Kategori arşivi: 66.Sayı

KEŞF-İ ŞEHİR – Bizantion

            Kâhin uçuşturdu eteklerini… Yerlere üşüşen toprak havalandı… Göz gözü görmez oldu… O, siyah pelerinini omzundan atarken, cılız sesli, karanlığın en zifiri rengindeki kuşlar havalandı. Kâhin, sis perdesinin içinde yere çömeldi, kuşlar başlarında dönmeyi bıraktığında söze başladı.

Mavisi saydam, yeşili kararsız derin suları aşacaksınız… Büyük kayalar ilişecek gözünüze… Atalarınızın yadigârları orada bekliyor olacak sizi, yine de durmayın devam edin… Onları ardınızda bırakıp, aynı denizin üzerinden sağa doğru ilerleyin… En geniş burna vardığınızda, oraya kurun yurdunuzu. Orası varlığın, bereketin yeridir. Ki orası Trak’ların hüküm sürdüğü medeniyettir.

            Megaralılar dinledi kâhini… Bellerinde birer deri parçası, hayatlarını sırtlanıp, göç ettiler. Erkeklerinin teni bronz bir madalya kadar parlaktı. Güneşin, işçilerini ödüllendirme biçimiydi bu. Kadınlar ise daha açık tenli ve daha zayıftı. Günler süren yolculukları, nihayete erdiğinde, bilmedikleri bir toprağı, birçok medeniyetin başkenti yapmaya geldiklerinden bihaberdiler…

 

Günlerini, denizin diğer yakasında kalan yurttaşlarını izleyerek ve yerleşkelerine hayatlarını biraz daha işleyerek geçirdiler. Diğerleri Körler Ülkesi’ndeydi, kâhini dinleyen Megaralılar ise, koy boyunca uzanan sonsuz bir vadinin evsahibiydi.
Nihayet birileri, bu muhteşem toprakları fark etti. Bithynıalılar, keşfettikleri toprakları ve üzerinde yaşayan Yunanlıları yağmaladı. Böylece hâkimiyet bir başka uygarlığa geçti…

Öyle bereketliydi ki toprak, güneşi en tepesine alarak, üryan vücudunu beslerdi. Denize bakan bedenini serinletirdi. Güçlü bir ulus olmadan, onu hevesli hükümdarların elinden kurtarmak imkânsızdı.

 

Bithynıalılar, dört bir yanını kapattıkları yurtlarını daha fazla koruyamadılar ve topraklarını Romalıların ihtişamlı hâkimiyetlerine teslim ettiler. Yeni hükümdar, hemen benimsedi şehri… Ancak acımasızlığı o kadar derindi ki, daha önceki uygarlıklara ait, her izi sildi. Yeni yerleştiği toprağı, yepyeni bir yer haline getirdi. İşte bu yüzden yeni bir isim vermeliydi şehre… Geçmişten gelen, geleceğe giden bir isim.

Kenarları altın yaldızla bezeli, cam kadehini dudaklarına götürdü ve mürdüm şarabını ağzının içinde geveledi. Bizantion, dedi… Artık şehrin,başşehrin adı bu!..

Bizantion, Megaralılara, Bithynıalılar’a ait her izini, yaşanmışlığını kaybeden, çırılçıplak bir yerdi artık. Ancak Romalıların, onun için istedikleri, şehrin kendisinin bile tahmin edeceğinden fazlasıydı. Hükümdarın isteği üzerine yapılan hipodromdan, saraylara kadar birçok süsle bezendi. Yeniden doğdu, usta ellerde yeniden işlendi… Zenginleşti, güzelleşti. Bugün hala yüzüne baktığınızda gördüğünüz o derin çizgileri, işte tam o zamanlarda kattı kendine.

 

Roma derin hükümdarlığını yüzyıllar boyunca sürdürdü; ancak bu kusursuzluğun daha uzun yıllar devam edeceğini düşünen halk yanılmıştı. Latin askerleri şehrin her bir köşesini tarumar ederken, ahşap evlerin içinde yanan, bedenlerinden ziyade ruhları, özgürlükleriydi. Ve yeni adıyla Konstantinopolis, artık Latinlerin hâkimiyeti altına girmişti. Bu Roma hükümdarının dev hipodromunun ve at heykellerinin şehrinden çalınması ile devam etti. Şehrin üryan bedeni, değerini tamamen düşürecek gibiydi. Ama kıtalarını birleştiren bu muhteşem kara parçası, kimsenin göz ardı edemeyeceği gizli ihtişamını korumayı sürdürüyordu.

