64. SayıAraştırma

İZLE KENDİNDEN GEÇ! ~ 2

2 Mins read

        Sevgili Türk e-Dergi okurları, bir önceki (63.) sayıda ilkini yayımlamış olduğum İzle Kendinden Geç başlıklı yazımın ikinci dizisini yayımlamaktan mutluluk duyuyorum. İyi okumalar dilerim.

        Bir mesajı normal olarak göz önüne getirmekten çekinmeyen kişiler neden bu yola baş vuruyor diyebilirsiniz. Normal olarak izlediğiniz bir görüntünün önünü kesebilir ve verilecek mesajı peşinen reddede bilir ya da kabul eder izlersiniz. Fakat 25. Kareleri göremediğimizden kabullenme veya reddetme olanağımız da olmadığından bu yola başvurulmaktadır. Bu yöntemin temel mantığı hedef grupların  tercih seçeneğini yok etmek ve kişileri haberleri olmadan zehirlemek.

        Bu yöntemi tercih edenler insan fıtratını çok iyi bilen kişilerdir. Psikilogların, psikianalistlerin 100 yılı aşkın çalışmaları bulunmakta ve insanla ilgili gözlem ve deneylerle ortaya koydukları bulgulardan yola çıkılalarak “İnsanı nasıl etkileriz?” sorusuna cevap aramaktaydılar. Büyük şirketlerin mallarını pazarlamak için bu yöntemi kullandılar.  Sonuçta sinema da bir tür ekonomik sektör ve her yapımcı kendi iyi ya da kötü niyetini, dini inanç ve ideolojisini bu yolla empoze  etmeye çalışmaktadır.

        Hiç sigara kullanmıyor olduğum halde canım sigara çekiyorsa, kola içmediğim halde kola içesim geliyorsa, kullanmadığım halde Next&Nextstar ve Atiker Sıralı Otogaz Sistemini tavsiye edebiliyor ya da alacaklarım arasında tercih listemin başına koyuyorsam, bilinçaltıma bazı iletiler ulaşmış demektir.  Objektif olarak kendinizi sınayın göreceksiniz ki sizde 25. Karelerin ve diğer subliminal mesajların taarruzuna uğramışsınızdır.

        Knight DUNLAP adında Amerikalı bir pskikoloji profesörü göz bağcılık gösterisi yaparken bilinç gücüyle algılanamayan “hissedilemez gölgeler” kullanarak aynı uzunluktaki 2 çizgiyi seyircilerin farklı ölçüler de algılanmasını sağlamıştı. Uçları iki zıt yöne bakan çizgi ile içe bakan çizginin boyu aynı olmasına rağmen boyları farklı algılanır. Bir algılama resminde birbirine bakan iki yüz varken biz vazo olduğunu algılarız. Algılarımıza aldanırız aslında. Bunu bilen yapımcılar ilk defa subliminal mesajlar içeren reklamları 1950’li yıllarda Ameraika’da yapmaya başladılar. James Vicary adlı reklamcılık uzmanı sinema salonalrında yapmış olduğu deneylerde patlamış mısır ve kola satışlarında artış olduğunu gözlemlediğini iddia etmiştir. Yapılan bu deneyde “patlamış mısır ye” ve “kola iç” sloganları gizlenmiş subliminal mesajlar sayesinde kola satışlarında %18.1, patlamış mısır satışlarında %57.7 arttığı görülmüş.

        Bir insanı ya da bir topluluğu değil tüm insanlığı tehdit etmesine rağmen, henüz bu konuyla ilgili bir kitap çıkmamış, bir eğitim programı yapılmamış, seminerler verilmemiş. Varsa bile duyulmamış, sessiz sedasız yapılmış yapılanlar.

        Subliminal tekniği ne yazık ki çizgi filmlerde, reklam panolarında, şarkılarda, filmlerde bir şekilde kullanılıyor. Masum sandığımız bir çok çizgi filmde çocukların bilinç altına şiddet, cinsellik unsurları içeren içerikler yerleştirilmektedir. Çizgi filmleri aşırı şiddet içeren Caroon Network kanalını kesinlikle önermiyorum. Evin akıllı kedisi gibi görünen Tom’un Jerry’i yakalama mücadelesi esasında şiddet içerikli bir çizgi filmdir. O, çok sevimli gördüğümüz Disney yapımı çizgi filmlerde yıllardır cinsellik teması çocukların bilinçaltına hücum etmektedir. Çocuklarımızın gelecekleri açısından bu tür yayınlar içeren çizgi filmleri çocuklarımızdan uzak tutmalıyız.

Yazımın devamı bir sonraki sayımızda olacak. Sevgilerimle, hoşçakalın.

63. SayıAraştırma

İZLE KENDİNDEN GEÇ! ~ 1

3 Mins read

               Adına televizyon denildi ilkin, söyleyemeyenler de vizontele dedi. Türk Dil Kurumu: Vericiden iletilen dalgaların görüntü ve ses olarak görünmesini ve duyulmasını sağlayan aygıt, diye anlamlandırdı. Nerden bilebilirlerdi ki televizyon izleyenlerin kendinden geçeceğini. Bizlere hep televizyonun fiziki zararlarından bahsettiler. Üç metre geriden izlenecek de, karanlıkta izlenmeyecek de vs. gibi… Kimse çıkıpta televizyonda verilen yayınlardaki, programlardaki, filmlerdeki ve sinemalardaki zararlardan bahsetmedi. Bir bakış açısı oluşturur diye değinmek istiyorum.

                Televizyonun zihnimize yaptığı tahribat fiziksel zararlarından kat kat daha fazladır. Bu tahribatı ve tedavi şeklini, Alman Beyin Antrenman Kurumu Başkanı Prof. Bern Fischer: İki saat televizyon seyretmek suretiyle beynin uyarımdan yoksun bırakılmasının beyinde oluşturduğu tembelliği gidermek için bir hafta zihin eğzersizi yapmak gerekir, şeklinde dile getiriyor. Bir de günde 2 saat televizyon izlemenin bizden neleri çaldığını hesaplayalım. Bir kişi günde 2 saat televizyon izlerse, yılda 730 saat eder. Bu da 12 aydan 1 ayını gece gündüz televizyon izlemekle geçirmiş olacak. Zaman benim için değerlidir, boşa harcamak istemem. Geri getiremediğimiz şeylerin kıymetini bilmeliyiz. Zamanda su gibi akıp giderken geri getirmemiz mümkün değil. Bu yüzden zamanımızı televizyon başında harcamamalıyız. Günde 2 saat kitap okuyan bir kişi inanılmaz bilgi birikimine sahip olacaktır. 2 saat ibadet eden kişi Allah’a daha da yakın olacak. Ailenize ayıracağınız 2 saat aile içi muhabbetinizi arttıracak. İşinize ayırdığınız 2 saat cebinize yarayacaktır. Ve neler neler. Örnekleri arttırmak mümkün.

