştığım

Ah o başın…

Düşen şehirler gördük bir kere düşmedi önüne başın

İmza; sessiz yollarda hala sesini işiten yol arkadaşın!

59. SayıŞairane

AMA…

1 Mins read

Yaşanmışlıklar deyince ne gelir aklımıza hiç düşündünüz mü?

Kimisine göre mutlu anılar, güzel hayaller…
Kimine göre ise hüzün dolu yaşanmışlar, ağlatan ve düşündükçe yaralayan anılar.

Neden ben mutlu olanları düşünemiyorum ki?
Hep hüzünlüler hep yaralayanlar…
Oysa ki ne güzel hayaller düşünmüştüm onunla ilgili,
Onun hakkında neler planlamıştım kafamda…
O sıcak ellerinden tutup deniz mavisi gözlerinde boğulmak istememiş miydim?
Gezerken güzel İzmir’de, Kordonda, çiçek satan kadınlardan o güzel dudakları kadar kırmızı gülleri almayı düşünmemiş miydim?
Ağzından çıkacak bir kelimeye dünyaları vermez miydim?

İstemiştim istemesine ama,
Ama işte ama.
Neden çıkmıyor ki bu ‘ama’ lar hayatımdan,
Neden bırakmıyor beni yanlızlığımda?
Ya da neden ‘ama’ demekten vazgeçmiyorum ki?
Neden atmıyorum lugatımdan bu kelimeyi?

Sonra anlıyorum neden ama dediğimi.
O taş, o aptal kafama dank ediyor birdenbire.
O hep yakındığım mutsuz hayaller geçiyor gözlerimin önünden,
Yaşattıklarımı gösteriyor sanki hepsini birer birer yüzüme vurmak istermişçesine.

Yaşattıklarıma bakarken ‘ama’ diyorum,
Ben böyle olmasını istemedim diyorum.
Ben yapmadım bunu lütfen diye haykırmaya başlıyorum.

Açıyorum gözlerimi,
Yatağımın içinde terden sırılsıklam olmuş bir halde uyanıyorum ,
Ve kulağımda ‘AMA’ diyen çınlamaları dinliyorum…

59. SayıNaçizane

BALTALAMAK DİLİMİZİ(!)

2 Mins read

Bilmiyorum hiç balta aldınız mı elinize. Ben elime balta aldım ve bu baltayı kütük ve sair cisimleri parçalamada kullandım. Kalkıp da dilimi baltalamadım.

Balta ile koca bir ağacı tek seferde yıkamaz, kesemezsiniz. Ağacı devirebilmeniz için birden fazla sağlam vuruş yapmanız gerekir. Dil kavramı koca bir çınardır ve bunun için de aynı şey geçerlidir. Oysa küçük bir kütüğü tek hamlede ikiye ayırmak kolaydır. Bizim kendi dilimiz de tarihimiz gibi eski koca bir çınardır. Dili yıkmak kolay değildir ama ağacı yıkmada devamlı vuruşların esaslılığı dil için de geçerlidir. İşte dilimizi de yıkmak için ne yazık ki -bilinçsizce demek istiyorum- bilinçsizce bir tavırla koca bir çınar olan dilimizi baltalıyoruz. Baltalıyoruz dilimizi(!)

İşletmelerimize verdiğimiz yabancı ve kurala uymayan isimlerle, beslediğimiz hayvanlara verdiğimiz yabancı isimlerle, en önemlisi dilimizde öz ve öz karşılığı bulunan kelimelerin yerine yabancı kelimeler kullanarak; baltalamakla kalmıyoruz dilimizi, bununla beraber dil ile başlayan kültürel yozlaşma da yaşıyoruz.

“Emirgan Çay Bahçesi” olan bir işletmenin adı neden “Tea House” olur (Bu işletme Urfa ilindedir), hem de ışıklandırmalı? Nedir bu çaba? Dikkat çekmek için yozlaşmayı hızlandırmak için mi? Neden “Eczane Su” diye bir isim kullanılır da “Su Eczanesi” olan doğru şekli kullanılmaz? Kişi neden evde beslediği köpeğine “alex” diye bir ad takar? Türkçe bir ad takılamaz mı? Konuşurken “tamam” yerine “okey”, “rahatlık” yerine “relaks”, “af edersiniz” yerine “pardon”, “alış-veriş merkezi” yerine “hiper, süper market” gibi kelimeleri kendi öz Türkçemizdeki kelimelere tercih ederiz. Bu yozlaşmanın başlangıcı olan gençler neden saçına, sakalına değişik şekiller verirler, neden suratlarına metal parçaları takarlar? Avrupalı olmak için mi?

Bakınız İstiklal Marşımızın Büyük Şairi Mehmet Akif ERSOY “UYAN” adlı şiirinin bir dörtlüğünde garp için nasıl bir bahiste bulunmuş:

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldanmaya bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel’anet.

Sevgili dostlar çağdaşlaşmak mı amacımız? Değilse neden bu yozlaşma ve dili baltalama çabası? Çağdaş olmak bu mudur ki? Çağdaş olmak bildiklerinle amel etmektir. Çağdaş olmak çevrendekilere faydalı olmaktır. Yere düşen kişiyi kaldırmaktır. Çağdaş olmak saygılı olmaktır. Komşuyu rahatsız etmemektir. Komşusu açken kendisi tok yatmamaktır çağdaşlık. Çağdaş olmak kendi kültürümüzü ve medeniyetimizi bırakıp başkalarının kültür ve medeniyetini yaşamak ve benimsemek değildir. Çağdaşlık Garb’a uymak değil kendi ahlaki ve kültürel değerlerimize sahip çıkmaktır. Eurovision Yarışmasında Türkçe sözlü şarkıyla çıkıp gururla yarışmaktır. Dilimizden utanmamamız gerek. Biz ya çağdaş olmayı beceremiyoruz ya da işimize geldiği gibi çağdaşlık kavramını kullanıyoruz.

Bizim kendi köklü bir medeniyetimiz var. Büyük bir dilimiz var. En çok konuşulan beş dil arasında olan bir Türkçemiz var. Baltalamak yerine bununla gururlanmalı ve dilimizi korumalıyız. Türkçemizi yaşatmalıyız ki millet olarak yaşayalım, var olalım. Çünkü dilini kaybeden bir millet her şeyini kaybeder.