67. SayıNaçizane

GERÇEK DOSTLUK

3 Mins read

        Sevgili kardeşim Cihan ÇAL’a atfolunur.

        Dost, “sevilen kimse, sevgili, yâr” manalarına gelen Farsça bir kelime olup, dini literatürde sadakat, uhuvvet, sohbet gibi kelimelerle ifade edilir. Dostluk iki vücutta müşterek bir ruh gibidir. Dostumuz dünya ve ahiret sermayemizdir. İyi dost seçmişsek hem dünyada hem ahirette saadeti yakalamışız demektir.

        Özlemini duyduğunuz eski dostluklarınız olmuştur ve özlemle: Nerede eski o dostluklar, demişsinizdir. Aslında eski dostlukları şimdilerde de yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski dostlukları yaşamak isteyen birinin yapması gereken şey arkadaşını, dostunu iyi seçmesi ve Allah rızası için sevmesidir. Herkes kusursuz dost arar, ama kimse kusursuz dostluk yapmak istemez. Eğer can ciğer dostluklar edinmek istiyorsak bu hususu göz önünde tutmak gereklidir. Dostunu sevmek ve bunu Allah rızası için yapmaktır. Dostunu Allah rızası için seveni Allah da sever. Bu yüzden dostlukların/arkadaşlıkların uzun ve kalıcı olması için temelinde menfaat olmayan dostluklar kurmalıyız. Aksi taktirde menfaat odaklı birliktelikler, arkadaşlık çerçevesinde bile kalmayacaktır ve bu birlikteliği sağlayan amaç sonlandığında arkadaşlıklarda son bulacaktır.

        Dostlukların oluşmasında dava adamlığının rolü de büyüktür. Aynı davaya baş koymuş insanların kuracağı dostluklar daha samimi, daha sıcak ve kale gibi sağlam olacaktır. Böylesine sağlam bir dostluğun arasına nifak sokmak isteyenler olacaktır. Falan kişi hakkında şöyle konuşuyor, şöyleymişsin böyleymişsin diyor. Cevaben: Kardeşim ne demişse doğrudur, diyerek nifakçılara tokat gibi cevap verir ki bu da dostuna olan güvenin gereğidir.

        Gerçek dostlukta frekanslar da ortaktır ve sen ne düşünürsen dostun da onu düşünür. Sen dostunu düşünürsün dostun seni düşünür. Kalbin kalbe karşı olması iyi niyet ve samimi dostlukla alakalıdır. Bir düşünceyi dile getirecekken dost söyleyiverir söyleyeceklerimizi ve tam da bunu diyecektim dersiniz. İşte bu noktada dostunuzla frekanslarımızın aynı olduğunu söyleyebiliriz.

        Dostluk kardeşliktir. Dostluk Halil ve İbrahim kardeşlerin yaşadığı diğergâmlığı yaşayabilmektir. Dostluk öyle bir şeydir ki tayy-ı mekan bast-ı zaman misali uzak olsalar da birbirileri ile iletişimde olurlar. Dostluk iki göz gibi olmalıdır. Birbirini göremeseler de beraber hareket eder, aynı yere bakar, beraber ağlar, beraber uyur beraber uyanırlar. Dostluk bir şahsın manevi azaları gibidir. El gözün ayıbını görmez, belki yardım eder. Ayağa bir diken battığında kalp acı çeker. Dostluk da böyledir, dostun tırnağı taşa geldiğinde dost kendi tırnağı taşa gelmiş gibi acı çeker, çekmelidir de.

        Kale gibi sağlam, samimi, candan ve sıcak dostlukları yakalamak için seçici olmak da gerekir. Bu konunun önemine vurgu yapan Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde iyi ve kötü arkadaşın kişiye vereceği olumlu veya olumsuz etkiyi bakın nasıl dile getiriyor: “İyi ve kötü arkadaşın hali, güzel koku satan atarla körükçünün haline benzer. Attar ya sana güzel kokusundan verir ya sen paranla ondan satın alırsın ya da kokusundan koklamış olursun. Körükçü ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusundan rahatsız olursun.” Başka bir Hadisi şeriflerinde de: “İnsan arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına dikkat etsin” diyerek bizlere arkadaşlık/dostluk gibi önemli bir konu hakkında yol göstermiştir. Mevlana Celaleddin Rumî de:”Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyerek arkadaşın arkadaşı ne derecede etkilediğini dile getirmiştir.

