Kategori arşivi: 60. Sayı

Daha Canlı..

60. SAYI ile karşınızdayız.

Uzun zamandan beri e-dergicilik yapmamıza ve Türkiye’de e-dergicilik konusunda farkındalık yaratmamıza rağmen bazı konuların farkına varmaya bizler yeni başladık diyebiliriz. Dergiciliğin eğlenceli ve renkli tarafını atladığımızı fark ettik, bu sayede yazılarımızı ve şiirlerimizi kafalarda daha iyi canlandırabilmek daha okunabilir  hale getirebilmek için neler yapabiliriz diye düşünmeye başladık.  Okuyucu ve yazar sayısını artırmak adına stratejik ve teknik adımlar geliştirmek üzere bir kaç çalışma yaptık.  Bu sayıdan itibaren ise dergimizdeki büyük değişimleri sizlere hissettirmeye çalışacağız.

Devamlı okuyucularımız fark etmişlerdir ki dergimizi yepyeni bir görünüme kavuşturduk, yayında olan bütün yazıları gözler önüne serdik,  önceden sadece birkaç yazı önplanda olurken şimdi tüm yazılar ben burdayım, beni aramana gerek yok dermiş gibi tüm ışıltısıyla kendisini belli ediyor.

Artık eskisine nazaran dergimizde görseller mümkün olduğunca daha fazla ve daha renkli.  Bu sayıdan itibaren Beysim Öztürk’ün seçimleriyle  sanal dünyanın gerçek görsel çalışmaları ile dergimiz daha da canlı olmaya devam edecek.

Göz önünde olmayanları gözler önüne sermek de dergiciliğin görevleri arasında, vizyon filmleri hakkında pek çok bilgi bulabilirken yıllar öncesinin unutulmaz diye ifade edilen ama ilgilileri dışında unutulan eserleri aylardır dergimiz için ayrı bir değeri olan Erge Özcan sunmakta, kendisine bu sayıdan itibaren Alev Ünsal arkadaşımız da eşlik edecek, kendisinin katılmasıyla dergimiz sinema severlerin uğrak yeri olacağı kanısındayım.

Önümüzdeki sayılarda farklı kulvarlarda yeni yazarlarımız da aramıza katılacaklardır. Dergimizin zenginliği olan yazarlarımızla bizler de yenilik yaratmaya devam edeceğiz.

Bir sonraki sayıda görüşmek ve yazılarımızı yorumsuz bırakmamanız dileğiyle…

 

ÇERÇEVE

Merhaba sayın okuyucu,

Dergimizde artık yeni bir bölümümüz daha var, bu  bölümde internet üzerinde dolanırken rastladığım enteresan fotoğrafları sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Sizler de dilerseniz gördüğünüz ya da kendi tasarladığınız fotoğraflarınızı dergiye gönderebilirsiniz.

Bu yeni bölümümüzün ilk sayfasında iki farklı tasarımcının  yanı sıra bir de derleme bölümümüzü bulabileceksiniz.

İngiliz sanatçı Mark Evans motiflerini kazıyarak ve oyarak deri üzerine mükemmel şekilde yerleştiriyor. Websitesinde ( http://www.markevansart.com ) daha detaylı bilgi bulabilceksiniz. Sizlere Mark’ın çalışmalarından bir kaç tanesini sunuyoruz.  (Resmin üzerine tıklayarak alttaki resimlerin orjinal hallerine ulaşabilirsiniz)

 

 

 

60. Sayının bir diğer enteresan tasarımı ise bir sandalye. Tek bacağı yere basan bir sandalye…

Tasarımcı Peter Bristol farklı bir sandalye yapmaya karar verdi. Ortaya çıkardığı eseri işte bu.

 

Şimdi bu iki tasarımın sonrasında sahiplerinin adını dahi bilmediğim  enteresan birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşıyorum. Çeşitli sitelerde rastlayabileceğiniz ve görebileceğiniz pek çok enteresan kareden ufak bir kolaj…

 

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere…

 

 

 

 

 

 

BİR YAZ MELTEMİ GİBİDİR MÜZİK

Herkese merhaba! Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerle olduğumuz şu günlerde, herkes bir yerlerde tatil planları yapıyor ya da çoktan tatile çıkmış durumda değil mi? Kim istemez ki şuan bir sahil kentine eğleniyor ya da sereserpe uzanmış güneşin tadını çıkarıyor olmayı? Yazın gelmesiyle birlikte birçok sanatçı da albümlerini ve kliplerini yayınlamaya başladı. Tabi bir de konserler var. Bakalım bu sanatçılar kimler?

Tarkan’ın eşlik ettiği “Yakar Geçerim” şarkısıyla bir süredir hemen hemen her yerde dinlediğimiz süper star Ajda Pekkan, yeni albümü “Farkın Bu” ile müzik marketlerdeki yerini almış durumda. 3 remix parçasıyla birlikte toplam 11 şarkının yer aldığı albüm, son zamanlarda sık sık dinlediğimiz şarkıların haricinde “Özetle,” “Farkın Bu,” “Hadi Gel” ve “Yine Tek” gibi parçalarıyla ön plana çıkıyor. Ayrıca “Ucuz Roman” adlı parçasında Yüksek Sadakat ile yapılan düet de albüme farklı bir hava katmış doğrusu.

 

 

BİR YAZ MELTEMİ GİBİDİR MÜZİK yazısına devam et

GEVEZE

Bazen insan boş boş bakar,  sayfalarca yazıya.
Sırf zaman geçsin diye öylesine konuşur,
Ne söyleyeceğini bilmediği biriyle.

Bazen insan takılır,  tek bir satıra.
Sırf anlayabilsin diye uzun uzun konuşur,
Derdini nasıl anlatacağını bilmediği biriyle.

Bazen insan bekler, tek bir kelimeyi.
Sırf söyleyebilsin diye rahatlatıcı konuşur,
Günün birinde belkide herşeyini bileceği biriyle.

Ve sonunda insan, ilgilenir-düşünür-bekler.
Konuşur, konuşur, konuşur. (Hatta Yazar ; )
An gelir, gönül susar!
Bir daha asla açılmaz o sade sayfalar.

TÜRKİYE’NİN SEÇİMİ VE SAİR MESELELER

Böyle basmakalıp başlıklardan hiç hazzetmem ama geçtiğimiz ayın en hararetli gündem maddesi olan 12 Haziran 2011 seçimleri o denli sıradışı oldu ki durumu dengelemek için bu klişeye sığındım. Geçen sayıda bu köşemizde seçim hazırlıklarının diğer olayların gölgesinde kaldığını yazmıştık. Bunun bir sebebi uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin çarpıcılığıydı, diğer sebebi de seçim kampanyalarının son birkaç yıldır alışkın olduğumuzun aksine laiklik tartışmalarından uzak düşmesiydi. Anamuhalefet partisi CHP’nin AKP’yi laiklik karşıtı olmakla itham etmekten vazgeçip sosyo-ekonomik politikaları nedeniyle eleştirmeye başlaması, iktidar partisi AKP’nin sürekli olarak BDP destekli Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nu taşlaması, MHP’nin de AKP’yi –belki AKP’nin giderek daha sert milliyetçi bir söylem benimsemesi dolayısıyla- sosyo-ekonomik politikaları üzerinden eleştirmesi seçimlere önceki yıllardan çok farklı bir havada girilmesine neden oldu.

Seçim öncesi dönemin en çarpıcı gelişmesi hiç şüphesiz MHP’nin boğuşmak zorunda kaldığı kaset skandallarıydı. Her şey farkliulkuculuk.com alan adıyla yayın yapan bir internet sitesinde MHP Genel Başkan Yardımcıları Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’na ait olduğu iddia edilen görüntülerin yayınlanmasıyla başladı. Söz konusu sitede daha sonra yine bu iki kişiye ait yeni görüntülere yer verildi. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’nun partideki görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından istifa etmeleri suların durulması için yeterli olmadı. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’dan sonra Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ve İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’ya ait görüntüler de sitede yer buldu. Bu iki isim de Devlet Bahçeli’nin isteği üzerine istifa ettikten sonra sitede Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Ekici, Osman Çakır, Ümit Şafak ve Deniz Bölükbaşı, Genel Sekreter Cihan Paçacı ve Başkanlık Divanı Üyesi Mehmet Taytak’ın istifa etmeleri istendi ve aksi halde bu isimlere ait görüntülerin de yayınlanacağı bildirildi. Bu tehdit karşısında bir süre direnen MHP cephesi Mehmet Ekici’ye ait görüntülerin yayınlanmasının ardından peşpeşe gelen istifalarla sarsıldı ve sonuçta yönetici kadrosundan yedi genel başkan yardımcısı, genel sekreter, bir divan kurulu üyesi ve bir il başkanı olmak üzere toplam on kişinin görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından çekildi.

12 Haziran 2011 akşamı ortaya çıkan seçim sonuçları çarpıcıydı. AKP %49,83 oyla tek başına iktidara gelecek milletvekilini üçüncü kez üst üste çıkarmış oldu. Çok partili parlementer demokrasilerde bir partinin üç dönem üst üste iktidarda bulunması dahi az görülen bir şeyken AKP’nin bunu her defasında oylarını arttırarak gerçekleştirmesi neredeyse herkesçe büyük bir başarı olarak addedildi. Seçimin ikinci kazananı olarak gösterilense BDP destekli Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku oldu. Bağımsız adaylarla seçime giren blok 36 milletvekili çıkarırken hem beklenen adayların hepsinin seçilmesi hem de seçim barajının anlamsız hale geldiğinin iyice belirginleşmesi dolayısıyla Blok seçimin diğer kazananı olarak görüldü. Seçimlerden önce ortaya çıkan kaset skandallarıyla bir hayli sarsılan ve AKP’nin gittekçe artan dozda milliyetçi propaganda yapmasıyla barajın üstünde kalıp kalmayacağı merak edilen MHP %13,01 oyla barajı geçti ve mecliste bu dönem de yer aldı. Geçen dönemin anamuhalefet partisi CHP ise %25,98 oyla bu dönem de meclisin en kalabalık ikinci partisi oldu. Ne var ki CHP için işler seçimden sonra bir hayli karışık oldu. CHP içinden birkaç milletvekilinin de dahil olduğu bir grup partinin seçimlerde başarısız olduğunu ifade ederek parti yönetiminin değişmesi gerektiğini ifade etti. 12 Eylül darbesiyle kapatıldıktan sonra tekrar kurulmasından beri en yüksek oy aldığı seçimlerin ardından başarısız olunduğuna dair parti içinden sesler yükselmesi birileri tarafından eski yönetimin tekrar iş başına gelme isteği olarak yorumlanırken kimileri tarafından da CHP’nin –en azından bu seçimlerde- iki yüzü olan sosyal demokratlarla Kemalist’lerin çatışması olarak yorumlandı. 12 Haziran 2011 seçimlerinin en çarpıcı yanlarından biri de oyların meclisteki temsil oranının %95 olmasıydı ki 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında bu oranın %55 olduğu düşünüldüğünde bunun ne denli dikkat çekici olduğu anlaşılacaktır. Seçimlere katılım oranının %87 olduğu da göz önüne alındığında bu durumun bir istikrar göstergesi mi yoksa kutuplaşmanın resmi mi olduğu tartışılır hale geliyor ve –kanaatimce- geriye üçüncü bir seçenek bırakmıyor.

Seçim sonrasında yaşanan gelişmeler de bir hayli tartışma konusu oldu. Öncelikle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku tarafından desteklenen ve Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili olan Hatip Dicle’nin seçimlerden önce hakkında kesinleşmiş hapis cezası bulunması sebebiyle YSK tarafından milletvekilliği düşürüldü ve yerine AKP’nin milletvekili adayı Oya Eronat’ın milletvekilliği onandı. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurudan sonuç alınamayınca milletvekilliğinin düşürülmesi kesinleşti. Bir yandan bunun yargıya ait bir karar olduğu söylenirken diğer yandan YSK’nın böyle bir karar almaya yetkisinin olmadığı ve kararın siyasi olduğu söylendi. Hatip Dicle ile ilgili bu gelişmeler nedeniyle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nda seçimlere giren bağımsız milletvekilleri yemin etmeme kararı aldı. Yemin etmeme kararı sadece bağımsız milletvekilleriyle sınırlı kalmadı. CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay ile MHP milletvekili Engin Alan Ergenekon davası dolayısıyla tutuklu oldukları için serbest bırakılıp bırakılmayacağı tartışma konusuydu. Tutuklama kararının kaldırılmaması üzerine CHP ve MHP milletvekillerinin yemin edip etmeyeceği de tartışılır oldu. Yemin töreni sırasında MHP milletvekilleri meclis salonunda bulunurken CHP milletvekilleri yemin törenine katılmadılar.

