55. SayıArşivGündem Takibi

TECAVÜZLER, CİNAYETLER, BİRAZ DA SİYASET

6 Mins read

Merhabalar sevgili okurlar,

Bu yazıya mektup havasında başlamak istedim zira söyleyeceklerim var. Derslerden başımı kaldırmamam gereken bir dönemde belki baharın da verdiği rehavetle hiçbir şey yapamadığım bir zaman diliminde kaleme alıyorum bu yazıyı. Hal böyle olunca yazarken atladıklarım, yorumlarken saçmaladıklarım olursa affınıza sığınıyorum. Elbette yazıyı hazırlayıp öylece bırakmayacağım fakat düzeltmeler yapacak olsam da yayınlamadan önce yazının ruhuna sinen o havayı dağıtamam herhalde.

Bu açıklamanın ardından bu ayın meselelerine gelelim.

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesini hazırlarken Amerika Birleşik Devletleri’nde Temsilciler Meclisi Ermeni soykırımı iddialarına dair yasa tasarısını oyluyordu. Bunu o yazımızda yazmış fakat sonuçlar için bu sayıdaki yazıyı işaret etmiştik. Sözümüzü tutuyor ve konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz. ABD Temsilciler Meclisi tasarıyı 22 ret oyuna karşılık 23 kabul oyuyla onayladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi tasarı onaylanmasının ardından Genel Kurul’da görüşülüp kabul görmedikçe Türkiye açısından değişen net bir şey olmayacak. Bir anlamda sembolik önemi olan bu onaylama yine de Türkiye’nin diplomatik trafiğini hızlandırdı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı ve başbakanlık yazılı bir açıklama ile onaylamadan üzüntü duyulduğunu ve tasarının kınandığını bildirdi. Tasarının Genel Kurul’da görüşülüp görüşülmeyeceğine dair bir gelişmeyse henüz olmadı. 24 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklama ise kimseyi tatmin etmedi. Türk tarafı açıklamada soykırım ifadesi kullanılmasa da metnin ağır bir dili olduğunu söylerken Ermeni diasporasına göre Obama sözünü tutmadı ve Ermeni soykırımı ifadesi yerine Büyük Felaket ifadesini kullanarak yan çizdi.

ABD’de bunlar olurken Temsilciler Meclisi’ndeki oylamadan tam bir hafta sonra 11 Mart’ta İsveç Parlamentosu 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair tasarıyı kabul etti. Tasarının kabul edilmesinin ardından ABD örneğinde olduğu gibi Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk geri çağrıldı. Ayrıca Erdoğan’ın kısa süre zarfında gerçekleşmesi planlanan İsveç gezisi de iptal edildi.

Dışarıda Ermeni tasarılarıyla boğuşuladursun içerde de anayasa tartışması aldı yürüdü iki sayımız arasındaki zaman zarfında. AKP’nin meclise anayasanın birkaç maddesinde değişiklik önerilen bir paket sunacağı konuşulmaya ilk başlandığını andan itibaren mesele gündemi meşgul ediyor. Son söylenecek şeyi en başta söyleyip daha sonra taslağa dair tepkilere geçmek istiyorum. Anayasadan bir maddenin çıkarılmasını, anayasaya üç geçici maddenin eklenmesini ve çeşitli değişiklik önerilerini içeren toplam 23 maddelik anayasa değişiklik talebinin ilk tur oylamalarına 410 milletvekili katıldı ve oylamadan 333 kabul, 73 red, 2 çekimser ve 2 boş oy çıktı. Sizler bu satırları okurken ikinci tur görüşmeler devam ediyor yahut sonuçlanmış olacak. İkinci tur oylamadaki sonuca bağlı olarak anayasa taslağı bütün halinde halkoyuna sunulabilir.

Gelelim siyasi partilerimizin anayasa taslağına tepkilerine. Taslak her ne kadar Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış olsa da değişiklik taleplerinin AKP’ye ait olduğu ortada. Hal böyle olunca parti, memurlara toplu sözleşme hakkından siyasi parti kapatmaya, askeri ve sivil yargı reformundan bilgi edinme hakkına kadar geniş bir yelpazede değişiklikler içeren değişiklik taslağının tam destekçisi. CHP her zamanki omurilikten tepki verme alışkanlığıyla daha taslağın içeriği belli olmadan hiçbir görüşmeye açık olmadığını ifade etti. Nitekim tasarı mecliste görüşülürken tartışmalara katılan CHP’li milletvekilleri oylamada yerlerini almadılar. MHP oylamalarda iki fire vererek tasarıya ret oyu verdi. BDP beklendiği gibi belli şartlar altında tasarıyı görüşebileceğini açıkladı ve beklendiği gibi (en azından benim beklediğim gibi) bu şartlara gülünüp geçildi. BDP de CHP gibi görüşmelere katılırken oylamaya katılmadı.

Efendim, hayli can sıkıcı üç haber vermeden önce bir meseleye daha değinmek istiyorum. 11 Nisan Pazar günü 1 milyon 500 binin üzerinde öğrenci Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girdi. Puanı hesaplanan 1 milyon 473 bin 337 adaydan 14 bine yakının sıfır çekmesi sınav sonuçlarının belki de en dikkat çekici yanıydı. Sınav sonuçlarına göre 1 milyon 233 bin 580 aday ikinci aşama sınavı olan Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazandı.

Gelelim pek can sıkıcı üç haberimize. Bu köşeyi takip edenler böyle haberleri verirken ne kadar zorlandığımı biliyorlardır. Zaman zaman kendimi ifade edecek kelimeleri bulmakta o denli zorluk çekiyorum ki klavyenin başına geçtiğim için lanet ettiğim oluyor. Hatta olabildiğince kısaca yazıp bir an evvel bu kabustan uyanmak istediğim oluyor. Yine de yerine getirilmesi gereken görevlerimiz var ve iyi kötü vermek zorundayım bu haberleri sizlere.

Siirt’te iki öğrenci kız kardeşin başına gelenler ve halkın olaylara tepkisi geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konularındandı. İki kız öğrencinin tecavüze uğradıklarına dair savcılığa şikayette bulunmasıyla başlatılan soruşturmada okulun müdür yardımcısından sınıf arkadaşlarına, tanınmış esnaftan asker ve polislere kadar yaklaşık yüz kişinin kız kardeşler dahil yedi kişiye iki yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktı. 10 Nisan günü yargıya intikal eden olayda gözaltına alınan 25 kişiden 16’sı tutuklandı fakat on gün boyunca Siirt’ten dışarıya konuyla ilgili tek kelime çıkmadı. İki yıl boyunca bütün çevre halkın bildiği bu tecavüz olayları örtbas edildiği gibi yargı süreci de hem gizli soruşturma bahanesiyle hem de vatandaşların konunun üstünü kapatmaya çalışmasıyla gizlendi. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın ülke gündemine taşıdığı olayın Siirt’in adı kötüye çıkmasın diye saklanmaya çalışıldı. Onca insanın yedi kıza tecavüz etmesini namussuzluktan saymayan hatta tecavüz için kendilerinde hak görenler illerinin adının çıkmasını namus meselesi haline getirip gıklarını çıkarmadılar.

Bu olayın yankıları İzmir’deki cinayet vakalarının çığlığına karışmış devam ederken bu defa Pervari’den yine bir tecavüz olayının sesi yükseldi. Geçtiğimiz yıl sekiz ilköğretim öğrencisi iki ve üç yaşlarındaki iki çocuğa/bebeğe topluca tecavüz edip birini öldürdü birini de öldü sanarak bıraktı. Çıplak fotoğrafını çekerek tehdit ettikleri bir kız öğrencinin kuzenleri olan iki yaşındaki erkek çocuğu öldü zannederek dere kenarında bırakan sekiz kişi üç yaşındaki kız çocuğunu boğulduğundan emin olduktan sonra derenin üst kısmındaki havuz kenarında bıraktı. Çocukların ailelerinin kayıp ihbarında bulunmasının ardından başlayan soruşturmada çocukları sekiz kişiye götürenin kuzenleri olduğu ortaya çıkınca olay aydınlandı. Gelin görün ki bir yıl önce olan bu olaylar neticesinde sekiz öğrenci de ceza almazken meselenin aileler arasında karşılıklı anlaşmayla sonlandırıldığı ortaya çıktı. Tam bu noktada Pervari belediye başkanı İsmail Bilen’in açıklaması ve sonrasında ettiği özür meselenin başka vahim bir tarafını teşkil etti. Bilen, Pervari’nin küçük bir ilçe olduğunu, herkesin birbirini tanıdığını ve meselenin aileler arasında anlaşılarak kapatıldığını söyledi. Sonrasında yanlış anlaşıldığını söylediği ve özür dilediği açıklamasındaysa –bana göre- özrü kabahatinden beterdi. Zira Bilen, kapatmak kelimesinin yörede unutmak kelimesine karşılık geldiğini, eski bir olay olduğu için meseleyi unuttuk demek istediğini ve Pervari’de devlet yokmuş izlenimi vermek istemediğini söyledi. Acı olanın tecavüz ve cinayet olduğunu değil de devletin yok sayıldığının zannedilmesi olduğu kanaatindeki insanlara diyecek söz bulamadığım için meseleyi burada noktalamak istiyorum müsaadenizle.