        Son olarak konunun derinliğini ve önemi anlatan bir hadis ve ayetle konuyu sonlandırmak istiyorum. Peygamber Efendimiz: “Allah’ın kulları arasında bir gurup var ki onlar ne peygamberlerdir, ne şehitlerdir. Üstelik kıyamet günü Allah indindeki makamların yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta eder.” Ashab-ı Kiram:  Ey Allah’ın resulü, onlar kimdir bize haber verir misin? Diye sordu. Peygamber Efendimiz de: “Onlar aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirilerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nuru (Kur’an) adına birbirilerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler”. Ardından da şu ayeti okudu: “İyi bilin ki Allah’ın velilerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus 10/62).

        Hayatta ömür boyu kalıcı ve samimi dostluklar kurmanız dileklerimle, sağlıcakla kalın.

67. SayıNaçizane

Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz

1 Mins read

         

           oc5Mvr.48k.v3

          ‘’Gitmem lazım’’ dedi adama dönüp. Adam son zamanlarda çokça duyduğundan olsa gerek şaşırmadı…

          Kadınların hep gitmek zorunda olduklarını düşündü. Hep gidecek bir yerleri vardı. Sonra gidecek bir yeri olmadığını düşündü. Çok fazla düşündüğünü fark etti, sigara yaktı…

          Yine aynı tren garındaydılar. Tren garları artık ona pek yabancı gelmiyordu. Sanki bir gün gitse buralardan, onu yalnız bu tren garı özleyecekmiş gibi hissediyordu. Çok sonraları yandığını öğrenince, -ayrılıkları hatırlattığı için- , sevinecekti içten içe.

          Sizin de tahmin edeceğiniz gibi kadın yine gidiyor, adam O’na görkemli vedalar düzenlemiyor, ikisi de susuyordu. Bu susma anında adam mutlu günleri hatırlayıp, mutlu olmanın imkansızlığını ve kolay kaybedilir olduğunu düşündü. Hep böyle olurdu, olmuştu. Mutlu olmak için çok fazla faktörün bir araya gelmesi gerekirdi, mutsuz olmak için ise tek bir şey yeterdi…

          Çok soğuk ve çok kısa bir gündü, çok soğuk ve çok uzun bir gece olacaktı. Adam yine ikilemde kalmıştı. Ya gitmesine ses çıkarmayacak ya da itiraz edecekti. Bu tür kararsızlıkları ufak kumar oyunlarıyla çözerdi, yine öyle yapacaktı. Kadına dönüp ‘’zar atmayı deneyelim’’ dedi. ‘’Küçük atarsan kalırsın’’.  Kadına bu teklif adamın son isteğiymiş gibi geldi, acımayla karışık bir duyguyla ama kendine güvenen bir ses tonuyla ‘’kabul’’ dedi kadın.

          Adam cebinden iki zar çıkardı. Kadına zarlardan birini verdi. Kadın avucunun içinde bir iki salladı ve fırlattı. Zarın gökyüzüne bakan yüzünde beş nokta vardı. Bu, adamın şansını iyice azaltmıştı. Adam, gülüyordu; ki böyle olmaması gerekirdi…

          Zar sırası adamdaydı. Adam zarı fırlattı. Zar bulundukları noktadan daha uzağa gitti. Kadın yerinden kalktı, zarın arkasından koştu, telaşlı bir ses tonuyla ‘’üç geldi yine kaybettin’’ dedi.