Kuzey Afrika’da başlayan ve Orta Doğu’ya sıçrayan otoriter rejimlere isyan ateşinin duraklarından bahsetmiştik geçen sayımızda. Suriye’de muhaliflerle hükümet güçleri arasındaki çatışmaların giderek şiddetlenmesi ve sivillerin zarar görmeye başlaması üzerine Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkeden Baas Partisi lideri ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a isyanın sona ermesi için gerekli siyasi ve hukuki iyileştirmelerin yapılması hususunda tavsiyelerde bulunuldu. Esad’ın reform çağrılarına kulak asmaması ve isyanı şiddet yoluyla bastırmaya çalışması üzerine oluşan terör ortamından kaçmaya çalışan pek çok Suriyeli çevre ülkelere, en yoğun olarak da Türkiye’ye iltica etmeye başladılar. Şu an için Hatay’da sınıra yakın bir mülteci kampında konaklamakta olanların akibetinin ne olacağı ise belirsizliğini korurken ünlü aktris Angelina Jolie’nin kampı ziyaretiyle tüm dünyada varlığından haberdar olunan mülteci kampındakiler resmi ve özel yardım kuruluşlarının yardımıyla yaşama tutunuyor.

 

SAVAŞ

Yaz sıcaklarından bunalmış otururken evde birden düşünmeye başlıyorum kadınları.
Kadınlar kimdir, nedir, ne yaparlar, nasıllar?..
Ardı arkası gelmez sorular taarruz yapıyorlar beynime sanki bir şavaşta gibi.
Aslında bu da bir savaş değil mi sonuçta?
Erkek ile kadın arasındaki bitmek bilmeyen büyük bir savaş.
Ardından başka sorularda sıra.
Şimdi onlar çıkartma yapmaya başladılar bu savaşta görevlerini yerine getirmek için.
Ne için savaşıyoruz, kim kazanıcak, ne kazanıcaz?..

***

Erkeklerin bu savaşta ki nedenlerini düşünüyorum birden;
Erkekler baskın olmak, egemen olmak istiyor bu savaşta.
Sahiplenmek duygusuyla katılıyorlar savaşa.
Kadınına hakim olduğunu ve onun kendisine ait olduğunu göstermek için savaşıyor.

Kadın ise; tek başına ayakta durabileceğini göstermek istiyor o ojeli tınaklarla.
Muhtaç olmadığını, kendi başına herşeyin üstesinden gelebileceğini göstermek istiyor düşmanına.

***

Bu savaştan yorulmuş bedenleri izliyorum,
Bütün güçleriyle savaşmış fakat galibiyet elde edememiş insanları seyrediyorum.
Bir an gözüm dalıyor boşluğa.
Bu savaş neden diye bağırırken buluyorum kendimi,
Savaşmayın şevişin diye haykırıyor…

NOT: Baskınlık kurmaya çalışmadığınız ilişkilere…

Sevgilerle

AH HUKUK VAH ADALET!

Türkiye’de yargı kurumları; genellikle, “devletçilik” esasına dayalı kararlar almış ve alınan kararlar, ideolojik çatışmalara yol açmıştır. Ülkemizdeki pörsümüş ve yamalı bohçaya benzeyen anayasa ve kanunlanedeniyle, vatandaşların hukuka güveni sarsılmış; yargı kurumlarının hantal işleyişi ve bürokratik oligarşi nedeniyle de yargı, milletimizin gözünde “öcü” bir kurum olarak belirmiştir.

12 Haziran seçimlerinin üzerinden iki haftadan fazla zaman geçti. Malumunuz, yeni vekiller henüz dün yemin edebildiler. YSK ve diğer yargı kurumlarının sebep olduğu siyasi kriz dolayısıyla, seçim sonuçlarının aritmetiğini herkes unuttu, tüm kamuoyu yasaklı vekillerin durumlarına odaklandı. Bu arada CHP de yemin etmeyerek, son dakika golünü attı.

Hukukumuzun çok hantal bir şekilde işlemesinden dolayı; inanın, bir vatandaş olarak hukuki bir dava veya mevzuatla kesinlikle karşılaşmak istemiyorum. Bildiğimiz gibi, “Ergenekon” davası 2007 yılında başladı ama; hiç bir sanık hakkında henüz hüküm verilmedi. Yani anlayacağınız; sanıklar, bunca zamandır haklarında verilecek hüküm için, tutuklu  olarak bekleme aşamasındalar. İşin bir diğer yanı da, devlet aleyhine olan bu gibi davalarda tutukluluk süresi 10 yıla kadar olabiliyormuş.  Düşünsenize, bu şahıslar 10 yıl göz altında tutuldu ve haklarında hiçbir hüküm çıkmadı. Bu süreçten sonra oluşacak kamuoyunu, bırakın görmeyi düşünmek bile işkenceden beter olur.

Bir eleştirmen olarak; bu nedenlerden ötürü yazılarımı yazarken, davalı duruma düşmemek için yazdığım yazıları defalarca kontrolden geçiriyorum. Her ne kadar “düşünce suçu” suç olmaktan çıkmışsa da, Türkiye’deki mevcut hukuk kurallarını herkesin kendine göre yorumlamasından ötürü insan her an hükümlü kılınabiliyor.

Hukuki işlemlerimizin bu derecede yavaş işlemesinden dolayı hukuk davaları deyince aklıma, bir çoğumuzun da izlediği; merhum, Kemal Sunal’ın “Davalı” filminden başka bir şey de gelmiyor ne yazık ki.

Türkiye’de suç oranlarının yüksek olmasının ana nedeni de bence ağır işleyen hukuki süreçlerdir. Hukukun yavaş işlemesinden dolayı üzülerek belirtmek gerekirse, herkes kendi hukukunu oluşturabilme derdinde.

Yedi düvele hükmeden ve adaletiyle tüm dünyaya örnek olmuş, bir ecdadın nesilleri olarak, ülkemizdeki bu esnek hukuk normları, bizleri anlatmıyor; aksine, gittikçe unutturuyor.

Uzaylıların gelip bize yeni anayasa yapamayacaklarına göre; yeni meclisimiz, tabi eğer derleyici bir meclise sahip olabilirsek eğer, öncelikli olarak sivil anayasayı ele almalı ve ertesinde tüm hukuk kurallarını gözden geçirerek, yargı erkini bu ülkenin temel dinamiği yapma yolunda ivedilikle çalışmalıdır.

Şunu da unutmamak gerekir ki “adalet” sadece mülkün değil, tüm hayatın temelidir.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KAVRAMI

Sürdürülebilirlik tanımını ilk olarak atık yönetimi üzerine çalışırken duymuştum, doğanın dengesinin bozulmadan devamlılığına ekoloji uzmanları sürdürülebilirlik olarak tanımlamışlar.  İster ekonomik ve  sosyal alanda isterse siyasal alanda olsun sürdürülebilirlik kavramının tanımı denge bozulmaksızın  devamlılıktır.

Sürdürülebilirliğin tanımını net olarak anlayabilmek için tanımı biraz daha açalım istiyorum.

Denge bozulmaksızın devamlılık ne demektir?

Dengeyi kafamızda canlandırmak adına en iyi örnek sanırsam terazi olacaktır. Sol resimde gördüğünüz terazi örneğinde olduğu gibi sol kefedeki nesnelerin ağırlık toplamı sağ kefedeki nesnelerin toplam ağırlığına eşit ise bu terazi dengededir deriz. Soldaki iki nesneyi alıp yerlerine aldığımız nesnelerin toplam ağırlığında sadece bir nesne koymamız durumunda ya da yine aynı toplam ağırlıkta 4 nesne koymamız durumunda, sol bölümdeki nesnelerin ağırlığı sağ bölümdeki nesnelerin ağırlık toplamlarıyla eşit ise, yani ibre oynamamış sol bölüm ile sağ bölüm arasında yükseklik farkı yok ise bu terazi nesnelerde değişiklik yapmamıza rağmen dengededir demektir. Bu benzetmede terazideki nesnelerin değişimine rağmen dengenin bozulmadığını anlayabiliyoruz.

Sürdürülebilirliğin farklı alanlarda nasıl anlaşıldığına yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz, ancak biraz daha örneklerle sürdürülelebilirlik kavramını netleştirmek istiyorum.

Terazideki ikisini alıp yerine bir tane ya da daha fazla koyduğumuz  nesnelerin karşışılı sürdürülebilirliğin bilimsel tanımında parametre(değişken) olarak adlandırılır.

Parametrelerin değerlerinde söz konusu olabilecek artmalar, azalmalar ya da sıfırlanmalar (0) olabileceği gibi  belli bir olayı etkileyen faktörlerin azalması veya artması yani parametre sayısında da değişik sürdürülebilirlik kavramında kabul edilen durumlardır.

Yine basit bir matematiksel tanımdan yola çıkarak, fonksiyonlar ile bu olayı ifade etmeye çalışayım.

f (x,y)  = x + y + 3

yukarıdaki fonksiyonumuzu analiz edersek fonksiyonumuzun ikisi değişken biri sabit olmak üzere üç elemanı vardır. Yukarıdaki fonksiyon gayet basit bir fonksiyondur, ifade ediliş ve matematiksellik açısından.

Sürdürülebilirliğin tanımında yer alan denge kavramını bir de fonksiyonlardan örnek verirken bahsedelim.

Fonksiyondaki denge f(x,y) fonksiyonunun eşit olduğu değeri korumaktır.

Yani Z = f(x,y) ise Z değeri bizim önceden belirlediğimiz 11 sayısı ise bizler fonksiyondaki dengeyi korumak adına x ve y parametrelerindeki değerleri buna göre belirlemeliyiz.

Z = x+y +3

11 = x+y+3 ise 8 = x+y dengesini koruyabilecek x ve ye nin toplam değerleri doğarl sayılar cinsinden (x,y) :: (0,8),(1,7),(2,6),…,(7,1),(8,0)  olarak ifade edilebilir.

Matematiksel ifadesini de kafalarda canlandıktan sonra sürdürülebilirliğin farklı alanlarda örneklerine geçebiliriz. Hangi alanda olursa olsun sürdürülebilirlik bir denge koruma çabasıdır, terazi örneğine tekrar dönersek sol ve sağ bölümdeki nesnelerin toplam ağırlığı eşit  olmalıdır.

Sol bölüm 10 gr ise sağ tarafın taşıdığı ağırlık da 10 gr olmalıdır, terazinin dengede olabilmesi için. Ancak siz dengeyi 10 gr üzerine kurmak isterseniz diğer kefeye 10 gramlık bir ağırlık koymanız gerekir, 1kg olsaydı  bu değer ona göre ağırlık toplamında değişiklik yapmanız gerekirdi. Diğer bir ifadeyle kefelerin birindeki değeri siz belirliyorsunuz daha sonra değerleri birbirine eşitlemeye çalışıyorsunuz.

Anlaşılacağı gibi sürdürülebilirlikteki denge anlayışı  kişisel ya da kurumsal hedef ve istekleri belirlemeyle  ilgilidir.  Bir işin sürdürülebilirliği sizlerin  ve kurumunuzun hedef ve istek kefesindeki öğelerin makullüğü veya ulaşılabilirliğiyle tamamen bağlantılıdır.

Sürebilirlik ile sürdürülebilirlik karıştırmamalıdır.

Sanırsam sürdürülebilirlik kafalamızda canlanmıştır. Bir iş için sürdürülebilir demek için o iş  belli bir süre yaşam döngüsü içerisinde kesinlikle devam etmelidir. Aslında biraz kafa karıştırıcı bir husus ortaya çıkıyor bu durumda.

