68. Sayı

SOKAKTA HAYAT VAR

1 Mins read

Sen insanlardan kaçtıkça, insanlardan soyutlanmaya çalıştıkça asosyal oluyorsun.  Biliyorum insanlar seni daraltıyor, bunaltıyor fakat onlar seni  aynı zamanda sokaktan mahrum ediyor.  Çık, gez, dolaş çünkü sokakta hayat var.  Sokakta gökyüzü, sokakta nefes, sokakta hip hop var.  Aslında biraz da sokakta biz varız. Varoş sokaklardayız. Hayattayız.  Sokakta ben varım, sen varsın. Sokakta kardeşlik, arkadaşlık var. Sokak hayata hazırlar seni. Her türlü insanı tanırsın sokakta. Kapanırsan tek katlı binana korkak olur çıkarsın şu dünyada.  Sokakta kin, öfke, nefret var.  Bunlar seni hayata hazırlayacak da. Evinde senin üzerine kapanan kapılardan korkacaksan çık dışarı sokakta liderler var. Aynı  zamanda  müzik yapanlar da var sokakta. Müziğin derinliklerinde kaybolan da… Deniz kenarı da bir sokaktır  aslında. Denizin karşısında oturduğun bank da…  Sokak boş değil. Sokak duvarları giraffitilerle dolu.  Sokakta kan akıyor oluk oluk… Bunu durdur diye seni yolladık. Sokağı durdurma, hayatı durdurma.  Akan kanları durdur. İnsanları durdur sokağı değil.

 

Sokakta deli deli kan akıyor.  Çünkü sokakta onca genç delikanlı var.  Sokaklar öyle güzel ki var çok güzel bayanlar.  Sokakta dans eden onca insan var. Bu işi öyle güzel, öyle sade yapan da… Sokakta yağmur var.  Evinin buğulu camlarından izleyemezsin yağmuru.  Dışarı çık, sokağa… İzleme, ıslanma yağmuru hisset.  Kim bilir belki de yağan son damla olur bu.  Şanslı ol çık o son damlada ıslan! Güneşin perdenin arasından sızıp seni rahatsız etmesine izin verme, çık dışarı yan! Ölüyorsun, her gün ölüyorsun. Bardağa doldurulan bir şişe gibi. ÇIK DIŞARI, ÇIK! SOKAKTA HAYAT  VAR!

68. Sayı

KORKU

4 Mins read

(O bet sesiyle, kendine pek güvenmeden, yine de içinden gelen dürtüye karşı koyamayıp pes tonlardan mırıldanmaya başlar kahramanımız.)

– Gülünce gözlerinin içi gülüyor, kendimi senden alamıyorum

Bilmem bakışların neler söylüyor, cesaretim yok ki soramıyorum

– Niye soramıyormuş?

– Cesareti yokmuş işte.

– Neden?

– Cevabı bilmediği için herhalde. Cevaptan korktuğu için belki.

– Niye ki?

– Ne niye ki?

– Niye korkuyormuş cevaptan?

– Bu böyle gidecek mi?

– Nasıl?

– Sen böyle niye diye sora sora. Onun bir sonu yok, biliyorsun.

– Vereceğin cevaba bağlı bu. Tatmin olursam sormam belki.

– Nasıl bir cevap beklediğine bağlı bu. Seni nasıl tatmin edebilirim ki?

– Bunu sen mi soruyorsun? Dünyanın en tatminsiz insanı mı soruyor bunu?

– O kadar değildir yahu!

– O kadar, o kadar.

– Tatminsizim değil mi? Huysuzum. Meymenetsiz hatta.

– Fazla yüklenme canım kendine.

– Haksızlık mı ediyorum?

– Yok, haksızlık sayılmaz ya yine de kendine fazla yüklenme.

– Belki de bundandır.

– Ne bundandır?

– Cevaptan korkması. Belki o da huysuzdur, meymenetsizdir. Gözlerinin içi gülen de canlıysa, hayat doluysa -ki gözlerinin içi güldüğüne göre gülünce kesin öyledir… Üff, ne bileyim ben. Git kendisine sor arkadaşım, beni ne uğraştırıyorsun!

– Belki de sormuşumdur. İma etmişimdir en azından.

– Kime? Güftekara mı?

– Yok yahu, kendisine.

– Kendisine?

– Evet. Sormadım ama ima ettim. İma ederek sordum ya da. Nasıl dersen işte.

– Eee?

– Ne eee?

– Ne cevap verdi? Anlamadı mı imayı?

– Bilmem. Geveledi bir şeyler. Belki anladı, belki anlamadı. Bazen o denli anlayışı kıt oluyor ki kestiremiyorum.