                Televizyonun zihne yaptığı bir diğer etki subliminal etkidir. Peki nedir bu subliminal? Bilinçaltını etkilemeyi hedefleyen mesajlardır. Genel olarak bilinçaltına yönelik gizli mesajlar olarak ifade edilir. Kişinin bilinçaltına mesaj göndermenin bir çok yolu var. Bunlardan en çok kllanılanları; dijital ses dosyalarına gizlenen işitsel yollar. Gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle ve sık patlayan flaşlar şeklinde sinema ya da televizyon görüntüsü yoluyla bilinçaltına iletilen 25. kareler, reklam afişleri, logoları ve saklanmış şekil, kelime ve reklamlardır. Bu yöntem, bir ürünün reklamını yapmaktan, bir inancın ya da görüşün propagandasını yapmaya kadar varan geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Tabi bilinçli algılananlar değil bilinçaltı seviyesinde algılanan söz, resim, görüntü ve şekillerden oluşur. İnsan kulağı sadece belli bir frekans aralıklarındaki sesleri duyabilir. Üzerinde oynanabilirliği,işlenilmesi ve yayılmasındaki kolaylık sebebiyle mp3  dosyaları subliminal mesajlar için biçilmiş kaftandır. Yine insan beyninin algısı ise, bundan daha düşük ya da daha yüksek frekansları algılayabilecek kapasitededir. Yani kulağımız belli desibel aralığındaki sesleri duyabilirken beynimiz bu aralığın çok ötesindeki sesleri algılar. Şöyle ki 8-12 hertz dalga boyundaki subliminal mesaj içeren bir mp3’ü kulağımızla dinleriz, ancak içindeki gizli mesajı beynimiz dinler. Bu gizli mesajları frekans aralığına göre analiz eden yazılımlar da mevcuttur.

                Kişinin bilinç altına subliminal mesaj göndermenin bir diğer yolu da 25. kare tekniğidir. Kısaca tanımı ve tarihçesini yaparsak; gördüğümüz bir anlık görüntü, 655 satır ve çerçeve denilen 24 küçük kareden oluşur. Sinema bandında saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır.  Saniyeden sonra kareler gelir ve bir saniye 24 karedir.  Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de “control track” denilen aralıklar vardır. İşte bu görüntüler kesilip aralarına başka görüntüler atılarak 25. Kare oluşturulur. Bir saniyelik görüntü 1/24 bölünecekken 1/25’e bölünmüş olur. Bu 25. kare genelde görülmez ama bilinçaltımız tarafından algılanır. İşte 25. karenin temel esprisi bilinçaltına mesaj yollamak olduğu için, dünya sinema sektöründe bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Siz koltuğunuzda oturup dizi, film veya belgesel izlerken bilinç altımız 25. karelerin saldırısına maruz kalıyor. Gözün görmediği fakat saniyenin üç binde biri kadar bir zaman aralığında görüntü bilinçaltına ulaşırken, o reklamı, diziyi, filmi hazırlayan yapımcı kendi hedefine, niyetine ve ideolojisine göre vermek istediği mesajı 25. karelerle bilinçaltımıza göndermiş oluyor.

*** İzle Kendinden Geç! adlı yazımın ilk dizisini yayımlamaktan mutluluk duyuyorum. Yazımda televizyonun, filmlerin verebileceği bilinçaltı zararlarından Psk. Dan. İdris BİLEN’in de notlarından istifade ederek bahsetmeye çalıştım. Bir sonraki sayıda yazımın devamında buluşmak üzere hoşça kalın.

60. SayıAraştırmaKapak

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KAVRAMI

6 Mins read

Sürdürülebilirlik tanımını ilk olarak atık yönetimi üzerine çalışırken duymuştum, doğanın dengesinin bozulmadan devamlılığına ekoloji uzmanları sürdürülebilirlik olarak tanımlamışlar.  İster ekonomik ve  sosyal alanda isterse siyasal alanda olsun sürdürülebilirlik kavramının tanımı denge bozulmaksızın  devamlılıktır.

Sürdürülebilirliğin tanımını net olarak anlayabilmek için tanımı biraz daha açalım istiyorum.

Denge bozulmaksızın devamlılık ne demektir?

Dengeyi kafamızda canlandırmak adına en iyi örnek sanırsam terazi olacaktır. Sol resimde gördüğünüz terazi örneğinde olduğu gibi sol kefedeki nesnelerin ağırlık toplamı sağ kefedeki nesnelerin toplam ağırlığına eşit ise bu terazi dengededir deriz. Soldaki iki nesneyi alıp yerlerine aldığımız nesnelerin toplam ağırlığında sadece bir nesne koymamız durumunda ya da yine aynı toplam ağırlıkta 4 nesne koymamız durumunda, sol bölümdeki nesnelerin ağırlığı sağ bölümdeki nesnelerin ağırlık toplamlarıyla eşit ise, yani ibre oynamamış sol bölüm ile sağ bölüm arasında yükseklik farkı yok ise bu terazi nesnelerde değişiklik yapmamıza rağmen dengededir demektir. Bu benzetmede terazideki nesnelerin değişimine rağmen dengenin bozulmadığını anlayabiliyoruz.

Sürdürülebilirliğin farklı alanlarda nasıl anlaşıldığına yazımızın ilerleyen bölümlerinde değineceğiz, ancak biraz daha örneklerle sürdürülelebilirlik kavramını netleştirmek istiyorum.

Terazideki ikisini alıp yerine bir tane ya da daha fazla koyduğumuz  nesnelerin karşışılı sürdürülebilirliğin bilimsel tanımında parametre(değişken) olarak adlandırılır.

Parametrelerin değerlerinde söz konusu olabilecek artmalar, azalmalar ya da sıfırlanmalar (0) olabileceği gibi  belli bir olayı etkileyen faktörlerin azalması veya artması yani parametre sayısında da değişik sürdürülebilirlik kavramında kabul edilen durumlardır.

Yine basit bir matematiksel tanımdan yola çıkarak, fonksiyonlar ile bu olayı ifade etmeye çalışayım.

f (x,y)  = x + y + 3

yukarıdaki fonksiyonumuzu analiz edersek fonksiyonumuzun ikisi değişken biri sabit olmak üzere üç elemanı vardır. Yukarıdaki fonksiyon gayet basit bir fonksiyondur, ifade ediliş ve matematiksellik açısından.

Sürdürülebilirliğin tanımında yer alan denge kavramını bir de fonksiyonlardan örnek verirken bahsedelim.

Fonksiyondaki denge f(x,y) fonksiyonunun eşit olduğu değeri korumaktır.