Bir işin sürdürülebilir olması o işin sadece yıllar boyu sürmesi anlamına gelmiyor, belirlenen hedefler ve istekler dahilinde parametreler değişse dahi bir işin aklınızda biçtiğiniz yaşam döngüsü sonuna kadar sarsılmaz bir devamlılıktır.

Bir proje için planlama yaptığımızı düşünelim; girişeceğimiz bu projenin sürdürülebilir olup olmadığı o projenin ayrıntılı analiz (gereksinim analizleri , finansal analizler, etkilenebilirlik analizleri) aşamasında ortaya çıkacaktır, çünkü asıl amaç sürebilirlik değil, her koşulda sürdürülebilirlik anlamına gelmelidir.

Her koşuldaki anlam daha öncede örneklerle ifade ettiğimiz parametre ismini verdiğimiz yapıyla ilgilidir.

Sürdürülebilir başarı ve sürdürülebilir kalite günümüzde en çok kullanılan sürdürülebilirlik tanımı içerisinde geçen hususlardır. Sürdürülebilir kalitedeki esas, günden güne artan müşteri beklentilerini gelişen teknoloji ve yeniliklere uyarlayarak  kaliteyi arttırma hadisedir. Sürdürülebilir kalitede en bilindik örnek iPhone’un başarısıdır. 2007 yılından itibaren sektöre giriş yapan Apple şirketinin ürünü olan akıllı mobil cihaz segmentinde ürün, 10 aylık periyotarla sektöre sunduğu bir önceki modeline göre daha geliştirilmiş ve eklenmiş donanımlarla sürdürülebilir kaliteye en iyi örneklerden biri.

Sürdürülebilir başarı aslında biraz daha farklı sürdürülebilir kaliteden. Sürdürülebilir kalitede hedef ve istek kefesinde varlıkların azalması diye bir durum söz konusu değildir, çünkü sizin her üretiminiz kullanıcıların beklentilerini bir adım ileriye götürecektir. Kalite müşterilerin(kullanıcıların) beklentilerini karşılamak ise sürdürülebilir kalitede de bir kefedeki değer arttığı için denge  bozulmaması için sizin diğer  kefedeki ağırlığı arttırmanız gerekecektir.

Fakat sürdürülebilir başarı tamamen sizin hedef ve istek kefenizdeki başarı ölçütünü belirlemenizle ilgilidir, çünkü başarının tanımında hedefe veya isteğe ulaşma söz konusudur. Belirli periyotlarla hedef ve istek kefesinde değişiklik yapmanız sizin sürdürülebilir başarı elde etmenizi sağlayacaktır.

Size göre başarının tanımı ne dersek, özellikle bu soruyu firmalara sorarsak yanıtlar değişiklik gösterecektir. Sektörel bazda  incelediğimizde genel olarak başarının ölçütü karlılık ya da büyümedir. Karlılık kendi içinde kişiye ve sektöre göre farklılık gösterebilir gelir-gider oynamaları bunda başlıca aktördür, büyüme ise bir önceki döneme göre ilgili piyasanın dikkate aldığı ölçütlerdeki artıştır.

Yine sektörel açıdan incelersek sürdürülebilir başarıda en önemli husus, üst yönetimin belirlediği ya da onayladığı makul hedeflere şahıs bağımsız ve mutlak değişkenleri göz

önünde bulundurarak ulaşmaktır. Şahıs bağımsızdan kasıt kim gelirse gelsin daha doğrusu kim giderse gitsin firmadan belirlenen hedefe ulaşılabilmesidir.

Sürdürülebilir başarıda dünyadaki örnekleri arasında öne çıkan Toyota, Türkiye’de ise Garanti bankasıdır, 1991-2000 yılları arasında bankanın genel müdürlüğünü de üstlenen, Garanti Bankasını büyük değişim yaşamasını sağlayan ve kendisinden sonra da bu başarının devamlılığı ve sürdürülebirliğin alt yapısını oluşturan iyi bir profesyonel olan Akın Öngör “geleceğin liderlerine sürdürülebilir başarı için ipuçları” sloganıyla bunu bir kitap ile perçinlemişti geçen sene. Bu yazıyı yazmamda bu kitabın verdiği ilham var. Sürdürebilir başarının nasıl oluşabileceği hakkında bilgi edinmek istiyorsanız “Benden Sonra Devam” kitabını alıp okumanızı tavsiye ediyorum.

Aşağıdaki yorum kısmında isterseniz sohbet edasında sizlerinde fikirleri ile bu yazıyı geliştirebiliriz. Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle.

JOHNNY GUITAR (1954) FİLMİNİN WESTERN TÜRÜNE GÖRE İNCELENİŞİ

Silah yerine gitar kullanan, dans eden kovboylar; Western Dünyası’na tam zıt olarak erkekler yerine kararları veren, filmin hem baş kahramanı hem de baş düşmanı olan kadınlar…    Ve karşınızda,  1954 yapımı kült Western filmi Johnny Guitar…     

1)Filmin Künyesi:

Yönetmen: Nicholas Ray, Senaryo: Philip Yordan (Ray Chanslor’ın romanından uyarlama), Müzik: Victor Young, Oyuncular: Joan Crawford, Sterling Hayden, Mercedes McCambridge, Scott Brady, Ward Bond, Ben Cooper, Ernest Borgnine, John Carradine, Royal Dano, Paul Fix, Yapım Şirketi: Republic Pictures

1)Filmin Kısa Öyküsü:

Vienna, Arizona’daki bir kasabanın dışında salonu olan güçlü karakterli, bağımsız bir kadındır. Her ne kadar salon sinek avlasa da, bu durum Vienna’nın canını hiç de sıkmamaktadır. Çünkü kısa bir süre sonra bomboş olan bu salonun önünden bir tren yolu geçecektir ve Vienna’nın sinek avlayan salonu, birden onlarca kat daha fazla değer kazanıp tren yoluyla gelen yeni müşterilerle dolup taşacaktır. Zaten Vienna da tren yolunun yapılacağı duyumunu bir yerlerden haber alır almaz salonunu özellikle buraya açmıştır. Fakat bu durumdan son derece rahatsız olan, gelecek olan tren yolunu ve yabancıları kendi mal varlıkları ve çıkarlarına karşı bir tehdit unsur olarak gören, Vienna’yı kasabadan uzaklaştırmak ve kendi kurulu düzenleri, zenginliklerini ve kasabadaki güçlerini korumak isteyen kişiler vardır;  kasaba bankasının sahibi Emma Small ve kasabanın varlıklı isimlerinden John McIvers…

Vienna’nın geçmişteki en büyük gönül macerasının bir diğer kahramanı olan Johnny Guitar’ın kasabaya geldiği gün işler iyice karışacak ve gerilim doruğa çıkacaktır. Eskinin inanılmaz nişancı kovboyu Johnny Logan(Vienna dışındaki karakterler filmin sonuna kadar Johnny Gu

itar’ın eski kimliğinden haberdar olmazlar), şimdinin ise silah yerine gitar çalan yalnız ve sanatkar kovboyu Johnny Guitar, eski sevgilisi ve en büyük aşkı Vienna’nın salonuna gitar çalmak için Vienna tarafından tutulduğu için gelmiştir. Johnny’nin geldiği gün, pek çok gerileme gebe olacaktır. Zira o gün posta arabası eşkâlleri belirlenemeyen dört kişi tarafından soyulur ve bu soygun sırasında Vienna’nın en büyük düşmanı olan ve Vienna’yı kendine hem maddi hem de manevi bir rakibe olarak gören Emma Small’ın erkek kardeşi öldürülür. Bu durum ise hem tren yolu planları ile zenginliğine bir tehdit hem de gizliden gizliye aşık olduğu, kasabadaki bir çetenin başı olan Dancing Kid’in Vienna’ya aşık olmasından ötürü kadınlığına ve cinselliğine bir tehdit olarak gördüğü Vienna’yı civardan silmek ve kasabadan attırmak için yanıp tutuşan Emma’ya son derece büyük bir koz verecektir ve peşine kasabanın şerifini, McIvers ve diğer kasabalıları da alan Emma; Vienna’yı Dancing Kid ve çetesinin suç ortağı olduğu ve kardeşinin ölümünde  bu çeteyle birlikte onunda parmağı olduğu konusunda suçlayacaktır.

Vienna gayet kendinden emin ve güçlü bir edayla bu suçlamaları reddetse de ve hem Emma hem de McIvers’ın yüzüne asıl dertlerinin posta araba soygunu ve cinayeti değil, maddi(Emma kasabanın bankasına ve McIvers ise kasabadaki sığır sürülerinin nereyse tamamına sahiptir.İkili kasabanın en zenginlerindendirler. Tren yolunun gelmesi onların bu nüfusu için büyük tehlike işkâl edecektir.) ve duygusal nedenler (Emma’nın Dancing Kid’e olan karşılıksız aşkı ve Kid’in Vienna’yı sevmesinden ötürü kadının ikisinden de nefret etmesi) olduğunu yüzlerine vursa da, bu esnada içki içmek için salona gelen Dancing Kid ve çetesi de posta arabası soygununu kendilerinin yapmadıklarını ve olay sırasında kendilerine ait gümüş madeninde çalışıyor olduklarını belirtseler de, şerifin kararsızlığına rağmen kanunu kendi uygulama cüretkarlığı gösteren ve şerife de göz dağı veren McIvers’ın, kasabayı 24 saat içinde terk etmeleri gerektiği, yoksa öldürülecekleri ültimatomuna engel olamayacaklardır. Bu ültimatom sonunda, Vienna kasabayı ve salonunu terk etmeyi reddedip sadece işletmeyi durdurmaya karar verirken, haksız yere suçlanan bir diğer taraf olan Dancing Kid ve çetesi, kasabayı terk etmeye karar verecektir. Fakat Dancing Kid ve çetesi, suçsuz yere yurtlarından uzaklaştırılmanın intikamını almak

ve kasaba ve Emma’ya bir ders vermek için riskli bir karar verecek ve Emma’nın sahibi olduğu bankayı soyacaklardır. Tam soygun esnasında işletmeyi kapatmadan çalışanlarına emeklerinin karşılığını ödeyebilmek amacıyla para çekmeye gelen Vienna’nın da tesadüfen bankada bulunması, olayları iyice karıştıracak ve bu şanssız durum Emma’nın kasabalıları Vienna’nın da Kid’in çetesine ortak olduğu suçlamalarını güçlendirecektir. Böylelikle kasabalılar, Kid ve çetesine ve dolayısıyla da Vienna’ya savaş açacaktır.

 

3)Filmin öyküsünün dramatik açıdan çözümlenmesi:

     a)Filmin ana kahramanları  kimlerdir?

            Filmin ana kahramanları Western filmlerinde görmeye alışık olmadığımız kadar güçlü ve bağımsız bir kadın karakter olan, eski salon kızı ve şimdinin korkusuz ve adil salon sahibi, filmimizin ana kahramanı(heroine) Vienna; Vienna’nın geçmişteki en büyük aşkı olan ve hala kalbinde büyük bir sevgiyle bağlı olduğu, eskinin keskin nişancı kovboyu Johnny Logan’ı şimdinin ise silah yerine gitar taşıyan ve eski şiddet dolu yaşamına son verdiği mesajını veren müzisyen kovboyu Johnny Guitar; Vienna’nın azılı düşmanı ve en büyük rakibesi (Vienna değil, Emma Vienna’yı kendine rakip olarak görmektedir), kasaba bankasının sahibi ve dolayısıyla kasabanın en zenginlerinden biri olan Emma Small;  Emma’nın gizli bir tutkuyla bağlı olduğu fakat kendisi Emma’ya değil aynı zamanda eski sevgilisi olan Vienna’ya aşık olan, kendinin lideri olduğu dört kişilik bir çetesi bulunan fakat her ne kadar suçlamalara gebe olsa da kötü bir karakter olmaktan ziyade daha çok oldukça  soft bir ‘kötü çocuk’ kimliği içine alınabilecek Dancing Kid; kasabanın bir diğer varlıklı ismi, tren yoluna karşı çıkan ve gelecek olan yabancıları bir tehdit unsuru olan gören karakteri, Emma’nın destekçisi John McIvers; Emma ve McIvers’ın dolduruşuna gelen Şerif Williams; Kid’in çete üyeleri olan aksi ve güvenilmez Bart Lonergan, çetenin en genç ismi olan ve Vienna’ya bir oğlun anneye duyduğu sevgiyle bağlı olan(belki de Freudian bir aşk içinde olan) üyesi Turkey Ralston ve çetenin hasta ve zayıf bir bünyesi olan fakat olgun ve sağlam duruşlu üyesi Corey’dir.

b)Filmde dramatik denge nerde bozuluyor? Neden?