 

Latinlerin zafer sevinçlerini çok geçmeden kursaklarında kaldı. Muhteşem şehir, kendini daha iyi işleyebilecek ellerde, Bizanslılarda yeniden şaha kalktı. Ve yeni adı Konstantinopolis’i gün geçmeden benimseyerek, yeni halkını kucakladı.
Kendisini seyreden ve ruhuna giren her medeniyete kollarını açtı; ancak asla teslim olmadı. Daima yalın ve geçmişine sadık kaldı.

Uzun yıllar süren Bizans hâkimiyeti, Fatih’in hala çözülememiş büyük muammasıyla son buldu. Konstantinopolis, Osmanlı’nın yeni başkenti olmuştu. Ancak bu Beyazıd’ın Anadolu Hisarı ve Sultan Mehmet’in Rumeli Hisarı inşasıyla, büyük bir zekânın, ince planıydı. Böylece Konstantinopolis, kuzeyden ve Karadeniz’i kapsayan hiçbir yerden yardım alamayacaktı.

Kıskıvrak yakalanan şehir, yeni sahiplerini kucakladı. Marmara boyunca uzanan, derin dalgalı mavi saçlarını savurdu. Surlarla döşeli avuçlarını araladı. Bambaşka bir yurt olmak için, tüm perdelerini kaldırdı…
Osmanlı yeni başkentinin adını İ-stan-bol yani İstanbul koydu. Böylece medeniyetlerin mihengini boynuna takan, ruhunu her halkıyla bir kılan muhteşem şehir, son adını aldı…

 

Yorgun bedenini dinlendirmek ise, İstanbul’un derin mavisini gözlerine hapseden, muhteşem önderine kaldı. İstanbul Mustafa Kemal’iyle beraber, başkent olmaktan uzaklaştı. Ancak bu, şu anda dahi, Türkiye’nin en çok bilinen şehri ve dünyanın en muhteşem noktalarından biri olmasını engellemedi.

 

Bugün ise…

Yüzüne baktığınızda, derin çizgilerinden yaşlandığını anlarsınız… Ancak durmadan süregelen hayatları barındıran İstanbul, alabildiğine gençtir. Pas tutmuş hikâyeleri ile bilenen birçok insan aşınır ruhunda, onlara rağmen, diridir.

Yunan’dır, Roma’dır, Latin veyahut Bizans’tır… Belki Osmanlı ya da Türk’tür… Ama en çok kendidir. Ruhunda daima kâşifsiz ve mucitsizdir… Bu yüzden bedeni defalarca yeniden keşfedilip, yeniden fethedilse de, tam anlamıyla bakirdir…

 

Uçak Ne Zaman

“OSMANLI’NIN SIRRI” MURAT ÇAVGAYLA ÇOK ÖZEL BİR RÖPORTAJ

Merhaba değerli Türk E-Dergi okurları dopdolu bir sayımızla yeniden birlikteyiz. Bu sayımızda Osmanlı’nın Sırrı kitabıyla tanıdığım değerli dostum Murat Çavga’yla keyifli bir röportajı sunuyorum sizlere. Aslında röportaj değil de sımsıcak bir sohbetti bizimkisi. Osmanlı’nın Sırrı elinizden düşüremeyeceğiniz bir tarihi kurgu roman. Bizleri Abdülhamit dönemine götürüp, başarılı kurgusuyla bu zamandan uzaklaştırıyor. Sizlere kitaptan çok bahsetmeyeceğim çünkü hepinizin okuyacağına inanıyorum. Değerli üstadım Murat Çavga’ya teşekkürlerimi sunuyorum. Söz üstadımda, keyifli okumalar..

–          Yazarlık hayatınıza nasıl başladınız, kalem nasıl kelâma döküldü yüreğinizden?

Yazmak çevrenizde olan bitene karşı bir isyandır. Bir başkaldırı! Önce gözlemlersiniz. Sonra gördüklerinizi yorumlamak için araştırmaya girişirsiniz. Kitaplar okur, seyahat ederek dünyayı algılamaya çalışırsınız. Fikir haznenizde bilgi biriktikçe her zaman bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındalığı ile ya hayata boyun eğer ya da ona didişirsiniz. Yazmak önce kendinle sonra hayatla didişmektir. Kabullenilmiş doğrulardan sıyrılıp kendi doğrularınla dünyayı tanıştırma seremonisidir. Bende de böyle gelişti yazma fikri. Okudukça ve ülkeler gezdikçe içimdeki birikimleri aktarabileceğim kalem gibi bir mucizeyi buldum. Yazarlık macerası bir nevi böyle başladı. Ruhumu paylaşmanın utancını eserlerdeki karaktere can verirken, ya da yaşayan abide şahsiyetleri konuşturarak onların arkasına gizlenerek attım. Yazma macerası böylece rahatlamış oldu ve devam ediyor gönül ülkemde…

–          Son kitabınız “Osmanlı’nın Sırrı” Üzeyir Garih cinayetiyle başlıyor ve kendimizi II. Abdülhamit döneminde buluyoruz. Böyle bir konu nasıl ortaya çıktı?

