60. SayıSinemahsül

ÇERÇEVE

1 Mins read

Merhaba sayın okuyucu,

Dergimizde artık yeni bir bölümümüz daha var, bu  bölümde internet üzerinde dolanırken rastladığım enteresan fotoğrafları sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Sizler de dilerseniz gördüğünüz ya da kendi tasarladığınız fotoğraflarınızı dergiye gönderebilirsiniz.

Bu yeni bölümümüzün ilk sayfasında iki farklı tasarımcının  yanı sıra bir de derleme bölümümüzü bulabileceksiniz.

İngiliz sanatçı Mark Evans motiflerini kazıyarak ve oyarak deri üzerine mükemmel şekilde yerleştiriyor. Websitesinde ( http://www.markevansart.com ) daha detaylı bilgi bulabilceksiniz. Sizlere Mark’ın çalışmalarından bir kaç tanesini sunuyoruz.  (Resmin üzerine tıklayarak alttaki resimlerin orjinal hallerine ulaşabilirsiniz)

 

 

 

60. Sayının bir diğer enteresan tasarımı ise bir sandalye. Tek bacağı yere basan bir sandalye…

Tasarımcı Peter Bristol farklı bir sandalye yapmaya karar verdi. Ortaya çıkardığı eseri işte bu.

 

Şimdi bu iki tasarımın sonrasında sahiplerinin adını dahi bilmediğim  enteresan birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşıyorum. Çeşitli sitelerde rastlayabileceğiniz ve görebileceğiniz pek çok enteresan kareden ufak bir kolaj…

 

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere…

 

 

 

 

 

 

60. SayıŞairane

GEVEZE

1 Mins read

Bazen insan boş boş bakar,  sayfalarca yazıya.
Sırf zaman geçsin diye öylesine konuşur,
Ne söyleyeceğini bilmediği biriyle.

Bazen insan takılır,  tek bir satıra.
Sırf anlayabilsin diye uzun uzun konuşur,
Derdini nasıl anlatacağını bilmediği biriyle.

Bazen insan bekler, tek bir kelimeyi.
Sırf söyleyebilsin diye rahatlatıcı konuşur,
Günün birinde belkide herşeyini bileceği biriyle.

Ve sonunda insan, ilgilenir-düşünür-bekler.
Konuşur, konuşur, konuşur. (Hatta Yazar ; )
An gelir, gönül susar!
Bir daha asla açılmaz o sade sayfalar.

60. SayıNaçizane

SAVAŞ

1 Mins read

Yaz sıcaklarından bunalmış otururken evde birden düşünmeye başlıyorum kadınları.
Kadınlar kimdir, nedir, ne yaparlar, nasıllar?..
Ardı arkası gelmez sorular taarruz yapıyorlar beynime sanki bir şavaşta gibi.
Aslında bu da bir savaş değil mi sonuçta?
Erkek ile kadın arasındaki bitmek bilmeyen büyük bir savaş.
Ardından başka sorularda sıra.
Şimdi onlar çıkartma yapmaya başladılar bu savaşta görevlerini yerine getirmek için.
Ne için savaşıyoruz, kim kazanıcak, ne kazanıcaz?..

***

Erkeklerin bu savaşta ki nedenlerini düşünüyorum birden;
Erkekler baskın olmak, egemen olmak istiyor bu savaşta.
Sahiplenmek duygusuyla katılıyorlar savaşa.
Kadınına hakim olduğunu ve onun kendisine ait olduğunu göstermek için savaşıyor.

Kadın ise; tek başına ayakta durabileceğini göstermek istiyor o ojeli tınaklarla.
Muhtaç olmadığını, kendi başına herşeyin üstesinden gelebileceğini göstermek istiyor düşmanına.

***

Bu savaştan yorulmuş bedenleri izliyorum,
Bütün güçleriyle savaşmış fakat galibiyet elde edememiş insanları seyrediyorum.
Bir an gözüm dalıyor boşluğa.
Bu savaş neden diye bağırırken buluyorum kendimi,
Savaşmayın şevişin diye haykırıyor…

NOT: Baskınlık kurmaya çalışmadığınız ilişkilere…

Sevgilerle

60. SayıAraştırmaKapak

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KAVRAMI

6 Mins read

Sürdürülebilirlik tanımını ilk olarak atık yönetimi üzerine çalışırken duymuştum, doğanın dengesinin bozulmadan devamlılığına ekoloji uzmanları sürdürülebilirlik olarak tanımlamışlar.  İster ekonomik ve  sosyal alanda isterse siyasal alanda olsun sürdürülebilirlik kavramının tanımı denge bozulmaksızın  devamlılıktır.