            Filmde olaylar; filmin kısa öyküsünde belirttiğimiz gibi Johnny Guitar adlı karakterin, eski sevgilisi Vienna’nın sahibi olduğu salona çalışmak için geldiği gün bir posta arabasının maskeli dört kişi tarafından soyulması ve bu soygunda kasaba bankasının iki sahibinden biri olan Emma Small’un erkek kardeşinin öldürülmesi ile karışmaktadır.Bu durum Emma’nın peşine; pek çok kasabalı erkeği, kasabanın şerifini, kasabanın Emma gibi varlıklı bir diğer ismi olan McIvers’ı takıp kendisine oldukça büyük bir nefret duyduğu Vienna’nın (çünkü Vienna hem gelecek olan tren yolu ile oldukça güçlenecek ve Emma’nın maddi nüfusuna büyük bir tehlike işkal edecektir hem de zaten Emma gizli gizli aşık olduğu Dancing Kid’in Vienna’nın eski sevgilisi oluşundan ve hala bu rakibi kadına deli gibi aşık oluşundan ötürü Vienna Emma’nın kadınsal duruşuna ve duygusal hayatına karşı büyük bir tehlike işkal etmektedir) salonuna kardeşinin cesedini de alıp adeta baskın düzenlemesine ortam hazırlar. Emma’nın  hem nefret duyduğu rakibesi Vienna’yı hem de aşkına karşılık bulamadığı sevdiği adam olan Dancing Kid’i aynı anda cezalandırma  şansı sonunda eline geçmiştir. Kasabalı erkekleri arkasına alan Emma, Vienna’nın salonunda bu erkeklere kardeşinin cinayetinden Dancing Kid ve dört kişiden oluşan çetesinin sebep olduğu ve Vienna’nın da onların suç ortağı olduğuna inandırmak için gereken büyük söylevleri gerçekleştirir.  Salondaki konuşmalar, Vienna’nın kendinden gayet emin ve sakin bir şekilde iftiraları reddedişi ve salona gelen Dancing Kid ve çetesinin olay sırasında madende çalıştıklarına dair anlattıkları bir işe yaramaz ve durum şeriften ziyade, şerifin yasaların kanıt gerektirdiğine dair söylemini umursamayan kasabanın neredeyse yarısına sahip bir diğer ismi olan McIvers’ın Vienna ve Dancing Kid ve çetesine kasabayı 24 saat içinde terk etmeleri ültimatomuna kadar gider. Bu durum ve bu ültimatom olayların karıştığı nokta olmakla birlikte filmin dramatik dengesini bozacak olan asıl olaya da yol açan kavşaktır. Zira, yapmadıkları bir suçtan ötürü yaşadıkları yerden gitmeleri istenen Dancing Kid ve çetesi, sırf Emma’ya ve tüm kasabalıya bir ders vermeye karar vereceklerdir. Bu karar doğrultusunda kasabayı terk etmeden hemen önce Emma’nın sahibi olduğu banka soyulacaktır. İşte bu soygun da zaten filmimizin dramatik dengesinin bozulduğu yerdir. Çünkü kötü bir şans sonucu Dancing Kid ve çetesinin soyguna geldiği esnada bankada soygundan habersiz olan Vienna’da bulunmakta ve ültimatom sonrasında kasabayı terk etmeyi reddetse de aynı zamanda evi de olan salonunun işletmesini durdurmaya karar veren kadın kahramanımız salonda çalışanlarını mecburiyetten işten çıkarmadan önce emeklerinin karşılığını ödemek için bankada  bulunan bütün parasını çekmektedir. Vienna her ne kadar Dancing Kid’i soygundan vazgeçirmeye çabalasa da bunu başaramaz ve banka soygunu gerçekleşir.

Bu durum Emma’yı daha da büyük bir öfkeye iterken, aynı zamanda eline de çok daha büyük bir koz verecektir. Bu soygun sonrasında daha önce haksız yere suçlu ilan edilen Dancing Kid ve çetesi, resmi suçlular haline gelecek ve tek kadın olarak Emma’nın bulunduğu kalabalık bir kasabalı gurubuyla peşlerine düşülecektir. Aynı zamanda da soygun sırasında şanssız şekilde orda bulunan Vienna’nın da çetenin ortağı olduğu suçlamaları güçlenecek ve bu olaylar da Vienna’yı da dolayısıyla bu kasabalı gurubunun hedefi haline getirecektir. Ve olay, daha sonraki maddelerde daha iyi açacağımız üzere içerdekiler ve dışarıdakiler(yabancılar) yani ‘’insiders’’ ve ‘’outsiders’’ mücadelesine dönecektir, film McCarthy dönemi Amerikası ve dönemin utanç kaynağı komünist ‘cadı avı’ sürecine ciddi eleştiriler yaparak devam edecektir.

c)Filmin omurgasını oluşturan çatışma neye dayanıyor?

            Her ne kadar Johnny Guitar ile ilgili yazılan bazı yazılarda ya da DVD eleştirilerinde film sadece duygusal ilişkiler ve  karşılıksız aşkların yol açtığı çatışmaların bütünü  gibi oldukça basite indirilerek aktarılsa da durum böyle değildir. Elbette filmde aşk, bazı olayların meydana gelmesinde güdülenme yaratmaktadır. Mesela  salonunda kendisine yöneltilen suçlamaların meydana geldiği konuşmalar sırasında Vienna’nın, Emma’nın yüzüne Dancing Kid’e aşık olduğunu fakat ondan nefret ediyor maskesini takma sebebinin Kid’in aşkına karşılık vermemesi olduğunu vurması biz seyircilerin Emma’nın Dancing Kid ve çetesi, ayrıca Kid’in hala aşık olduğu eski sevgilisi Vienna’yı kasabadan uzaklaştırma isteğinde karşılık bulmayan aşkının ve kırılan kadınlık gururunun olduğunu anlamasına yol açmaktadır. Yani çatışmanın küçük bir bölümünde gönül ilişkilerinin yeri de bulunmaktadır; fakat filmin asıl çatışmasını oluşturan şey gelecek olan tren yolu ile kasabadaki ekonomik durumun ve güç dengelerinin değişecek olmasının getirdiği korku oluşturmakta yani Emma ve McIvers gibi nerdeyse kasabanın tamamına sahip kişilerin yabancıların gelişiyle ekonomik statülerini kaybetme endişesi, maddiyat ve güç öğeleri omurgayı oluşturan çatışma olmaktadır. Ayrıca bu maddi güç dengesini değiştirecek şeyin başta filmin kötü karakterleri olan Emma ve McIvers tarafından yabancılar olduğunun inancı- ki hem Vienna hem Johnny Guitar başka kasabadan gelen yabancılardır- ve kasabaya tren yolu ile gelecek olan yabancıların kasabayı işgal edeceği korkusu maddi güç durumunun değişmesi gerginliğinin filmin ana çatışması olduğunu ifade ettiği gibi aynı zamanda da ‘kasabalılar’ ve ‘kasaba dışındakiler’ durumu da ayrı bir çatışma yaratmakta ve bu çatışma da filmin alttan alta eleştirisini yaptığı kendi döneminin yani McCarthy dönemimin cadı avı olarak belirtilmesi daha doğru düşen komünist avı ve yabancı ‘outsiders’ avı aktivitelerine büyük göndermeler yapmaktadır. Kısacası filmin omurgasını oluşturan çatışma, yabancıların geldiği zaman kasaba halkı ve kasabadaki itibar sahibi kişilerin maddi güç ve statülerine zarar verip güç dengelerini yitirmelerini sağlayacağından duyulan korkudur ve çatışmanın sebebi maddiyattır.

d)Filmin sonu nasıl bitiyor?

            Filmin sonuna doğru Vienna, Johnny’nin yardımıyla Emma ve kasabalı erkeklerin elinden ve boynuna geçirilen idam ipinden son anda kurtulur ve sevdiği adamla, bir diğer önem verdiği adam olan Dancing Kid’in saklandığı dağ kulübesini bulup olan olaylardan ve başlarında Emma olmak üzere, kasabalının peşlerinde olduğundan ve Turkey’nin idam edildiğinden çete üyelerine haberdar eder. Filmin en sonunda Emma, McIvers, Şerif Williams ve diğer kasabalıların bulunduğu simsiyah, adeta cenaze elbisesi giymiş kalabalık gurup; Kid ve çetesi, Vienna ve Johnny’nin bulunduğu yeri tespit ederler(Bunda çetenin güvenilmez karakteri olan Bart’ın arkadan vuran yapısı da büyük rol oynayacaktır. Zaten Bart, sonra çete arkadaşı Corey’i Kid’e ihanet etme konusunda ikna edemediği için öldürecektir ve Kid’i arkadan silahla vuracakken, eskinin keskin nişancısı Johnny tarafından öldürülecektir.). Filmin sonu ise; kendisini öldürmeye gelen ve geri adım atmayıp üstüne üstelik kendisini omzundan ve vurulduğu esnada yardımına koşma girişimde bulunan Dancing Kid’i de alnından vuran Emma Small’u Vienna’nın vurarak öldürmesi, ardından da simsiyah giyinmiş diğer kasabalı erkeklerin arasından renkli giysileri içinde, sevdiği adama yaslanmış ve yaralı omzunu tutarak ama son derece gururlu ve korkusuz bir şekilde ilerlemesi, onları geride bırakması şeklinde gerçekleşir.

e)Bu son neyi temsil ediyor?

            Bu son klasik Western filmlerinde olduğu gibi iyilerin kazanıp kötünün kaybettiği ve kahramanın kötü(villian) karakteri alt ettiği bir yapıda olmakla birlikte ve son sahnede Peggy Sue’nun ünlü romantik şarkısı‘’Johnny Guitar’’’ eşliğinde birbirini aşk ile öpen Vienna ve Johnny’nin görüntüleri ile aşkın zaferi mesajını veren bir görüntü çizmekle birlikte, sonun temsil ettiği asıl şey; baskıcı, kara matem elbiseleri ve suçlayan gözleri ile günah keçisi arayan, bir nevi cadı avına çıkan toplumların yenilgisinin, böyle bir dönemin en önemli örneği olan  McCarthy döneminin yıkılışının ve ötekiler ilan edilen yabancıların yani ‘‘outsiders’’ın zaferinin altını çizilmesidir. Zaten simsiyah elbiseleri ile karanlık ve hiçbir diğer rengi kabul etmeyen bir orduyu andıran kasabalı gurubun arasından filmin sonunda  renkli giysileri ile birlikte zafer kazanmış şekilde, gururlu bir şekilde geçip giden Vienna ve Johnny’nin görüntüsü bile bu durumu kanıtlamaktadır.

 

f)Filmin teması nedir?

             John Lenihan  ‘‘  Showdown, Confronting Modern America in the Western Film’’ adlı kitabında, Johnny Guitar’ı  ‘‘kendinden menkul(kendi kendini tayin eden) saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların kurbanı olmuş bireylere odaklanan film’’ olarak tanımlamaktadır. Bu cümle filmin temasını ortaya çıkarmada son derece önemlidir. ‘Filmin ötekileri’ başlığında ayrıntılı bir şekilde açıklamasını yaptığımız bir şekilde filmin teması Lenihan’ın da sözlerinden yola çıkarak şöyle aktarılabilir:

‘‘Düzen, ahlak gibi kavramları bahane ederek ve iyi vatandaş olma maskesi altına saklanarak, yasaları kendi diledikleri gibi uygulayan, kendi kendini tayin etmiş saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların hedefi olmuş bireylerin, demokrasi adına kazandığı zaferdir.’ 