Başkaları nasıl yazar bilmiyorum. Ama benim misyonumda oturayım da şunu kurgulayıp yazayım gibi bir kaygı yok. Romanda ele aldığım karakterler siluetleriyle yüzleriyle yaşadıklarıyla önüme gelip “Lütfen bizim maceramızı yaz.” Derler. Onlara hayat verene değinde yakamı bırakmazlar. Yazmak bir nevi roman kahramanlarına karşı yapılmış bir ödev gibi gelir. Kaleme aldıktan sonra hayallerimle helalleşir onlar benim yakamı bende onların yakasını bırakırım.

–          Eserde başkarakter Peyman olarak gözümüze çarpıyor. Peyman karakteri güçlü bir yapıya sahip. Neler söyleyeceksiniz?

Osmanlı’nın Sırrı adlı eserde iki önemli karakter var. Biri Peyman diğeri Zahit. Aslında her ikisi bir insan ruhunun iki yüzünü canlandırıyor. Peyman manevi bakımdan güçlü ancak gelgitleri olan daha duygusal ve manevi yönü ağır basan birisi. Zahit ise asker kimliği ile daha gerçekçi ve daha otokritik yapmasını bilen bir şahsiyet.  Eserde bu iki arkadaşın tarih kurgusu içtersinde olaylara yaklaşımı ve neticelerini de irdeleme öyküsü var.

–          Tarihi bir kurgu da olsa böyle bir roman, derin araştırmaların sonucu ortaya çıkar muhakkak. Ne yönde araştırmalarınız oldu?

Kendi tarihinden uzak yetişmiş insanları köksüz ağaca benzetiyorum. Kökü gelişmemiş ağaç ta ilk fırtınada devrilir gider. Adam daha kendi yetiştiği toprakların kültürünü bilmiyor. İngiliz, Fransız, roma veya uzakdoğu kültürlerinin öğretilerine heves ediyor. Heves diyorum zira hiçbir zaman gerçekleri kadar da hayatla uzlaşısı mantıklı olmuyor. Oysa bu topraklar öylesine derin bir tarihi içerisinde barındırıyor ki araştırdıkça hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Araştırmalarımda böyle başladı. BII. Abdülhamit devrine dair Osmanlı kaynaklarını ve yazmalarını inceldikçe tarihe ne kadar büyük haksızlık edildiğini gördüm. Popüler kültürün medya ayağı ile dayattığı batılılaşmanın köklerimiz ile nasıl aramızdaki uçurumu genişlettiğine şahit oldum. Sizlerde tarihimizi incelendiğinizde bir çok hayat hikâyesinin derinlerde açığa çıkarılmak için beklediğine şahit olacaksınız eminim.

 

 

 

 

 

–          Kafanızdakilerin, yüreğinizdekilerin kâğıda dökülme serüvenini anlatır mısınız?

Kâğıt, Kalem ve zaman. Bu üçlü olduktan sonra hayat bulacak o kadar kelam var ki hafızada. Ancak gelişi güzel değil. Yazmak bence bir buluştur. Klişe veya kült bakış açısını edebiyatta da olsun diğer sanat dallarında da sevmiyorum. Zira sanat binlerce yıl boyunca insan elinde birçok gediği kapadı. Bizlere kalan bunların üzerinden gitmekten ziyade insan ruhunda modern toplumla beraber açılan yeni gediklere merhem olabilecek işler çıkarmak. Doyumsuz  ve tüketen insan hafsalasında kalıcı olmak ancak böyle mümkün geliyor bana. Yani işimiz eskisinden zor. Sanatta popüler olanlar ise ya bir düşüncenin borozanı ya da popüler kültürün ikonları oluyor. Tabi gerçek üstadları ayrı tutuyorum. Serüven dediniz ya işte bu yolda seyrimiz bulunmayanı aramakla başladı.

–          Eserde bir aşk da yüreğinden vuruyor okurları, en büyük tılsım da bu olsa gerek. Bir aşk tılsımı nasıl etkiledi kurguyu?