Üzücü haberlerin sonuncusu ise İzmir’den. İzmir üç gece üst üste işlenen üç cinayetle sarsıldı geçtiğimiz günlerde. İlk önce 24 Nisan Cumartesi gecesi bankacı Esra Yaşar Balçova’da, ertesi gece yine Balçova’da ve önceki cinayetin işlendiği caddenin hemen yan sokağında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Selen Ayla ve 26 Nisan Pazartesi’yi 27 Nisan Salı’ya bağlayan gecenin sabahında Konak’ta travesti Mustafa Has başlarına ateş edilerek öldürüldüler. İzmir’de hem korku hem de öfkeye neden olan cinayetlerin katil zanlısı 28 Nisan Çarşamba sabahı Bodrum’da yakalandı. (Defalarca ara vererek yazmama rağmen bu üç meselenin kaleme alınış aşaması beni hayli yıprattı, bu nedenle tüm okurlardan özür dileyerek burada susuyorum.)

Son bir not olarak ulusal basının yayın ahlakı konusundaki yüzsüzlüğünün ve düşüncesizliğinin bu üç olayda da çeşitli şekillerde ve defalarca tekrarlandığını ve buna son verecek hamlelerin yapılmasının zamanının gelip geçtiğini söylemek istiyorum.

Bir sonraki Gündem Takibi köşesinde iyi haberler okumanız dileğiyle…

55. SayıArşiv

BİR BİLİMCİ OLMAK İÇİN YETERİNCE ZEKİ MİYİM? / PETER BRIAN MEDAWAR

3 Mins read

Bazı öğrencileri rahatsız eden bir endişe vardır: Acaba zekaları bilim yapmak için yeterli midir? Sosyal alışkanlıkların yol açtığı, çoğu kez yeterince düzeltilmeyen, kendini aşağı görme duygularından dolayı bu endişe özellikle kadınlar için geçerlidir. Bu yersiz endişeden kurtulmak kolaydır. Yeterli bir bilim insanı olmak için korkunç zeki olmak gerekmez. Düşünsel hayata veya soyut düşüncelere antipati duymak veya tümden ilgisiz olmak, elbette olumsuz belirtilerdir. Ancak deneysel bilimlerde olağanüstü çıkarımlar veya tümdengelimler gerektiren bir şeyler yoktur, herkeste bulunması elzem olan sağduyu yeterlidir, ayrıca nedense artık gözden düşmüş olan eski moda bazı meziyetlere sahip olmak da fena olmaz: yani özen, çalışkanlık, bir amaç sahibi olma, dikkati yoğunlaştırabilme gücü ve uzun ve yorucu araştırmalar sonunda o güzelim hipotezimizin neredeyse tümüyle yanlış olduğunu saptamak gibi bir terslik karşısında asla yılmamak ve sebat.

Şimdi bir zeka testi: Sağduyu ile bilim insanlarının sahip olduğu veya sahip olması gerektiği sanılan baş döndürücü zekayı ayırt edici bir zeka testi uygulayacağım. El Greco’nun resimlerinde bazı figürler çoğumuza olağanüstü uzun ve ince görünür. İsmini vermeyeceğim bir göz hastalıkları uzmanı El Greco’nun bir görme bozukluğundan dolayı insanları böyle gördüğü ve bu nedenle de öyle resmetmesinin doğal olduğu açıklamasını getirmişti.

Böyle bir açıklama geçerli olabilir mi? Bir ressamda çift görme bozukluğu olduğunu varsayalım, yani her şeyi çift görme. Eğer göz hastalıkları uzmanının teorisi doğruysa bu ressam gördüklerini çift çizecek, o zaman eserine tekrar baktığında bütün figürleri tekrar dört görüp bir şeylerin ters gittiğini anlamayacak mı? El Greco’nun bazı figürleri çok uzun ve ince görünüyorsa nedeni El Greco’nun görme bozukluğunun olması değil, onların böyle görünmelerini amaçlamasıdır. Doktorun açıklamasının saçma olduğunu hemen fark eden insan şüphe götürmez şekilde zekidir. Diğer taraftan yanlışın nedenleri açıklandığı halde bile onu algılayamayanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Bilimde entelektüel ustalıkların önemini küçümsemek istemiyorum. Ancak genç isteklileri korkutup kaçıracak ölçüde abartmaktansa küçümsemiş olmayı yeğlerim. Bilimin değişik kolları değişik yetenekler gerektirir, tek bir bilim insanı tipi olmadığı gibi bilimden de tek bir uğraş olarak söz edilmez.

Vazgeçmek

Araştırma faaliyetine yeni başlayan fakat yaptığına ilgi duymayan, sıkıldığını hisseden bir kimse herhangi bir suçluluk veya yanılgı hissine kapılmadan bu işi bırakmalıdır.

Bilimci için öngördüğüm rol bilimsel meliorizm deyimiyle anlatılabilir. Meliorist, akıllıca gösterilen insan çabalarıyla dünyanın daha iyiye gideceğine inanan kimsedir. Melioristler bunu kendilerinin gerçekleştireceğine de inanır. Kanun koyucular ve yöneticiler tipik melioristlerdir, öyle olduklarını düşünmek varoluş nedenlerinin önemli bir öğesidir. Onlar kusurlu olanı saptamak ve onu düzeltmeye çalışmakla iyileşmenin pekala mümkün olduğunu kabul ederler. Melioristler nispeten alçak gönüllü kişilerdir, iyilik yapmaya çalışır, başarı belirtileriyle de mutlu olurlar. Bu akıllı bir bilimci için de yeterli bir amaçtır, bilim bakımından da küçültücü değildir.

Sadeleştirilmiş ve düzenlenmiştir.

Kaynak: P. B. Medawar, Genç Bilimadamına Öğütler, TÜBİTAK Yayınları, 2005, Ankara.


Üniversite adayı genç arkadaşlarımıza da bölümlerini sevemediklerini anladıklarında vakit çok geç olmadan bırakmalarını ve tekrar sınava girmelerini tavsiye ederiz. Yaşanmış birçok deneyim, bunu yapmayanların pişmanlıkları ve yapanların memnuniyetleri bu tavsiyeyi doğrulamaktadır. (Fatih Akıcı – 48. Sayı Editörü)

ArşivNaçizane

BOL BUDAKLI İNCE DAL (DÖRT BÖLÜM BİRDEN)

17 Mins read

(1)

Adım Yılan. Doğru, yılan sevilmeyen bir hayvandır, en azından bizim kültürümüzde. Benim de sevenim yoktur zaten, en azından kendi çevremde, ama bu her zaman böyle değildi. Adımın Yılan olmadığı, bir nebze de olsa sevildiğim günleri hatırlarım.

Küçüktüm, ufacıktım,

Çok çalıştım acıktım.

Yok, bu böyle olmadı. Hem de ne küçüktüm ne de çok çalıştım. Adımın değişme hikayesi üç beş cümleyle anlatılamayacak kadar gariptir. İyisi mi biz biraz detaylarla ilgilenelim.

***

Bir sevgilim vardı. Ben öyle olduğunu düşünmesem de insanlar sevgilim olduğunu söylüyorlardı. Oysa ben onu hiç sevmedim ki. Bir çiçeğe gülmesini, bir güle benzemesini…

Kim yazdıysa o şiiri sakın alınmasın, şiiriyle dalga geçiyor değilim. Benim huyum bu. Bu yüzden adım Yılan ya. Belki zihnim biraz garip işliyor. Hem bu böyle olmayacak. Anlatacaklarımı düşüncelerimden olabildiğince sıyırmam gerekecek anlaşılan.