Yani Z = f(x,y) ise Z değeri bizim önceden belirlediğimiz 11 sayısı ise bizler fonksiyondaki dengeyi korumak adına x ve y parametrelerindeki değerleri buna göre belirlemeliyiz.

Z = x+y +3

11 = x+y+3 ise 8 = x+y dengesini koruyabilecek x ve ye nin toplam değerleri doğarl sayılar cinsinden (x,y) :: (0,8),(1,7),(2,6),…,(7,1),(8,0)  olarak ifade edilebilir.

Matematiksel ifadesini de kafalarda canlandıktan sonra sürdürülebilirliğin farklı alanlarda örneklerine geçebiliriz. Hangi alanda olursa olsun sürdürülebilirlik bir denge koruma çabasıdır, terazi örneğine tekrar dönersek sol ve sağ bölümdeki nesnelerin toplam ağırlığı eşit  olmalıdır.

Sol bölüm 10 gr ise sağ tarafın taşıdığı ağırlık da 10 gr olmalıdır, terazinin dengede olabilmesi için. Ancak siz dengeyi 10 gr üzerine kurmak isterseniz diğer kefeye 10 gramlık bir ağırlık koymanız gerekir, 1kg olsaydı  bu değer ona göre ağırlık toplamında değişiklik yapmanız gerekirdi. Diğer bir ifadeyle kefelerin birindeki değeri siz belirliyorsunuz daha sonra değerleri birbirine eşitlemeye çalışıyorsunuz.

Anlaşılacağı gibi sürdürülebilirlikteki denge anlayışı  kişisel ya da kurumsal hedef ve istekleri belirlemeyle  ilgilidir.  Bir işin sürdürülebilirliği sizlerin  ve kurumunuzun hedef ve istek kefesindeki öğelerin makullüğü veya ulaşılabilirliğiyle tamamen bağlantılıdır.

Sürebilirlik ile sürdürülebilirlik karıştırmamalıdır.

Sanırsam sürdürülebilirlik kafalamızda canlanmıştır. Bir iş için sürdürülebilir demek için o iş  belli bir süre yaşam döngüsü içerisinde kesinlikle devam etmelidir. Aslında biraz kafa karıştırıcı bir husus ortaya çıkıyor bu durumda.

Bir işin sürdürülebilir olması o işin sadece yıllar boyu sürmesi anlamına gelmiyor, belirlenen hedefler ve istekler dahilinde parametreler değişse dahi bir işin aklınızda biçtiğiniz yaşam döngüsü sonuna kadar sarsılmaz bir devamlılıktır.

Bir proje için planlama yaptığımızı düşünelim; girişeceğimiz bu projenin sürdürülebilir olup olmadığı o projenin ayrıntılı analiz (gereksinim analizleri , finansal analizler, etkilenebilirlik analizleri) aşamasında ortaya çıkacaktır, çünkü asıl amaç sürebilirlik değil, her koşulda sürdürülebilirlik anlamına gelmelidir.

Her koşuldaki anlam daha öncede örneklerle ifade ettiğimiz parametre ismini verdiğimiz yapıyla ilgilidir.

Sürdürülebilir başarı ve sürdürülebilir kalite günümüzde en çok kullanılan sürdürülebilirlik tanımı içerisinde geçen hususlardır. Sürdürülebilir kalitedeki esas, günden güne artan müşteri beklentilerini gelişen teknoloji ve yeniliklere uyarlayarak  kaliteyi arttırma hadisedir. Sürdürülebilir kalitede en bilindik örnek iPhone’un başarısıdır. 2007 yılından itibaren sektöre giriş yapan Apple şirketinin ürünü olan akıllı mobil cihaz segmentinde ürün, 10 aylık periyotarla sektöre sunduğu bir önceki modeline göre daha geliştirilmiş ve eklenmiş donanımlarla sürdürülebilir kaliteye en iyi örneklerden biri.

Sürdürülebilir başarı aslında biraz daha farklı sürdürülebilir kaliteden. Sürdürülebilir kalitede hedef ve istek kefesinde varlıkların azalması diye bir durum söz konusu değildir, çünkü sizin her üretiminiz kullanıcıların beklentilerini bir adım ileriye götürecektir. Kalite müşterilerin(kullanıcıların) beklentilerini karşılamak ise sürdürülebilir kalitede de bir kefedeki değer arttığı için denge  bozulmaması için sizin diğer  kefedeki ağırlığı arttırmanız gerekecektir.

Fakat sürdürülebilir başarı tamamen sizin hedef ve istek kefenizdeki başarı ölçütünü belirlemenizle ilgilidir, çünkü başarının tanımında hedefe veya isteğe ulaşma söz konusudur. Belirli periyotlarla hedef ve istek kefesinde değişiklik yapmanız sizin sürdürülebilir başarı elde etmenizi sağlayacaktır.

Size göre başarının tanımı ne dersek, özellikle bu soruyu firmalara sorarsak yanıtlar değişiklik gösterecektir. Sektörel bazda  incelediğimizde genel olarak başarının ölçütü karlılık ya da büyümedir. Karlılık kendi içinde kişiye ve sektöre göre farklılık gösterebilir gelir-gider oynamaları bunda başlıca aktördür, büyüme ise bir önceki döneme göre ilgili piyasanın dikkate aldığı ölçütlerdeki artıştır.

Yine sektörel açıdan incelersek sürdürülebilir başarıda en önemli husus, üst yönetimin belirlediği ya da onayladığı makul hedeflere şahıs bağımsız ve mutlak değişkenleri göz

önünde bulundurarak ulaşmaktır. Şahıs bağımsızdan kasıt kim gelirse gelsin daha doğrusu kim giderse gitsin firmadan belirlenen hedefe ulaşılabilmesidir.

Sürdürülebilir başarıda dünyadaki örnekleri arasında öne çıkan Toyota, Türkiye’de ise Garanti bankasıdır, 1991-2000 yılları arasında bankanın genel müdürlüğünü de üstlenen, Garanti Bankasını büyük değişim yaşamasını sağlayan ve kendisinden sonra da bu başarının devamlılığı ve sürdürülebirliğin alt yapısını oluşturan iyi bir profesyonel olan Akın Öngör “geleceğin liderlerine sürdürülebilir başarı için ipuçları” sloganıyla bunu bir kitap ile perçinlemişti geçen sene. Bu yazıyı yazmamda bu kitabın verdiği ilham var. Sürdürebilir başarının nasıl oluşabileceği hakkında bilgi edinmek istiyorsanız “Benden Sonra Devam” kitabını alıp okumanızı tavsiye ediyorum.

Aşağıdaki yorum kısmında isterseniz sohbet edasında sizlerinde fikirleri ile bu yazıyı geliştirebiliriz. Bir sonraki sayıda görüşmek dileğiyle.