Öncelikle her insan aslında kendine âşıktır. Aşk kavuşulamayan ise insanın özlemi öncelikli olarak kendisinedir. Aşkın hayata tezahürü ise  farklı farklı. Bazısını Leyla formatında bir Mecnun a, bazısını Allah yolunda Mevlana’ya dönüştüren bir sihir. Hayatı nizam eden akıl öğesini geri plana atarak gönlü yücelten bir delilik aşk. Gözünü kan ve para bürümüş tröstlerin, devlet adamlarının yerine  Aşıkların dünyayı yönettiğini bir düşünsenize. Eserin içerik formatında da gönül ile akıl çatışması var. Sonunda galibi gönülde olsa gerçek hayata yansıyan aklın getirdiği ölümlere şahit oluyorsunuz. Bu tezat hayatımızda hep yok mu?

–          Oğuz Atay ve aranızdaki benzerlik dikkatimizi çekiyor. Bu konuda neler diyeceksiniz?

 Bu okuyanların yakıştırması. Oğuz Atay kadar iyi olmak bana şeref verir. Zira oda popüler kültüre bel bağlamadan kalem kullanmış. Eserler  Borges tarzına ‘da benzetiliyor. Yani okuyan herkesin aldığı tad değişik. İçeriğin kim neresinden etkilenmişse bilgi birikimine göre eseri bir yere koyuyor. Benim için ise eserin incelenmiş olması önemli.

–          Diğer kitaplarınızdan ve yeni projelerinizden de biraz bahseder misiniz bize?

Takipçileri fazla sıkılmayacakları bir sürece sokuyoruz. Mart sonunda Paraf yayınlarından bir romanım daha yayınlancak. Hali hazırda ismini koyamadığımızdan söyleyelmiyorum. Daha sonra Mayıs ayına hazırladığım gizem dolu “ Aşk-ı Cin” adlı bir eser ortaya çıkacak. Osmanlı’nın Sırrı romanımın senaryo çalışmaları devam ediyor. Dizi şeklinde 13 bölümü yazılıyor. Uzun vadede onu görsele aktarma planımız var. Ayrıca ülkemizde senaryo kitabı olarak ilk olacak 1000 sayfaya yakın bir kaynak oluşacak eserden. Ön çekimlerini önümüzdeki haftalarda gerçekleştirip sunacağız. Üçleme diye adlandırdığım roman serisi bittikten sonra uzun bir süre roman yazmamaya karar verdim. Daha çok senaryo çalışmalarında yer almaya doğru bir gidişat var.

–          Bu keyifli röportaj için okurlarımız ve kendim adına teşekkür ediyorum, kaleminiz daim olsun.

Ben teşekkür ederim. Genç arkadaşlara son bir tavsiyem her nasıl olursa olsun yazmaya, üretmeye devam…

TÜRK E-DERGİ

 

BİR ÇİFT GÖZ

Sen bilmezsin, o zamanlar daha babanın belinden annenin rahmine düşmemiştin. Sen bilmezsin. Otur, otur hele şöyle, anlatayım da dinle. Sıkılmazsan –ki ben çok dolaşık konuşurum- dinle de bil neydi benim herkesten, kendi öz bir hatırımdan bile gizlemeye çalıştığım. Madem onca bilmek istedin, otur, dinle de öğren.

Otuz beş sene, tam otuz beş sene uykularım kaçtı benim. Ne gecenin geceliği kaldı ne gündüzün gündüzlüğü. Az yumdum mu gözümü gözümün önüne gelir. Biraz dalmayagöreyim, sıçrar da uyanırım uykumdan. Otuz beş sene… Otuz beş senedir gün yüzü yok bana, gece yüzü hiç yok.

Muharrem Ağa vardı, rahmetli, sizin Hikmet’in babasının dedesi. Duymuşsundur adını da sen yetişmedin ona. Baban bile yetişmedi. Boylu poslu, güçlü kuvvetli adamdı. Bileklerine iki adam oturur, öyle. Kapılardan sığmazdı. Bir oturuşta bir tepsi mısır gevreğini yer, yanında bir sürahi ayranı içer de kalkardı. Yedi pare köyün cemaati çekinirdi Muharrem Ağa’dan. Mert adamdı ama Muharrem Ağa, kimseye haksızlık etmez, haksızlık edeni de ettiğine pişman ederdi.

Muharrem Ağa’nın bir yeğeni vardı. Bir gören döner bir daha bakar. Senem Hatun. Böyle çağırırdı Muharrem Ağa onu. Annesinin ismiydi Senem, yeğeninin adını o koydu. Hem öksüz hem yetimdi Senem Hatun. Annesi Senem Hatun doğarken can verdi, babası askerde şehit düştü. Öz kızından çok severdi Muharrem Ağa yeğenini.