Bir sevgilim vardı. İki yıldır beraberdik. Bir yıl daha sürdü birlikteliğimiz. Sonra ayrıldık. Ayrıldıktan sonra bir müddet görüştük ama uzun zamandır haber almadım kendisinden. Zaten arkadaşlığımız benim zorumla sürüyordu. Ayrılan çiftlerin arkadaşlığının sürebileceğine dair inadım ona makul gelmiyordu. Hep arayan tarafta olmaktan sıkıldığımdan ben de bıraktım peşini. O da diğerleri gibi beni anlamamıştı.

İki yıldır dedim ama aslında daha iki yıl dolmamıştı. Bir aydan biraz fazla vardı ilişkimizin başlamasının yıl dönümüne. Yani adımın değişmesine kırk gün falan vardı.

İşte yine onun gibi konuştum. Bardağı taşıran son damlayı sebep, bardağın taştığı anı esas zaman gibi gösterme hastalığı bende de baş gösterdi demek ki. Oysa adımın değişmesi hiç de o güne mal edilip içinden çıkılabilecek kadar basit bir olay değil. Daha çocukluk yıllarımdan belliydi bu, ama her aklıma geleni hemen anlatmaya kalkarsam işin içinden çıkamam. Şimdilik o güne gidelim, daha sonra ne gerekiyorsa anlatırım. Çocukluk yıllarımı unutmayacağım, söz.

İlişkimizin başlama yıl dönümünü nasıl kutlayacağımızı düşünüyorduk. Daha doğrusu o düşünürken ben televizyon izliyordum. O ne zaman böyle şeyleri düşünmeye başlasa ben televizyon izlerdim çünkü zihnimi onun zırvalarıyla doldurmaya hiç niyetim yoktu. Hiçbir zaman benim isteklerim önemli olmadığından onun ne istediğiyle de ilgilenmiyordum. Zaten yıl dönümümüz de ihtilaf meselesiydi. Ben temmuz, ağustos ayları içinde herhangi bir gün derken o 14 şubat’ta ısrar ediyordu. Bana göre 14 şubat tanışma yıl dönümümüzdü ki tarih 14 şubat olmasa aklımda bile kalmazdı.

Dört yıl önce -ayrılığımızın üzerinden bir yıl geçti- özellikle sevgililer gününe denk getirilmiş bir nişan töreninde tanıştık. Ben nişanlanan zavallının, yani erkeğin, arkadaşıydım o ise bu tür formaliteleri neden istediğini kendisi dahi bilmeyen tarafın, yani kızın, arkadaşıydı. Ortak arkadaşımız bile yoktu yani. Nasıl olduysa nişanlı çift tarafından tanıştırıldık. Ben her potansiyel baş belasına yaptığım gibi ona da soğuk davrandım ama baş belaları her zaman aynı yöntemle defedilemiyormuş. Hanımefendi beni elde etmeyi o gün kafasına koymuş. Ben neredeyse içime düştüğü ve biraz da arkadaşlarımın zoruyla kalbimi çaldığı(!) yaz aylarını başlangıç olarak alsam da o kendisi için başlangıç olarak gördüğü tarihi benim için de başlangıç olarak görüyordu. Kendisine göre mantıklı bir gerekçesi de vardı. Sevgilim olduğuna göre onun için var olan, benim için de var demekti ve aşkımız onun bana âşık olduğu gün başlamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse aşkımızın(!) ne zaman başladığı umrumda bile değildi. Ben sadece onun inadına inat olsun diye diretiyordum. (Olaylar onun belirli günler ve haftalar takvimine göre cereyan ettiğinden bundan sonra kullanacağım belirli günler onun kabullerine uygun olacak. Kendime ait kabulleri kullanmam gerekirse bunu özel olarak belirteceğim.)

Kutlama planlarını anlatırken soluklanmak için durduğu bir anda ne yaptığımla ilgilenmeyi akıl etti. Etmez olsaydı. Bu defa eskisinin iki katı hızlı konuşuyor, makineli tüfek gibi üzerime laf yağdırıyordu. Arada sövüp saydığı da oluyordu ama küfürleri durumun ciddiyetini arttıracağı yerde tartışmayı komikleştiriyordu. Aslında buna tartışma demek de pek doğru değildi çünkü ara vermeden konuşan oydu, hiçbir şey anlamadığı halde ara vermeden dinlemek zorunda kalan bendim.

Epeyce bağırıp çağırdıktan, zehrini kustuktan sonra sustu. Sevgilisi susan erkeğin sevinme görevinden daha asli bir görev beni beklemeseydi rahat bir nefes alacaktım. Sevgilisi ağlamaya başlayan erkek her ne yapıyorsa bırakmalı, sevgilisine sarılmalı, onu teselli etmeli, gerekirse öpüp koklamalı, sevip okşamalı, yatağa atmalı –burası hızlı oldu-, gerektiğinde yavaşlamalıdır. Ne var ki ömrüm boyunca peşimi bırakmayan görevden kaçma isteğim o an da benimle beraberdi. Her şeyi benim için yaptığı halde(!) hiç ilgilenmediğim için ağlayan sevgilimi yatıştırmak için kılımı dahi kıpırdatmıyordum. (Bu parantez içi ünlemlerden daha çok çıkacak; iyisi mi ben belli başlı yerlerde kullanayım geri kalanlarında ironi yaptığımı siz kendiniz tahmin edin. Beyin jimnastiği yaparsınız hem, fena mı?)

O günden sonra üç hafta boyunca hiç konuşmadık. Ev kirasını beraber ödediğimiz halde o üç hafta boyunca bir arkadaşında kaldı ki böyle durumlarda evden giden genelde erkek olur. Üç haftanın sonunda yine arkadaşlarımın zoruyla bir özür yemeğine davet ettiğimde affedildim. Gerçi affedilmek hiç de umurumda değildi zira evden uzakta olan ben değildim, ama yemek yapmaktan da sıkılmaya başlamıştım. O yüzden geri dönmesine sevinmediğimi de söyleyemem. Zaten eski sevgilimle birlikteyken en keyifli olduğum anlar yemek saatleriydi. Yemek konusunda doğuştan getirdiği bir yeteneği olduğuna inanırdım onun. O çocukluktan beri mutfak işleriyle uğraşmasını sebep gösterse de bu bence bahaneden başka bir şey değildi. Kendisine bahşedilmiş yeteneklerini kendi emekleriyle elde etmiş görünmek isteyen insanlara has davranışlardan birisi olarak yorumlardım bu bahanesini. Ona ne zaman böyle düşündüğümü söylesem kavga ettiğimizden yemek yapma yeteneği hakkında konuşmamaya gayret ederdim. Elbette bu yüzden yemeklerinin güzelliği dolayısıyla aldığı iltifatlardan da mahrum kalırdı. Onu da her zamanki ilgisizliğime yormayı tercih ederdi, iğnelemeyi ihmal etmeden.

Yıl dönümümüze üç haftadan az kalmıştı. Araya küskünlük girmeseydi kutlama büyük bir partiyle gerçekleşecekti. Bu aynı zamanda bir sevgililer günü partisi olacaktı. Davetli sayısının elliye yakın olacağını söylüyordu eski sevgilim. Çoğu onun arkadaşıydı elbette. Benim arkadaşlarım uzun zamandır benden çok ona yakın olduklarından hepsinin onun arkadaşı olduğunu söylesem de hata etmiş olmam. Yani onca kişinin arasında kimsesiz olacaktım.

Büyük kutlama partisinden kurtulmuştum ama sevgilimin ve onun hain kız arkadaşlarının elinden kurtulmak o kadar da kolay değildi. Daha evvel kaçmak için bin bir bahane bulduğum ve birkaç fire dışında genellikle başarılı olduğum romantik akşam yemeği saçmalığıyla cebelleşecektim. Hepsinden az biraz alınmış (tadılmış mı deseydim?) sekiz-on çeşit yemek, çiçekler, mumlar, sevgi yüklü(!) bakışlar, aşkım, sevgilim, hayatım türünden sözcüklerin cümlelerden eksik edilmediği “seni seviyorum”u bol konuşmalar… Savurganlığıma hayran, cimriliğime kızgın sevgili arkadaşlarım, cebime zararı ay sonunda kendini bir hayli belli eden bu saçmalıktan kaçışımı sadece maddi sebeplere bağladıklarından daha da ifrit oluyordum baş başa akşam yemeği fikrine. Çekilmez çilelerin en büyüklerinden biriyle karşı karşıyaydım vesselam.