Sürdürülebilirliğin tanımını net olarak anlayabilmek için tanımı biraz daha açalım istiyorum.

Denge bozulmaksızın devamlılık ne demektir?

Dengeyi kafamızda canlandırmak adına en iyi örnek sanırsam terazi olacaktır. Sol resimde gördüğünüz terazi örneğinde olduğu gibi sol kefedeki nesnelerin ağırlık toplamı sağ kefedeki nesnelerin toplam ağırlığına eşit ise bu terazi dengededir deriz. Soldaki iki nesneyi alıp yerlerine aldığımız nesnelerin toplam ağırlığında sadece bir nesne koymamız durumunda ya da yine aynı toplam ağırlıkta 4 nesne koymamız durumunda, sol bölümdeki nesnelerin ağırlığı sağ bölümdeki nesnelerin ağırlık toplamlarıyla eşit ise, yani ibre oynamamış sol bölüm ile sağ bölüm arasında yükseklik farkı yok ise bu terazi nesnelerde değişiklik yapmamıza rağmen dengededir demektir. Bu benzetmede terazideki nesnelerin değişimine rağmen dengenin bozulmadığını anlayabiliyoruz.

Sürdürülebilirliğin farklı alanlarda nasıl anlaşıldığına yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz, ancak biraz daha örneklerle sürdürülelebilirlik kavramını netleştirmek istiyorum.

Terazideki ikisini alıp yerine bir tane ya da daha fazla koyduğumuz  nesnelerin karşışılı sürdürülebilirliğin bilimsel tanımında parametre(değişken) olarak adlandırılır.

Parametrelerin değerlerinde söz konusu olabilecek artmalar, azalmalar ya da sıfırlanmalar (0) olabileceği gibi  belli bir olayı etkileyen faktörlerin azalması veya artması yani parametre sayısında da değişik sürdürülebilirlik kavramında kabul edilen durumlardır.

Yine basit bir matematiksel tanımdan yola çıkarak, fonksiyonlar ile bu olayı ifade etmeye çalışayım.

f (x,y)  = x + y + 3

yukarıdaki fonksiyonumuzu analiz edersek fonksiyonumuzun ikisi değişken biri sabit olmak üzere üç elemanı vardır. Yukarıdaki fonksiyon gayet basit bir fonksiyondur, ifade ediliş ve matematiksellik açısından.

Sürdürülebilirliğin tanımında yer alan denge kavramını bir de fonksiyonlardan örnek verirken bahsedelim.

Fonksiyondaki denge f(x,y) fonksiyonunun eşit olduğu değeri korumaktır.

Yani Z = f(x,y) ise Z değeri bizim önceden belirlediğimiz 11 sayısı ise bizler fonksiyondaki dengeyi korumak adına x ve y parametrelerindeki değerleri buna göre belirlemeliyiz.

Z = x+y +3

11 = x+y+3 ise 8 = x+y dengesini koruyabilecek x ve ye nin toplam değerleri doğarl sayılar cinsinden (x,y) :: (0,8),(1,7),(2,6),…,(7,1),(8,0)  olarak ifade edilebilir.

Matematiksel ifadesini de kafalarda canlandıktan sonra sürdürülebilirliğin farklı alanlarda örneklerine geçebiliriz. Hangi alanda olursa olsun sürdürülebilirlik bir denge koruma çabasıdır, terazi örneğine tekrar dönersek sol ve sağ bölümdeki nesnelerin toplam ağırlığı eşit  olmalıdır.

Sol bölüm 10 gr ise sağ tarafın taşıdığı ağırlık da 10 gr olmalıdır, terazinin dengede olabilmesi için. Ancak siz dengeyi 10 gr üzerine kurmak isterseniz diğer kefeye 10 gramlık bir ağırlık koymanız gerekir, 1kg olsaydı  bu değer ona göre ağırlık toplamında değişiklik yapmanız gerekirdi. Diğer bir ifadeyle kefelerin birindeki değeri siz belirliyorsunuz daha sonra değerleri birbirine eşitlemeye çalışıyorsunuz.