Senem Hatun bir gün çayıra yemek götürmeye diye evden çıktı, bir daha da ne yüzünü gören oldu ne izini bulan. O dağ gibi Muharrem Ağa yeğeninin üzüntüsünden günden güne eridi bitti. Senesine kalmadı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir deri bir kemikti öldüğünde. Ondan sonra bir daha da Senem Hatun’un adını anan olmadı köyde. Bir nevi uğursuzluk sayıldı onun adı, hiç kimse çocuğuna Senem demedi ondan sonra.

Aradan kaç sene geçti, ben evlendim, rahmetli halanla baban dünyaya geldi. Babaannen, toprağı bol olsun, bir ağır hastalığa tutuldu. Ne hocalar çare buldu ne nahiye doktoru. Babana sorsan hatırlar biraz. Hanım üç gün iyiyse bir gün hastaydı, bir gün ayaktaysa üç gün yatakta. Rabbim şükür onu bize bağışladı. Ama ben o zamanlar, hanım iyileşmeden evvel, başımı ellerimin arasına alır düşün ha düşünürdüm ona bir şey olsa ben çocuklarla ne ederim diye. Evlenmesem olmaz, evlensem yeni gelen çocuklara ya bakar ya bakmaz. Böyle bin türlü düşünce içinde dayanamaz dağa taşa vururdum kendimi. Dere tepe dolaşır, akşam olur, gün batar, öyle dönerdim eve. Rahmetli babam daha sağdı. Babanla halana o bakardı öyle günler. Konu komşu beni ayıplardı. “Karısı hasta, çoluğu çocuğu babasına bırakır da sürter durur.” derlerdi. Dinlemezdim hiçbirini. Benim derdim bana yeterdi.

Sonra iyileşti babaannen. Bir ayı geçmişti yatağa düşmeyeli. İnanmıştım iyileştiğine. Yüreğim hafiflemişti. Dersin biri kaburgalarımı yarmış da içinden gamı kederi alıvermiş. Bir sabah, mis gibi çorba kokusuyla uyandım. Nasıl bir istek doldu içime. Bir sevinç kapladı yüreğimi, yerimde duramaz oldum. Çorbaya ekmek doğrayıp üç tas yedim. Ev dar geldi, yine vurdum kendimi dağa taşa. Bu sefer kederli değildim. Türkü söyleye söyleye yürüdüm durdum. Hani utanmasam taşlarla, ağaçlarla, kuşlarla sohbet edecektim. Öyle yürüye yürüye Deli Bayır’a kadar gelmiştim. Mecbur kalmadıkça inmezdim Deli Bayır’ı. Kimse inmezdi. En efkarlı günümde bile oradan aşağı inmemiştim. O gün indim. Bir ceviz ağacı vardı orada, köknarların arasında ufak bir açıklığın içinde göğe uzanırdı. O cevizin altında uzandım, göğü seyre daldım. Ceviz altında uyunmaz, uğursuzluktur. Bana o gün dünya yansa bir kıvılcım değmezdi. Bıraktım kendimi, uyudum.

Evin balkonundaydım. Güneş tepeden vuruyor, ben serinde uzanmış dinleniyordum. Gençtim, daha evlenmemiştim. Köpek havlıyordu. O zamanlar beyaz, ufak tefek bir köpeğimiz vardı. Deli Bayır’a doğru bakıp bakıp havlıyordu. Sus dedim, susmadı. İndim yanına, başını okşadım. Sustu susmasına ya Deli Bayır’a bakmaya devam etti. Merak ettim ne var orda diye. Bir elimde değnek, yanımda ondan çok evvel bizim eve gelen siyah bir köpek, Deli Bayır’ın başında buldum kendimi. Ürkerek, neden ürktüğümü bilmeden ürkerek değneği ağaçlara vura vura bayırı aşağı inmeye başladım. Cevize yaklaştığımda köpek kaybolmuştu. Ben de ağaçlara vurmayı bırakmıştım. Cevizin altında bir adam vardı. Elinde kanlı bir balta, yerdeki çukurun başından cevizin arkasına geçti. Bu yaz günü, bu iş güç vakti orada ne işi vardı? Sessiz sessiz yaklaştım. Korkmuştum. Sine sine cevizin öbür yüzünü görecek şekilde dolandım. Adam o arada çukurun yanına bir daha gitti, elindeki bir şeyi içine attı. Elleri, ayakları, gövdesi kocamandı adamın. Baltası kocamandı. Korkudan elim ayağım buz kesiti. Sonra balta benim elime geçti. Adamın elleri benim ellerim, adamın ayakları benim ayaklarım oldu. Çukurun başındaki ben oldum. Adam Muharrem Ağa’ydı. Ben Muharrem Ağa’ydım. Elimde balta, cevize vurup duruyordum. Cevizden kan fışkırıyordu. Ceviz Senem Hatun’du. Ben baltayı vurdukça Senem Hatun’dan kan fışkırıyordu. Senem Hatun’un gözleri açıktı. Senem Hatun’un gözleri canlıydı. Senem Hatun’un gözleri üzgün değil, kızgın değil, şaşkındı. Ben Muharrem Ağa, Senem Hatun’u parça parça ediyordum. Senem Hatun gözleri açık, şaşkınlıkla, dehşetle bana bakıyordu.

