66.SayıNaçizane

BİR ÇİFT GÖZ

5 Mins read

Sen bilmezsin, o zamanlar daha babanın belinden annenin rahmine düşmemiştin. Sen bilmezsin. Otur, otur hele şöyle, anlatayım da dinle. Sıkılmazsan –ki ben çok dolaşık konuşurum- dinle de bil neydi benim herkesten, kendi öz bir hatırımdan bile gizlemeye çalıştığım. Madem onca bilmek istedin, otur, dinle de öğren.

Otuz beş sene, tam otuz beş sene uykularım kaçtı benim. Ne gecenin geceliği kaldı ne gündüzün gündüzlüğü. Az yumdum mu gözümü gözümün önüne gelir. Biraz dalmayagöreyim, sıçrar da uyanırım uykumdan. Otuz beş sene… Otuz beş senedir gün yüzü yok bana, gece yüzü hiç yok.

Muharrem Ağa vardı, rahmetli, sizin Hikmet’in babasının dedesi. Duymuşsundur adını da sen yetişmedin ona. Baban bile yetişmedi. Boylu poslu, güçlü kuvvetli adamdı. Bileklerine iki adam oturur, öyle. Kapılardan sığmazdı. Bir oturuşta bir tepsi mısır gevreğini yer, yanında bir sürahi ayranı içer de kalkardı. Yedi pare köyün cemaati çekinirdi Muharrem Ağa’dan. Mert adamdı ama Muharrem Ağa, kimseye haksızlık etmez, haksızlık edeni de ettiğine pişman ederdi.

Muharrem Ağa’nın bir yeğeni vardı. Bir gören döner bir daha bakar. Senem Hatun. Böyle çağırırdı Muharrem Ağa onu. Annesinin ismiydi Senem, yeğeninin adını o koydu. Hem öksüz hem yetimdi Senem Hatun. Annesi Senem Hatun doğarken can verdi, babası askerde şehit düştü. Öz kızından çok severdi Muharrem Ağa yeğenini.

Senem Hatun bir gün çayıra yemek götürmeye diye evden çıktı, bir daha da ne yüzünü gören oldu ne izini bulan. O dağ gibi Muharrem Ağa yeğeninin üzüntüsünden günden güne eridi bitti. Senesine kalmadı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir deri bir kemikti öldüğünde. Ondan sonra bir daha da Senem Hatun’un adını anan olmadı köyde. Bir nevi uğursuzluk sayıldı onun adı, hiç kimse çocuğuna Senem demedi ondan sonra.

Aradan kaç sene geçti, ben evlendim, rahmetli halanla baban dünyaya geldi. Babaannen, toprağı bol olsun, bir ağır hastalığa tutuldu. Ne hocalar çare buldu ne nahiye doktoru. Babana sorsan hatırlar biraz. Hanım üç gün iyiyse bir gün hastaydı, bir gün ayaktaysa üç gün yatakta. Rabbim şükür onu bize bağışladı. Ama ben o zamanlar, hanım iyileşmeden evvel, başımı ellerimin arasına alır düşün ha düşünürdüm ona bir şey olsa ben çocuklarla ne ederim diye. Evlenmesem olmaz, evlensem yeni gelen çocuklara ya bakar ya bakmaz. Böyle bin türlü düşünce içinde dayanamaz dağa taşa vururdum kendimi. Dere tepe dolaşır, akşam olur, gün batar, öyle dönerdim eve. Rahmetli babam daha sağdı. Babanla halana o bakardı öyle günler. Konu komşu beni ayıplardı. “Karısı hasta, çoluğu çocuğu babasına bırakır da sürter durur.” derlerdi. Dinlemezdim hiçbirini. Benim derdim bana yeterdi.

Sonra iyileşti babaannen. Bir ayı geçmişti yatağa düşmeyeli. İnanmıştım iyileştiğine. Yüreğim hafiflemişti. Dersin biri kaburgalarımı yarmış da içinden gamı kederi alıvermiş. Bir sabah, mis gibi çorba kokusuyla uyandım. Nasıl bir istek doldu içime. Bir sevinç kapladı yüreğimi, yerimde duramaz oldum. Çorbaya ekmek doğrayıp üç tas yedim. Ev dar geldi, yine vurdum kendimi dağa taşa. Bu sefer kederli değildim. Türkü söyleye söyleye yürüdüm durdum. Hani utanmasam taşlarla, ağaçlarla, kuşlarla sohbet edecektim. Öyle yürüye yürüye Deli Bayır’a kadar gelmiştim. Mecbur kalmadıkça inmezdim Deli Bayır’ı. Kimse inmezdi. En efkarlı günümde bile oradan aşağı inmemiştim. O gün indim. Bir ceviz ağacı vardı orada, köknarların arasında ufak bir açıklığın içinde göğe uzanırdı. O cevizin altında uzandım, göğü seyre daldım. Ceviz altında uyunmaz, uğursuzluktur. Bana o gün dünya yansa bir kıvılcım değmezdi. Bıraktım kendimi, uyudum.