          Adam ‘’yine’’ dedi, her yüzeyinde altı nokta bulunan hileli zarı yerden aldı, cebine koydu, ‘’belki de gerçekten gitmesi gerekiyordur’’ diye düşündü. Gitti…

 


67. Sayı

Tazelenmiş Yaprak

1 Mins read

Bir ağacın gölgesiydi. Mis kokulu baharın müjdecisiydi zaman bugünkü gibi. Takvimlerden sayfa koparmak adetimdi bir zamanlar. Şimdi akıp giden bir nehrin önüne set olmaya çalışan ulu bir çınar bendeki ruh. Birçoğumuz bir vakitler mahallemizin o boş arsalarında -hani derler ya sudan sebep diye, o anlamda- sudan oyunlar üretiverirdik. Çocuk olmak demek, çığ demekti; arkasına kendi gibi ne kadar özgür takım üyesi varsa alacak, ortalığı tozu dumana katacak. Şimdi öyle mi?
Kaldırımlar düzenleniyor, her köşe başı bir bina. Oyun alanı her yer idi..Şimdi onlara gösterilen mekan, kurgulayamayacakları bir dünya. Ama yine de kim doyabilir; aldığı nefes taze, taşıdığı beden dirençli, çocuk ya adı üstünde çocuk söylemleri ona adeta bir can simidi.
Bu kadar kalabalık değildi çocukluğumun İstanbul’ u. Hoş, İstanbul ‘u da çok iyi bilmezdik..Zira mahallemdeki tek uğraşın yaşam ve yaşam sevinci olduğunu gözlemleyebilirdim, görebildiğim insan sayısınca.

Hayatımız sürekli bir değişim halinde. Büyüyoruz ya da ihtiyarlıyoruz (yoruma açık). Çevre, toprak, soluduğumuz hava, fikirlerimiz…
Küresel ısınıyoruz belki fakat kitlesel olarak  da yalnızlaşıp  kutuplaştığımızı düşünüyorum.
Teknoloji hayatımızda ne kadar yaygınsa da seçme hakkımızı kullanabiliriz elverdiğince.

Yine bir bahar mevsimi; içinizdeki coşkuyu, çocuğu oyun alanlarında değil sadece,  her yerde, şehrin kapanmayan her noktasında ortaya çıkarın. Gülümsemeniz baharın taze yaprağı kadar canlı olsun. Takvimlerin sayfasını kopardığınızda, geçip giden zaman kadar kötü duyguların da gitmekte olduğunu hissetmeniz dileğimle.

 

67. Sayı

O KADAR...

2 Mins read

Cenabetliğin tarihine adımı altın harflerle yazdırıyorum. O kadar cenabetim ki cenabetliğin kitabını yazmaya kalksam daha kitap bitmeden tüm yazdıklarım ya silinir ya kaybolur ya yanar kül olur. O kadar cenabetim ki Hint Okyanusu’na atsan beni yıkanayım diye okyanus kurur, çöl olur.

Benim cenabetliğim cinsel birleşmeyle, kamyonun devrilmesiyle, kendini tatminle, meninin tenasül uzvunu terk etmesiyle açıklanamaz. Benim cenabetliğim on iki yaş civarı ergenliğe girmekle başlatılamaz. Ben cenabet doğdum, cenabet yaşadım ve cenabet öleceğim. Benim cenabetliğim bahtsızlık, şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik gibi hafifletici sözcüklerin arkasına saklanamaz. O beni anlatır, beni tanımlar, beni betimler. O benim kimliğim. O bendir. Hayır, ben oyum.

Kendimi öldürmeyi düşündüm. Bu illet benim başımdayken, bu illet beni kıskacına almışken, bu illet bana nefes aldırmazken yaşamanın bir manası yoktu. Kendimi öldürmeyi düşündüm. Götüm yemedi. O kadar cenabetim ki kendimi öldürmeye niyet ettiğimde tüm cesaretim birden kırıldı. Aklıma gelen bütün yollar bana aşırı eziyetli geldi. O kadar cenabetim ki ölmekten korkmadım, ölürken duyacağım acıdan korktum. Kafama sıkacağım bir kurşunun beni ağrısız sızısız öte tarafa göndereceğini kimse garanti edemezdi. Bu illet bana musallatken kurtuluş yok, en acısız ölüm yöntemi beni kıvrandırırdı.