Sevgilimin benimle birlikteyken geliştirdiği en iyi davranışlardan biri barıştıktan sonra kısa bir müddet için dahi olsa bana çok iyi davranmasıydı. Buna alışması neredeyse bir yılını aldı fakat sonraki iki yıl boyunca tüm barışmalarımız ilişkimizin ilk günlerini yaşadığımız zamanlardaki kadar güzel anılara neden oluyordu. Aynı durum yine tekrarlamış ve 14 şubat’a kadar sürmüştü. Sevgilim yemeğin yeneceği lokantadan yemeğin kaçta başlayacağına, yemeklerin neler olacağından masanın nasıl düzenleneceğine kadar her şeyle ilgilenmişti.

Gerçi bunu barışmamıza vermek sevgilime biraz haksızlık olur. Ben olsaydım son güne kadar bekler, herhangi bir yerde aynı akşam için rezervasyon yaptırır, yemeklere orada karar verirdim ve masanın düzenini de çalışanların zevkine bırakırdım. Sevgilimin en sevmediği huylarımdan biriydi bu. (Neyimi sevdiğini hiçbir zaman anlayamadım zaten.) Ona göre her şey önceden planlanmalı, hiçbir aksiliğe meydan verilmemeliydi. Bu nedenle her defasında olduğu gibi hazırlıklarla o ilgilenmişti. Barışmalarımız bu hazırlıklarla anlatılamayacak kadar güzel anılarla süslenirdi. Hele o defaki… Öyle ki bir defasında kendimi sıradan olmanın rahatlığına bırakmayı ciddi ciddi düşünmeye başlamıştım.

(2)

Barıştıktan sonra iki gün geçmişti. İşten geç çıkmış, arkadaşlarla beraber bir türkü barda fazla mesainin acısını çıkarmıştık. Eve geldiğimde vakit hayli geçti. Aynı konuyu daha önce defalarca konuştuğumuz halde sevgilim yine bildiğini okumuş, akşam yemeğini bensiz yememişti. Bunu beni sevdiğinden yaptığını biliyordum ama Tanrı’nın insana ve annenin evladına olan sevgisi haricinde hiçbir sevginin birisini aç beklemeye mecbur edeceğine inanmıyordum. Safi sevginin karşılık almaya hatta karşılık beklemeye gerek duymadığını söyleyebilirdim ki bu yalnızca sözünü ettiğim iki durum için geçerli olabilirdi.

Lavaboya girerken sofraya kendisiyle oturmamı istiyorsa kahve yapması gerektiğini söyledim. Çıktığımda kahvem hazırdı. Yemeklerinin cazibesine karşı koyamadığımı bildiği halde blöfümü yemiş görünmüştü. Şimdi geriye dönüp baktığımda en çok kahvelerini özlediğimi fark ediyorum. Benden bile güzel yapıyordu ki kahveyi fincan yerine kupayla içen biri olarak neden bir defa olsun nasıl yaptığını sormadım diye kendime kızar dururum.

Kahveyi içip kupayı yıkadıktan sonra masaya oturdum. Önce önüme bol baharatlı bir çorba koydu. Yemekleri ben geldikten sonra ısıttığı için çorbadan buhar çıkıyordu. Baharatın kokusunu ve çorbanın buğusunu derin bir nefesle içime çektim.

“Biliyor musun, seninle yemek yemeyi de sana yemek yapmayı da çok seviyorum.” dedi. “Her yemeğe öyle iştahla ve sevgiyle bakıyorsun ki.”

Bunu ilk defa duyuyordum, hoşuma gitmişti. “Senin bana baktığın gibi mi?” diye takıldım.

“Bana bakmadığın gibi. Hoş, yemekleri benden çok sevmene alıştım ya artık sorun etmiyorum.” Sitem yoktu bu cevapta, küskünlük sonrası günlerimizde sitem etmezdi.

Ertesi gün işe gitmeden önce elektrik faturasını yatırmam gerektiğinden erken kalktım. Evde bir gariplik vardı. Ne olduğunu anlamakta gecikmedim, kahve kokusu yoktu. Sevgilim evde olduğunda sabah kahvemi hazırlayıp kahvaltı sofrasını kurduktan sonra işe giderdi. Benim çalışma saatlerim onunkine nispetle esnek olduğundan hep benden erken kalkardı ama ben de erken kalktığıma göre bu defaki fazla erken demekti. Elbiselerini dolapta görmesem yine evi terk ettiğini düşünmeye başlayacaktım. Cezveye su koyup kahvaltılıkları çıkarmak için buzdolabının kapağını açtığımda içeri girdiğini duydum. Sadece benim yediğim gül reçelini (sevgilim çok tatlı bulduğu için yemiyordu) ve yaz helvasını masaya koyduğumda mutfağa girdi.

“Onları yerine koy. Ocağı da kapat. Dışarı çıkıyoruz.” Bu bir emrivaki değil ricaydı.

“Neden?”

“Kahvaltıyı dışarıda yapacağız.”

“İşe gitmen gerekmiyor mu?”

“Bugün izinliyim. Hadi oyalanma da çıkalım.”

Dışarıda yemek fikri güzeldi ama yatırılmayı bekleyen bir elektrik faturası vardı.

“Faturayı dert etme, ben dün yatırdım.”

“Müneccim misin sen? Nereden anladın onu düşündüğümü?”

“Anlarım ben. Zahmet olmazsa giyin de çıkalım. Midem kazınıyor.”

“Dışarıda hava nasıl?”

“Güneşli ama ortalık henüz ısınmamış. Üzerine bir şey al istersen.”

“Sen alacak mısın?”

“Düşünmüyorum. Üşürsem sen ısıtırsın beni.”

“Olur. Sahi ne yapıyordun sen dışarıda bu saatte?”

“Ufak bir işim vardı. Biliyor musun gelirken…”

Yatak odasından çıktığımı görünce yarıda kesti cümlesini. Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu.

“Ne oldu? İlk defa görmüyorsun ya beni.” dedim.

“Bunu nasıl beceriyorsun?”

“Neyi?”

“Hız ve şıklık arasında doğru orantı kurabilmeyi. Tam tersi olması gerekmiyor mu?”

“Şıklık benim genlerimde var kızım. Kontrolü bilinçaltıma bırakıyorum, olup bitiyor.”

Dışarı çıktık. Apartmanın kapısını kapatır kapatmaz koluma girdi. Üşümemişti, sadece yakın olmak istiyordu. Tuhaf olan, benim yakınlıktan rahatsız olmamamdı. Hatta abartıp başını omzuma koymasını istedim. İki yıl sonra sevgilime aşık olmaya başlamıştım galiba.

“Nereye gidiyoruz?”

“Bilmem. İlk gelen otobüs bizi nereye götürürse.”

Ciddiyetini anlamak için yüzüne baktım, dudaklarındaki muzip gülümsemeden başka hiçbir ipucu bulamadım. “Yanlış duymadım değil mi? Bilmediğini söyledin az önce.”

Bir şey söylemeden yüzüme bakıp gülümsemekle yetindi. Bu onayladığını gösteriyordu. Nihayet bazı şeylerin benim isteğime uygun olmasına razı olmuştu demek ki.

(3)

Üç gün sonraydı. İş yerinden çocuklarla benim liseden arkadaş Kaan’ın birahanede maç izlemeye gittik. Aslında hiç sevmem herkesin toplandığı yerlerde maç izlemeyi, hele birahanelerde iyice Amerikanvari gelir bana bu iş. Bizimkilerin hatırına, biraz da uzun zamandır görmediğim Kaan’la külahları değişmemek adına mızıkçılık etmeyip uydum bu plana. Uymaz olsaydım! Kaan’ın gelmiyorsun, etmiyorsun babında karı dırdırı gibi sitemleri bir yana maç bitene kadar çıkan gürültü patırtı mekandan çıkıncaya kadar kafamı davula döndürdü.