Uyandım. Ter içinde kalmıştım. Senem Hatun’un gözleri gözlerimden gitmiyordu. Korkumdan dualar ede ede, kaçarak uzaklaştım oradan. Eve geldim, betim benzim atmış, hanım bir şey oldu diye korkmuştu. Üç gün üç gece uyuyamadım. Senem Hatun’un gözleri gece gündüz gözlerimin önündeydi. Dördüncü gün elime bir kazma alıp şafaktan Deli Bayır’ın yolunu tuttum. Cevizin dibini kazdım. Rüyamda gördüğüm yeri, kazdım da kazdım. Sonra onları gördüm. Kimi un ufak olmuş, kimi sapasağlam kemikler. Çukuru nasıl örttüm, eve nasıl geldim bilmem. Kapının önünde düşüp kalmışım. Kendime geldiğimde hanım, babam, çocuklar korkuyla yüzüme bakıyordu. Ne olduğunu sordular, söyleyemedim. Senem Hatun’un gözleri kaybolmuştu, söylersem yine görürüm diye korkuyordum. Akşam yattığımda yine gördüm onları. Gözümü açınca kayboluyorlardı, gözümü yumunca karşımda buluyordum. Bana şaşkınlıkla, dehşetle bakan bir çift göz. O günden bugüne uyku nedir bilmem. Kimseye anlatamadım derdimi. Ne rahmetli babam, ne rahmetli babaannen, ne rahmetli halan, ne baban; kimse bilmez bu meseleyi. Şimdi ecel yakın. Bu sabaha çıksam yarınkine çıkamam, biliyorum. Madem bilmek istedin, işte oğul, beni otuz yıldır uyutmayan mesele budur. Dilerim Allah’tan mezarımda rahat edeyim. Otuz yıldır görmediğim uykuyu orada göreyim.

DOST

DOST

 

Sen yokken gaflet elbisesi örtüyordu üstümü

Üşüdüğümü sanıyordum yanarken

İblisler arkadaşım, günahlar can yoldaşımdı

Yaşadığımı sanıyordum ölürken

Yalan cebimde bozuk para, nefis yemekte tuzumdu

Doyduğumu sanıyordum  ”DOSTLUĞA”  açken…

 

 

Bir gün sen girdin dünyama…

Dost sandığım insanlar çok yapmacık göründü o anda

 

O anda; arkadaşlık dönüşüme girdi

Sevgiyle damıtıldı. Dibine dostluk düştü.

 

Tartıştık, kırdım seni, darıldık…Bunları bilerek yaptık

Çünkü kavuşmanın bir anlama ihtiyacı vardı…

 

Ama gün geldi Kader ayırdı bizi

Gel demek gerekiyor artık

Gel!

 

Kaderler ortak kavuşmalar da ortak olsun

Şems’ e aşık Mevlana’ nın ki gibi olsun

Damarlar tek yürekten çıkan kanla dolsun

Dolsun da iki beden aynı anda can bulsun

Ayrı ayrıda canan bulsun

 

Hayırhah kelimesi senle girdi lügatıma

”Ben” le doğdum ”SEN” le yaşıyorum

Bir kız bulamadın amma

Bin tanesi feda olsun ”DOSTUMA”

 

Yazan: Cihan ÇAL

Yazdıran(İlham olan): Turgut MARAŞ

 

AFYONKARAHİSAR’DA SANAT ETKİNLİKLERİ

Geçen çarşamba Afyonkarahisar Belediye Şehir tiyatrosunun düzenlemiş olduğu   Anton Çehov’un yazmış olduğu hikayeler  üzerine  Neil Simon’un tiyatroya uyarladığı iki perdelik komedi “Sevgili Doktor” oyununu izlemeye gittim. Bilenler vardır oyun birbirinden bağımsız sekiz hikayeden oluşuyor ve bu hikayelerin hepsi tek başına bir oyun olacak güçte. Peki bu oyunlar ne anlatıyor veya 19.yüzyılda yaşamış bir adam günümüz insanlarına ne kadar hitap edebilir ki diye soranlar için hemen söyleyeyim oyun insan hakları, sınıfsal ayrım, sömürü, ezen-ezilen ilişkileri ile sistem sorunlarına  mizahi bir dille yaklaşıyor; bir başka deyişle evrensel konuları işliyor ve günümüz insanına hitap ediyor.

