65.SayıŞairane

Gönül Hırsızı

2 Mins read

İlk ben gördüm… 
Sekiz renkli ebemkuşağını. 
Kimsecikler görmeden de 
Hırsızlamak en doğal hakkımdı. 
En çömezinden… 
En kendini bilenine kadar… 
Bütün ressamlar, 
Renkleri renklerle tokuştura dursun. 
Eritsinler fırçaları zamanın tualinde. 
Ama haberleri olsun, 
Sekizinci renk benim paletimde. 

Nasıllığını söyleyemem, 
Vedûd ile benim aramda sır. 
Ama bunca günahıma rağmen, 
Hem de yeni bir günah için… 
Cennete giren de ilk benim. 
Gerçekten de melekler, 
Melekler kadar safmış ki 
Süzüldüm de kanatlarının arasından… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 

Hırsızdım, 
Tamahkâr değildim ama. 
Aldım sadece beşincisini. 
Kışı kardelenlere bıraktım. 
Tomurcuklaraysa baharı… 
Yazı bıraktım çocuklara. 
Alın terlerine de sonbaharı… 
Ama kimse başka mevsim aramasın. 
Çaldığım o anda doldurdum gözlerime… 
Beşinci mevsim benim gözlerimde 

En ihtişamlı Kehkeşan’da, 
Asırlardır dolaşan… 
Bir usanmaz seyyahtı hırsızlığım. 
Bütün yıldızları, 
Ruhumun mihengine vurdum. 
Yüreğimin eleğinden geçirdim de tek, tek… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Komiktir insanoğlu. 
En tükenir kalemlerin adını, 
Tükenmez kalem koymuştur. 
Ama hak vermiyor da değilim, 
Daha piyasaya sürülmeden… 
Bitmez kalemlerin hepsini… 
Çalmasaydım ben, 
Formülünü de yutmasaydım, 
Hem ölmemiş olsaydı mucidi kahrından, 
Şimdi herkesin… 
Bir bitmez kalemi olacaktı. 
Ama kimsenin aklına gelmedi, 
Bitmez kalemler benim elimdeydi. 

Dillerini çaldığım çağlardan beri, 
Kuşlar hep böyle tekdüze öter. 
Hep aynı nakaratta şakır. 
Hem insafa gelip de 
Harfleri çalarken… 
Birkaç harf bırakmasaydım, 
Tarih bile başlamayacaktı. 
Başı en mağrur medeniyetlerden, 
Yitik kavimlere kadar hepsinin, 
Evet hepsinin… 
Kopya ettim bütün imlerini. 
Kimsecikler sırrımı sezemedi, 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 

En babayiğit şairlerin bile, 
Sevdası uğruna 
İğne ipliğe döndüğü, 
İlham ülkesinin, 
O en nazlı ilham perisinin 
Kalbini de ben çaldım. 
Şairlerin boşunaydı yalvarmaları… 
Serenadları nafileydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
En safını ve de en sıcağını sevginin, 
Neredeyse çalacaktım 
Ki annelere kıyamadım. 
Çalamadım. 
Ama annemin sevgisiyle… 
Mayaladım da sevgimi, 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Sekizinci renk benim paletimde… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 
Beşinci mevsim benim gözlerimde… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Bitmez kalemler benim elimdeydi. 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi.. 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
Hepsini, 
Hem de hepsini… 
Ben çaldım. 
Tamahkâr değildim… 
Hırsızlığı da bilmezdim… 
Ama ihtiyacım vardı. 

Sandım ki; 
Bütün bu topladıklarımla, 
Onu bir kerecik anlatırım. 
Sandım ki; 
Bütün bu çaldıklarımla, 
Ona bir şiircik yazarım. 

Ama aldandım; 
Çaldıklarım kifayetsiz… 
Hırsızlığım nafileymiş. 
Lâl-im-i bozamadım… 
Gülüme, gönlümce bir şiir yazamadım. 

21.02.2010

SADİ ATAY

65.SayıEditörden

AŞKIN KİTABINI YAZAN YAZMIŞ; BİZ DERGİSİNİ ÇIKARTIYORUZ

1 Mins read

    Aşk; üzerinden aylar, mevsimler, seneler geçse de nefes almaya devam ediyor hepimizin kalbinde. Şiirler yazıp şarkılar söylüyoruz vazgeçemedeğimiz bu tutkuya ya da vazgeçemediklerimizin uğruna. Aşka küsme çocuk / gene gelir / barışır koynunda hayatın / onu düşman görme çocuk / o ki en büyüğüdür nefes almanın / yanılgıdır / yangındır / dilindeki sözdür lâl olmuş yalnızlığımızın diye mısralar karalıyorum aniden..Tanımlanmamak istercesine karşı çıkıyor tüm şehvetiyle..Ve biz kalbinde aşkı yaşatanlar mağlup oluyoruz her seferinde…