Anlaşılacağı gibi sürdürülebilirlikteki denge anlayışı  kişisel ya da kurumsal hedef ve istekleri belirlemeyle  ilgilidir.  Bir işin sürdürülebilirliği sizlerin  ve kurumunuzun hedef ve istek kefesindeki öğelerin makullüğü veya ulaşılabilirliğiyle tamamen bağlantılıdır.

Sürebilirlik ile sürdürülebilirlik karıştırmamalıdır.

Sanırsam sürdürülebilirlik kafalamızda canlanmıştır. Bir iş için sürdürülebilir demek için o iş  belli bir süre yaşam döngüsü içerisinde kesinlikle devam etmelidir. Aslında biraz kafa karıştırıcı bir husus ortaya çıkıyor bu durumda.

Bir işin sürdürülebilir olması o işin sadece yıllar boyu sürmesi anlamına gelmiyor, belirlenen hedefler ve istekler dahilinde parametreler değişse dahi bir işin aklınızda biçtiğiniz yaşam döngüsü sonuna kadar sarsılmaz bir devamlılıktır.

Bir proje için planlama yaptığımızı düşünelim; girişeceğimiz bu projenin sürdürülebilir olup olmadığı o projenin ayrıntılı analiz (gereksinim analizleri , finansal analizler, etkilenebilirlik analizleri) aşamasında ortaya çıkacaktır, çünkü asıl amaç sürebilirlik değil, her koşulda sürdürülebilirlik anlamına gelmelidir.

Her koşuldaki anlam daha öncede örneklerle ifade ettiğimiz parametre ismini verdiğimiz yapıyla ilgilidir.

Sürdürülebilir başarı ve sürdürülebilir kalite günümüzde en çok kullanılan sürdürülebilirlik tanımı içerisinde geçen hususlardır. Sürdürülebilir kalitedeki esas, günden güne artan müşteri beklentilerini gelişen teknoloji ve yeniliklere uyarlayarak  kaliteyi arttırma hadisedir. Sürdürülebilir kalitede en bilindik örnek iPhone’un başarısıdır. 2007 yılından itibaren sektöre giriş yapan Apple şirketinin ürünü olan akıllı mobil cihaz segmentinde ürün, 10 aylık periyotarla sektöre sunduğu bir önceki modeline göre daha geliştirilmiş ve eklenmiş donanımlarla sürdürülebilir kaliteye en iyi örneklerden biri.

Sürdürülebilir başarı aslında biraz daha farklı sürdürülebilir kaliteden. Sürdürülebilir kalitede hedef ve istek kefesinde varlıkların azalması diye bir durum söz konusu değildir, çünkü sizin her üretiminiz kullanıcıların beklentilerini bir adım ileriye götürecektir. Kalite müşterilerin(kullanıcıların) beklentilerini karşılamak ise sürdürülebilir kalitede de bir kefedeki değer arttığı için denge  bozulmaması için sizin diğer  kefedeki ağırlığı arttırmanız gerekecektir.

Fakat sürdürülebilir başarı tamamen sizin hedef ve istek kefenizdeki başarı ölçütünü belirlemenizle ilgilidir, çünkü başarının tanımında hedefe veya isteğe ulaşma söz konusudur. Belirli periyotlarla hedef ve istek kefesinde değişiklik yapmanız sizin sürdürülebilir başarı elde etmenizi sağlayacaktır.

Size göre başarının tanımı ne dersek, özellikle bu soruyu firmalara sorarsak yanıtlar değişiklik gösterecektir. Sektörel bazda  incelediğimizde genel olarak başarının ölçütü karlılık ya da büyümedir. Karlılık kendi içinde kişiye ve sektöre göre farklılık gösterebilir gelir-gider oynamaları bunda başlıca aktördür, büyüme ise bir önceki döneme göre ilgili piyasanın dikkate aldığı ölçütlerdeki artıştır.

Yine sektörel açıdan incelersek sürdürülebilir başarıda en önemli husus, üst yönetimin belirlediği ya da onayladığı makul hedeflere şahıs bağımsız ve mutlak değişkenleri göz

önünde bulundurarak ulaşmaktır. Şahıs bağımsızdan kasıt kim gelirse gelsin daha doğrusu kim giderse gitsin firmadan belirlenen hedefe ulaşılabilmesidir.