Evin balkonundaydım. Güneş tepeden vuruyor, ben serinde uzanmış dinleniyordum. Gençtim, daha evlenmemiştim. Köpek havlıyordu. O zamanlar beyaz, ufak tefek bir köpeğimiz vardı. Deli Bayır’a doğru bakıp bakıp havlıyordu. Sus dedim, susmadı. İndim yanına, başını okşadım. Sustu susmasına ya Deli Bayır’a bakmaya devam etti. Merak ettim ne var orda diye. Bir elimde değnek, yanımda ondan çok evvel bizim eve gelen siyah bir köpek, Deli Bayır’ın başında buldum kendimi. Ürkerek, neden ürktüğümü bilmeden ürkerek değneği ağaçlara vura vura bayırı aşağı inmeye başladım. Cevize yaklaştığımda köpek kaybolmuştu. Ben de ağaçlara vurmayı bırakmıştım. Cevizin altında bir adam vardı. Elinde kanlı bir balta, yerdeki çukurun başından cevizin arkasına geçti. Bu yaz günü, bu iş güç vakti orada ne işi vardı? Sessiz sessiz yaklaştım. Korkmuştum. Sine sine cevizin öbür yüzünü görecek şekilde dolandım. Adam o arada çukurun yanına bir daha gitti, elindeki bir şeyi içine attı. Elleri, ayakları, gövdesi kocamandı adamın. Baltası kocamandı. Korkudan elim ayağım buz kesiti. Sonra balta benim elime geçti. Adamın elleri benim ellerim, adamın ayakları benim ayaklarım oldu. Çukurun başındaki ben oldum. Adam Muharrem Ağa’ydı. Ben Muharrem Ağa’ydım. Elimde balta, cevize vurup duruyordum. Cevizden kan fışkırıyordu. Ceviz Senem Hatun’du. Ben baltayı vurdukça Senem Hatun’dan kan fışkırıyordu. Senem Hatun’un gözleri açıktı. Senem Hatun’un gözleri canlıydı. Senem Hatun’un gözleri üzgün değil, kızgın değil, şaşkındı. Ben Muharrem Ağa, Senem Hatun’u parça parça ediyordum. Senem Hatun gözleri açık, şaşkınlıkla, dehşetle bana bakıyordu.

Uyandım. Ter içinde kalmıştım. Senem Hatun’un gözleri gözlerimden gitmiyordu. Korkumdan dualar ede ede, kaçarak uzaklaştım oradan. Eve geldim, betim benzim atmış, hanım bir şey oldu diye korkmuştu. Üç gün üç gece uyuyamadım. Senem Hatun’un gözleri gece gündüz gözlerimin önündeydi. Dördüncü gün elime bir kazma alıp şafaktan Deli Bayır’ın yolunu tuttum. Cevizin dibini kazdım. Rüyamda gördüğüm yeri, kazdım da kazdım. Sonra onları gördüm. Kimi un ufak olmuş, kimi sapasağlam kemikler. Çukuru nasıl örttüm, eve nasıl geldim bilmem. Kapının önünde düşüp kalmışım. Kendime geldiğimde hanım, babam, çocuklar korkuyla yüzüme bakıyordu. Ne olduğunu sordular, söyleyemedim. Senem Hatun’un gözleri kaybolmuştu, söylersem yine görürüm diye korkuyordum. Akşam yattığımda yine gördüm onları. Gözümü açınca kayboluyorlardı, gözümü yumunca karşımda buluyordum. Bana şaşkınlıkla, dehşetle bakan bir çift göz. O günden bugüne uyku nedir bilmem. Kimseye anlatamadım derdimi. Ne rahmetli babam, ne rahmetli babaannen, ne rahmetli halan, ne baban; kimse bilmez bu meseleyi. Şimdi ecel yakın. Bu sabaha çıksam yarınkine çıkamam, biliyorum. Madem bilmek istedin, işte oğul, beni otuz yıldır uyutmayan mesele budur. Dilerim Allah’tan mezarımda rahat edeyim. Otuz yıldır görmediğim uykuyu orada göreyim.

66.SayıŞairane

DOST

1 Mins read

DOST

 

Sen yokken gaflet elbisesi örtüyordu üstümü

Üşüdüğümü sanıyordum yanarken

İblisler arkadaşım, günahlar can yoldaşımdı

Yaşadığımı sanıyordum ölürken

Yalan cebimde bozuk para, nefis yemekte tuzumdu

Doyduğumu sanıyordum  ”DOSTLUĞA”  açken…

 

 

Bir gün sen girdin dünyama…

Dost sandığım insanlar çok yapmacık göründü o anda

 

O anda; arkadaşlık dönüşüme girdi

Sevgiyle damıtıldı. Dibine dostluk düştü.

 

Tartıştık, kırdım seni, darıldık…Bunları bilerek yaptık

Çünkü kavuşmanın bir anlama ihtiyacı vardı…

 

Ama gün geldi Kader ayırdı bizi

Gel demek gerekiyor artık

Gel!