– Olur öyle arada. İnsanoğlu tuhaftır biraz. Ufukta olan biteni görür de burnunun ucunda cereyan edeni anlamaz. Anlamak istemez belki de.

– Korktuğu için mi?

– Olabilir.

– Sanmıyorum.

– Neden?

– Anlamak istemez demek anlar ama anlamazlıktan gelir demek. Anlasaydı korkacak bir şey kalmazdı zira cevap sorunun içinde gizliydi. Ben ona sorarken aslında sormaya korktuğu şeyin cevabını vermiş oluyordum.

– Tabii bunların hepsi ima ile oluyordu.

– Eh, öyle tabii. Yine de şarkı söylemekten pek farklı olduğu söylenemez bunun.

(Bir sessizlik anı olur. Kim bilir ne kadar sürer. Birkaç saniye mi? Bir dakika mı? Daha fazla sürmez herhalde. Sürse herkes kalkar ve yoluna gider. Hiç olmadı muhabbetin ekseni kayar. O kadar sürmez belli. Seyri ve sırayı bozmadan devam eder çünkü.)

– Belki de korkusu cevaptan değildir. Cevabın sonrasında olacaklardan korkmuş olamaz mı?

– Ne olur cevabın sonrasında?

– Aşk olur, meşk olur, ayrılık olur.

– Ayrılık olmaz. Sorunun –imalı sorunun- içinde cevabı verilmişti zaten sorulmayan sorunun.

– Meşk de olmaz o zaman. Bunlar fazla ürkek insanlar belli. Ürkek insanlar arasında meşk olmaz.

– Emin misin?

– Yok canım, öyle laf olsun diye söylüyorum.

– Belli. İkisi de ürkek mi bunların? Hani biri canlıydı, hayat doluydu?

– Öyle mi demiştik? Öyle demiştik hakikaten. Öyle de. Yine de hayat dolu olmak ürkek olmaya engel değil. Aaa, saçmalıyorum!

– Bence de.

– Sağol.

– Estağfurullah.

– Ne diyorduk?

– Aşk olur diyordun.

– Doğru. Meşk olmaz demiştim. Sen de ayrılık olmaz demiştin. Aşk olur öyleyse.

– Açar koynuna kuş dolur o zaman.

– Dolur mu?

– Hı hı, dolur.

– Sen öyle diyorsan…

– Cıvıtmayalım diyorsun yani?

– Yok, öyle de değil de…

– Muhabbet dağılmasın…

– Yani…

– Emredersiniz komutanım. Üçüncü tugay, beşinci bölük, yedinci manga emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Böyle mi denir?

– Ne bileyim ben, askerlik mi yaptım!

– Yapmadın değil mi?

– Yok, henüz değil. Kaçıyoruz bakalım, kaçabildiğimiz yere kadar.

– Hadi bakalım… Aşk olur diyordun en son.

– Evet, aşk olabilir. Sorulmayan sorunun cevabını imalı sorunun içinde bulduysa aşk olabilir. Ondan korkmuştur belki.

– Aşk korkulacak bir şey mi?

– Ona sormak lazım. Korkutmuşlardır belki vaktiyle.

– Öcüler mi?

– Olabilir. Masallar ninniler söylemişlerdir belki sevda üstüne, ama aldatılmıştır, ondan korkmuştur belki de.

– Öyle mi peki?

– Galiba. Aldatılmış olan çok fazla insan var, o masalların ninnilerin doğru olmadığını gören.

– Kıvırıyorsun bence.

– Öyle mi diyorsun.

– Öyle. Bir şarkıdan başka bir şarkıya atlıyorsun cevaptan kaçmak için.

– Bunu sen başlattın, dikkatini çekerim. Hem de olmadık biçimde. Ne demiştin? Dur bulacağım.

– Dolur.

– Hah, dolur.

– Ya neyse. Sen ne diyorsun şimdi açık konuş.

– Ben şunu diyorum, özetle. Aşk pek de istediği bir şey değildir, korkusu ondandır belki de.

– Aşktan niye korkar peki?

– Çok yorucu olduğu için olabilir mi? Çok fazla heyecan, çok fazla korku, çok fazla mutluluk, çok fazla mutsuzluk, çok fazla kırgınlık, çok fazla sevinç, çok fazla emek, çok fazla kıskançlık, çok fazla… Her şeyden çok fazla fakat çok az huzur. Bu kadar çok fazlanın arasında çok az huzuru değmez buluyordur herhalde.

– Öyle mi gerçekten?

– Öyle galiba.

(Bir sessizlik anı olur yine. Öncekinden biraz uzun sürer galiba. Kahramanımız meyanı okumaya başlar.)