4) Filmin Tür Kavramı Eşliğinde Çözümlenmesi:

1)Filmde türün hangi tipik özellikleri yansıtılıyor?

            Her ne kadar Johnny Guitar, türün bazı ana özelliklerine tamamen zıt bir görüntü çizse de, elbette türün bazı tipik özelliklerini de yansıtmaktan geri kalmaz. Örneğin; filmimizde her Western filminde olduğu gibi kahraman(Vienna), kötü(Emma Small) ve kötü çocuk(Kid ve çetesi; fakat grup iyi karakter gurubuna çok daha yakındır. Çeteden Bart, kötü çocuk tiplemesine daha uygun düşmektedir.) gibi kalıplaşmış kişi tiplemeleri bulunmaktadır. Fakat bu kişi tiplemelerinde bir farklılık vardır, çok büyük bir farklılık… Westernlerde görmeye hiç alışık olmadığımız bir şekilde filmin kahramanı bir erkek değil bir kadındır; yani filmimizde hero değil heroine bulunmaktadır. Ayrıca kahramanımız Vienna’nın karşısındaki ‘‘kötü’’ de yine bir kadındır; Emma Small. Kısacası filmin en güçlü iki karakterleri kadın karakterlerdir.

            Johnny Guitar’da Western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bazı olaylar gerçekleşir. Posta arabası soygunu, banka soygunu ve kasabaya gelecek olan tren yolunun olayların raydan çıkmasındaki etkisi gibi türün sıkça kullanılan olayları filmimizde de görülmektedir.

2)Filmde kadının konumlandırılışı/ temsil edilişi nasıl?

            Johnny Guitar’ın en şaşırtıcı yanının kadının konumlandırışı konusunda klasik Western filmleriyle neredeyse taban tabana zıt bir yol izlemesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun nedenlerini açmadan önce Western filmlerinde kadının konumlandırılışından kısaca bahsedecek olursak… Vahşi Batı;  erkeğin egemen olduğu, at sırtında kahramanlıklara koştuğu, kahramanlığı yapanın da kötülüğü yapanın, zafer kazanıp kaybedenin de erkeğin olduğu, erkeğe her şeyin hakimi imajı yükleyen, dünyaya hakim tek cins görüntüsünün altını çizen bir yerdir. Western türü de zaten erkeğin etken, kadının edilgen olduğu en güçlü türlerin başında gelmektedir. Vahşi Batı’da kadının rolü bellidir. Ya kadın at sırtında kötüleri kovalayan erkeğini sessizce evinde bekleyen ve çocuklarına annelik, kocasına eşlik yapmaktan başka bir rolü olmayan gelenekçi, muhafazakar kadın rolünü üstlenmekte ya da erkeğin sohbet edip içini dökebileceği, içki içerken kahkahalarla birlikte gönül eğlendirip hoşça vakit geçirebileceği ve ortamda yalnızca erkeğin göz zevkini tatmin etmek için bulunan, erkeğin evlenmediği ama eğlendiği salon kızı rolünü üstlenmektedir. Genelde anne ve eş rolünü oynayan kadın karakter erkeğin ne yaptığını dahi anlayamayan, tek rolü evini çekip çevirmek olan sarışın ve beyaz tenli kadınlarken; salon kızları ise erkeğin evlenmediği ama hoşça sohbet ettiği ve eğlendiği, erkeği anlayan fakat erkeğin ciddi bir ilişkiye girmediği koyu tenli(çoğu zaman Latin) kadınlardır. Görüldüğü gibi kadın karakterler ya çoğu zaman ötekidir ya da erkeğin etken olduğu bir dünyada yalnızca bir objedir, süs eşyasıdır.

            Fakat Johnny Guitar filminde durum hiç de böyle değildir. Filmimiz kadınların baş karakter olduğu, kahramanın da kötünün de kadın olduğu, kadının rolünün evinde çocuklarına bakmak ya da salonda görsel zevkin bir metası olmak olmadığı, baştan sona kadar bildiğinden caymayan kadınların çarpıştığı, bağımsız kadın motiflerinin göze çarptığı, bunu yaparken erkek tarafından kurtarılmayı beklemediği, erkeklerin silah çekmek için çoğu zaman kadın karakterin iznini beklediği, son çarpışmanın yine iki baş kadın karakter arasında geçtiği, kadının sunumu açısından oldukça enteresan bir Western filmidir.

            Öncelikle Vienna’nın yani filmin kahramanının herhangi bir lakap yahut da soyadının olmaması dikkat çekicidir. Vienna soyadı olmayan tek karakter olarak dikkat çekerken, bu yapısı ile hem eski hayatını geride bıraktığının ipuçlarını vermekte(şimdi salon sahibi olan Vienna’nın bazı konuşmalarda eskiden bir salon kızı olduğunu anlamaktayız) hem de herhangi bir soyadının gönderme yapacağı aile düşüncesini reddettiği, herhangi bir babanın kızı yahut kocanın eşi olduğunu işaret eden düşünceye de karşı çıktığının altı çizilmektedir. Çünkü Vienna bağımsız bir kadındır ve bir aile kırmayla ilgili de belirgin bir arzusu yoktur.

            Vienna Western’lerdeki ‘salon kızı’ tiplemeleri açısından da alışılmadık bir görüntü sunmaktadır. O, salonda erkeklerin görsel zevklerine hizmet eden biri değil, kendi salonun sahibidir. Adil bir şekilde çalıştırdığı, içinde çalışanların bulunduğu bu salon aynı zamanda Vienna’nın evidir. Vienna, Johnny ile olan bir konuşmalarında bu salonu kurmak için ne kadar uğraştığı, eti ve tırnağıyla ne kadar çabaladığı ve ondan vazgeçmeye hiç de meyilli olmadığını belirtken kendi çabaları ile oluşturduğu ve kendi kendine yönettiği bu salona olan bağlılığını göstermektedir.

            Erkek karakterlerin neredeyse hepsi(kasabalı dışında) Vienna’ya ve kadının sahip olduğu bağımsızlık ve güce hayrandır. Vienna erkeklerin bile kendi erkeklerinden şüpheduymasını sağlayacak kadar güçlü bir karakterdir. ‘‘Hiç böyle bir kadın görmedim. Kadın değil erkek sanki. Bir erkek gibi düşünüyor, bir erkek gibi davranıyor. Bazen erkek olan ben değilim de oymuş gibi hissediyorum.’’ ve ‘‘Yıllarımı bir kadın için çalışarak tüketeceğim ve bundan hoşlanacağım hiç aklıma gelmezdi.’’ gibi Vienna için erkeklerin söylediği cümleler de buna örnek olarak gösterilebilir.

            Vienna’nın geçmişi gizemlidir. Pek bahsedilmez ama metin aralarında anlarız ki Vienna eskiden bir salon kızıdır. Fakat şimdi, eskiden erkeklerin belki de görsel malzemesi, görsel hazlarının metası olan Vienna bir salon kızı değil, tren yolunun gelmesi ile son derece değer kazanacak olan bir salonun sahibidir ve altında da pek çok erkek çalışmaktadır. Beş yıl sonra yeniden karşılaştığı eski aşkı Johnny ile Vienna’nın arasında geçen şu diyaloglar Vienna’nın kendisinin ne kadar yol aldığını vurgulaması açısından çok önemlidir:

—Hiç değişmemişsin, Johnny.

—Değiştiğimi düşünmene sebep neydi?

—5 yılda insan bir şeyler öğrenmiş olmalı.

5 yıl önce seni bir salonda tanımıştım. Şimdiyse bir başkasında buluyorum. Pek bir değişiklik görmüyorum.

—Buranın sahibi olmam haricinde.

         Vienna’nın ayrıca kadın ve erkeğin eşitliğindeki dengesizlik, vahşi batıdaki erkeğin egemenliği ile ilgili Johnny’e söylediği şu sözler bile, bir Western filminde kadının ağzından dökülmesini hiç de bekleyemeyeceğimiz sözler olması açısından oldukça ilgi çekicidir:

‘‘ Bir erkek yalan söyleyebilir, hırsızlık yapabilir, hatta adam bile öldürebilir. Ama gururu olduğu müddetçe hala bir erkektir. Bir kadınsa bir kez hata yapmaya görsün, hemen fahişe oluverir. Sizin için erkek olmak çok rahat olmalı.’’

            Johnny Guitar’da kadının olumlu sunumuna dair en önemli ayrıntılardan biri de diğer güçlü kadın karakterlerin aksine, Vienna’nın bir erkek kahraman tarafından film sonunda kurtarılmaya ihtiyaç duymamasıdır. Her ne kadar Johnny’i yardım amaçlı tutsa da ve her ne kadar Johnny bir süre sonra  yeniden partneri ve destekçisi haline gelse de Vienna kendine karşı olan suçlamalarla, ataklarla kendi kendine yüzleşir ve yine baş düşmanı olan Emma’yı kendi ortadan kaldırır. Emma ve McIvers başta olmak üzere kasabalının salonu bastığı sahnede Vienna tek başınadır, yüksek bir platformda bembeyaz giysileri içinde korkusuzca tek başına piyanosunu çalmakta ve yanında Johnny ya da ona aşık bir diğer erkek olan Kid olmadan kendi başına kasabalının karşısında omuzları dik bir şekilde durup vakur bir şekilde meydan okumaktadır. Vienna bir erkeğin yardımını ya da kendisini kurtarmasını beklemediği gibi, erkek karakterlere de yardım edip, onları korumaya çalışan güçlü bir karakter olarak sunulmaktadır.

            Vienna’nın zıt karakteri, düşmanı olup filmin de kötüsü olan kişi de yine bir kadındır; yani Emma Small. Kısacası filmdeki iyi ve kötünün başını çeken, iki tarafın da erkeklerinin kararlarını beklediği ve fikirlerinden etkilendiği, filmdeki pek çok kırılma noktasının  merkezinde olan, erkeklerin kendi düşüncelerini değiştirmesine izin vermeyip aksine erkeklerin düşüncelerini değiştirip davranışlarıyla onların alacağı kararlarda son derece büyük rol oynayan, filmin sonundaki final çarpışmasını ve filmin en aksiyonlu çarpışmasını gerçekleştiren iki karakter de kadındır. Emma her ne kadar bağımsız karar almak yerine arkasında  bir kalabalık olduğunda hareket etmeye cesaret gösteren bir karakter olsa da, iyi vatandaş maskesi altında topluluğun gizli lideri olma arzusunda olan ve öyle ya da böyle arkasındaki kasabalı erkeklerin sözünü dinlemesini sağlayıp onların lideri konumuna kendini getirmeye başarışı ve zaman zaman onu vazgeçirmeye çalışan erkekleri dinlemek yerine, onların onu dinlemesini başarması açısından oldukça güçlü  bir karakterdir. Vienna ve Emma’nın arasındaki fark; Vienna’nın gücünün tek başına olduğunda devam etmesi ve tek başına olup tek başına meydan okumak konusunda bir sorunu olmamasına rağmen, Emma’nın gücünün ise ancak çevresinde onu onaylayan kişilerin bulunduğu zamanlarda, kalabalık bir gurup arkasındayken doruk noktasına çıkmasıdır. Fakat her ne kadar güçlerini farklı kaynaklardan alsalar da filmi baştan sona etkileyen ve filmin kaderini belirleyen iki kadın  karakterin son derece güçlü olduğu net bir şekilde sunulmaktadır.

Kısacası; Johnny Guitar; kahramanın da kötünün de kadın olması, bu kadın karakterlerin erkeklerden etkilenmeyip aksine onların davranışlarını etkilemeleri, son sözü söyleyip erkeklerin ne zamanı silahı çekip ne zaman duracaklarını belirlemeleri açısından kadının sunumu konusunda diğer Western’lerden çok keskin bir şekilde ayrılmakta ve  her şeyiyle bağımsız, gücünü kadınlığını kullanmasından yahut da silahtan de

ğil, güçlü ve kararlı karakterinden alan Vienna da Westernler içinde son derece pozitif bir kadın karakter, kadın kahraman görüntüsü çizmektedir.

3)Filmde şiddetin kullanımı nasıl?