 

Kaderler ortak kavuşmalar da ortak olsun

Şems’ e aşık Mevlana’ nın ki gibi olsun

Damarlar tek yürekten çıkan kanla dolsun

Dolsun da iki beden aynı anda can bulsun

Ayrı ayrıda canan bulsun

 

Hayırhah kelimesi senle girdi lügatıma

”Ben” le doğdum ”SEN” le yaşıyorum

Bir kız bulamadın amma

Bin tanesi feda olsun ”DOSTUMA”

 

Yazan: Cihan ÇAL

Yazdıran(İlham olan): Turgut MARAŞ

 

66.SayıNaçizane

FARKINDALIĞIMIN FARKINDAYIM

2 Mins read

        Aslında her şeyin başı sağlık olduğu kadar düşünmektir de. İnsan düşünebildiği için insandır. Düşünmek insanı bilinçli kılar ve insan farkındalığını fark eder.

        Descartes’in meşhur bir sözü vardır: “Düşünüyorum öyleyse varım.” Burada filozof varlığını düşünebilmeye bağlamış. Zaten kişi ne kadar düşünürse o kadar var olabilir. Ufkun düşünebildiğin kadar geniştir. Yüz kilometre düşünen şehrinden ötesini düşünemez milyar kilometre düşünen dünyanın milyar kilometre uzağını düşünür ufku evreni zorlar. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde düşünme konusuna değinilerek, Yüce Yaradan bizden, verdiği nimetlere karşılık olarak tonlarca para, mal veya mülk istemiyor, bizden istediği O’nun adıyla başlayıp, şükretmek ve düşünmek. Allah bizlerden başlarken bismillah ile başlayıp bitirirken şükürle bitirmemizi, düşünerek de ders çıkarmamızı istemektedir. Rabbimiz bize; ubudiyet, taat, düşünme gibi birçok konuda hayatımıza yön verecek iyiye yöne yönlendirecek hususların yerine getirilmesini emrediyor. Rabbimiz bilir ve O’nun izniyle ancak biz de bilebiliriz. Müslüman insan düşünerek varlık gayesinin farkına varacak. Bu farkındalık ise Müslüman kişiye ibadetinin önemini kavratacak ve yaptığı ibadetinden zevk alacaktır.

       Düşünmek kelimesi Arapçada tefekkür kelimesine karşılık gelmektedir. Bir hadis mealinde düşünmenin önemine şöyle vurgu yapılmaktadır: “Bir saat tefekkür(düşünmek) etmek, bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır.” Çünkü düşünmek insanı bilinçli kılar. Düşünürseniz sorgularsınız, sorgularsanız öğrenirsiniz. Yine düşünmenin önemini anlatan Türk atasözünde: “Acelede nedamet, düşünmekte selâmet vardır.” der. R. Digest de “Düşünmeden konuşmak nişan almadan ateş etmeye benzer.” diyerek düşünmenin önemine vurgu yapmıştır.

        İnsan düşünebilen bir hayvan değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran düşünmeye sevk eden aklı vardır ve insan bu aklı sayesinde ayırt etme gücüne sahiptir. Yüce Allah da vermiş olduğu akıldan dolayı bize bazı görev ve sorumluluklar yüklemiştir. İnsanlık var olduğundan 610 yılına kadar Allah (C.C.) insanlığa doğru yolu gösterecek yüz yirmi dört bin peygamber ile beraberinde bazı peygamberlerle kitap ve saifeler göndermiştir. Gönderilmiş olan tüm peygamberler “Emr-i bil ma’ruf, nehy-i a’nil münker” yapmışlardır. Yani iyiliği emredip kötülükten men etmişlerdir.

        İnsan düşünebilen bir hayvandır lafı ne kadar yanlışsa ‘Düşünüyorum öyleyse insanım’ sözü o kadar doğru olur. Düşünmenin önemine dört büyük kitabın hepsinde yer verilmiştir. Bunun sebebi ise yaratılmış olan varlıkların görevlerinden dolayıdır. Çünkü düşünüp ibret alacağımız birçok husus vardır. Mesela, kalbimiz günde ortalama yüz elli bin defa atar; her yıl damarlarımızda tonlarca kanı dolaştırır. Küçük bir karınca ailesi, bir yaz mevsiminde otların arasından beş milyon ölü böcek temizler. Bir sinek tek başına her gün yüzlerce bakteriyi toplar. Küçücük lenfositler vücudunuzdaki trilyonlarca hücreden her birini, her gün en az on defa kontrol eder. Eğer düşünürsek ibret alacağımız şeyleri buluruz.

        Hiçbir şey tesadüfen var olmadı. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler evren tevafuken, Allah’ın bilgisi ve isteği doğrultusunda, meydana getirilmiş, yaratılmıştır. Düşünürsek farkındalığımızın farkında oluruz.

          Sağlıcakla kalın…