    Bir yangına yahut yalnızlığımıza kurban gidiyoruz.Dünya ki sahne alacağı ilk perdeydi aşkın, ve bizler ilk oyunculardandık. Aşka küsmek mümkün mü , doğaçlama yaşadığımız bu oyunda ? Kuralsızlıktı aşk, tek kuralının pençesinde. Tek kuralı vazgeçilemiyordu, çılgınlığım oluyordun  satır aralarında…

   Belki bazılarımız yenik düştü aşka, küsmeye kalktı belki de yalnızlığının ardında. Hayallerimizi, umutlarımızı yitirdik, kaybolduk dar sokaklarda..Evet bugün 14 Şubat; milyonlarca sevgili birbirine en büyülü kelimeleri söylüyor, ve milyonlarca insan isyan ediyor bırakıp gidenlere..Küsmemeli aşka, yine gelir yine güldürür yüzleri diyerek aşkın büyülü sözlerini yazıyoruz bu sayımızda..Aşkın büyüsüyle dönüyor başımız, heyecanımız oluyor satır araları..

   Aşkın kitabını yazan yazmış, biz dergisini çıkarıyoruz…

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK

65.SayıŞairane

SÖZÜ BİR YAKALAYABİLSEM

1 Mins read

Ah Sevgili…aklımın ermediği
yürürken birtürlü öğrenemediği
bu mısraları adımlarken bile
yere düşüp canı acıyan çocuklar gibi
şaşkınım…
halbuki ; avuçlarımın içine seni doldurmuştum
o an sıkamadım
o an tutamadım
âh ile vâh arasında başladı kalp atışmalarım
titrek bir suskunluğun içinde söylemeliydim
sessiz çığlıklarım yırttı dudaklarımı
nefesimi aradım
söylenmesi gerekeni bulamadım
nidâlarıma ,işte böyle kızgınım…
dilimin görkemi bile alt üst oldu telaşımdan
n’olur sen ayır kelimeleri
kırkikindilerde yıkanmış kirpiğimden,kaşımdan…

hayallerim çekilmeden başımdan
yeniden dirilmek diyorum
toprağa düşen tohum gibi dirilmek…
irkilmek diyorum derinden
yalnızlığımdan sıçrarken
aynalara sulara çarpmak …
ah sevgili…
sözü bir yakalayabilseydim uğraştırmazdım seni
anlardın
şu anlar sessiz tadlardayım
durup durup iç çekmelerdeyim
karar veremiyorum
ben kekeledim
havada seslerim erimeden
acziyetimin âkıbetine
seni kopçaladım
lûgâtımın iki yakasını buluştur
uğraştırma beni
korkmasın bende tomurcuk tomurcuk
büyüyen korku
haydi başla ve
özlemdeki vuruştur bu,
oku…
N.MİRDOĞAN

65.SayıNaçizane

İZLE KENDİNDEN GEÇ ~ 3

2 Mins read

        İzle Kendinden Geç adlı yazı dizimin son dizisini yayımlamış bulunuyorum. Siz okurlarıma faydalı olabilmiş olmayı umuyorum. Keyifli okumalar diliyorum.

        Bilinç altına iletiler, telkinler yollamanın bir diğer yolu da sanal reklamlar. Bir çok filmde, dizide, futbol müsabakasında koltuğumuza kurulup ekranı izlerken “İzlemiş olduğunuz bu filmde/dizide/müsabakada sanal reklam uygulaması vardır.” ibaresine rastlamışsınızdır. Peki bunun anlamı ne diyebilirsiniz. Sanayi Bakanlığı sanal reklamı şöyle tabir ediyor: “Sanal reklam, hukuken kullanımı meşru görüntülerin canlı veya banttan bilgisayar marifeti ile manipülasyonu ve söz konusu görüntülerde yer alan, muhtelif unsurları reklam amacı ile halihazırda kullanılan veya ileride geliştirilecek teknolojiler vasıtasıyla oyun sahası ve çevresi üzerine düşürülen tüm görüntülerdir.” Televizyon izlerken , futbol müsabakalarında seyircilerin üzerine gelecek şekilde gösterilen reklamlar, film ya da dizi izlerken olmayacak yerlerde reklamların konulması hep sanal reklam uygulamalarıdır. Bir filmdeki 25. karelerin normal şartlarda görünmesi mümkün değilken, bilgisayar ortamında belli program aracılığyla mümkün olabiliyor. Bunun için inceleyeceğiniz filmi bilgisayarına kaydedin. Mediaplayler ile izlerken film sahnelerini 1/16 yavaş izleme modunda, “klocodec” ile izerken alttaki ok işaretlerinden “Decrease Speed”e üçkez tıklayıp filmi en yavaş moda getirerek her saniyeyi yaklaşık beş saniye de izleyebileceksiniz.  Böylelikle her karedeki ayrıntıyı rahatlıkla görebileceksiniz. Deneme yapmak isterseniz ödül almış filmleri tavsiye ederim.