Eve geldiğimde bizimkini uyurken bulunca şaşırdım. İçtiğim biralar koku alma duyumu etkilediğinden midir nedir kanepenin yanındaki şarap şişesini görünceye kadar içip içip sızdığını anlayamadım. Bunu yalnızca bir şeylere içerlediği zaman yapardı ve bu kendimi en az iki gün sürecek olan soğuk savaşa hazırlamam gerektiğine işaretti. Bu süre zarfında hiçbir şeye elini sürmez, mecbur kalmadıkça konuşmaz, çikolata ve elmadan başka bir şey yemez, telefonlara çıkmaz, işten çıkar çıkmaz eve gelir ve sabaha kadar kanepeden kalkmazdı. Benim yemek yapmak ve bulaşık yıkamaktan başka hiçbir şeyi dert etmeyeceğimi bildiğinden bana inat olsun diye değil elinden başka türlüsü gelmediğinden böyle davranırdı.

Yine de şansımı deneyip yatağa götürmek için kollarıma almaya çalışırken okkalı bir küfür yiyip öylece bıraktım uyuması için. Buna alışkın olmadığımı söyleyemezdim ama ruh halinin bu kadar hızlı değiştiğine şahit olmamıştım daha önce. Daha yeni barışmıştık oysa. Yoksa o yalnızca bir ateşkes miydi?

O gecenin üzerinden geçen birkaç günden sonra yanıldığımı anladım. Aramızdaki soğuk savaş değil resmen protestoydu. Direncini kırmamın tek yolu üstüne gitmekti, öyle yaptım. Doğru stratejiyi bulduğuma inandığım bir akşam dışarıda yediğini bile bile sofrayı kurduktan sonra “Yemek hazır.” diyerek sofraya davet ettim. Su içmek için mutfağa gitmesini fırsat bilip “Hazır mutfaktayken tuzluğu getirsene.” dedim. Mutfaktan eli boş döndü ama getirip getirmemekte tereddüt ettiği belliydi. Bu olumlu sinyali aldıktan sonra planımın uygulamasına hız verdim. Önce kumandayı istedim, vermeyince kanalı değiştirmesini söyledim. Sevdiğini bile bile şarkı söyleyen kılkuyruk popçuya verdim veriştirdim. Sonra yön değiştirip “Dün Ayşenur seni sordu, herhalde yine gömleğini isteyecek.” diyerek dikkatini dağıttım. Ayşenur’a sinirlenmesini sağladığımı anlar anlamaz sigarası olup olmadığını sordum. Sigarası olduğunu ve ne zaman biriyle eşyalarını paylaşmak zorunda hissetse kendini sinirlenip sigaraya sarıldığını biliyordum. Köşeye sıkıştığını anlamıştı ama iş işten geçtikten sonra bunun faydası yoktu. Ya bana da verecek ya kendisi de içmeyecekti. Fakat o hiç beklemediğim üçüncü bir şey yaptı, “Ne istiyorsun benden?” diye bağırdı.

Bu soruya verilecek cevabım yoktu. Saçma sapan küskünlüğünü sonlandırması ve ne olduysa anlatması yeterliydi benim için. “Kaç gündür neden surat astığını söyle yeter.” dedim. “Onu sen daha iyi bilirsin.” oldu cevabı. Bir kadın bu cümleyi kurduğunda durup düşünmekte fayda vardır. Kadınların en sevdiği cümledir zira bu. Bir erkek bunu duyar duymaz panikler. Akla gelen ilk cümle “Ne halt ettim lan ben?” olur. Erkek adam kendini bu düşünceye kaptırmayagörsün bir kez, o andan sonra ipler karşı tarafın elindedir. Akla bin bir türlü ihtimal gelir, ateş olmayan yerde duman aranır. Böyle anlarda ortada hiçbir şey olmadığını öne sürmek kadınlara haksızlık olur zira ortada gerçekten bir mesele vardır. Lakin bu mesele ya yanlış anlaşılmış ya da abartılmıştır. Her neyse, kısacık zaman dilimi erkek için çuvallamanın başlangıç evresidir. Bu evre başarısızlıkla biterse sonrası çorap söküğü gibi gelir. Bunu bildiğimden zihnimde hiçbir şüpheye yer vermemeye azami gayret göstererek hemen karşı saldırıya geçtim.

Anlatımın bu noktasında bir parantez açıp her ne kadar toplumun bireylere giydirmeye çalıştığı rolleri reddettiğimi söylesem de her zaman başarılı olamadığımı itiraf edeceğim. Bu oyunu neden sürdürüyor, altta kalmamak için neden uğraşıyordum? Hiç kimsenin yenilmeyi istememesiyle açıklanabilir bu durum ama pek de öyle değil; çünkü ben sadece yenilmemek için değil sevgilimi(!) kaybetmemek için savaşıyordum. Onu kaybetmek çok mu umurumdaydı? Mutfaktaki hünerinden başka neyi önemsiyor olabilirdim onunla ilgili? Hiçbir şeyi! Hatta çekip gittiği için sevinebilirdim bile ama ben yine de onu elimde tutmak için oyunu kazanmaya çalışıyordum.

“Hiçbir şeyi adam gibi açık açık söyleyemez misin sen?”

“Her şey apaçık ortada zaten, neyini söylememi istiyorsun ki?”

“Neymiş o ortada olan?”

“Dedim ya, sen benden daha iyi bilirsin.”

“Bildiğim bir şey yok benim. İnsanı çıldırtma da söyle ne söyleyeceksen.”

“Salı akşamı nerdeydin?”

“Salı akşamı? Eee, Kaan’ın barında.”

“Ne işin vardı orda?”

“Tek maaş yetmiyor ek iş yapıyorum. Ne işim olacak ya, işten arkadaşlarla maç izledik.”

“Demek maç izlediniz?”

“Ne oldu, senaryoda sorun mu çıktı?”

“Gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun. Madem Kaan’ın barında maç izlediniz akşamın sekizinde o orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?”

(4)

Pavlov deneylerini köpeği yerine benim üzerimde yapsaydı şartlı refleksi öğrenmek için başka bir bilim adamını beklemek zorunda kalabilirdik zira gözlemlerinin kontrolünü yapması imkansız olurdu. Aksine işi daha kolay da olabilirdi çünkü şartı bir kez yerine getirmesi alışmam için yeterli olurdu. Sırf birebir aynı kelimelerle ve aynı tonlamayla söylendi diye bir cümle insanı neredeyse yirmi sene öncesine götürür mü? Annem de seneler evvel babama “O orospuyla takside ne işin vardı lan şerefsiz?” diye bağırmıştı. Kadın milleti işte, işin aslını astarını öğrenmeden bağırıp çağırmaya, onu bunu yaftalamaya başlar. Allah bilir ya ben bunu söyleyince içinizden “Sen de Yılan adını hak etmişsin arkadaş. İnsan annesine öyle şeyler söyler mi?” demişsinizdir. Bense buna bakış açılarımız farklı olmakla birlikte kabul edebileceğim tek feminist söylemle itiraz ederim. Kadın anne olmakla kadınlığından hiçbir şey kaybetmez. Lakin doğruyu söylemek gerekir ki annemin bahsi edilen kadına yaptığı yakıştırma pek yerinde olmasa da babamın bir şeyler karıştırdığı belliydi zira şimdi net olarak hatırlayamadığım özürler ve sevgi sözleri sıralamıştı. Dönemin şartlarına göre lüks denebilecek bir iki hediyeden sonra da annem babamı affetmiş en azından öyle görünmüştü.

Hatırlıyorum da bunu biraz garipsemiştim ve annemle aramızda yıllar sonra incelediğimde çocuk aklımla kastedemeyeceğim derin manalar bulduğum şu konuşma geçmişti:

“Anne, babam bu eşyaları o kadından mı getirdi?”

“Hayır, bunları bana aldı.”

“O kadına aldıklarını geri getirmedi mi yani?”

“Bunları bana aldı dedim ya oğlum.”

“Öyleyse niye seviniyorsun ki?”

Annem son soruma cevap verdi mi hatırlamıyorum. Meselenin bizi ilgilendiren kısmı aradaki benzerlik olduğundan geçmişi boşverip sevgilimle aramızdaki tartışmaya dönüyorum.