Sürdürülebilir başarıda dünyadaki örnekleri arasında öne çıkan Toyota, Türkiye’de ise Garanti bankasıdır, 1991-2000 yılları arasında bankanın genel müdürlüğünü de üstlenen, Garanti Bankasını büyük değişim yaşamasını sağlayan ve kendisinden sonra da bu başarının devamlılığı ve sürdürülebirliğin alt yapısını oluşturan iyi bir profesyonel olan Akın Öngör “geleceğin liderlerine sürdürülebilir başarı için ipuçları” sloganıyla bunu bir kitap ile perçinlemişti geçen sene. Bu yazıyı yazmamda bu kitabın verdiği ilham var. Sürdürebilir başarının nasıl oluşabileceği hakkında bilgi edinmek istiyorsanız “Benden Sonra Devam” kitabını alıp okumanızı tavsiye ediyorum.

Aşağıdaki yorum kısmında isterseniz sohbet edasında sizlerinde fikirleri ile bu yazıyı geliştirebiliriz. Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle.

60. SayıNaçizane

ŞAİR OLMAK

3 Mins read

Hayatla yapılan en ağır antlaşmadır şair olmak. İki üç mısra karalamak değil de hayatı şiir gibi yaşamaktır. Bir Züleyha’nın gönül verdiği Yusuf olmaktır kör kuyularda. Maşuğun onca vefasızlığına karşın onun saçının her teline şiir dökmektir şair olmak. Her gece sâkilerle yâd etmektir geçmişi.

Şair kaderi ayrılığa çıkar daima. Yâr gider şair kaleme sarılır, susmaz şair dili anlatır da anlatır. Yolda yürürken de aklına şiir düşer, bir dostla tavla atarken de… Garson çay verirken bile aklına şiir düşer. Belki de yaza yaza bitirmeye çalışır içindeki aşkı ama ne yazmanın sonu gelir ne kara sevdanın. Avutmaz hiçbir şey…

Dost sohbetleri bile derman olmaz şaire. Bakın Cemal Safi ne güzel söylemiş

Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam

Avunabilmek için bir tavla atıyorsam

Garson çayı uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam

Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış

 

Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok

Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok

Sen dönmeden aynaya bakacak, yüzüm de yok

Aynalarda kendimi göresim sende kalmış

 

Şair olmak sır testisinden geçip Mevlana’nın gel bestesine ulaşmaktır. Baştan aşağı yangındır, yandıkça ileri gitmeyi istemektir. En zoru da sevgilinin bunları hiç hak etmeyen biri çıkmasını göze almaktır.Vefasız olsa bile bir bakışından bin şiir dermektir. Ayrılıklarla geçinmeyi öğrenmektir. Bazen en mutlu anında sırf şiir yazabilmek için çekip gitmektir yâr koynundan. Valizinde sözcüklerden başka bir şey olmadan diyar diyar dolanmaktır belki de…

 

Ezan sesleri yükselmeye başladığında aklına iki mısranın da düşmesidir.

 

Ve ezanlar

Çaresizliğimizi haykırmakta

Allah’a

 

Sonunu bile bile başın dimdik yürümektir uçurumlara doğru.

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Cihan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

 

Bazen kendini kurban etmektir İsmailce.. Bazen ateşlere atılmaktır İbrahim misali. Bazen isyan etmektir kadere. Ama dönüp dolaşıp şiirlere sığınmaktır. Uykun kaçınca bir şiir mırıldamaktır yatağının içinde. Yalnızlığınla arana giren yegane şeydir. Uyandığında giden vefasıza sitem etmektir aynalarda…

 

 

 

Sen dudaklarımın kuruluğunda

Hâlâ mırıldanmaya çalıştığım

Son şarkı..

Gözlerinin bestesi olsa da

Bir of çeker gibi dönerek geçen yıllara

Çıkarabileceğim son ses

Sorun o değil de

Seni istediğimde

“Son bir yudum su” anlıyor herkes

 

Demiştim bir şiirimde. Bir yudum su gibi özlemektir onu son nefesinde. Ve son bir veda şiiri, azraile..

 

 

Kavuşmayı delice beklemek ama kavuşunca Aysel git başımdan diyebilmektir Attila İlhan gibi. Onu karşında görür görmez gönül nikahını kıymak, ama bir süre sonra bu sevdadan cayalım diyebilmektir.