        Bu kadar söylemden sonra bilinç altına yönelik görsel ve işitsel yayın yapmanın, reklamlar yapmanın yasak olup olmadığını sorgulamamız gerekmez mi? Tabi ki gerekir. Konuyla ilgili olarak RTÜK: ” Teknik cihazlar vasiıtasıyla televizyon yayınlarında çok kısa süreli görüntüler kullanarak, izleyicilerin ancak bilinç altı ile algılayabilecekleri ürün veya hizmetlerin tanıtılmasına ilişkin mesajlar içeren reklamlar” olarak tanımlama yapmıştır. Yasalarımız tüketiciyü koruma adına yasal düzenlemeler yoluna gitmiştir. 3984 sayılı yasanın 20. maddesinde: ” Reklamalrın, program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırt edebilecek ve görsel ve işitsel bakımadan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, bilinç altı ile algılanan reklamara izin verilmemesini” hükme bağlamıştır. Yine Radyo ve Televizyon Kuruluşları Reklam Yayın İlkeleri ve Usulleri ile Reklam Gelirleri Üst Kurul Payların Ödenmesi Hakkında Yönetmeliğin 11. maddesine göre: “Yayınlarda gizli reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikçe ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj vereni eloektronik aygıt veya bşka bir araç kullanarak veya yapıların ne olduğu konusunda izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyeckleri bir biçime sokarak, blinç altıyla algılanmasını sağlayacak reklamlar ya-sak-tır.!

        Yasada, yönetmelikde durum açıkça anlatılmış. Buna rağmen televizyon halen evlerimizde baş köşede baş rolünü oynamakta. Eskiler bilri mi desem artık, önceden bir televizyonu evimize alamazken şimdilerde bir televizyon az gelir oldu. Çünkü evin beyi kendi programını izlerken, evin hanımı ve çocuğu da kendi programlarını izlemek isteyecektir. Bu sebeple bir televizyon yetersiz gelmeye başladı. Bunun yanında da aile bağlarında muhabbetin eksikliğinden kaynaklı gevşemeler de meydana gelmekte. Tüketici toplumuna dönüştürüldük ya artık normal bir televizyon yerine devasa boyutlarda dev ekranlı televizyonları tercih eder olduk.

        Artık uyanmalıyız. Televizyonları gerektiği gibi kullanmalı, bilinç altına hücum etmeyen programları tercih etmeli, izlemeli ve izletmeliyiz.

        Sağlıcakla kalın…

65.SayıNaçizane

AŞKIN TÜREVİ: DEĞİŞİM HIZI

6 Mins read

Bir önerme ile başlayabiliriz: “Aşk bir kültürdür.” Aşk, toplumsal yaşamda belirli değerlerin örgüsü olarak ortaya çıkar. İçine doğduğumuz koşulların bize öğrettiği bir yaşam biçimidir, bir bakış açısıdır bu. Ancak, bunu yaşarken aşkın algılanma biçimi farklıdır. Bir yanılsama olarak içselleştirilip kültüre katılır. Bir başka deyişle, içselleşmenin kendisi o kültürdür. Duyguların arınmasına ve kutsiyet taşıyan değişkenlere tekabül eder. Birey ya da topluluk, duygularını yoğunlukla odakladığı aşk nesnesine yabancılaşır. Yabancılaşma, bir paradigmaya işaret eder. Bu paradigmada, yabancılaşmanın farkındalığı içerilmediği için, yabancılaşma olarak algılanmaz ve böylelikle yabancılaşma yeniden üretilmiş olur. Vurgulamam gerekir ki, yabancılaşmayı olumsuz bir olgu olarak ele almıyorum. Gündelik dil paylaşımında olumsuz bir duruma işaret etse de burada bir olguyu göstermektedir. Değerler ağına göre anlam kazanan duygu ve düşüncelerin içinde, anlamı taşıyan birey/toplum ile anlamın oluşturulduğu olay/olaylar arasında bire bir denk gelmeyen bir durumdur yabancılaşma. Bu açıdan, aşkı bir kültür olarak görebileceğimizi önermiş oluyorum. Bu bağlamdan bakarak, aşk üzerine bir çözümleme denemesi yapacağım.