55. SayıAraştırmaKapak

Porter'ın 5 Kuvveti ile Sektör Seçimi

5 Mins read

Modern ekonomi ve piyasa anlayışı, geleneksel sisteme göre çok farklı,  eskisi gibi firmalar sadece kâra odaklı çalışmamakta, üret sat mantığı işlememektedir. Müşteri hem bilinçli hem de aktif ve söz sahibi hale gelmiş ve fiyat belirleme yetisi kazanmıştır.  Tedarikçiler, aracılar, pazarlayıcıların önemi günden güne artmış, pazarlık konusunda daha iyi hale gelmiş durumdalar.  Sektörler daha çok çeşitlenmiş ve firmaların rekabet anlayışı tamamen değişmiştir.

Bu sayıda bu yeni anlayış üzerinden giderek Micheal Porter’ın yatrım yapılacak veya girilecek endüstri için değerlendirilmesi gereken 5 kuvveti sizlerle paylaşacağız. SWOT analizinden farklı olarak Porter’ın beş kuvvet analizinde firmanın salt kendisini değil, girmek istediği sektörler arasında etkin olan unsurları rahatlıkla beş kuvvetle kıyaslama yapabilmektedir.

Rekabet  Davranışı

Porter’ın 5 kuvvetinden ilki sektördeki rekabeti anlamaya yönelik olan “Rekabet  Davranışı – Competitive Rivaly”. Bu kuvveti iki farklı şekilde yorumlamak gerekiyor. Bir tanesi incelediğiniz sektörün içine kendinizi koymaksızın biraz sonra sıralayacağımız kriterler uyarınca sektörü yorumlamanız, diğeri ise bu sektörde olduğunuzu varsayıp mevcut kriterlere karşı sizin tepkinizin ne olabileceğini ön görmeniz ve yorulmanız.

Sektördeki rekabetçi davranışı yorumlarken kullandığımız başlıca kriterler; Sektörün yoğunluğu, çıkış bariyerleri, sabit maliyet ve katma değer, endüstrinin büyümesi, ürünlerin farklılığı, değişim maliyetleri, ürün ve marka kimliği, rakiplerin farklılıkları,  aralıklı kapasite aşımı, şirket destekleri.

Sektörün Yoğunluğu: Sektördeki rakip firma sayısı, bunların pazar payları; aynı hedef kitleye yönelik ve benzer kaynakların kullanımından dolayı rekabeti kolaylaştıracak veya zorlaştıracaktır. Rekabetin daha da yoğun olduğu sektörlerde benzer pazar payına sahip olan firmalar pazar liderliği için ekstra çaba göstermesi gerekecektir o yüzden sektör yoğunlu dikkate alınması gereken önemli bir konudur.

Sektörün Büyümesi: Sektörün mevcut büyüklüğü kadar büyüme hızı ve büyüme ivmesi sektördeki rekabetin şiddetini öngörme adına önemlidir. Büyümenin hızlı olduğu sektörlerde genel pazar hacminin büyümesinden dolayı firmaların kazançları da büyüyecektir.

Yüksek Sabit Maliyetler: Ölçek ekonomisinin uygulandığı yüksek sabit maliyetler rekabeti kızıştırır. Toplam maliyetin büyük bir bölümünü sabit maliyet oluşturduğu takdirde, firma kapasitesini kadar üretimi mümkün olduğu en düşük birim maliyete yapması gerekecektir. Çünkü firma ancak sattığı ürün başına kazandığının birim maliyetten farkıyla ayakta kalabilir. Ne kadar fazla ürün üretilip satılabilirse o kadar güç sahibi olunabilir.

Depolama Maliyetleri ve Ürünün Dayanırlığı: Ürünün depolanma süresi firmalar için önemli bir gider kalemidir, özellikle bu ürünler bozulabilir ürünler ise depolama süresi uzadıkça ürünün atıl duruma düşmesi söz konusu olacaktır, bu da firmaya ekstra bir mali yük getirmektedir.  Sadece üretilen değil, tedarikçilerden alınan ürünleri de düşünmek gerekir.

Değişim Maliyeti: Ürünlerinizi kolaylıkla başka bir ürüne tercih edilebiliyorsa, ya da rakip firma pazarlama stratejileriyle rahatlıkla firmalarını tercih ettirebiliyorsa bu değişim maliyetinin yüksek olduğu anlamına gelir buda sektör içindeki rekabeti artıran öğelerden biridir.

Marka kimliği ve Farklılaşmama: Ürün sabitliği ya da değiştirilemezliği rekabeti artırmaktadır. Ürünü farklılaştırma diğer rakiplerin ürünlerinden üstün kılma daha fazla tercih edilebilir hale getirebiliyorsa fakat sizin sektörünüzde üretilen ürünler buna izin vermiyorsa rakiplerinizden üstün olmak için daha farklı yollar tercih etmeniz gerekecektir.

Çıkış Bariyerleri: Genelde pek fazla dikkate alınmayan kriterlerden biridir çıkış bariyerleri,  bir sektöre giriyorsanız ondan niye çıkmayı düşünesiniz ki. Bu kanı yanlış bir kanıdır, ürettiğiniz ürünün tutulmaması veya rekabetin ağırlaştığı zamanlarda sektörü terk etmeye çalıştığınız zamanlarda hem hukuksal açıdan hem de ekonomik açıdan zorluklarla karşılaşabilirsiniz.  Makine ve arazilerinizin çok düşük bedele gitmesi ya da ikinci ellerinin tercih edilmemesi gibi hadiseler çıkış bariyerlerini yükseltmektedir. Özellikle riski yüksek, rekabet yoğun olan sektörlerde dikkate alınması gereken bir konudur çıkış bariyerleri.

Rakiplerin Ayrılığı: Farklılaşmadan farklı bir konu olan rakiplerin ayrılığı; firmaların tarihsel, kültürel ve kurumsal felsefesi açısından farklı olması sektöre zaman zaman zarar verebilmektedir, bu da sektörde başıboşluğa, güvensizliğe neden olmaktadır.

Çalkantılı Sektörler: Belli dönemlerde hızlı bir şekilde sektörün büyüdüğü ve birçok firmanın iştahını kabartarak girdiği sektörlerin tercihi sektörü olduğundan kalabalık hale getirebilir.  Sektörün büyüme hızı düştüğünde sektör doygunluk seviyesine ulaşır. Buda yoğu rekabet, fiyat savaşları ve şirket iflaslarına neden olabilir.

İkame Tehdidi

Porter’ın modeline göre firmanızın içinde bulunduğu sektörün dışındaki bir sektör tarafında sizin yaptığınız ürünün yaptığı işin benzerini yapan, ya da sizin ürününüzün yerine geçebilecek ürünler üreten sektörler bir risk ve tehdit unsurudur.  Bu sektördeki ürün, fiyat, kullanılabilirlik, çevreye etkisi yönünden avantajlar taşıyorsa sizlere ikame tehdidi oluşturacaktır.