 

Seni bilmem ama ben kararlıyım

Şu garip sevdadan cayalım gitsin

Bu aşkta senden çok ben zararlıyım

Bir kumar oynadık diyelim gitsin

 

Sevgilinin adı hep değişir şiirlerde. Almila, Aysuda, Ayşen, Ayten ve daha niceleri… Ama yazılan tek kişi vardır aslında. Yüreğinizde tek bir imza, tek bir fotoğraf vardır ki her şiiri ona yazarsınız. Her şiiri ona yazıp başkasının gözlerine bakarak okumak zorunda kalmaktır şair olmak… Şüphesiz her güzelden ilham alınır da, tek peteğe bal yapabilmektir.

 

Kimi zaman sevgiliyi uzak bir kentte düşünmek kimi zaman da uzaklara yollamaktır.Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası gibi. Kendinden önce ki bütün şairlerin hikayelerini yaşamaktır şair olmak. Mona Roza’yı her dinlediğinde gözlerinin dolmasıdır mesela, çünkü aklınıza gelir Muazzez Hanım’ın cansız bedeni gözlerinizi kapatınca…

 

 

Yapraklar teker teker düşer ağaçlardan. Saçlarınız ağarır, yaşlanırsınız, ama o hep aynı kalır ilk gördüğünüz gün ki gibi… Bakın Murathan Mungan ne diyor bizlere şu mısralarıyla :

 

Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya

Bir baktım Fahriye abla!

Kırk yıllık bir rötar yapmış

Erzincan treni

Ben gelmişim şu yaşıma

O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha…

 

Adını mıh gibi aklında tuttuğunun kaleminden dökülmemesini engelleyememektir şair olmak. Aslında cesurluktur şair olmak; aşkını tüm dünyanın öğrenmesine göğüs gerebileceğini göstermektir sevdiğin kadına.

 

Bazen rakı şişesinden balık olmak bazen de yağmurdan kaçmaktır. Ayağın takıldığında ayrılığa, “elimden tut” diyebilmektir. Şiirlerde kendine bin tane dar ağacı kurup bir kez bile ilmeği boynuna geçirememektir.

 

Zordur şair olmak. Herkes iki üç mısra karalar karalamasına da; işte asıl mevzu ŞAİR GİBİ YAŞAMAK…

 

60. SayıSinemahsül

İTALYAN YENİ GERÇEKÇİLİĞİN BAŞYAPITI : BİSİKLET HIRSIZLARI

2 Mins read

Yönetmen: Vittorio de Sica
Senaryo : Cesare Zavattini
Yapım : 1948 , İtalya
Tür : Dram
Oyuncular : Lamberto Maggiorani,  Enzo Staiola, Lianella Carell, Elena Altieri

İTALYAN YENİ GERÇEKÇİLİĞİN BAŞYAPITI : BİSİKLET HIRSIZLARI

Sıradan bir işçi…Hayatta kalabilmek için bir iş… Bu iş için gereken bir bisiklet…
Hollywood’un bir anlamda insanlara uyanıkken güzel rüyalar görme fırsatı sunan
anlayışına karşı tepki olarak 1940’lı yıllarda “İtalyan Yeni Gerçekçilik” akımı ortaya çıkmıştır.Bu akım temelde amatör oyunculuk,doğal mekan ve doğal ışık üzerinde durmuştur.Bunun yanı sıra  toplumsal gerçekleri olduğu gibi gösterme ve bazı mesajlar verme amacını gütmüştür.
“Her insan bir rolü mükemmel bir şekilde oynayabilir: Kendini” diyerek sinemaya bakışını ifade eden Vittorio De Sica  bu dönemin ( bu akımın ) önde gelen yönetmenlerinden biridir. Yönetmenin en iyi filmlerinden biri olan “Bisiklet Hırsızları”  da savaş sonrasında birçok ülkede olduğu gibi İtalya’da da baş gösteren işsizlik, yoksulluk ve var olma mücadelesi gibi konular üzerinde durarak dönemin ve bu akımın dikkat çekici filmlerinden biri olarak sinema tarihine geçmiştir.
Filmin hikayesine bakıldığında; Cesare Zavattini ( senarist), yoksul bir adam olan Ricci’nin (Lamberto Maggiononi)
ailesiyle birlikte hayatta kalma mücadelesini anlatır. Ricci’nin bulduğu yeni işte mutlaka bir bisikleti olması gerekir.
Olaylarsa varını yoğunu vererek aldığı bisikletini çaldırması üzerine gelişir. Oğlu Bruno ile birlikte bütün Roma’da bisikletini arayan Ricci sonunda pes eder ve kendisi de bisiklet çalmaya karar verir. Ancak tam bir bisiklet çalacakken yakalanır ve bir anda aşağılanan, toplumda dışlanan bir adam haline gelir.Burada Ricci’yi bir fabrika işçisinin, oğlunu da gazete satıcısı bir çocuğun oynaması De Sica’nın sinemaya bakışını  ortaya koymaktadır.(“Bir işçiyi en iyi gerçek bir işçi oynayabilir.” anlayışı)
Bazı sinemacıların,sinema  işinde olma sebebim diye gösterdikleri 1948 yapımı film; gösterildiği dönemde
sadece İtalya’da değil, diğer tüm Avrupa ülkelerinde ve hatta Amerika’da da büyük ilgi
toplamıştır. Filmin duruşunu düşündüğümüzde 1949’da En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü’nü alması da atlanmamalıdır.
Belki de “Bu film gerçek bir  başyapıttır.” demek “Bisiklet Hırsızları” için söylenebilecek en anlamlı sözdür.