Yazının başlığı, bir eğretilemedir, bir metafordur. Türev denince elbette akla matematik gelecektir. Teknik bir terim gibi dursa da türev, değişim hızı anlamını taşır. Bir olayı belirleyen değişkenler değiştikçe olayda da bir değişim gözlenir. Bu değişimin nasıl bir yol aldığını belirli değişken değerlerindeki değişim hızını inceleyerek anlamaya çalışırız. Aşk, bir süreçtir. Zamana göre bir yol alır, ya da değişir. Bir değişim olduğuna göre, bu değişimin bir hızı vardır. Aynen zamanla alınan yol gibi, ya da değişen hızlarda katedilen mesafe gibi. Aşk bağımlı değişken, zaman ise bağımsız değişkendir. O halde, aşkı bir fonksiyona benzetebiliriz. Fonksiyon, bir işlevdir. Bu işlev, bir sürece gönderme yapar. Süreç yaşanır. Yaşanan, anlamlar matrisidir. Anlamlar, değerlerin yaşanma biçimidir. Bir kültürdür. İşlev bir ideolojik aygıt olarak aşkı tanımlar. Öznesi ve nesnesiyle sahneye çıkar. Bir fonksiyonu izler. Ancak bu fonksiyon bazı bakımlardan kaotiktir. Aşk, titiz ve kırılgandır. Çok küçük tavır ve tutum değişimlerinin öngörülemeyecek sonuçlara yol açması nedeniyle kaotik bir yapı da gösterir. Bu nazik yapının korunması için bir kültür örülür. Kültürü sürükleyen ve yeniden üreten ideolojik altyapı birçok metaforla desteklenir. Yazının sonunda bu metaforlardan örnekler vereceğim.

Bir fonksiyonun değişim hızı, türev metaforu ile karşılanır. Türev, bir fonksiyonun bir noktasında eğriye teğet olan doğrunun eğimini verir. Türev metaforu, duygularımızın değişimine tekabül eder. Zaman, kültürü ören sayısız değişkenin temsilcisidir. Bu devinim içinde aşk, bir yanılsama olarak algılanır. Bu yanılsamada aşk durağandır, statiktir, değişmez. Durağanlık, bir yüceltme olarak ideolojikleşir. Bir bakıma, türev sıfıra eşitlenir gibi hissedilir. Yanılsamanın içinde, değişimin olmadığı sanılır. Yüceltilen aşk kutsallaşır. Özne, aşkın nesnesine yabancılaşır. Aslında, özne ve nesne bir kültürel ağda, ya da bir göstergeler sürecinde yeni anlamlar kazanır. Değişim hızının sıfırlandığı biçiminde bir algılamayla anlam değişir. Yüceltme metaforu yabancılaşmayı gösterir. Yabancılaşma ise, yeni bir değişime işaret eder: Aktarım (transferans). Aktarımın türevi devreye girer, aktarım yeni değişim hızlarıyla yeni bir sürecin göstereni olur.

Bir duygu seli olan aşk, her bireyde bir öykü olarak yaşanır. Öykü, aşk sürecini betimler. Öykü, değişimin sahnelerinden oluşur. Değişim metaforu olan fonksiyon da bir metafordur. Değişim hızını fonksiyon metaforu ile aydınlatırız. Değişim ve değişim hızı, anlamın altını çizerek, aşkın sanıldığının aksine durağan duygulardan oluşmadığını belirtmektedir. Değişim hızı zaman içinde farklı değerler alır. Bazen hız düşüktür, değişim hissedilmeyecek kadar azdır. Kimi zaman aşk köprüsünde sarsıntılar olabilir. Değişim hızlanır. Dik yamaçlı hızlara erişilir, türev büyük bir değer alır. İlginç olan, tüm bu değişimlerin zaten aşka ait olduğunun düşünülmesidir. Kaderci bir belirlenimcilikle karşılanan bu duygu ırmaklarının kültürel bir süreç olarak algılanmamasıdır. Haklılık-haksızlık, iyi-kötü gibi kutuplaşmalar, görev, zorunluluk, tanımlılık gibi durağan değerlerin  belirleyici olduğu bir metaforlar pazarıdır yaşanan. Tek sözcükle, bir kültürdür.

Psikanalizde aşk aktarımdır. Aşkın derin kavramı ve ifadeleri aktarım sorunsalında kendini gösterir. Aktarım, bir yer değiştirmedir. Yanılsanmış bir kimlik durumudur. Denilebilir ki, psikanaliz aşkı ucuzlatır. Ama hiç de öyle değildir. Aksine, aşkı anlamaya çalışır. Aşkı bir sorun olarak değil kültürel bir sorunsal olarak açımlamaya çaba gösterir. Aşk, bir labirenttir. Aşık olmak bir labirentte kaybolmaktır. İnsan, aşkın çizdiği yollarda yolunu kaybeder, kendisini kaybeder. Psikanaliz aşkın yolunu izler. Psikanaliz sürecinde, bireyin kendisini nelerin aşık ettiğine ve nelerin onu arzulayan özne yaptığına yakınsanır. Freud’un deyimiyle, “aşkın koşuluna” yaklaşır. Yakınsama bir değişim sürecidir. Analiz sırasında bu değişimin karmaşık inişli çıkışlı hızlarına rastlanır. Aşkın yarattığı ruhsal yapı bir değişimin öyküsüdür. Kültürel büyüklüklerin tasarlayıp mimarlığını da üstlendiği bu duygu ve itkilerin bir türevi vardır. Türevlerin bir araya gelerek dans ettiği, karşılıklı etkileşimlerin sergilendiği, değişim hızlarının “aşkın koşulu” çevresinde ilişkilendirildiği bir değişimin öyküsüdür sözü edilen. Bu öyküde, paradigmanın yeniden üretimini üstlenen metaforik bağlara biraz göz atalım şimdi de.