Alıcı Tehdidi

Alıcı tehdidi, tüketicinin üretici sektör üzerindeki etkinliğidir. Genel olarak bu durum sektörün yoğunluğu, pazar büyüklüğü, pazardaki firmaların hacmiyle ilişkilidir. Firma sayısı yüksek fakat alıcı sayısı azsa,  alıcının ürünü kendisi temin etme şansı varsa, alıcı bir seferde büyük miktarda alım yapabiliyorsa bu durum alıcının satıcı üzerinde bir baskı kurmasını sağlayabilir.  Aynı zamanda hedef kitlenin bilinçli ve seçici olması da üreticinin işini zorlaştırmaktadır.

Tedarikçi Tehdidi

Alıcı tehdidinde geçenlerin tersi tedarikçi tehdidini oluşturmaktadır. Sektörünüze ürün tedarik eden firmalar azsa veya alıcı firması normalden fazlaysa bu durum tedarikçinin elini güçlendirmektedir.

Giriş Tehdidi

En önemli kuvvetlerden birisidir, giriş tehdidi.

Devlet Bariyerleri: Özellikle liberal ekonomiye sahip olmayan devletlerde büyük sorun teşkil etmektedir giriş bariyerleri. Devletin adilliği korumak adına aldığı kararlar bazı sektörler için firmaları sınırlamaktadır.  Yüksek vergiler, izinler ve çeşitli bürokratik işlemler sektöre girişler için aşılması güç bariyerler oluşturmaktadır.

Patentler ve Tescil: Bir ürün patentli ya da başka bir firmanın ya da şahsın adına tescilli ise bu firmaya bir maliyet getirecektir.  Aynı zamanda gireceğiniz sektör hakkında bilgi sermayeniz yoksa buda sizin için bir maliyet ve tehdit oluşturacaktır.

Yatırım Harcamaları: Girmek istediğiniz sektörün ön yatırım harcamalarının yüksek olması, bunun için yeteri kadar sermayeniz yoksa rekabet gücünüzü düşürecektir.

Organizasyonel Ölçek Ekonomisi: Firmaların sektörde rekabet edebilir güce sahip olabilmesi için en önemli ve öncelikli hedef maliyeti azaltmaktır. Birim maliyet ne kadar azaltılabilirse firmanın piyasada rekabet gücü ve kâr oranı o kadar artar. Bu duruma terim olarak “Minimum Etkin Ölçek “ (MEÖ) denmektedir. O yüzden rekabetin yoğun olduğu ve benzer ürünü rakiplerinden daha fazla satarak fazla kâr edebilmesi için firmanın MEÖ sü en düşük seviyede olmalıdır.

AraştırmaArşivTeknodrom

YEŞİL DEV ANDROID

6 Mins read

Çağımızı tanımlamakta zorlanıyoruz, bunun nedeni acaba hızlı bir şekilde çağdan çağa atlamamız mı yoksa 1789 Fransız İhtilal-i  ile başlayan yakın çağı bitirecek, eli avuca gelecek, çağ kapatıp çağ açacak bir hadise yaşanmamasından mı dolaydır bilemiyorum.

İletişim çağı, internet çağı, teknoloji çağı, dijital çağ, nano teknoloji çağı, mobil araçlar çağı nasıl adlandırılırsa adlandırsın içinde bulunduğumuz çağ sınırlanamayacak ve adlandırılamayacak kadar hızlı bir gelişim gösteren bir süreç.

Sınırlanamayan gelişimlerin en son iki örneklerinden biri Ekim ayında satışa sunulan Windows 7 ile mobil teknolojilere yeni bir soluk getirecek olan Android. Biri geniş kullanımlı diğeri mobil olan bu iki işletim sistemi, içinde bulunduğumuz sürece ve gelişime ivme kazandıracağını düşünüyorum.

Tek bir sayıda bu iki büyük yeniliği incelemek zor olacağı için sizlere bu sayıda Google’ın ürünün gelişiminde büyük katkısı olan Android Mobil İşletimi’ni sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Mobil iletişim sektörü son beş yılda arka arkaya büyük atılımlar yaptı, bunun en önemli sebebi sabit olamayan insanoğlunun hareketliliğinde de rahat iletişimini sağlaması ve işlerini mekân bağımsız olarak halledilmesinin kolaylaştırmasının gerekliliği.

Mobil cihaz üreticileri, GSM operatörleri ile mobil işletim sistemi ve uygulama geliştiricileri gibi mobil iletişim sektörünün en temel yapı taşlarını oluşturan firmalar kullanıcılarının diğer bir değişle müşterilerinin mümkün olduğunca rahat ve ucuz iletişim kurulması için dur durak bilmeksizin yenilikleri gün ışığına çıkarmakta.androidandroid

İletişimin yeni dönemde adı etkileşim olarak değiştiği konusunda tüm iletişim camiası hem fikir. Sesli iletişime, yazılı iletişim sonrasına görüntülü iletişim eklenmesi iletişimin etkileşim olarak adlandırılır haline getirdi.

Bu üç temel iletişim türünü ya da etkileşimi artırabilmek üzere firmalar yeni teknoloji ürünü mobil cihazlarını daha kullanılabilir ve daha etkili kılmak için mobil işletim sistemleri gelişimine yönelmeye başladılar. Bazı mobil cihaz üreticileri kendi işletim sistemini üretirken bazı firmalar ise bu konuda uzmanlaşmış mobil yazılım şirketlerinin ürettiği yazılımları kullanmakta.

İşte bu noktada ANDROID işletim sistemi uzman yazılım firmalarını, her türlü elektronik cihaz üreticilerini, GSM operatörlerini bir araya getirirken diğer bir yandan sizleri de bu üretim sürecinin ve gelişimin içine ortak ediyor.

ANDROID DÜNÜ, BUGÜNÜ

Android MİS (Mobil İşletim Sistemi)  sınırlamayı sınırlayan bir açık kaynak projesidir (open source Project).  Android MİS  modüler gelişime olanak tanıyan monolitik çekirdek  üzerine oturtulmuş mobil cihazlar için bir çeşit Linux dağıtımıdır. Diğer Linux dağıtımlarında olduğu gibi bu dağıtımı da sahiplenen ve devamlılığını sağlayacak bir kurum ya da kuruluş olmalıydı şu anki sahiplenen kuruluş Google olarak bilinse de Android MİS’in asıl sahiplenici OHA (Open Handset Aliance) adı verilen bir konsersiyum.

OHAOHAOHA’yı ayrıntılı olarak sizlere anlatmadan önce Android MİS’in şuan ki aşamaya kadar kimlerin elinden çıkıp nasıl buralara geldiğinden bahsedeyim.