60. Sayı

KIYIDA

2 Mins read

–          Kese kağıdı mı o?

İçinde bulunduğum mekana, çevremde yaşayan insan ve hayvanlara, üzerinde varlığımızı devam ettirdiğimiz dünyaya, hatta tüm evrene kendi çapımda bir karşı-duruş eylemi olarak kafama geçirdiğim kese kağıdına bakarak sordu bu soruyu. Sesindeki muzır tınıyı fark etmemek mümkün değildi.

–          Evet canım. Ne var, bir hareketlenme mi oldu sende?

Homofobik bir arkadaşa sahip olmanın en güzel yanlarından biridir herhalde size yapılan cinsel içerikli esprileri uygun bir biçimde kendisine yansıtarak susmasını sağlayabilmek. Bu maili bilmem kaç kişiye gönderirsen şu olur göndermezsen o olur türünden yönlendirilmiş elektronik postalardaki gibi yüzde yüz çalışıyordu bu yöntem.

–          Yine ne oldu?

–          Bir şey olduğu yok. Arada bir geliyor böyle, biliyorsun.

Hakikaten arada bir geliyordu bana böyle. Durup dururken ademoğlunun ne denli tiksindirici bir varlık olduğunu hatırlıyor ve kendimi etrafımda olup bitenlerden soyutlamak istiyordum. Bu isteği resim yapmak, herhangi bir enstrüman çalmak, hatta tek başıma çıkıp dolaşmak gibi daha makul yollarla tatmin edemediğim için bu türden abuk –bana öyle gelmiyor gerçi- tepkiler veriyordum. Daha önce bir paket sigaranın tütünlerini bir tepside toplayıp türlü biçimler verdiğime, bununla yetinmeyip yakıp aniden belirip kaybolan parıl parıl parlayan yalazları ve çıkan dumanı izlediğime, bir litrelik şeffaf sıvı sabun bidonunu aşağı yukarı çevirip içindeki yoğun sıvının bir uçtan öbür uca hareketini takip ettiğime, bilmem hangi oyunun keygen müziğini saatlerce dinlediğime tanık olan ve her defasında tetikleyicilerin bulunduğundan haberdar olan Beril de haklı olarak beni şu anki ruh halime iten sebebi soruyordu.

–          Öyle olsun. Nasılsa çıkar kokusu yakında.

Kokusu çıkıyordu gerçekten. Çenesi durmayan biri olmam münasebetiyle er ya da geç söylenmeye başlıyordum. Hal böyle olunca Beril’in üstelemesine gerek yoktu, bunu biliyordu. Bu kız bana dair ne çok şey biliyordu! Yollarımız ayrı düştüğünden beri çok sık haberleşmiyor olsak da vaktiyle onun gibi bir dosta sahip olduğum için çok şanslı hissediyordum kendimi. Keşke şimdi yanımda olsa, şu kirli sakallı meymenetsiz herifin yerine o oturuyor olsa karşımdaki sandalyede. Kafamda kese kağıdı olsa yine bu şeffaf poşet yerine. Sorularına cevap vermeye çalışsam ağzı bantlanmış poşetin içinde kalan son oksijeni idareli kullanarak zaman kazanmaya çalışmak yerine. Keşke şimdi hayata küsmüş olsam hayata bir yerlerden tutunmaya çalışırken katilimin yüzüne bakmak yerine.