Aşk metaforları bize çok şey anlatır. Aşk metaforlarından bazıları arasında dolaşarak, dile gelen ifade örnekleriyle devam edelim:

Aşk, fiziksel bir kuvvettir: “Aramızdaki elektriği hissedebiliyorum”, “Onun tarafından mıknatıs gibi çekilmiştim”, “Aralarında denetlenemeyen bir çekim vardı”, “Etraflarındaki atmosfer her zaman yüklüdür”, “İlişkilerinde inanılmaz bir enerji var”.

Aşk, sağlıkla ilişkilidir: “Bu, hasta bir ilişkidir”, “Kuvvetli ve sağlıklı bir evlilikleri var”, “Bu evlilik ölmüş, bir daha canlanamaz”, “Yavaş yavaş, ayaklarımızın üzerinde durabiliriyoruz”, “Böyle giderse aşklarını yok edecekler.”

Aşk, bir büyüdür: “Aramızdaki büyü bozulmuş”, “Beni büyüledi”, “Aklımı başımdan almıştı”, “Güzelliği karşısında nutkum tutuldu.”

Aşk, deliliktir: “Onun için deli oluyorum”, “Kendisini görünce ne söyleyeceğimi bilemiyorum”, “Bu gidişle tamamen delireceğim”, “Ondan sonra bizde akıl mı kaldı.”

Aşk, bir savaştır: “Onun için savaştım, ancak sonunda yenildim”, “Kısa sürede beni fethetti”, “Baskılarına dayanamayıp kaçtı”, “Yavaş yavaş onu elde ediyor”, “Üzerinde egemenlik kurdu.”

Aşk, bir işbirliğidir: “Aşk, bir uğraş gerektirir”, “Aşk, işbirliği ister”, “Aşk, kendini adamayı bekler”, “Aşk, uzlaşmak üzerine dayanır”, “Aşk, sorumlulukların paylaşımını gözler”, “Aşk, sabır ister”, “Aşk, özveri gerektirir”, “Bu ilişki için çok emek verdim, karşılığını beklemem normal.”

Yorum gerektirmeyecek kadar açık olan bu metafor ve dile gelen ifadeler, aşkın insan türünün tarihsel evriminde bir kültür olarak ne kadar renkli, üretken, ve itici güçlerle dolu olduğunu göstermektedir. Aşk, ne olumludur ne de olumsuz. O, kültürel bir olgudur. Uygarlık tarihinde farklı değişim hızlarında yol alan yabancılaşma süreçlerinde enfes öyküler üreten aşkı anlamak, anlama çabası içinde olmak aşkı küçültmez. O uykudan uyanma kaygısını hiç tetiklemez.

Almaşık bir yaklaşımla farkındalığın sanatına bir göz atmak hoş olabilir. Bir yüceltme olarak aşkı; sahiplenme, aidiyet ve beden/ruh üzerinden mülkiyet gibi toplumsal devinimin öğelerini de içeren kültürel bir bağlamda ele almak. Evet, eleştirmek değil eleştirel yaklaşımlarla anlama çabası içinde bulunarak farkındalığın evrimini sağlamak. Bilginin özgürlüğünü gözleyen sonsuzluk yollarında kendimizi de içeren bütüne birazcık yaklaşabilmek…