Android MİS,yeni ve küçük bir firma olan Android Inc. Tarafından üretilen bir mobil işletim sistemi iken Google’ın dikkatini çekmesi üzerine tüm yönetici ve geliştirici kadrosuyla Google’ın bünyesine katılmasıyla herkes tarafından tanınmaya başlandı. Bugün Android MİS’in babası rolündeki Andy Rubin Google’da Android Ürün Müdürü olarak hala görevine devam etmekte.

Temmuz 2005’de Android MİS’in sahibi olan Google,  mobil cihaz üreticilerini, GSM operatörlerini ve çip üreticileri bir araya getirerek  5 Kasım 2007 tarihinde OHA konsorsiyumunu oluşturdu. Şuan farklı sektörlerden 47 üyesi olan OHA’nın içinde Acer, Toshiba, Nvidia, Vodafone ,T-Mobile, Samsung,Motorolla,LG,HTC, Sony Ericsson gibi kendi alanlarında çok başarılı firmalar var.

Android MİS sahiplenici firma olan OHA 18 Ağustos 2008 tarihinde HTC tarafından üretilen ilk Android MİSli (v1.0) akıllı telefonu G-One adında piyasaya sürdü.

Şuan ise piyasadaki en son Android MİSli ürün Motorola’nın geçtiğimiz ay çıkardığı Droid cihazı. Droid aynı zamanda Android MİS’in ikinci sürümünü içeren tek cihaz.

Türkiye’de ise Turkcell’in dağıtımını üstlendiği Android MİSli (v1.6)  Samsung I7500 (GALAXY) Ekim ayında piyasaya çıktı. Aralık ayının sonlarına doğruda Samsung Spica Türk kullanıcılarıyla buluşacak.

ANDROID NELER YAPABİLİYOR?

Android MİSli cihazların neler yapabileceği sizlerin hayal gücünüz ile sınırlanabiliyor ancak. Çünkü Android’in diğer mobil işletimlerine göre en büyük farkı siz sadece uygulama yazarak katkıda bulunmuyorsunuz işletim sistemi kullanıcılarına aynı zamanda doğrudan Android MİS inize müdahale edip bir nevi kendi işletim sistemini oluşturabiliyorsunuz.

OHA’nın yazılım destek kanadını oluşturan Google 12 Eylül 2007’den beri geliştiriciler için SDK (Yazılım Geliştirici Aracı) yayınlıyor, bunun amacı yazılım geliştiricileri ortak bir yazılım anlayışı etrafında toplayıp, daha kısa sürede daha etkili yazılımlar üretilmesi sağlamaktır. Aslında SDK lar hazırlayacağınız uygulamaların belirli bir çerçeve içine sığmasını sağlayan araçlardır.  Android SDK Java diliyle hazırlandığı için geliştiricilerin Java bilmesi gerekmekte.

SDK sürümleri aynı zamanda yeni gelecek Android MİS sürümlerinin de habercisidir, Her SDK ile Android MİSin yetenekleri daha da artmakta kullanıcıların işler kolaylaşmakta ve keyifli hale gelmektedir.

Aşağıdaki tabloda sizlere Android MİS’in kararlı sürümlerinin cihaza da bağlı olarak neler yapabileceği yer almaktadır.

 

 

android istatistikandroid istatistik

1.5 (Cupcake)
  • Video kayıt ve izleme
  • Resimlerin Picassa’ya videoların ise Youtube’a yükleme kolaylığı
  • Otomatik tamamlama özelliğine sahip klavye
  • Bluetooth A2DP desteği
  • Belirli aralıktaki Bluetooth kulaklıklara otomatik bağlantı
  • Yeni araçlar ve klasörlerin masaüstüne ekleyebilme
  • Ekranlar arası animasyonlu geçiş
  • Geliştirilmiş kopyala yapıştır özelliği
1.6 (Donut)  

  • Geliştirilmiş Andorid Market özellikleri
  • Entegre kamera ve video kayıt ediciye yeni kullanıcı arayüzü
  • Galeride birden fazla resmin ya da videonun seçimine izin verilmesi
  • Sesli aramanın geliştirilmesi
  • Kullanıcı alışkanlıklarına yönelik uygulamaların güncellenmesi
  • CDMA/EVDO, 802.1x VPN, hareketler ve metin seslendirici özelliklerin güncellenmesi
  • Hızlı arama ve çekip özelliklerinin sağlanması
2.0 (Eclair)
  • Donanım özellikleriyle uyum iyileştirildi
  • Daha fazla ekran boyutunda kullanılabilme yeteneği sağlandı
  • Kullanıcı Arayüz tasarımı değiştirildi
  • HTML5 desteği verildi
  • Yeni Arama Listesi
  • Arkaplan için daha iyi siyah/beyaz oranı
  • Google Maps 3.1.2’e geçildi
  • Microsoft Exchange desteği
  • Kameraya flash desteği
  • Dijital Zoom
  • Sanal Klavye Güncellendi
  • Bluetooth 2,1

google productsgoogle productsANDROID’DE GOOGLE UYGULAMALARI

Bir Android MİSli cihaz kullanan birisi olarak Android MİS’in Google’da hesabı olan bir kişinin işini çok fazla kolaylaştırdığını söyleyebilirim.  Gmail’deki e-postalarım bilgisayarda kontrol ediyormuşçasına rahatlığı, Google Calendar’a girdiğiniz planlarınızın sizin telefonunuzun üzerinden belirleyeceğiniz aralıklarla hatırlatılması daha planlı olmanızı ve yapacağınız işin unutmamasını sağlıyor. Gmail’deki kişileriniz ile rehberinizin sekrone olması telefonunuz çalınsa yahut kaybolsa bile kişilerinizin kaybolmamasını sağlaması. SMS atarken arkadaşınızın Gtalk da olduğunu fark etmeniz üzerine SMS yerine anlık mesaj atmanızın sağlanması ve son olarak eğer benimki gibi cihazınızda GPS varsa Google Map ile anında bulunduğunuz yerin belirlenmesiyle birlikte gideceğiniz yeri seçmeniz üzerine size yol güzergahını vermesi buna ek olarak Google Latitude yardımıyla arkadaşınız tespiti üzerine isterseniz arkadaşınıza nasıl ulaşabileceğini Google Map üzerinden görebilirsiniz.

 

ANDROID’İN YARINI

Android’in yarını bugünden belli diyebiliriz; 2009 da piyasaya girmesine rağmen 3. çeyrek sonunda yüzde 3 lik bir pazar payı olması mobil işletim sisteminde en büyük Pazar payına sahip olan Symbian’a kaybettirecek gibi gözüküyor.  OHA gibi geniş bir konsorsiyumun Android’i sahiplenmesi gelecek için beklentilerimiz büyütüyor.