Filmimiz şiddetin kullanımı açısından da çoğu Western filminden ayrılmaktadır. Öncelikle Western ve şiddet konusuna kısaca değinecek olursak… Western filmlerinde şiddet son derece normal bir şeydir. Adam öldürmek ya da ölmek, günlük işlerden biri gibi yansıtılmakta ve  çoğu filmde ölenlerin sayısı bile tutulamamaktadır. Westernler, güçlü ve hızlı olan(erkektir tabii ki söz konusu olan) kişinin kazandığı mesajını veren ve  Amerikan hayat tarzı ve düşünce yapısının ideolojisini şiddetin kullanımı ile yansıtan bir tür olması sebebiyle de son derece önemlidir. Sonunda hayatta kalan, düşmanını öldüren kişi; olması gereken güçlü, bireysel, hızlı erkek, yani ideal bireyci ve yarışçı Amerikan erkeğini yansıtmaktadır. Kısacası Vahşi Batı’da şiddetin kullanımı, klasik müzik konserinde keman ya da çellonun kullanımı kadar normaldir. Fakat Johnny Guitar’da durum böyle değildir. Filmde erkekler adeta silah çekmek konusunda isteksizdirler. Filmin iki baş erkek karakterinin isimleri bile bunu kanıtlamaktadır; Dancin’ Kid(Dans eden çocuk) ve Johnny Guitar(Johnny Gitar). Biri dans, diğeri ise müzik sanatından lakaplarını almıştır.

Her ne kadar Johnny eskiden Johnny Logan olup çok ünlü bir nişancı kovboy olsa da; şimdi Vienna’ya da verdiği sözden ötürü silahı eline gerekmeden almaz, silah yerine eline gitarını alır. Filmdeki erkekler silahlarına davranmak için adeta kadından ya izin alırlar ya da kadının durum hakkındaki kararının ağzından dökülmesini beklerler. Zaten filmin en büyük çarpışması ve final vuruşu, Westernlerde hiç de alışık olmadığımız bir şekilde iki kadın karakter arasında gerçekleşecektir.

Filmin şiddetin kullanımı konusunda diğer Western filmlerinden ayrıldığı bir nokta da kahramanın, sürekli olarak silahların gereksizliği konusunda söylediği sözler ve hem filmin erkek karakterlerini silahlarına davrandıkları zaman sert bir şekilde uyarması hem de düşmanı olan Emma’yı son ana kadar silah kullanarak problemleri çözemeyeceklerine dair uyarmasıdır. Filmimizin kahramanı olan Vienna, silahı sadece gerektiği zaman, kendi gücünü göstermek ve kendini korumak  için kullanır ve problemlerin çözümünde silahın bir yol olmadığının(taa ki başka bir yol kalmayana kadar) altını sürekli olarak çizer.  Kısacası Johnny Guitar şiddetin kullanımı konusunda da Westernlerden ayrılmakta, kadın kahramanların olduğu bir dünyada şiddetin daha az olacağı ve şiddetin gereksizliği mesajını vermeyi başarmaktadır.

4) Filmde neden korkuluyor? Tehdit unsuru nedir?

 Filmdeki tehdit unsuru kendi hırsları ve çıkarları uğruna yabancıları (Vienna ve yandaşları kasabanın dışından kasaba çevresine gelmişlerdir)  dışlayan, onları ötekileştirmeye çalışan, ellerinde kanıt olmadan suçlu damgasını yapıştıran, kendi kendilerine yasa yazıp uygulayan Emma başta olmak üzere McIvers ve diğer kasaba halkıdır.

      

5)Filmde bu korku/tehdit nasıl ortadan kaldırılıyor- dayanışma? Bireysel başarı?

Filmde korku/tehdit unsuru dayanışma ile ortadan kaldırılmaktadır. He ne kadar tarafların birlikte çarpıştığı, omuz omuza silahlarını çekip karşı tarafa atağa geçtiği bir şekilde bu dayanışma gerçekleşmese de, film boyunca Emma ve diğer kasabalının suçlamalarına ve itiraflarına maruz kalan Vienna ve diğer suçlananlarının birbirine yardım ettiğini görmekteyiz. Kid’in çetesinin en genç üyesi olan Turkey’nin vurulduktan sonra Vienna’nın salonuna gelip ona sığınması, Vienna’nın

Emma ve diğerlerinin en ufak bir hatada onu cezalandırmak için fırsat kolladıklarını çok iyi bildiği halde Turkey’i salonunda saklaması ve bunun sonucunda başının belaya girmesi; Vienna’yı korumak isteyen salonun yaşlı çalışanı Tom’un bu uğurda vurularak ölmesi; tam idam edilecekken boğazındaki ip Johnny tarafından kesilen Vienna’nın aşık olduğu adam sayesinde ölümden kurtulması; çetenin güvenilmez üyesi Bart’ın çetenin lideri Dancin’ Kid’i arkadan vuracağı sırada Johnny’nin atak davranıp sevdiği kadına aşık olan bir diğer erkek olan Kid’i ölmekten kurtarması; Emma’nın Vienna’yı omzundan vurduğunu gören Kid’in telaşla yardıma koşarken Emma tarafından vurulup öldürülmesi ve sevdiği kadın uğruna canından olması ve tüm bu birbirini izleyen, bir diğeri için kendini feda etme ya da bir diğerinin yardımına ne olursa olsun koşma durumundan sonra Vienna’nın Emma’yı öldürüp kötüleri yenmesi, korku ve tehditin kaldırılışında dayanışmanın esas olduğunu göstermektedir. Bu da baskıcı, demokrasi düşmanı ve yasaları kendi kendine uygulayıp istemediklerini ‘‘ötekiler’’ ilan eden baskıcı toplulukların hedefi olan kişilerin, bu topluluklara kazanabilecekleri zaferinin ancak dayanışma ile gerçekleşebileceğinin mesajını vermektedir.

6)Filmde din öğesi var mı?

Filmde herhangi bir din öğesi bulunmamaktadır.

7) Filmin ‘‘ötekileri/leri’’ kim/ler?

Filmin ötekileri, yabancıları ‘‘ötekiler’’ olarak gören Emma ve McIvers başta olmak üzere kasaba halkıdır. Kısacası film boyunca başka bir kasabadan gelip kasabanın hemen dışında salonunu açmış olan Vienna, Vienna’yla iyi geçinen herkes ‘‘yabancı’’ yani ‘‘outsiders’’ olarak Emma ve diğerlerinin suçlama ve eleştirilerine maruz kalmakta; ayrıca tren istasyonu ile gelecek olan  yabancılar da yine Emma’nın ağır laflarına ve küçümseyen sözlerinin hedefi olmaktadır. Görğndüğü gibi filmin kötü karakterlerinin ötekileştirdiği kişiler yabancılar olsa da, Johnny Guitar’ın izleyici perspektifi açısından ötekileri, yabancıları ötekileştiren kasaba halkıdır. Zaten filmin kendisinin çekildiği dönem ve anlatımı incelendiği zaman ortaya çok net bir anti-McCarthy filmi, McCarthy dönemindeki komünist ‘‘cadı avı’’ eleştirisi çıkmaktadır(film film-noir sınıfı içinde de incelenmekte ve bazı eleştirmenler tarafından western ve film-noir karması olarak nitelendirilmektedir).

Bu durumu daha iyi aktarabilmek için, elbette McCarthy’den ve o dönemdeki Amerikan siyasi yapısından bahsetmenin faydası bulunmaktadır. Joseph McCarthy, Wisconsin’li bir senatör olup, 1950’lerde Amerika’daki utanç verici komünist ‘‘cadı avının’’ lideri haline gelmiştir. Döneminde komünist olduğunu iddia ettiği pek çok kişinin işlerinden atılıp sürülmesine neden olan ve ‘‘kızıl tehdit’’ yaygaraları altında orta çağdaki cadı avlarını aratmayacak şekilde bir komünist avı başlatan McCarthy, ülke açısından oldukça karanlık bir periyodun sembolü olarak belirtilmektedir. McCarthy, 1957’de iktidardan düşmesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş; fakat döneminin karmaşası ve gerilimi hiçbir zaman unutulmamıştır. İşte Johnny Guitar’ın piyasaya sürüldüğü tarih de ‘‘kırmızı tehdit’’ in ağırlığının oldukça yoğun hissedildiği bir döneme denk düşmesi açısından bize çok önemli ipuçları vermekte ve adeta bu karmaşık, iftiralarla ve asılsız gammazlamalar, dışlamalar ile dolu dönemin eleştirisini yapmaktadır. Zaten John Lenihan da  ‘‘  Showdown, Confronting Modern America in the Western Film’’ adlı kitabında, Johnny Guitar’ı  ‘‘kendinden menkul(kendi kendini tayin eden) saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların kurbanı olmuş bireylere odaklanan film’’ olarak tanımlamaktadır.

Filmdeki ‘‘kendinden menkul yandaşlar’’ Emma Small ve John McIvers’dan başkası olmamakla birlikte,  bu ikili aynı McCarthy ve ittifak oluşturduğu FBI yöneticisi J. Edgar Hoover gibi, kendi olaylarına ve çıkarlarına gereken gücü temin etmek amacıyla bir takım oluşturmuşlardır. McCarthy dönemindeki ‘‘Amerikan Olmayanlar İcraat Komite Evi’’ (House Un-American Activities Committee) ile son derece uyumlu bir şekilde Emma ve McIvers diğer kasabalıları peşlerine takarak Vienna, Johnny, Kid ve çetesini avlamak için harekete geçmişlerdir. Vienna filmde, aynı McCarthy döneminde komünist olduğu gerekçesi ile haksız yere fişlenen kişiler gibi hiçbir delil olmadan, haklı neden olmadan yakalanmış ve son anda kurtulsa da boğazına idam ipi geçmiştir. Vienna’nın ‘’20. Yüzyıldayız, bu ne cüret’’ lafları da demokrasi karşıtı hareketler yapan Emma ve McIvers karakterleri üzerinden kendilerini saygınlık, ahlak, toplumsal düzen bekçisi ilan tayin eden ve kanunları istedikleri şekilde uygulayıp demokrasiye karşı gelen tüm toplulukların eleştirisi yapılmıştır.

Kısacası filmin ötekileri, demokrasi karşıtı davranışlarla yabancıları dışlamaya çalışan topluluklar, yani Emma ve McIvers’ın başını çeken kasaba halkıdır.

8)Filmde cinsellik- cinsel kodlar nasıl kullanılıyor?

Film kadının konumlandırılışındaki farklı duruşu gibi cinsel kodların kullanımında da büyük değişiklikler ortaya koymaktadır. Öncelikle filmde Western filmlerinin neredeyse tamamında olduğu gibi muhafazakar cinsel kodlar söz konusu değildir. Filmimizde erkekler savaşırken, kadınlar evde erkeklerinin onlarını kurtarmasını beklememekte; evde çocuklarını ve eşini besleyen anne rolünü ya da salonda erkeklerin sofralarını şenlendiren, görsel hazlarının metası olan, etken erkek gözünden edilgen  cinsel bir obje gibi sunulmamaktadır. Bir salon kızımız vardır; evet, ama o erkeklerin göz zevkine hizmet eden bir salon kızı değil, eskiden belki de böyle şeylere maruz kalan fakat şimdi son derece bağımsız ve güç sahibi, erkekleri güzelliği ya da dişiliği ile değil güçlü karakteri ile kendini aşık eden bir salon sahibidir. Eski salon kızı, şimdinin salon sahibi Vienna belki geçmişte cinselliğini film-noir hareketindeki karakterler gibi, güç kazanmakta ve salona sahip olmakta kullanmıştır(bu konuda kesin bir şey söylenmiyor filmde) fakat bu karakterlerin aksine Vienna’nın bağımsızlığı erkek karakterlerin mahvedilişine bağlı değildir. Hatta Vienna erkek karakterleri zaman zaman kurtararak onları koruyan yapısı ile annelik imajı çizmektedir.