65.SayıNaçizane

AŞKIN BOYUTLARI: PLATON, TASAVVUF VE DEDE KORKUT

7 Mins read
Küçücük cüssesine bakmayıp bütün dünyada; Doğu’da ve Batı’da, yaratılışta ve mahşerde, maddede ve mânâda dolaşıp duran, gönüllerde attığı her adımda birilerini yakıp birilerini pişiren bir haylaz histir aşk. Üç harfinin altına gizlediği nice esrârı vardır da kimseler bilmez. Bu esrârı çözmek için bütün dünya dillerinde nice türküler yakılmış, nice hacimli kitaplar yazılmış, nice kutlu destanlar söylenmiştir de yine de aşk üstüne söz söylemekten el çekmez insanoğlu. Yunus diyor ya:
Aşksız adam dünyada belli bilin ki yoktur,
Herkesin bir nesneye sevgisi var, âşıktır.
İşte bu cümleden olarak dünyada bugüne kadar var olmuş bütün ruhlar aşkı mutlaka tatmıştır, denilebilir. Bütün varoluşun nüvesi olan aşk her bir kulun içindeki cevherdir. Hatta aşk Yunus’un zaman kavrayışına göre ezelidir, aşkın varlığı maddenin varlığından önce olmuştur ve ruhlar var edildiğinde aşk insanın canının sıcaklığını ateşleyen bir kıvılcım olmuştur. Bu felsefi görüşlerini Yunus “Yer gök yok iken aşk vardı, ne var ne yoksa aşk meydana getirdi.” diyerek ifade eder. Varlık alemi aşkla var oldu, aşk bittiğinde varlık ruhsuz bir ceset gibi solup düşecek, çünkü “Aşktır yere göğe direk.”.
Varlığımızı her damarımızdan sarmalamış olan aşkı nasıl tanımlayabiliriz? Bu imkansız bir iştir çünkü aşk tanımsız ve bilinemezdir; o ancak zannedilebilir. Aşkı yaşadığını ileri süren, onu tanımlamaya kalkan insanlar ancak zannettikleri şey üzerine konuşuyorlardır: “Diliyle aşk diyenler aşkın ne olduğunu bilmez”. Aşk istisnai gözler tarafından “sezilebilir” ancak onlar tarafından bile kolaylıkla “bilinemez”. Aşkı ancak aşk, kendisini yaşayana idrak ettirir, aşkı anlatabilmenin her hangi bir yöntemi yoktur. Mevlana’nın “Aşk nedir?” diyenlere “Benim gibi ol da bil.” demesi, Mecnun’un “Leyla’yı bir de benim gözlerimden gör.” demesi aşkın tanımının ancak kişinin kendi gönlünde ve subjektif olarak yapılabileceğini gösterir. Her ne kadar aşk kategorik olarak aşk-ı cismani (tensel aşk, maddi aşk), aşk-ı marazi (karasevda, melankoli), aşk-ı eflatuni (platonik aşk) ve aşk-ı ilahî (Tanrı aşkı) adında dört başlıkta tasnif edilse de Yunus’un ifadesiyle dünyada birbirinden farklı yüz bin türlü sevgi vardır, kişi özüne hangisi layıksa onu aşk diye bilir ve yaşar.
Aşkın varlığı bu denli çeşitli olunca birbiriyle bire bir örtüşen veya birbiriyle taban tabana zıt aşk algılarının varlığından söz edebiliriz. Biz bu yazımızda aşkın Platon felsefesi ile İslam Tasavvufu’ndaki ortak kavranışı ve Dede Korkut’taki boyutları üzerinde duracağız.
Eskilerin aşk-ı eflatuni dedikleri kavram, zamanımızda platonik aşk adı ile anılıyor. Tahmin edileceği üzere bu kavram, Eflatun olarak da tanınan yunanlı filozof Platon’dan adını alır. Şölen’de açıklandığı üzere, Platon’a göre ancak felsefi bir bakışa sahip olan kimse, ideaların bilgisine giden yolu geçebilir; bu felsefi bakışın adı “eros”tur. Eros, Yunan aşk tanrısının da adıdır. Platon’a göre eros, fani insanın maddi dünyanın sınırlarını aşıp manevi dünyaya, ölümsüzlüğe çıkma ihtiyacıdır. Güzel bir bedene duyulan haz, erosun en alt düzeydeki tezahürüdür. Platon, Yunanca’da “üreme dürtüsü” anlamında tensel bir hissi ifade eden eros kavramına, manevi ve yüceleştirici bir anlam kazandırır. Aşk insanı Platon’ca “İdeaların Bilgisi” diye adlandırılan mutlak varlığa ulaştırır. Tasavvuf ehli de aşkı mutlak varlığa yani Allah’a ulaşmada en önemli vasıta olarak görür.
Platon’a göre duyusal olandan yüzümüzü çevirip kavramlara bakmamızı öğreten matematik ve müzik, erosa giden yolun araçlarıdır. Benzerliğe bakınız ki, Mevlevilerin üflediği “ney”in sesi, cennetin sesine en yakın maddi algı olarak bilinir; Mevleviler Allah’ı daha yakından hissedebilmek için ney üflerler. Ney semazenin aşkını harlandırır ve vecd içinde yanmakta olan gönül, maşuk olan Allah’ı daha iyi kavrayabilir. Müzik, tasavvufta Allah’a giden yolun temel araçlarındandır. Alevi semahlarında da bu olgu çok belirgin olarak ortaya çıkar: Aleviler semahlarında bağlama çalarlar ve bu müziği Allah’a ibadette huşu aracı olarak kullanırlar. Bağlamanın sesiyle turnalar gibi dönen canlar sevgiliye (Allah’a) doğru kanatlanır, aşk ile süzülür gider.