AraştırmaArşivTeknodrom

TÜRKİYE’DE 3G’NİN İLK 3 AYI

4 Mins read

Türkiye 3G ile tanışana kadar

Birçok kişi 1G diye bir şeyi duymadan, 2G nedir bilmeden 3G’li hayata girmiş durumda. Dünya üzerinde taşınabilir iletişim kanalları artarken, diğer bir değişle mobil teknolojide gelişmeler dur durak  bilmezken herkesin dilinde olan 3G, International Telecommunication Union (ITU) tarafından 1999 yılında yeni bir GSM standardı olarak lanse edildi. 3G’yi aboneleriyle ilk buluşturan dünyanın önde gelen GSM şirketlerinden Japon NTT DoCoMo oldu (2001).

Japon NTT DoCoMo’yu sırasıyla Norveç Terenor (Aralık 2001), Güney Kore SK Telecom (Ocak 2002) ve KTF (Mayıs 2002), ABD Monet Mobile Networks ve Veriozon (Ekim 2003), Avustralya m.NET (Şubat 2002) ve Hutchison Telecommunications ( Mart 2003) ve Güney Afrikalı Vodacom (Kasım 2004) takip etti.

29 Temmuz 2009 tarihinde Türkiye, aklınıza bile gelmeyecek Kenya, Etiyopya, Uganda, Moğolistan, Nepal, Tayland, Peru, Irak gibi ülkelerden sonra dünyada 121. sırada 3G ile tanışan ülke oldu.

Türkiye, operatörlerin altyapısı büyük ölçüde hazır olmasına rağmen uzun süre ertelenen 3G ihalesini 28 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirebildi. Bant genişliğine göre A, B, C ve D lisans tiplerine ayrılmış olan ihale büyük bir çekişme olmadan sonuçlandı. A tipi lisansa Turkcell, B tipi lisansa Vodafone ve C tipi lisansa Avea sahip oldu. Turkcell’den KDV dahil 858 milyon TL, Vodafone’dan 600 milyon TL, Avea’dan da 512 milyon TL olmak üzere toplam 1 milyar 970 milyon TL gelir elde edilmesine rağmen birçok kesim tarafından devletin gerektiği kadar gelir elde edemediği fikri, Avrupa’da lisansların 108.2 milyar euro bedel ödenerek 62 operatör tarafından satın alınmasıyla karşılaştırıldığında haklı çıkıyor.

Lisans tiplerinde önemli farklılıklar var mı ?

Ulaştırma Bakanlığı Telekomünikasyon Kurulunun ihaleyi  frekans boyutlarına göre  A tipi lisans için 45 Mhz, B tipi lisans için 35 Mhz, C tipi lisans için 30 Mhz, D tipi lisans için 25 Mhz olarak belirlemişti. D tipi lisans dışında tüm frekans aralıklarına talip çıktı.

Lisans tiplerinin arasında fazla bir fark olmamakla birlikte dünya üzerinde olduğu gibi Türkiye’de de yüksek frekans aralığına talip olmanın asıl nedeni prestijidir. Fazla bir fark yok denmesinin nedeni ihtiyaca göre değerlendirme yapılmasından dolayıdır.  Frekans boyutu mevcut kapasitenin ne kadar aboneye hizmet edebileceği, ne kadar hıza ulaşılabileceği, çekim gücünün kuvvetli olup olmaması, sesteki ve tabii görüntüdeki kalite ve akışın devamlılık beklentilerine göre değişmesidir.

3G’nin ataları

2G

Nesil (2G) yeni bir GSM standardı olarak Radiolinja tarafından Finlandiya’da 1991 yılında (şimdi Elisa Oyj satın aldı) piyasaya sunuldu. 2G’nin kendisinden önceki teknolojilere göre 3 temel farkllığı vardı:

1.      Analog olarak yapılan telefon görüşmeleri dijitalleştirildi.

2.      Mobil telefon çekim gücü seviyesi (penetration level) daha da genişletildi.

3.      Kısa mesaj servisi (SMS) devreye girdi.

2G’den 2.5G’ye

3G evriminde ilk büyük adım, Genel Paket Radyo Servisi (GPRS) getirilmesi ile oluştu. Böylece hücresel hizmetler GPRS ile birlikte “2.5G” oldu.

GPRS’in 56kbit/s ile 114kbit/s arasında veri alışverişi yapabiliyor olması çoğumuzun yakından bildiği ve kullandığı Kablosuz Uygulama Protokolü (WAP), daha çok görüntülü mesaj olarak anılan Multimedya Mesaj Servisi (MMS), cepten internet kullanımı ve e-posta alımını sağladı.

2.5G’den 2.75G’e

2.5G’den 2.75G’ye geçiş ise GPRS teknolojisinin geliştirilerek (farklı bir ağ genişliği ve kodlama mantığı kullanılması) EDGE (Enhanced Data rates for GSM Evolution) ile daha yüksek veri akışının sağlanmasıyla olmuştur.

 “Zeki Müren de bizi görecek mi ?”

Vizontele filminde Cem Yılmaz’ın ağzından çıkan “Zeki Müren de bizi görecek mi?” repliğine 29 Temmuz’dan itibaren verilecek cevap “Rahmetli olmasaydı görecekti.” olacaktır.  Bugün artık 3G ile videolu görüşme yapabilirken aynı zamanda telefonumuzdan televizyon seyredebiliyorsak bu operatörlerimizin 7.2 Mbit/s hızına kadar olanak sağlamasından dolayıdır.

Evimizdeki ADSL hizmeti 7.2 Mbit/s’e çıkamazken cep telefonlarımızı ya da bağlantı kartlarımızı modem olarak kullanarak dağda, bayırda, denizde rahatlıkla internete bağlanma şansını veren 3G hayatımızdaki bütün sınırları yavaş yavaş kaldıracaktır.

3G Ekonomiyi büyütür mü ?

3G özellikle mobil cihaz pazarına büyük bir katkı sağlayacak, 3G destekleyen yeni mobil cihazların eskilerinin yerini alması ekonomik cihaz olarak adlandırılan pazara darbe vursa da yine de ekonomiye büyük destek dağlayacaktır.

3G’nin en büyük avantajı mobil yazılım üreten şirketler için olacaktır. GSM operatörlerinin iş ortağı olan yazılım firmaları, GSM operatörlerinin hizmet verdiği sağlıktan eğitime, ulaşımdan adalet sistemine, güvenlikten modaya mobil yazılımlar ve servisler üreteceklerdir.

Operatörlerin katma değerler servisleri de operatörlere para kazandırmak için yeni servisler ve hizmetler çıkarması da diğer bir ekonomik boyuttur. Her servis ve hizmetin istihdam yaratacağı üzerinde birçok kişi hemfikirdir.

Ama önemli kazanç vergilerden elde edilecektir şüphesiz. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’in de demeçlerinde altını çizdiği gibi mobil iletişimin %50’den fazlası dolaylı ya da doğrudan vergi olduğu için en büyük kazanç devletin olacaktır.