Sevgilimin bizi takside birlikte gördüğü Sezen’di. Takside onun yerine başkası olsa böyle tepki göstermezdi. İkimizin bir arada olmasına kızma nedeni ise hayli eski bir meseleye dayanıyordu.

Sezen’le tanıştığımızda ben üniversite diplomamı almak üzereydim o ise ikinci sınıfa geçmişti. Onu birkaç kez bizim çocuklarla birlikte görünce kimdir, necidir diye soruşturdum. Arkadaşlardan birinin uzaktan akrabasıymış, yatay geçişle Bursa’dan gelmiş. Eli yüzü düzgün, sözü sohbeti hoş bir kızdı. O zamanlar kızların ne bela olduklarını anlamamış olmalıyım ki yakınlaşmak için bahaneler uydurmaya başlamıştım. Meğer bizimkilerden bir iki tanesi daha kur yapıyorlarmış hanımefendiye. O da bunca erkeğin ilgisini birden üzerinde hissedince havalanmış, kaprisli biri olmuş çıkmıştı. Yaşı küçük olduğu için kolay lokma gözüyle bakıldığını bilse ne düşünürdü bilmiyorum. Diğer çocuklar sağa sola dağılıp ben burada kalınca biraz kendine geldiyse de birden bire yön değiştirmeyi gururuna yediremediğinden olsa gerek işi ağırdan alıyordu. Ben bu ağırdan alma saçmalığından sıkılıp peşini bırakınca hatasını anlamış ama durumu düzeltmek için en son yapılacak şeyi yapmış, beni kıskandırmak için başkasıyla birlikte olmaya başlamıştı. Laf anlamaz, söz dinlemez o heriften yakayı sıyırıncaya kadar bir yıla yakın bir süre geçmişti. Yaz gelmiş, ben arkadaşlarımın zorlamasıyla sevgilim olduğunu iddia eden kızla vakit geçirmeye başlamıştım. Sezen hatasını anladığını, beni sevdiğini, daha fazla vakit kaybetmek istemediğini falan söylemiş; bizimkiyle görüşmemi ise intikam almak istediğime yormuştu. Kendisini önemsemediğimi fark edince önce küplere binmiş sonra da aşık olduğunu sanan ve sevdiğini elde edemeyen her insan gibi ona buna bana ne kadar aşık olduğunu anlatır olmuştu. Sezen’le bizimkinin birbirlerine bu denli düşman olmalarının sebebi bundan ibaretti.

O gün Sezen’le buluşma nedenimizin yalnızca birkaç ay sonra mezun olacak olan o genç psikolog adayının iş bulmasına yardımcı olmak maksadıyla eski arkadaşlarımdan birini ziyarete gitmek olduğunu ve Kaan’ın barına giderken onu da taksiyle evine bıraktığımı açıklayacakken birden bire bunu yapmayı hiç istemediğimi fark ettim. Tek kelime etmeden Sezen’i arayıp o gece onda kalıp kalamayacağımı sordum. Cevabın olumlu olacağını o söylemeden biliyordum. Sezen beni sevdiğini söylemekten uzun zamandır vazgeçmişti. Belki de artık beni sevmiyordu ama bir buçuk yıl süren bu düellonun galibi olma fırsatını kaçıramazdı. Ben kapıdan çıkarken sevgilim (o an itibariyle eski sevgilim) arkamdan bağırıyordu. “Ben onu yılan sanıyordum, esas yılan senmişsin. Yılaaan!”

Yılan, o günden sonra benim adım oldu.

***

Bu dört bölümlük hikayeyi dergiye aktararak sizlerle buluşmasını sağlayan kişi olarak yazarının izni olmadan bir açıklama yapmak istiyorum. Bu hikaye yazılırken Sezen’le yemek yapıyor bir yandan da muhasebe departmanındaki çalışanların yeni programa uyum sorununu nasıl aşabileceğimizi konuşuyorduk. Hikayenin sonlarına doğru sezilen ivediliğin ve son cümlenin baştan savma oluşunun nedeni yemek hazırlandıktan sonra Yılan’ın gelmesi için birkaç defa seslenmek zorunda kalışımız, onun da hikayeyi bitirmeden gelmek istemeyişiydi.

ArşivNaçizane

BİR NEBZE AFYON

2 Mins read

“Ben kimsenin kurtarıldığını görmedim şimdiye kadar. Bir insanı kurtarmaya hiçbir şeyin gücü yetmez. Ne din, ne devrim, ne iş güç, hatta ne de aşk. Batmak isteyen en dibe kadar batar.”

Cemal’in suratı asıldı. “Öyle deme. Aşk başka.”

Aslı Biçen, İnceldiği Yerden

Donanımlı insan hüznüne şahit oldunuz mu siz hiç? Ben oldum. Tarifi çok güç, çok fena bir hal donanımlı insan hüznü. Hüzne muhatabı da muhatabına muhatabı da eli kolu bağlı bırakır, öyle bir şey.

Ben kendisiyle ilk müşerref oluşumda bunu zeki insan hüznü zannetmiştim. Sonradan gördüm ki zeka kendisi için olmazsa olmaz şartken yeter şart değildi. Zekanın yanına hayata dair, dünyanın ve özelde insanın varoluş amacına dair, bu varoluşun gidişatına dair, insanoğlunun davranış kalıplarına ve istisnalarına dair sorgulamalar eklenmedikçe bu hüzne rastlanmıyordu birinde. Demek ki hüzün zeki insan hüznü değildi, zeki ve belli sorularla donanmış insan hüznüydü. Ben bu yüzden adına donanımlı insan hüznü dedim. Varsa başka bir ismi bilinen, öğrenmek isterim.

Nedir peki donanımlı insan hüznü? En doğru biçimiyle anlatabileceğimi sanmıyorum ama en azından hissetmenizi sağlayabilirim. Gerçeklere vakıfken türlü sebeplerle etrafında dönen yalanlara kanması, kendini kandırması ve bile bile içine düştüğü bu halden ötürü üzüntünün üstünü örtüp inatla gerçekleri göz ardı etmesi, bundan duyduğu üzüntünün de üstünü örtmeye çalışırken tüm çabasının boşa olduğunu ve er geç gerçeklerin kendisiyle beraber başkalarının da canını yakacağını bilmesi, bu yüzden canının yanması insanın. Bunun gibi bir şey işte donanımlı insan hüznü. Kendimden biliyorum edebiyatı yapabilecek durumda olsam belki daha iyi anlatabilirdim ama o kadar donanımlı olmadım hiçbir zaman. Bu basit tanımla idare etmek durumundasınız, üzgünüm.

Diyebilirim ki aşk işbu hüznün en bilinen sebeplerinden bir tanesidir. Aşkın ne olduğuna, hayal mi gerçek mi olduğuna, gerçek aşkın nasıl olduğuna, kişinin neden aşık oluğuna, neden kendisini aşık zannettiğine vakıf insan aşk karşısında eli kolu bağlı kalır. Canı yanarken canının boşa yandığını bilir belki, canı yanmıyorsa yanması gerektiğini düşünür yahut. Hiçbir durumda olması gerektiğini bildiği şeyle olduğu hal arasında paralellik bulamaz, bulsa da bunun geçici olduğunu düşünür ve içten içe kahrolur. Bir nebze uyuşturucu, bir miktar afyon ister ki düşünmesin, görmezden gelebilsin gerçekleri. Bakmayı biliyorsanız o insanın gözlerinden, yüz çizgilerinden, başının duruşundan, elini kolunu savuruşundan anlayabilirsiniz hüznünü.

Benim için aşk donanımlı insan hüznüne eştir. Gerçek olması için, varlığına inanmak için canını dişine taktığın bir rüyadır belki.

AraştırmaArşivTeknodrom

YEŞİL DEV ANDROID

6 Mins read

Çağımızı tanımlamakta zorlanıyoruz, bunun nedeni acaba hızlı bir şekilde çağdan çağa atlamamız mı yoksa 1789 Fransız İhtilal-i  ile başlayan yakın çağı bitirecek, eli avuca gelecek, çağ kapatıp çağ açacak bir hadise yaşanmamasından mı dolaydır bilemiyorum.

İletişim çağı, internet çağı, teknoloji çağı, dijital çağ, nano teknoloji çağı, mobil araçlar çağı nasıl adlandırılırsa adlandırsın içinde bulunduğumuz çağ sınırlanamayacak ve adlandırılamayacak kadar hızlı bir gelişim gösteren bir süreç.