İnzivaya çekilmeyi düşündüm. Dünyadan elimi eteğimi çekince, insanlardan uzak durunca, yapmam gereken işleri asgari düzeyde tutunca başıma gelecek tatsızlıkların ihtimalini mümkün olan en aza indirgerim sandım. Hiç kimseye haber vermeden kapıyı ardımdan çekip çıktım bir sabah. Otobüs terminaline varamadan dönmek zorunda kaldım. Dolmuştan inerken ceketim kapıya sıkışıp yırtıldı. Önümüz yazdı. Bir münzevi yazın ceketsiz olabilirdi. Dert etmedim. Ceketi çöpe atarken konteynırdan bir kedi fırladı, ürküyle dengemi yitirdim, konteynıra tutunmaya çalışırken birlikte devrildik. Konteynırı üzerimden kaldırmaya çalışırken üstüm başım çöpe bulandı. İplemedim. Terminale gidecek otobüsü beklemeye başladım. Üç beş dakika geçti geçmedi kaldırımda bisiklet kullanmak zorunda kalan bir genç önce aniden önüne çıkan aşırı süslü bir teyzenin gezdirdiği köpeğe sonra da dengesini tümüyle yitirip bana çarptı. Ayak bileğim çatladı, hastaneye uğrayıp ayağımı sargıya aldırmak zorunda kaldım. Köpeğe, bisikletliye, ayak bileğime, cekete, dolmuşa, inziva hayalime küfrede ede eve döndüm.

O kadar cenabetim ki halimi anlatmak için kendi çapımda çok afili bir giriş yaptığım şu yazıyı kendi ellerimle bok ediyorum.

67. SayıŞairane

Ben Yunus Lekesiz'im, leke sizsiniz

2 Mins read

Uyumadığım bir gecenin mecburi sabahına uyanmak…
Bir şehrin en işlek yolunda 24 saat açık bir lokanta gibi kapalı olmanın ne olduğunu bilmeyen, birbirine dahi kavuşamayan, yalnız göz kapakları…
Sigaranın yanında içilen acı bir kahve gibi beni kötülüğe sürükleyen, geçmişine sövülesi, bilekleri kesilesi, kontrolsüz kollar…
Bir çocuğun ağzı kulaklarında oynarken, zamansız patlayan balonu gibi bedenimi titreten soğuk korku seslerinin beynimde patlaması…
En büyük sancı sanırdım karnımın ağrısını. Onun da şifası hazırdı zaten, annemin bencillikten uzak, yumuşak elleri…
Başımı da ovsana annecim, geçecektir mutlaka. Bir de kalbim. Ona da dokun anne. Geçir ağrısını.
Çocukken dinlediğim masalların, rüyalarıma giren o çizgi film kahramanlarının sahteliğini hatırlatıyor bana, şimdi bende bir can, bir kan belki de alın yazım olan baş ağrılarının annemin elleriyle dahi son bulmaması…
Alnıma değdiği anda ısınan sular ve soğuk bir duş alamamanın rahatsızlığıyla çocukluğumdaki gülen yüzümün en büyük düşmanı olan ben…
Bir silahın namlusundan çıkan kör bir mermi gibi hedefsiz, sayfama yazdığım kelimeler…
Her harfine kendimi sığdırdığım kelimeler gibi manidar, yorgun gözlerimden yorgun şehrime kul ettiğim bu bakışlar…
Sokak lambasının gerekliliği gibi gerekliyim kendime.
Sokak lambasının boş kaldırımları aydınlatması kadar anlamsızım çevreme.
Masanın ayakları gibiyim belki. Üstünde taşıdığı yükten haberdar olmak gurur verici.
Ve yine diğer ayaklara ulaşamayacağının bilincinde olmak; çaresizlik, yalnızlığın habercisi…
Masanın üzerindeki bembeyaz, hafif bir peçeteyim belki de. Başkalarını temizlemek adına kendini kirleten…
Belki doğa kadar heybetliyim. Mükemmelliği her gün tehdit altında olan, zulme açık, yok olmaya hazır doğa gibi…
Dua gibi kutsalım belki de… İnsanların yalnızca zor zamanlarında aradığı, her şeyin güzel olduğu ortamlarda istenmeyen…
Korkulan, çaresiz kalınan hiç bir ortamdan eksik olmayan dua gibi…
Kimine göre zaman gibiyim… Her şeyin ilacı…
Belki de her şeyin katili…
Karanlık kadar korkuncum. Güneşin her doğuşunda yok olmaya mahkum olan, yeniden geceleri bulana kadar ağlayan, masum ama korkulan karanlık gibi…
Güneş gibi aydınlığım belki de. ”Ben sıcağım” demesine müsade edilmeyen, yüzüne bakılamayan, ateşiyle yalnız bırakılan güneş gibi…
Belki bir kılıcım. Eline alanın cinayetlerine alet olan. İnsanları yaralayan ve tüm suçun üzerine atıldığı o kanlı kılıç…