Türk Telekomünikasyon kurumunun açıkladığı Haziran 2009 istatistiklerine göre Türkiye’de 17,071,269 sabit aboneye karşın 63,614,157 GSM abonesi olması Türkiye’de GSM’e yönelik ilginin 3G servislerinin Türkiye’deki geleceği için umut vermekte ve ekonomiye katkısının düşünülenden daha fazla olacağı yönünde görüşlerin artmasını sağlayacağı düşüncesini desteklemektedir.

3G’nin ilk 3 ayını doldurmandan 6 milyonu aşkın kullanıcıya ulaşması operatörleri de şaşırtmış, Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv 3G’nin en büyük nimeti olan görüntülü konuşma bakımından ilk 5 ilin Diyarbakır, Elazığ, İstanbul, Malatya, Trabzon olarak sıralandığını, toplam 5 milyon dakika görüntülü konuşma yapıldığını söylemesi şaşkınlığınızı bir derece daha fazla artırabilir.

4G diye bir şey olacak mı ?

Dünya üzerinde çeşitli adlarla teknolojisi geliştirilmeye çalışılan 3G sonrası GSM teknolojisinin dünyada ticari bir uygulaması yok ancak kısa sürede öncü ülkeler bu teknolojiyi  kullanmaya başlayabilirler.

AraştırmaArşivKapakTeknodrom

BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ

3 Mins read

Çağın mesleği olarak anılır bilgisayar mühendisliği, toplumda da itibarlı bir yeri vardır fakat her meslekte olduğu gibi bu meslekte de itibarı yaratan, kişidir. Meslek dalı belki biraz daha işi kolaylaştırır.

Aklı zaten karışık olan adayların kafasını daha da karıştıracak bir yazı yerine 4 yıllık bilgisayar mühendisliği eğtiminden ne umup neler bulduğumu anlatacak bir yazı sunmaya çalışağım.

Bilgisayar Mühendisiğinin eğitiminin içeriği nedir?

Bilgisayar mühendisliğin alanı kişinin hayal gücü ve potansiyeliyle sınırlıdır. Kendi içinde ayrılabilecek birçok uzmanlaşma alanı vardır ama bu alanları bir bütünün parçası olarak düşünmekte fayda var, birbirlerinden kalın çizgilerle ayrılamadığı gibi birinin gelişmesi bir diğerini geliştirecek şekilde birbirlerine bağlıdırlar.

4 yıllık bir sürecin ilk yıllarından itibaren bilgisayarın tüm yapı taşlarını öğreniyorsunuz. Mesela, bu bölümü tercih edecek arkadaşlar için ilk ders: Bilgisayarda üç ana eleman vardır; biri herkesin işlemci olarak bildiği  CPU (merkezi işlem ünitesi – central process unit), bir diğeri RAM olarak tanıdığımız hafıza, biz genel buna uçucu bellek diyoruz, üçüncüsü ise girdi/çıktı üniteleri (input/output). “Peki nerede sabit disk (hard disk), cd-rom, ekran kartı vb. donanımlar?” diye sorabilirsiniz. Sorduklarınız girdi/çıktı ünitelerinin sadece bir bölümüdür. Kısacası üç ana unsurun içinde bu donanımlar zaten var. Mesela bizlere bir CPU’nun ve RAM’in tasarımı öğretilir ancak ilgi alanı olmayanlar bunları kısa sürede unutabilir çünkü kendi içinde bu konu dallanıp budaklanır. Biraz daha ayrıntısına girdiğimiz zaman elektronik mühendisliğine merhaba demiş oluruz. Diğer bir değişle bilgisayarın donanım aksamlarıyla içli dışlı olan bölüm elektronik mühendisliği diyebilirim.

Bilgisayar mühendisliğinin temeli matematiğe dayanır, matematikte iyi olan bir kişi, iyi bir bilgisayar mühendisi adayı olacaktır. Diğer bir ihtiyaçsa analitik çözümleme yeteneğidir. Analitik çözümlemenin anlamı karşınıza çıkabilecek her türden soruna uygun çözümler bulabilme becerisidir. Algoritmik yaklaşımla, en az maliyetli çözümü bulmanız gerekir. Bulduğunuz çözümü uygulamanız da en az çözüm bulmak kadar önemlidir. En az maliyet diyerek kastettiğim zaman (hız) ve yerdir (hafıza).

4 yıllık eğitimim boyunca en çok zevk aldığım derslerden biri işletim sistemleri dersiydi. Bu derste windows, unix vb. işletim sistemlerinin çalışma prensiplerini görüyorsunuz. İşletim sistemi ile donanım ve program arasındaki ilişkiyi öğreniyorsunuz. Bu derste grup projesi olarak bir mp3 player yapmıştık.

Bilgisayar mühendislerinin ilk yıldan mezun olana kadar, genelde üniversitenin tercih ettiği dili kullanarak, geliştirdiği yazılımlardan bahsetmemek olmaz. Bugün birçok fazla yazılım dili mevcut,  bunlardan en çok tercih edilen iki dil C# ve Java’dır ama bizim üniversitenin tercihi daha çok C/C++ olduğu için bizler daha çok bu alanda geliştirdik kendimizi. Fakat bize yazılım geliştiriciliği konusunda platform bağımsız olmamız öğretildi. Yani araba sürmeyi öğrenelim, biraz çaba harcayarak her tür modeli sürebileceğimizi biliyoruz.

İş olanağı konusunda belki bilgisayar mühendisliği biraz daha şanslı. Daha önce de belirttiğim gibi alanı geniş, ayrıca çağ teknolojinin hızla geliştiği ve hâlâ gelişimin başında olduğu bir yerde ama bugün Türkiye’nin hemen hemen tüm üniversitelerinde bilgisayar mühendisliği eğitimi veriliyor, Türkiye’deki yazılım şirketi sayısı az iken bu sayı elbette fazla gibi geliyor ama günden güne artan ve ölçekleri büyüyen yazılım şirketleri iyi bilgisayar mühendisleri ve yazılım geliştiricilerine ihtiyaç duyuyor.

İş aramak istemez, kendi işinizin patronu olmayı tercih ederseniz kendi başınıza ya da rahatlıkla çalışabileceğiniz arkadaş çevrenizle bir proje üretebilirsiniz. Özellikle e-ticaret alanında henüz kimsenin aklına gelmemiş birçok proje var.

Aklınızda bulunmasında yarar gördüğüm diğer bir iş olanağı ise akademisyenliktir. Eğer lisans sürecinin sonunda bilgisayar mühendisi yetiştirmek, bilgisayar bilimine katkı sağlamak isterseniz bu yolda da ilerleyebilirsiniz.

Eğer sorularınız olursa bu konuda, yorum kısmına yazarsanız yardımcı olmaya çalışırım.

Yolunuz açık olsun..