Platon’a göre bilim (bugünkü anlamda matematik), erosa giden yolun bir aracı olması münasebetiyle değer kazanır. Mutlak hakikate ancak aşkla ulaşılabilir, bilimin Platon’a göre en büyük değeri onun, dediğimiz gibi, algılarımıza saplanmaktan kurtulup kavramlar üzerine konuşabilmemizi sağlaması ve düşünme yetimizi terbiye etmesidir. Hakikate ulaşmaya çabalarken algılarla sınırlanan ya da manasız işlere takılıp kalan insan bilimle terbiye olacak, daha sonra kendini aşkın ellerine bırakarak İdeaların Bilgisi’ne varabilecektir. Bilimin Platon’daki bu kavramsal konumunun, temel İslam düşüncesiyle paralel olduğunu çok sayıda ayet ve hadisten müşahede edebiliriz. Tasavvufta da bilime ciddi değer verilmekle birlikte bilim aşkla kıyaslandığında hakikate ulaşmada yetersiz ve sınırlı bir araç olarak kalmaktadır. Bilimin ve aşkın tabiatlarından yola çıkarak onların kişiyi hakikate ulaştırma güçlerinin mukayesesi bir başka araştırma konusu teşkil etmekle birlikte, Platon’un ve İslam Tasavvufu’nun bilim-aşk kıyasının paralelliğini Fuzuli’den bir örnekle ifade edelim. Fuzuli, gerçeğe ulaşmada aşka bilimden daha üstün bir yer verdiğini şu beyitinde söyler;
Aşk imiş her ne var âlemde,
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.
Platon’a ve İslam Tasavvufu’na genel bir şekilde değindikten sonra bir diğer başucu eseri olan Dede Korkut’un aşk algısından bahsedelim. Dede Korkut, ilk Müslüman Türklerden olması hasebiyle Anadolu’daki İslam Tasavvufu’nu besleyen kaynaklardan biri olarak ele alınabilir ancak onu, metodolojik bir hata yapmamak için İslam Tasavvufu’na dahil etmiyoruz. Dede Korkut tasavvuftaki “Allah’a ulaşma” gayeli kutsi aşk algısından daha somut bir aşk algısı sunar; onun işlediği aşk daha çok toplumsal dengenin ve mutluluğun, aileyi oluşturan birleştirici güç olması sebebiyle temelidir.
Dede Korkut Kitabı’nda aşk ile ilgili öne çıkan temalar aşkın yeşerttiği fedakarlık, sadakat, özveri erdemleridir. Dede Korkut aşığın fedakarlığını Deli Dumrul boyuyla anlatır. Bu hikayede Tanrı’nın emriyle Dumrul’un canını almaya gelen Azrail, ya Dumrul’un canını ya da Dumrul’un kendi canı yerine bulacağı bir başka canı alacağını söyler. Dumrul’un, anne ve babasına durumu anlatıp onlardan birinin canını kendi canı yerine talep etmesi üzerine anasıyla babası canlarını oğulları Dumrul için vermezken Dumrul’un eşi, Dumrul istememesine rağmen tereddütsüz canını verebileceğini söyler. Aşkının gücüyle bu kadar fedakarlaşan kadın ve yine aşkının gücüyle onu reddeden, onun canını kendi canından daha değerli görüp kendi canını vermeye kararlı olan adamın halleri Tanrı’nın çok hoşuna gider ve Tanrı bencil ana-babanın canını alır, Dumrul ile karısına 140 yıl ömür verir. Aşkın toplumsal bir unsur olduğu ve aşkın toplumu güçlendirdiği, bir diğer Dede Korkut hikayesinde Kanturalı’nın kendisine eş olacak kızın bir erkek gibi güçlü, atak, savaşçı olmasını istemesiyle anlatılır. Şöyle der Kanturalı: “Ben karakoç atıma binmeden o binmiş olmalı, ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana kelle getirmiş olmalı!” Benzer şekilde bir başka hikayede Bamsı Beyrek, beşik kertme nişanlısıyla at yarıştırır, ok atar ve güreş tutar! Sevgili olan kadın güçlü olmalıdır, lider olmalıdır, aileyi ve toplumu düzenlemeli ve çekip çevirmelidir.
Ele aldığımız bu üç felsefede de aşk insanı olgunlaştıran, kâmil insan yapan, onu hamken pişiren, toplumsal mutluluğunu artıran bir araç olarak görülmüş ve yaşanmıştır. Aşk bu felsefelerde hedonist (hazcı) bir bakışla ele alınmamış, aşkın tensel boyutuna en silik şekilde değinilmiştir.
Bu felsefelerde ortak olan -ama tasavvufta en çok belirginleşen- fikir, yanmayan insanın pişemeyeceği ve âşık olamayacağı şeklindedir. Bu fikri en güzel şekilde Mevlana “Davası aşk olanın şâhidi çiledir.” diyerek ifade ediyor. Sinezen olup göğsünü yakmayanın kalbi aşkı hissedemez.
Modern insanın muhakkak bu felsefelerdeki aşk kavramından alacağı dersler var. Fuzuli’nin
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever,
Cânı için kim ki cânânın sever, cânın sever.
 