Vienna, Westernlerin alışık olduğu beyaz tenli ve sarışın bir kadın değildir; kaldı ki eski bir salon kızı olmasına rağmen klasik esmer tenli bir kadın da değil, koyu saçlı renkleri altında bembeyaz bir teni ve sözlerinden önce konuşan masmavi gözlere sahip bir kadındır. Kısacası Vienna’nın tipi klasik Western filmlerindeki iki farklı kadın tipinin karışımı gibidir. Vienna ne Westernlerdeki erkeğini bekleyen kadınlar gibi klasik elbiseler giyer ne de salon kızlarının elbiseleri gibi açık giysiler. Vienna genelde klasik vahşi batı erkeklerinin kıyafetlerini giyer ama onların için de hiç de erkeksi olmamayı, dişi olmayı başarır. Simsiyah elbiseler giymiş olan Emma ve kasabalının salonunu bastığı ve onları piyano çalarak karşıladığı sahnede Vienna ilk

defa bir elbise giymektedir; bembeyaz, sadece boynundaki kurdelesi siyah olan bir elbise… Bu elbise bile Vienna’nın cinselliği hakkında bize ipucu vermektedir. Vienna gizemli geçmişi ne olursa olsun kendi kendini bembeyaz bir giysi içinde göstermekten çekinmez çünkü o karşısında simsiyah bir ordu gibi dizilmiş olan tahammülsüz ve suçlayıcı  insanların, kasabalının karşısında bembeyazdır. Boynunda ve belinde bulunan siyah kurdeleler ise beyaz içindeki siyah lekedir belki de ve bu da Vienna’nın kasabalıyla dalga geçişinin, kendiyle ve kadınlığıyla(geçmişi ya da geleceği ne olursa olsun) gurur duyuşunun bir simgesidir.

 

 

Emma için ise durum biraz daha farklıdır. Emma da Western filmlerindeki karakterlerden farklı,  erkekleri arkasından sürüklemeyi başaran güçlü bir karakterdir karakter olmasına ama onun cinselliği Vienna’nınkinin aksine, bastırılmış bir cinselliktir. Emma gizli gizliye Dancin’ Kid’den hoşlanmakta fakat Kid’in Vienna’ya tutkun olup onun bu duygularına karşılık vermemesi Emma’yı rakibesine karşı büyük bir öfkeye itmekte ve Kid’e olan cinsel arzularını öfke ve nefret maskesi ile örtmeye çalışmaktadır. Emma’nın bastırılmış cinselliğini en iyi yansıtan şey giysileridir. Emma, Vienna’nın aksine hep iddiasız ve dikkat çekmeyen şeyler giyer(Vienna erkeksi giysiler içinde bile iddialı görünmekte, açık giysiler tercih etmese de iddialı renklerde giysiler giymektedir). Koyu yeşil ya da siyah elbiseler içinde Emma’nın dişiliği adeta saklanmakta, Emma bastırdığı cinselliğini

giysileri ile kanıtlamaktadır.

Filmdeki erkeklerin cinsel kodlarına gelecek olursak… Erkekler bu filmde klasik Westernlerdeki erkeklerden farklı sunulmuştur. Johnny Guitar’da erkek karakterler silah tutmaktan ve zaman zaman vuruşmaktan çekinmezler ama klasik Western filmlerinde olduğu gibi bir egemenlikleri, maçolukları olmamakla birlikte; erkek karakterlerin davranışları ve duruşları hep iki baş kadın karakterin eylemleri ve kararları neticesinde yön alır. Kısacası Johnny Guitar’da kadınlar son sözü söyler ve erkekler de ezilen ya da aşağılanan bir yapı göstermeden ve karikatürleştirilmeden, kadının kararını bekleyen ve onun son sözü söylemesini bekleyen maçoluktan uzak, eşitlikçi bir yapı gösterirler.

Kısacası Johnny Guitar cinsellik ve cinsel kodların kullanımında da büyük farklılıklar göstermektedir.

9)Filmin çatışması neyin sembolü?

            Filmin çatışması outsiders, insiders ekseninde dönen demokrasinin savaşıdır. Bir yanda yabancıları istemeyen kapalı ve aynı zamanda kendi çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı kasaba halkının başta Vienna olmak üzere tüm yabancıları demokratik ve adil olmayan yollardan atmaya çalışması, bir yandan da yabancı ilan edilen Vienna, Johnny Guitar,  Kid ve çetesinin bu gözü dönmüş topluluk karşısında haklarını savunmaya çalışıp hayatta kalmaya çalışması bu demokrasi savaşının altını çizmektedir.

Vienna tren yolunun gelmesini ve kasabanın canlanmasını istemektedir(tabii ki bu yolla kendi tırnakları ile kazıyıp oluşturduğu barı da dolup taşacak ve arsası da çok büyük değer kazanacaktır).  Kısacası; kapalı, neredeyse iki-üç kişinin maddi egemenliğinde bulunan kasabayı ve civarını değiştirecek ve daha medeni, açık yapacak bir ortam oluşturma çabasındadır. Fakat kendi kendini tayin eden ahlak, düzen bekçileri olan başta Emma, arkasından McIvers ve diğerleri olmak üzere kasabalı bunu istememekte(çünkü Emma ve McIvers’ın maddi güç ve zenginliğine bir tehdit oluşturacak bir durumdur bu) ve hiçbir kanıt olmaksızın, sadece varsayımlar doğrultusunda Vienna ve yanındakileri buradan attırmak ve yabancıları içlerine almamak hatta yaşam izni bile vermemek niyetindedirler. Bunu da daha önce belirttiğimiz gibi ültimatomlar, haksız yere suçlamalar, tutuklamalar, idam ipini boğazına geçirmeler gibi hiç de demokrasiye uymayan yöntemlerle yapmaya çalışmaktadır.  Özgürlük ve mülk sahibi olmak demokrasinin bir parçası olarak düşünülürse tırnakları ile kazıyıp, her bir tuğlasına ter döktüğünü belirttiği kendi sahibi olduğu salonundan yani aynı zamanda evi de olan iş yerinden Vienna’nın vazgeçmesini istemeleri ve Vienna ve diğer karakterlerin özgürlüklerini baltalayıcı şekilde ültimatomlara boğmaları bile Emma ve McIvers önderliğindeki kasabalının demokrasi düşmanı hareketlerini kanıtlamaktadır. Kısacası filmin çatışması; kendilerince yasaları uygulayan, dışlarında kalanları ezmeye ve uzaklaştırmaya çalışan topluluklar ve kendilerini bu topluluklar karşısında savunmaya çalışan bireylerin arasında geçen demokrasi ve adalet savaşıdır. McCarthy Dönemi’nin demokrasiden uzak yanını sembolize eder.

10) Filmde kaç kişi ölüyor?

Johnny Guitar, daha önce de belirttiğimiz üzere diğer Western filmlerinden şiddeti yansıtış konusunda da ayrılmakta, diğer pek çok Western’de ölen ya da yaralanan sayısı sayılamaz ve tespit edilemezken ya da çok yüksek saylar çıkmaktayken, filmimizde toplam ölü sayısı 7’de kalmaktadır. Film boyunca silahlar çok az yerde ateşlenir. Diğer Western filmlerine tamamıyla zıt olarak, erkek karakterler silah çekmek konusunda isteksiz ve oldukça temkinli bir imaj çizmekte ya da filmin baş kadın karakterlerinin(Vienna ve Emma) ağzından dökülecek laflarla anca silahlarına sarılmaktadır. Filmde son silahı çeken de zaten iki kadın karakterden başkası değildir. Filmde ölen karakterler sırasıyla;  Emma’nın erkek kardeşi, Vienna’nın yanında çalışan ihtiyar Tom, Kid’in çetesinin en genç üyesi Turkey, çetenin hasta ve zayıf üyesi Corey, çetenin güvenilmezi Bart, Vienna’ya aşık olan ve çetenin lideri olan Dancing Kid ve final olarak da Vienna’nın baş düşmanı olan ve filmin de kötü karakteri olan Emma’dır.

11)       Filmin iyileri ve kötüleri kimleridir?

Filmin iyileri ve kötülerine göz atacak olursak… Filmimizin kahramanı, Western filmlerinde hiç de alışık olmadığımız bir şekilde bir kadındır ve her ne kadar filmin adı Johnny Guitar olsa da, filmin kahramanı Johnny değil, aksine Johnny’nin silahı ateşlemesine bile çoğu yerde izin vermeyen Vienna’dır. Yani filmimizin ‘hero’ su değil şaşılacak şekilde bir ‘heroine’i bulunmaktadır. Filmin diğer iyi karakterleri ise Vienna’ya destek olan isimlerdir. Vienna’nın büyük aşkı Johnny Guitar, salonda çalışıp sonuna kadar Vienna’yı savunan ve  bu uğurda canından olan Tom bu kişilere örnektir. Hatta;  Emma’nın haksız suçlamaları ve McIvers’ın kasabayı terk etmeleri konusundaki emrine karşılık olarak banka soygunu gerçekleştirseler de ve bu yanlış karar ile Western kalıpları içinde ‘‘kötü çocuk’’kategorisine yaklaşsalar da,  bu soygun ve haklarındaki bazı söylentiler haricinde hiçbir kötü davranışta bulunmayan ve Vienna’ya da son derece sadık olan  Dancing  Kid ve çete üyelerini(Bart dışında-Bart kesinlikle ‘kötü çocuk’ karakteridir. Emma ve kasabalının yanında yer almasa da, Vienna’ya kötü davranmasa da kendi menfaatleri için kötü tarafına geçebilen ve kendi dostlarını harcayabilen bir karakterdir. İyi ve kötü arasında gidip gelen, güvenilmez bir kişiliktir.) de iyiler sınıfına sokmak çok daha doğru olacaktır. Çünkü gerek Kid gerekse de diğer çete üyeleri(Bart dışında), film boyunca hiç kimseyi öldürmezler ve kimseye görünürde bir haksızlık yapmazlar. Filmin kadın kahramanıyla aynı taraftadırlar ve Emma ile McIvers’ın aynı yersiz suçlamalarına maruz kalırlar.

Filmin kötülerine gelecek olursak… Filmimizin kötüsü(villian), aynı filmimizin kahramanı gibi bir kadındır; yani Emma Small’dur. Emma’nın kötülüğünün altında hırs yatmaktadır. Hem maddi, güçsel hem de kadınsal bir hırstır onunki. Emma tren yolunun gelmesini istemiyordur, zira tren yolu gelince kasabadaki maddi ve güçsel denge değişecek, tren yolu arsasından geçecek olan salon sahibi Vienna en zengin kişi haline gelecektir. Ayrıca Emma gizliden gizliye çete lideri Dancing Kid’e deli gibi bir aşkla bağlıdır; fakat bu aşk Kid’in Vienna’ya aşık olmasından ötürü karşılıksızdır. Yani Emma’nın hem maddi güç hem de duygusal dünyasıyla ilgili hırslarının önündeki tek engel Vienna’dır ve Emma, bu rakibini ortadan kaldırmak için film boyunca eline geçen tüm kozları iftiralarla pekiştirerek filmimizin kahramanı olan Vienna’ya ve onun yanındaki herkese saldıracaktır. Filmin diğer kötü karakterleri ise Emma kadar olmasa da davranışlarını maddi çıkarları belirleyen McIvers’dır. Ayrıca kasabalı erkekler(şerif de içindedir) de, Emma’nın yanında yer aldıkları için kötü taraftadır. Kısacası kasabalılar(insiders) kötü, yabancılar(outsiders) ise  iyi taraftır.

12) Filmi izlerken hangi karakter(ler)le özdeşleşiyorsunuz? Neden?