Mürebbiye hikayesindeki  Julia’nın yaşadığı çaresizlik bence muazzam bir biçimde işlenmiş bir iş hayatı eleştirisi. Birçoğumuzun ömrü 80 ruble hak ederken 11 ruble almakla geçiyor. Emeklerine karşılık hak ettiği ücreti alamayan insanları bir nevi bizleri anlatıyor. “Baştan Çıkarma” adlı hikayede ise  hayatını başkalarının eşlerini ayartmak üzerine kuran ve bunu marifet olarak gören bir insan anlatılıyor. Aslında hikayelere baktığımızda genel anlamda bir trajedi fakat nükteli bir anlatımı var ve  mizahi bir dil söz konusu ve bunu ustalıkla yapıyorlar. Bu sene birçok şehir tiyatrosunda sergilenen bu oyunu  Afyonkarahisar’da izlemek isteyenler için ayın yirmi yedisi son gün.

Herkese iyi seyirler.

Bir sonraki akşam yani Perşembe akşamında ise Afyon Tabipler Odası’nın bu sene ikincisini düzenlemiş olduğu  bir Türk Sanat musikisi dinletisindeydim. Ama nasıl bir dinleti profesyonel sanatçılara taş çıkartacak cinsten muazzam bir dinleti. Evet  evet yanlış duymadınız onlar aslında bir amatör. Daha doğru bir ifadeyle onlar Afyonkarahisar Devlet Hastanesinin cerrahı, hemşiresi, sağlık memuru, bilgi işlem personeli, güvenlik görevlisi… ve bu insanlar yaklaşık iki saat boyunca kulaklarımızın pasını sildiler; bize eşsiz bir müzik ziyafeti sundular. Bu ekip yalnızca koro şeklinde şarkılar söylemiyor aynı zamanda kendileri de çalıyorlar. Bayağı bildiğiniz orkestra gibi. Hani TRT de yayınlanan TSM korosunun düzenlediği konserler olur ya Umut Akyürek, Sevcan Orhan, Melda Kuyucu, Bahadır Özüşen ve daha nicelerinin olduğu ve bizi dinledikçe kah hüzünlendiren kah neşelendiren parçalar okurlar ve bizi bambaşka alemlere götürürler. İşte böyle bir ekip vardı sahnede. Muazzam, profesyonellere taş çıkartan bir ekip.

 

MASAL KUŞU

Bu sabah penceremin önünde bir not buldum… Perdeyi açarken minik bir kuşun gökyüzüne doğru uzaklaştığını biliyordum. Kanatları kristalden miydi yoksa balıkların derileri gibi parlak bir kumaştan mı emin değilim. Kuyruğu uzun ve pul dizilmiş iplere iplere benziyordu. Rengarenk ve parlak pullar… Sırtı ve göğsü sarı, turuncu ipek tüylerle bezeliydi. Bakışlarım onu izlerken bir an döndü ve o simsiyah gözleriyle bana bakarak gülümsedi. Ya da ben öyle sandım.

 

Başı bembeyazdı. Ama öyle düşünüldüğü gibi rengarenk gövdenin üzerine sonradan eklenmiş gibi değildi. Daha çok renkli bir yumurtayı kırıp içinden çıkan yavru kuşun başını çıkarırken boynundan aşağısının renge bulanmasıydı.

Sonra… Gökyüzü masmavi oldu. Kayıp giden kuşun ardından. Benim gözlerim de perde kenarından gökyüzünün komşusu.

O küçük zarfı elime almıştım. Kese kağıdı rengini bilirsiniz.

Kağıt üzerinde bu ton içindeki yazıyı zaman ötesinden gelmiş hissine bürüyordu. Bu defa gözlerim zarfın rengine dönmüştü. Merak göz bebeklerimin ötesindeydi…

Küçük bir not… Beni kuşa çevirip gökyüzüne uçurabilecek güçte ve derinlikte…

Bana yalnızca bir cümle söyleyin… Onunla varayım hayat gayemin yollarına. Ya siz hiç zahmet etmeyin, ‘Tomurcuk patladı’ fısıltısı eşliğinde ben size gök kuşağı bezeli kuşa, ayaklarına zarfı asıp pencerenizin önüne bıraksın diye haber salayım. Ya da bizzat kendim getireyim parlak kanatlarım ve gönlüme sızan derin kelamın akıttığı renklerle renklenen bedenimi takınıp yollanayım…

”Küllü ma hatara bibalik,
Fallahü siva zalik. ”

Bundan sonrası gözleriniz, gönlünüz ve algınız üzerine… Duyuyor musunuz müjdeyi?