mısraları karşısında modern birey kendini sorgulamalıdır; sevgili için mi can istiyorum, canıma sevgili mi arıyorum? Canımı sevgili için göz kırpmadan feda edeceğim bir emanet olarak mı görüyorum, sevgiliyi canımın arzu ettiği birkaç hayvani dürtünün tatmini için kullanılacak bir eşya olarak mı? Sevgilimin yoluna neler verebilirim, onun için nelerden geçebilirim ki bir çift gözü, bir tutam saçı beğenip âşık olduğumu iddia ediyorum?
Hülasa, Yunus’un deyimiyle; canını aşk yoluna vermeyen âşık mıdır?
Kaynakça:
  1. Metin YASA, Din Felsefesi Açısından Yunus Emre’de Aşk-Yaratılış-Kendi Olma, Ankara Okulu Yayınları, 2002, Ankara.
  2. Platon, Şölen, Bordo Siyah Yayınevi, 2004, İstanbul.
  3. Orhan Ş. GÖKYAY, Dede Korkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, 1976, İstanbul.
  4. İskender PALA, Kitab-ı Aşk, Alfa Yayınları, 2005, İstanbul.
65.SayıNaçizane

"ÃŞIĞIM" DEMEK İSTEMİYORUM

2 Mins read

İki insanın birbirine yakınlaşabildiği kadar yakınlaşmasıdır, aşk. Ne kadar da şık bir sözcük aslında. Üç harften oluşuyor. Alfabenin en karizmatik harfi en başta, sonra iki sessiz harf. En çok “ş” harfi sırıtıyor bu sözcükte. Kelimeye bir çekicilik katıyor. Şuh bir harf şu “ş”. Bakın, bu yaptığım tek cümlelik iltifatta bile ne kadar fazla “ş” var.

Aşkı tanımladık üstünkörü. Ama konu aşkın genel anlamına değil de benim yaşadığım yegâne tecrübeye gelirse, asla kelimelerle anlatmam partnerime, eşime olan sevgimi. İlla ki belli mi etmeliyiz bu hissettiğimiz duyguları tek bir kelimeyle? Tamam, sosyolojik bazda incelenirse, bu bir ihtiyaç. Ama beni sorarsanız, ben hiçbir zaman demedim “Ben âşığım.” diye. Her zaman kaçtım bu kelimeden. Çünkü anlatamam, anlatmak istemem tek bir kelimeyle. Bir ilişki yaşarken arkadaşlarım sorar bana, “Ona âşık mısın?” diye. Bir keresinde aynen şöyle cevap verdiğimi hatırlıyorum: “Yeşil gözleri var. Bazen o kadar büyüyorlar ki yüzünü seçemiyorum sevgilinin. Küçücük elleri var. O kadar yumuşaklar ki, yumuşaklık olgusunu yeniden tanıyorum. Ve teni var. Elim teninde gezerken o kadar mutlu ki, ayrılmak bilmiyor o narin dokudan, şimdiye kadar kabul gören çekim kuvveti hızından şüphe ediyorum. Şüphe etmediğim tek şey o aslında. Ezgi… Zaten onun varlığından asla şüphe edemem. Çünkü o var olduğu için ben varım ve prensiplerim gereği asla kendi varlığımdan şüphe etmem.” “E, âşık mısın yani?” dedi dostum. “İlla ki yapıştırılacaksa o kelime, durma sen koy ismini ama bunu bana mal etme.” dedim ben de.

Bazı şeylere isim koyamayız. Belki de koymak istemeyiz. Çünkü o ismi koyduğumuzda, yaşadığımız tecrübe bizim ona içimizden, söylemeden verdiğimiz ve asla kelimelerle anlatamayacağımız tanımından uzaklaşır ve aynı zamanda limitlenir. İçimizdeki duyular beynimiz iflas edene kadar vücudumuza ciddi bir kaos halinde salınır. Bu duyuların birbirleriyle olan salınma kombinasyonları sınırsızdır. İsimler ne de olsa toplum algısı için oluşturulmuş olgulardır. Her “Ona âşığım!” dediğimizde aklımıza her zaman kabul görmüş aşk çağırışımları gelecektir. Bu da bizi, yaşadığımız tecrübenin özgünlüğünden uzaklaştıracaktır. Her neyse… Ben “Âşığım.” demek istemiyorum. Belki eşime karşı duyduğum o uçsuz bucaksız duygulara olan saygımdan ya da sadece kendime, kendi içime olan saygımdan…