İçi…

(O kadar tizden girer ki ikinci heceden sonrasını getiremez. Sesi incelir, çatallaşır ve kesilir. Gülüşür ve yeniden susarlar.)

– Karşılıksız aşk karşılıklı olandan daha mı iyi peki?

– Bilmem. Nereden çıktı bu?

– Belli ki aşık bizimki. Şiirler, şarkılar… Yine de aşkını karşılıksız yaşamayı tercih ediyor da karşılık almaktan korkuyor.

– Sahi ya, bunu söylemiş oldum değil mi?

– Biraz.

– O kadar değildir herhalde. Bilmiyorum. Hiç düşünmedim üzerine. Zaten niye durup dururken şarkıyı bu biçimde okuduk onu da anlamış değilim.

– Herkes her şeyi böyle okur da ondan.

– Nasıl?

– Kendine göre. Kendi penceresinden. Nasıl bakıyorsa öyle görür. Ne düşünüyorsa ona göre okur.

(Bu sözler biraz ağır gelir galiba, ikisi de susar. Daha uzun, çok daha uzun bir sessizliğin ardından kahramanımız son sözü söyler.)

Beni öylesine aldın ki benden, kendimi arayıp bulamıyorum.

68. SayıGündem Takibi

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

3 Mins read

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

68. Sayı

UYKUDAN ÖNCEKİ YAĞMUR

1 Mins read

Bakışlarımda aziz bir hatıranın yorgunluğu taşınırdı sen bilemezdin. Su şişelerinde küçük balıkların yosunu tanımaması gibi, yaşam alanlarımda dar, sarp geçitler sunulmuştu ve  mücadelemi tanımazdın. Aslında çok şey değildi sana anlattıklarım; bir seviyi paylaşmış, bu uğurda savaşmış canlılardık sadece. Gün kızıla boyalı, yüzün bana dönüktü. Günebakanlar vardı boynu bükük, su yolunda kırılan testilerimiz vardı. Bir yaz yağmuru yükleniyor şehrimize bu gece. Sen yine kuytularda sağanak bir hüznün saklandığı yerdesin. Beni sorma uykudan önceki yağmurum ne seni bulur ne de yalpalar dururum. Atlı süvarilerim dört nala hücum eder, kaçmak için yenilgiden. Varılan menzil olur bir öteki yerleşke, böyle düşünüp dururum arpacı kumrusu gibi. Dilimin ucunda sana söylemediklerim, sevmeseydim seni keşke…

 

68. SayıNaçizane

AFFET BENİ HAYAT

1 Mins read

Hayat diyorum. Bazen çok acımasız oluyor. Hiç haddini de bilmiyor bazen. Nerede ne getireceğini de bilmiyor. Düşüncesizce davranıyor genelde. Hiç düşünmüyor kimin canını yakarım diye. Kendi bildiğini okuyor hep. Hani ara sıra da olsa düşünse ‘ben ne yapıyorum’ diye belki de bu kadar insan isyan etmezdi ona. Her neyse.

Bir de sabır var bizi zorlayan. Hani der ya büyüklerimiz ‘sabreden derviş muradını ermiş.’ O dervişle tanışıp dertleşmeyi cidden çok istiyorum, hayat acımasızlaştığında. Belki şu anda da o anlardan birindeyimdir. O dervişle tanışıp, sohbet etme isteğimin had safhada olduğu anların biri… Bu aralar böyleyim işte. Bir dakikam diğerini tutmuyor. Bir bakıyorum ki kahkahalar atıyorum, içim içime sığmıyor. Sonra bir bakıyorum gözlerimden benden habersizce yaşlar akıyor. Soranlar oluyor ara sıra nasılsın diye. Cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü iyiyim desem değilim. Kötüyüm desem, kötü de değilim.

Çok kızıyorum kendime. ‘Asıl bencil olan benim’ diyorum. Dışarıda karda, yağmurda bir köşeye oturup dilenmek zorunda olan onca küçücük, çaresiz çocuklar varken benim yaptığım ne? Onların hayatlarının yanında benim mutsuzluğumun lafı mı olur? Halime şükretmem gerekirken ben şikayet ettiğim için en ağır cezayı almalıyım aslında. Ama diyorum ya, bu aralar ben aslında ben değilim. İyilikle kötülük arasında gidip gelen birisiyim işte bu sıralar… Dışarıda benim yaşadığım hayatı yaşamanın hayallerini kuran onca insan varken ben şikayet ediyorum. Özür dilerim hayat seni de durup dururken suçladım. Aslında biziz bencil olan, acımasız, düşüncesiz olan. Senin hiç suçun yok. Affet beni hayat…