”TOMURCUK PATLADI…”

(Not: Kendi bilgisayarım olmadığından Arapça kısmı Arapça geçemedim… İdare ediniz.)

FARKINDALIĞIMIN FARKINDAYIM

        Aslında her şeyin başı sağlık olduğu kadar düşünmektir de. İnsan düşünebildiği için insandır. Düşünmek insanı bilinçli kılar ve insan farkındalığını fark eder.

        Descartes’in meşhur bir sözü vardır: “Düşünüyorum öyleyse varım.” Burada filozof varlığını düşünebilmeye bağlamış. Zaten kişi ne kadar düşünürse o kadar var olabilir. Ufkun düşünebildiğin kadar geniştir. Yüz kilometre düşünen şehrinden ötesini düşünemez milyar kilometre düşünen dünyanın milyar kilometre uzağını düşünür ufku evreni zorlar. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde düşünme konusuna değinilerek, Yüce Yaradan bizden, verdiği nimetlere karşılık olarak tonlarca para, mal veya mülk istemiyor, bizden istediği O’nun adıyla başlayıp, şükretmek ve düşünmek. Allah bizlerden başlarken bismillah ile başlayıp bitirirken şükürle bitirmemizi, düşünerek de ders çıkarmamızı istemektedir. Rabbimiz bize; ubudiyet, taat, düşünme gibi birçok konuda hayatımıza yön verecek iyiye yöne yönlendirecek hususların yerine getirilmesini emrediyor. Rabbimiz bilir ve O’nun izniyle ancak biz de bilebiliriz. Müslüman insan düşünerek varlık gayesinin farkına varacak. Bu farkındalık ise Müslüman kişiye ibadetinin önemini kavratacak ve yaptığı ibadetinden zevk alacaktır.

       Düşünmek kelimesi Arapçada tefekkür kelimesine karşılık gelmektedir. Bir hadis mealinde düşünmenin önemine şöyle vurgu yapılmaktadır: “Bir saat tefekkür(düşünmek) etmek, bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır.” Çünkü düşünmek insanı bilinçli kılar. Düşünürseniz sorgularsınız, sorgularsanız öğrenirsiniz. Yine düşünmenin önemini anlatan Türk atasözünde: “Acelede nedamet, düşünmekte selâmet vardır.” der. R. Digest de “Düşünmeden konuşmak nişan almadan ateş etmeye benzer.” diyerek düşünmenin önemine vurgu yapmıştır.

        İnsan düşünebilen bir hayvan değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran düşünmeye sevk eden aklı vardır ve insan bu aklı sayesinde ayırt etme gücüne sahiptir. Yüce Allah da vermiş olduğu akıldan dolayı bize bazı görev ve sorumluluklar yüklemiştir. İnsanlık var olduğundan 610 yılına kadar Allah (C.C.) insanlığa doğru yolu gösterecek yüz yirmi dört bin peygamber ile beraberinde bazı peygamberlerle kitap ve saifeler göndermiştir. Gönderilmiş olan tüm peygamberler “Emr-i bil ma’ruf, nehy-i a’nil münker” yapmışlardır. Yani iyiliği emredip kötülükten men etmişlerdir.

        İnsan düşünebilen bir hayvandır lafı ne kadar yanlışsa ‘Düşünüyorum öyleyse insanım’ sözü o kadar doğru olur. Düşünmenin önemine dört büyük kitabın hepsinde yer verilmiştir. Bunun sebebi ise yaratılmış olan varlıkların görevlerinden dolayıdır. Çünkü düşünüp ibret alacağımız birçok husus vardır. Mesela, kalbimiz günde ortalama yüz elli bin defa atar; her yıl damarlarımızda tonlarca kanı dolaştırır. Küçük bir karınca ailesi, bir yaz mevsiminde otların arasından beş milyon ölü böcek temizler. Bir sinek tek başına her gün yüzlerce bakteriyi toplar. Küçücük lenfositler vücudunuzdaki trilyonlarca hücreden her birini, her gün en az on defa kontrol eder. Eğer düşünürsek ibret alacağımız şeyleri buluruz.

        Hiçbir şey tesadüfen var olmadı. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler evren tevafuken, Allah’ın bilgisi ve isteği doğrultusunda, meydana getirilmiş, yaratılmıştır. Düşünürsek farkındalığımızın farkında oluruz.

          Sağlıcakla kalın…