Sınırlanamayan gelişimlerin en son iki örneklerinden biri Ekim ayında satışa sunulan Windows 7 ile mobil teknolojilere yeni bir soluk getirecek olan Android. Biri geniş kullanımlı diğeri mobil olan bu iki işletim sistemi, içinde bulunduğumuz sürece ve gelişime ivme kazandıracağını düşünüyorum.

Tek bir sayıda bu iki büyük yeniliği incelemek zor olacağı için sizlere bu sayıda Google’ın ürünün gelişiminde büyük katkısı olan Android Mobil İşletimi’ni sizlere tanıtmaya çalışacağım.

Mobil iletişim sektörü son beş yılda arka arkaya büyük atılımlar yaptı, bunun en önemli sebebi sabit olamayan insanoğlunun hareketliliğinde de rahat iletişimini sağlaması ve işlerini mekân bağımsız olarak halledilmesinin kolaylaştırmasının gerekliliği.

Mobil cihaz üreticileri, GSM operatörleri ile mobil işletim sistemi ve uygulama geliştiricileri gibi mobil iletişim sektörünün en temel yapı taşlarını oluşturan firmalar kullanıcılarının diğer bir değişle müşterilerinin mümkün olduğunca rahat ve ucuz iletişim kurulması için dur durak bilmeksizin yenilikleri gün ışığına çıkarmakta.androidandroid

İletişimin yeni dönemde adı etkileşim olarak değiştiği konusunda tüm iletişim camiası hem fikir. Sesli iletişime, yazılı iletişim sonrasına görüntülü iletişim eklenmesi iletişimin etkileşim olarak adlandırılır haline getirdi.

Bu üç temel iletişim türünü ya da etkileşimi artırabilmek üzere firmalar yeni teknoloji ürünü mobil cihazlarını daha kullanılabilir ve daha etkili kılmak için mobil işletim sistemleri gelişimine yönelmeye başladılar. Bazı mobil cihaz üreticileri kendi işletim sistemini üretirken bazı firmalar ise bu konuda uzmanlaşmış mobil yazılım şirketlerinin ürettiği yazılımları kullanmakta.

İşte bu noktada ANDROID işletim sistemi uzman yazılım firmalarını, her türlü elektronik cihaz üreticilerini, GSM operatörlerini bir araya getirirken diğer bir yandan sizleri de bu üretim sürecinin ve gelişimin içine ortak ediyor.

ANDROID DÜNÜ, BUGÜNÜ

Android MİS (Mobil İşletim Sistemi)  sınırlamayı sınırlayan bir açık kaynak projesidir (open source Project).  Android MİS  modüler gelişime olanak tanıyan monolitik çekirdek  üzerine oturtulmuş mobil cihazlar için bir çeşit Linux dağıtımıdır. Diğer Linux dağıtımlarında olduğu gibi bu dağıtımı da sahiplenen ve devamlılığını sağlayacak bir kurum ya da kuruluş olmalıydı şu anki sahiplenen kuruluş Google olarak bilinse de Android MİS’in asıl sahiplenici OHA (Open Handset Aliance) adı verilen bir konsersiyum.

OHAOHAOHA’yı ayrıntılı olarak sizlere anlatmadan önce Android MİS’in şuan ki aşamaya kadar kimlerin elinden çıkıp nasıl buralara geldiğinden bahsedeyim.

Android MİS,yeni ve küçük bir firma olan Android Inc. Tarafından üretilen bir mobil işletim sistemi iken Google’ın dikkatini çekmesi üzerine tüm yönetici ve geliştirici kadrosuyla Google’ın bünyesine katılmasıyla herkes tarafından tanınmaya başlandı. Bugün Android MİS’in babası rolündeki Andy Rubin Google’da Android Ürün Müdürü olarak hala görevine devam etmekte.

Temmuz 2005’de Android MİS’in sahibi olan Google,  mobil cihaz üreticilerini, GSM operatörlerini ve çip üreticileri bir araya getirerek  5 Kasım 2007 tarihinde OHA konsorsiyumunu oluşturdu. Şuan farklı sektörlerden 47 üyesi olan OHA’nın içinde Acer, Toshiba, Nvidia, Vodafone ,T-Mobile, Samsung,Motorolla,LG,HTC, Sony Ericsson gibi kendi alanlarında çok başarılı firmalar var.

Android MİS sahiplenici firma olan OHA 18 Ağustos 2008 tarihinde HTC tarafından üretilen ilk Android MİSli (v1.0) akıllı telefonu G-One adında piyasaya sürdü.

Şuan ise piyasadaki en son Android MİSli ürün Motorola’nın geçtiğimiz ay çıkardığı Droid cihazı. Droid aynı zamanda Android MİS’in ikinci sürümünü içeren tek cihaz.

Türkiye’de ise Turkcell’in dağıtımını üstlendiği Android MİSli (v1.6)  Samsung I7500 (GALAXY) Ekim ayında piyasaya çıktı. Aralık ayının sonlarına doğruda Samsung Spica Türk kullanıcılarıyla buluşacak.

ANDROID NELER YAPABİLİYOR?

Android MİSli cihazların neler yapabileceği sizlerin hayal gücünüz ile sınırlanabiliyor ancak. Çünkü Android’in diğer mobil işletimlerine göre en büyük farkı siz sadece uygulama yazarak katkıda bulunmuyorsunuz işletim sistemi kullanıcılarına aynı zamanda doğrudan Android MİS inize müdahale edip bir nevi kendi işletim sistemini oluşturabiliyorsunuz.

OHA’nın yazılım destek kanadını oluşturan Google 12 Eylül 2007’den beri geliştiriciler için SDK (Yazılım Geliştirici Aracı) yayınlıyor, bunun amacı yazılım geliştiricileri ortak bir yazılım anlayışı etrafında toplayıp, daha kısa sürede daha etkili yazılımlar üretilmesi sağlamaktır. Aslında SDK lar hazırlayacağınız uygulamaların belirli bir çerçeve içine sığmasını sağlayan araçlardır.  Android SDK Java diliyle hazırlandığı için geliştiricilerin Java bilmesi gerekmekte.

SDK sürümleri aynı zamanda yeni gelecek Android MİS sürümlerinin de habercisidir, Her SDK ile Android MİSin yetenekleri daha da artmakta kullanıcıların işler kolaylaşmakta ve keyifli hale gelmektedir.

Aşağıdaki tabloda sizlere Android MİS’in kararlı sürümlerinin cihaza da bağlı olarak neler yapabileceği yer almaktadır.

 

 

android istatistikandroid istatistik

1.5 (Cupcake)
  • Video kayıt ve izleme
  • Resimlerin Picassa’ya videoların ise Youtube’a yükleme kolaylığı
  • Otomatik tamamlama özelliğine sahip klavye
  • Bluetooth A2DP desteği
  • Belirli aralıktaki Bluetooth kulaklıklara otomatik bağlantı
  • Yeni araçlar ve klasörlerin masaüstüne ekleyebilme
  • Ekranlar arası animasyonlu geçiş
  • Geliştirilmiş kopyala yapıştır özelliği
1.6 (Donut)  