Filmi izlerken en çok filmin kahramanı yani ‘heroine’i olan Vienna olmak üzere, iyi tarafta olan (Johnny Guitar ve Dancing Kid gibi) karakterlerle özdeşleşmekteyiz. Western filmleri düşünüldüğü zaman kahraman ya da kahramamanın yanındaki kişilerle özdeşleşmemiz şaşılacak bir şey değildir elbette fakat çoğu Western filmlerinde kadın izleyici olsak da filmdeki kadın karakter yerine erkek kahraman ya da erkek karakterlerle özdeşleştiğimiz düşülecek olursa filmimizin bu açıdan da diğer pek çok Western filminden ayrıldığını söylememiz mümkündür. Çünkü pek çok popüler sinema türünde olduğu gibi Western’de de kamera, adeta bir erkek gözü gibi işlev görmekte ve erkeğin etken, kadının ise edilgen rol oynadığı bir dünya görüşü, perspektif ve ideoloji yansıtılmaktadır(-ki Westernde bu durum  inanılmaz derecede barizdir).  Bu sebeple biz kadın izleyiciler olarak bile,  Western filmlerinde ‘evde çocuklarına bakan anne ya da salonda erkekleri eğlendiren eğlencelik kız’ rollerine sıkışıp kalmış kadın karakter yerine; at üstünde, elinde silahı ile erkeklik ve gücünü kanıtlayan erkek karakterler ile kendimizi özdeşleştirmekteyiz. Fakat bu durum Johnny Guitar’da böyle değildir. İzleyici erkek de olsa kadın da olsa kendini Vienna’yla özdeştirir; çünkü Vienna filmin kahramanıdır ve iyi tarafın en önemli karakteridir. Tabii bu açıdan bakılacak olunca olayı kadın karakterle özdeşleştirmenin yanında, ‘kahraman’ olan karakterle özdeşleştirme durumu ortaya çıkar. Bu durum ise Westernler açısından son derece alışıla geldik bir durumdur. Zira, yapılan bazı araştırmalarda Kızılderili ve beyazların savaşını beyazları kahraman göstererek anlatan filmleri izleyen kızılderilerin çoğunun kendini bu filmlerde kendi ırkları değil de kahraman olan ya da kahramanın yanında olan beyaz karakterlerle özdeşleştirdiği düşünülecek olursa; filmde kahraman olarak gösterilip iyi tarafta yansıtılan karakterlerle özdeşleşmemiz sürpriz değildir. Yani Johnny Guitar’da da iyi karakterlerle (Johnny, Kid) özdeşleşmemiz sürpriz değildir. En çok özdeşleştiğimiz karakterin bir kadın karakter olan Vienna olması Western türü açısından ilginçtir fakat Vienna’nın filmin kahramanı ve iyi tarafın başı olarak yansıtıldığı düşünülecek olursa bir Western’de filmin kahramanı ile özdeşleşmemiz son derece doğaldır ve istenilen şeydir. Kaldı ki Vienna film boyunca çift yönlü bir şekilde verilir. Kararlı, gerektiği zaman ve kendini, iş yerini koruması mecbur olduğu zamanlarda eline silahını almaktan çekinmeyen, Westernlerdeki erkekler gibi giyinen(filmin başında Vienna klasik bir Western erkeği gibi giyinmektedir.) ve ültimatomlara kulak asmadan bildiğini okuyan,  ‘‘erkeklerle benzeşen tarafı vurgulanan Vienna’’;  hem de erkeklerin aşık olduğu ve unutamadığı, vurulan genç karakter Turkey’e  bir

annenin korumacılığında yaklaşan yapısı, Vahşi Batı’da kendini korumak ve gücü ile bağımsızlığın altını çizmek için giydiği

klasik kovboy kıyafetlerinin altında güçlü fakat hiçbir zaman da Clamity Jane gibi erkeksi olmayan, kadın olan tarafından vazgeçm

eyen(Ama asla femme-fatale değildir Vienna) ‘‘dişi olan yanı, kadınlığı gözler önüne sergilenen Vienna’’ … İşte belki de erkek izleyenlerin de Vienna’yla kendini özdeşleştirmelerinin karakterin filmin kahramanın olması yanında, Vienna’nın bu çift yönlü sergilenişinde ağır basan erkeksi yanıdır.

Kısacası filmi izlerken izleyici en çok filmin kahramanı olan Vienna’yla, ardından da iyi tarafta olan diğer karakterle özdeşleşmektedir.

 

ŞAİR OLMAK

Hayatla yapılan en ağır antlaşmadır şair olmak. İki üç mısra karalamak değil de hayatı şiir gibi yaşamaktır. Bir Züleyha’nın gönül verdiği Yusuf olmaktır kör kuyularda. Maşuğun onca vefasızlığına karşın onun saçının her teline şiir dökmektir şair olmak. Her gece sâkilerle yâd etmektir geçmişi.

Şair kaderi ayrılığa çıkar daima. Yâr gider şair kaleme sarılır, susmaz şair dili anlatır da anlatır. Yolda yürürken de aklına şiir düşer, bir dostla tavla atarken de… Garson çay verirken bile aklına şiir düşer. Belki de yaza yaza bitirmeye çalışır içindeki aşkı ama ne yazmanın sonu gelir ne kara sevdanın. Avutmaz hiçbir şey…

Dost sohbetleri bile derman olmaz şaire. Bakın Cemal Safi ne güzel söylemiş

Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam

Avunabilmek için bir tavla atıyorsam

Garson çayı uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam

Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış

 

Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok

Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok

Sen dönmeden aynaya bakacak, yüzüm de yok

Aynalarda kendimi göresim sende kalmış

 

Şair olmak sır testisinden geçip Mevlana’nın gel bestesine ulaşmaktır. Baştan aşağı yangındır, yandıkça ileri gitmeyi istemektir. En zoru da sevgilinin bunları hiç hak etmeyen biri çıkmasını göze almaktır.Vefasız olsa bile bir bakışından bin şiir dermektir. Ayrılıklarla geçinmeyi öğrenmektir. Bazen en mutlu anında sırf şiir yazabilmek için çekip gitmektir yâr koynundan. Valizinde sözcüklerden başka bir şey olmadan diyar diyar dolanmaktır belki de…

 

Ezan sesleri yükselmeye başladığında aklına iki mısranın da düşmesidir.

 

Ve ezanlar

Çaresizliğimizi haykırmakta

Allah’a

 

Sonunu bile bile başın dimdik yürümektir uçurumlara doğru.

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Cihan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

 

Bazen kendini kurban etmektir İsmailce.. Bazen ateşlere atılmaktır İbrahim misali. Bazen isyan etmektir kadere. Ama dönüp dolaşıp şiirlere sığınmaktır. Uykun kaçınca bir şiir mırıldamaktır yatağının içinde. Yalnızlığınla arana giren yegane şeydir. Uyandığında giden vefasıza sitem etmektir aynalarda…

 

 

 

Sen dudaklarımın kuruluğunda

Hâlâ mırıldanmaya çalıştığım

Son şarkı..

Gözlerinin bestesi olsa da

Bir of çeker gibi dönerek geçen yıllara

Çıkarabileceğim son ses

Sorun o değil de

Seni istediğimde

“Son bir yudum su” anlıyor herkes

 

Demiştim bir şiirimde. Bir yudum su gibi özlemektir onu son nefesinde. Ve son bir veda şiiri, azraile..

 

 

Kavuşmayı delice beklemek ama kavuşunca Aysel git başımdan diyebilmektir Attila İlhan gibi. Onu karşında görür görmez gönül nikahını kıymak, ama bir süre sonra bu sevdadan cayalım diyebilmektir.

 

Seni bilmem ama ben kararlıyım

Şu garip sevdadan cayalım gitsin

Bu aşkta senden çok ben zararlıyım

Bir kumar oynadık diyelim gitsin

 

Sevgilinin adı hep değişir şiirlerde. Almila, Aysuda, Ayşen, Ayten ve daha niceleri… Ama yazılan tek kişi vardır aslında. Yüreğinizde tek bir imza, tek bir fotoğraf vardır ki her şiiri ona yazarsınız. Her şiiri ona yazıp başkasının gözlerine bakarak okumak zorunda kalmaktır şair olmak… Şüphesiz her güzelden ilham alınır da, tek peteğe bal yapabilmektir.

 

Kimi zaman sevgiliyi uzak bir kentte düşünmek kimi zaman da uzaklara yollamaktır.Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası gibi. Kendinden önce ki bütün şairlerin hikayelerini yaşamaktır şair olmak. Mona Roza’yı her dinlediğinde gözlerinin dolmasıdır mesela, çünkü aklınıza gelir Muazzez Hanım’ın cansız bedeni gözlerinizi kapatınca…

 

 

Yapraklar teker teker düşer ağaçlardan. Saçlarınız ağarır, yaşlanırsınız, ama o hep aynı kalır ilk gördüğünüz gün ki gibi… Bakın Murathan Mungan ne diyor bizlere şu mısralarıyla :

 

Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya

Bir baktım Fahriye abla!

Kırk yıllık bir rötar yapmış

Erzincan treni

Ben gelmişim şu yaşıma

O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha…

 

Adını mıh gibi aklında tuttuğunun kaleminden dökülmemesini engelleyememektir şair olmak. Aslında cesurluktur şair olmak; aşkını tüm dünyanın öğrenmesine göğüs gerebileceğini göstermektir sevdiğin kadına.

 

Bazen rakı şişesinden balık olmak bazen de yağmurdan kaçmaktır. Ayağın takıldığında ayrılığa, “elimden tut” diyebilmektir. Şiirlerde kendine bin tane dar ağacı kurup bir kez bile ilmeği boynuna geçirememektir.

 

Zordur şair olmak. Herkes iki üç mısra karalar karalamasına da; işte asıl mevzu ŞAİR GİBİ YAŞAMAK…

 

İTALYAN YENİ GERÇEKÇİLİĞİN BAŞYAPITI : BİSİKLET HIRSIZLARI

Yönetmen: Vittorio de Sica
Senaryo : Cesare Zavattini
Yapım : 1948 , İtalya
Tür : Dram
Oyuncular : Lamberto Maggiorani,  Enzo Staiola, Lianella Carell, Elena Altieri

İTALYAN YENİ GERÇEKÇİLİĞİN BAŞYAPITI : BİSİKLET HIRSIZLARI

Sıradan bir işçi…Hayatta kalabilmek için bir iş… Bu iş için gereken bir bisiklet…
Hollywood’un bir anlamda insanlara uyanıkken güzel rüyalar görme fırsatı sunan
anlayışına karşı tepki olarak 1940’lı yıllarda “İtalyan Yeni Gerçekçilik” akımı ortaya çıkmıştır.Bu akım temelde amatör oyunculuk,doğal mekan ve doğal ışık üzerinde durmuştur.Bunun yanı sıra  toplumsal gerçekleri olduğu gibi gösterme ve bazı mesajlar verme amacını gütmüştür.
“Her insan bir rolü mükemmel bir şekilde oynayabilir: Kendini” diyerek sinemaya bakışını ifade eden Vittorio De Sica  bu dönemin ( bu akımın ) önde gelen yönetmenlerinden biridir. Yönetmenin en iyi filmlerinden biri olan “Bisiklet Hırsızları”  da savaş sonrasında birçok ülkede olduğu gibi İtalya’da da baş gösteren işsizlik, yoksulluk ve var olma mücadelesi gibi konular üzerinde durarak dönemin ve bu akımın dikkat çekici filmlerinden biri olarak sinema tarihine geçmiştir.
Filmin hikayesine bakıldığında; Cesare Zavattini ( senarist), yoksul bir adam olan Ricci’nin (Lamberto Maggiononi)
ailesiyle birlikte hayatta kalma mücadelesini anlatır. Ricci’nin bulduğu yeni işte mutlaka bir bisikleti olması gerekir.
Olaylarsa varını yoğunu vererek aldığı bisikletini çaldırması üzerine gelişir. Oğlu Bruno ile birlikte bütün Roma’da bisikletini arayan Ricci sonunda pes eder ve kendisi de bisiklet çalmaya karar verir. Ancak tam bir bisiklet çalacakken yakalanır ve bir anda aşağılanan, toplumda dışlanan bir adam haline gelir.Burada Ricci’yi bir fabrika işçisinin, oğlunu da gazete satıcısı bir çocuğun oynaması De Sica’nın sinemaya bakışını  ortaya koymaktadır.(“Bir işçiyi en iyi gerçek bir işçi oynayabilir.” anlayışı)
Bazı sinemacıların,sinema  işinde olma sebebim diye gösterdikleri 1948 yapımı film; gösterildiği dönemde
sadece İtalya’da değil, diğer tüm Avrupa ülkelerinde ve hatta Amerika’da da büyük ilgi
toplamıştır. Filmin duruşunu düşündüğümüzde 1949’da En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü’nü alması da atlanmamalıdır.
Belki de “Bu film gerçek bir  başyapıttır.” demek “Bisiklet Hırsızları” için söylenebilecek en anlamlı sözdür.