Bakıyorum da şimdi… Her şey olmuşum ben, olmam gerekenin dışında…
Görülmeyenleri görmüşüm, görünenlerin arkasında saklanan…
Duyulmayanları duymuşum, beynimdeki benin, beni arayan çığlıklarıyla…
Her şey olmuşum, her şey olmuşum da ben, bir ben olamamışım;
Beni, benlikten uzaklaştıran insanların yalanlarıyla…

67. Sayı

UÇMUYORSA KUŞLAR, ÖLÜYORSA BALIKLAR, NASIL YAŞAR İNSANLAR?

1 Mins read

Çevre bilinci çok önemli…  Çevreye duyarlı olmak konusunda ben bayağı mesafe kat ettiğimizi düşünüyorum. Ne de olsa, ‘Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana’ şarkılarıyla büyümüş bir nesiliz… Tabii o zamanlar doğayı koruma bilincimiz nerdeyse hiç yoktu ve ormanlar bizim için beş yüz kere izleyip de hiç bıkmadığımız Yeşilçam filmleri gibiydi. Hiç eskimezler ve yok olmazlar sanıyorduk. Ama neyse ki baltalı ilahlar insafa geldi ve en azından çevre kirliliği konusunda daha duyarlı olmaya başladı.

Daha birkaç yıl öncesine kadar çöplerini, izmaritlerini, arabada içtikleri kola kutularını düşüncesizce  yerlere atan insanlar, şimdi memnuniyetle görüyorum ki daha hassas olmuşlar ve aynı çöplerini en azından kimse görmeden, gizlice yerlere atıyorlar.

Çevre kirliliğini önlemek ve Ozona iyi davranmak adına kendi çapımda bir önlemler pakedi hazırladım. Belli başlı acil eylem planlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum… Mesela; Atmak istediğiniz cam malzemeleri organik çöplerle birlikte atmayın. Biriktirip en yakınınızdaki cam kumbaralarına atın. Çocuklara oyuncak alırken dayanıklı olmasına dikkat edin. Oyuncaklar bozulduklarında çöpe giderler ve geri dönüşümleri çok zordur. Açılan musluğun mutlaka hemen kapatılması gerekir ve fazla açılmaması gerek. Çevremizi ağaçlandırmalıyız. Plastik çöpler, cam çöpler ve yemek artıkları gibi ayrı ayrı konteynır olmalı bulunduğumuz heryerde. En önemlisine gelecek olursam, yazarken bile iğreniyorum ancak söylenmeli artık! YERLERE TÜKÜRMEYİNİZ..! Büyükada’da faytonları çeken atların arkasına torba bağlandığını görmüşsünüzdür. Görmedim diyenlere inanmam, her insan hayatında en az bir kere çevreyi kirletmesin diye bir atın arkasına poşet bağlamıştır. İşte aynı yöntemi yerlere tüküren insanlara uygulamayı düşünüyorum. Ağızlarına bağlayacaksın torbayı, öyle dolaştıracaksın bunları.

Benden bukadar arkadaşlar.. Çevre konulu bir yazı için az bile yazdığımı düşünüyorum. Mutlaka bilinçlenmeli ve bilinçlendirilmeliyiz. Okullarda bununla ilgili geniş çaplı seminerler düzenlenmeli. 5 Haziran Dünya Çevre Günü bir fidan dikerek çevremizi süslemeliyiz..