  • Geliştirilmiş Andorid Market özellikleri
  • Entegre kamera ve video kayıt ediciye yeni kullanıcı arayüzü
  • Galeride birden fazla resmin ya da videonun seçimine izin verilmesi
  • Sesli aramanın geliştirilmesi
  • Kullanıcı alışkanlıklarına yönelik uygulamaların güncellenmesi
  • CDMA/EVDO, 802.1x VPN, hareketler ve metin seslendirici özelliklerin güncellenmesi
  • Hızlı arama ve çekip özelliklerinin sağlanması
2.0 (Eclair)
  • Donanım özellikleriyle uyum iyileştirildi
  • Daha fazla ekran boyutunda kullanılabilme yeteneği sağlandı
  • Kullanıcı Arayüz tasarımı değiştirildi
  • HTML5 desteği verildi
  • Yeni Arama Listesi
  • Arkaplan için daha iyi siyah/beyaz oranı
  • Google Maps 3.1.2’e geçildi
  • Microsoft Exchange desteği
  • Kameraya flash desteği
  • Dijital Zoom
  • Sanal Klavye Güncellendi
  • Bluetooth 2,1

google productsgoogle productsANDROID’DE GOOGLE UYGULAMALARI

Bir Android MİSli cihaz kullanan birisi olarak Android MİS’in Google’da hesabı olan bir kişinin işini çok fazla kolaylaştırdığını söyleyebilirim.  Gmail’deki e-postalarım bilgisayarda kontrol ediyormuşçasına rahatlığı, Google Calendar’a girdiğiniz planlarınızın sizin telefonunuzun üzerinden belirleyeceğiniz aralıklarla hatırlatılması daha planlı olmanızı ve yapacağınız işin unutmamasını sağlıyor. Gmail’deki kişileriniz ile rehberinizin sekrone olması telefonunuz çalınsa yahut kaybolsa bile kişilerinizin kaybolmamasını sağlaması. SMS atarken arkadaşınızın Gtalk da olduğunu fark etmeniz üzerine SMS yerine anlık mesaj atmanızın sağlanması ve son olarak eğer benimki gibi cihazınızda GPS varsa Google Map ile anında bulunduğunuz yerin belirlenmesiyle birlikte gideceğiniz yeri seçmeniz üzerine size yol güzergahını vermesi buna ek olarak Google Latitude yardımıyla arkadaşınız tespiti üzerine isterseniz arkadaşınıza nasıl ulaşabileceğini Google Map üzerinden görebilirsiniz.

 

ANDROID’İN YARINI

Android’in yarını bugünden belli diyebiliriz; 2009 da piyasaya girmesine rağmen 3. çeyrek sonunda yüzde 3 lik bir pazar payı olması mobil işletim sisteminde en büyük Pazar payına sahip olan Symbian’a kaybettirecek gibi gözüküyor.  OHA gibi geniş bir konsorsiyumun Android’i sahiplenmesi gelecek için beklentilerimiz büyütüyor.

AraştırmaArşivTeknodrom

TÜRKİYE’DE 3G’NİN İLK 3 AYI

4 Mins read

Türkiye 3G ile tanışana kadar

Birçok kişi 1G diye bir şeyi duymadan, 2G nedir bilmeden 3G’li hayata girmiş durumda. Dünya üzerinde taşınabilir iletişim kanalları artarken, diğer bir değişle mobil teknolojide gelişmeler dur durak  bilmezken herkesin dilinde olan 3G, International Telecommunication Union (ITU) tarafından 1999 yılında yeni bir GSM standardı olarak lanse edildi. 3G’yi aboneleriyle ilk buluşturan dünyanın önde gelen GSM şirketlerinden Japon NTT DoCoMo oldu (2001).

Japon NTT DoCoMo’yu sırasıyla Norveç Terenor (Aralık 2001), Güney Kore SK Telecom (Ocak 2002) ve KTF (Mayıs 2002), ABD Monet Mobile Networks ve Veriozon (Ekim 2003), Avustralya m.NET (Şubat 2002) ve Hutchison Telecommunications ( Mart 2003) ve Güney Afrikalı Vodacom (Kasım 2004) takip etti.

29 Temmuz 2009 tarihinde Türkiye, aklınıza bile gelmeyecek Kenya, Etiyopya, Uganda, Moğolistan, Nepal, Tayland, Peru, Irak gibi ülkelerden sonra dünyada 121. sırada 3G ile tanışan ülke oldu.

Türkiye, operatörlerin altyapısı büyük ölçüde hazır olmasına rağmen uzun süre ertelenen 3G ihalesini 28 Kasım 2008 tarihinde gerçekleştirebildi. Bant genişliğine göre A, B, C ve D lisans tiplerine ayrılmış olan ihale büyük bir çekişme olmadan sonuçlandı. A tipi lisansa Turkcell, B tipi lisansa Vodafone ve C tipi lisansa Avea sahip oldu. Turkcell’den KDV dahil 858 milyon TL, Vodafone’dan 600 milyon TL, Avea’dan da 512 milyon TL olmak üzere toplam 1 milyar 970 milyon TL gelir elde edilmesine rağmen birçok kesim tarafından devletin gerektiği kadar gelir elde edemediği fikri, Avrupa’da lisansların 108.2 milyar euro bedel ödenerek 62 operatör tarafından satın alınmasıyla karşılaştırıldığında haklı çıkıyor.

Lisans tiplerinde önemli farklılıklar var mı ?

Ulaştırma Bakanlığı Telekomünikasyon Kurulunun ihaleyi  frekans boyutlarına göre  A tipi lisans için 45 Mhz, B tipi lisans için 35 Mhz, C tipi lisans için 30 Mhz, D tipi lisans için 25 Mhz olarak belirlemişti. D tipi lisans dışında tüm frekans aralıklarına talip çıktı.

Lisans tiplerinin arasında fazla bir fark olmamakla birlikte dünya üzerinde olduğu gibi Türkiye’de de yüksek frekans aralığına talip olmanın asıl nedeni prestijidir. Fazla bir fark yok denmesinin nedeni ihtiyaca göre değerlendirme yapılmasından dolayıdır.  Frekans boyutu mevcut kapasitenin ne kadar aboneye hizmet edebileceği, ne kadar hıza ulaşılabileceği, çekim gücünün kuvvetli olup olmaması, sesteki ve tabii görüntüdeki kalite ve akışın devamlılık beklentilerine göre değişmesidir.

3G’nin ataları

2G

Nesil (2G) yeni bir GSM standardı olarak Radiolinja tarafından Finlandiya’da 1991 yılında (şimdi Elisa Oyj satın aldı) piyasaya sunuldu. 2G’nin kendisinden önceki teknolojilere göre 3 temel farkllığı vardı:

1.      Analog olarak yapılan telefon görüşmeleri dijitalleştirildi.

2.      Mobil telefon çekim gücü seviyesi (penetration level) daha da genişletildi.

3.      Kısa mesaj servisi (SMS) devreye girdi.

2G’den 2.5G’ye

3G evriminde ilk büyük adım, Genel Paket Radyo Servisi (GPRS) getirilmesi ile oluştu. Böylece hücresel hizmetler GPRS ile birlikte “2.5G” oldu.

GPRS’in 56kbit/s ile 114kbit/s arasında veri alışverişi yapabiliyor olması çoğumuzun yakından bildiği ve kullandığı Kablosuz Uygulama Protokolü (WAP), daha çok görüntülü mesaj olarak anılan Multimedya Mesaj Servisi (MMS), cepten internet kullanımı ve e-posta alımını sağladı.

2.5G’den 2.75G’e

2.5G’den 2.75G’ye geçiş ise GPRS teknolojisinin geliştirilerek (farklı bir ağ genişliği ve kodlama mantığı kullanılması) EDGE (Enhanced Data rates for GSM Evolution) ile daha yüksek veri akışının sağlanmasıyla olmuştur.

 “Zeki Müren de bizi görecek mi ?”

Vizontele filminde Cem Yılmaz’ın ağzından çıkan “Zeki Müren de bizi görecek mi?” repliğine 29 Temmuz’dan itibaren verilecek cevap “Rahmetli olmasaydı görecekti.” olacaktır.  Bugün artık 3G ile videolu görüşme yapabilirken aynı zamanda telefonumuzdan televizyon seyredebiliyorsak bu operatörlerimizin 7.2 Mbit/s hızına kadar olanak sağlamasından dolayıdır.

Evimizdeki ADSL hizmeti 7.2 Mbit/s’e çıkamazken cep telefonlarımızı ya da bağlantı kartlarımızı modem olarak kullanarak dağda, bayırda, denizde rahatlıkla internete bağlanma şansını veren 3G hayatımızdaki bütün sınırları yavaş yavaş kaldıracaktır.

3G Ekonomiyi büyütür mü ?

3G özellikle mobil cihaz pazarına büyük bir katkı sağlayacak, 3G destekleyen yeni mobil cihazların eskilerinin yerini alması ekonomik cihaz olarak adlandırılan pazara darbe vursa da yine de ekonomiye büyük destek dağlayacaktır.

3G’nin en büyük avantajı mobil yazılım üreten şirketler için olacaktır. GSM operatörlerinin iş ortağı olan yazılım firmaları, GSM operatörlerinin hizmet verdiği sağlıktan eğitime, ulaşımdan adalet sistemine, güvenlikten modaya mobil yazılımlar ve servisler üreteceklerdir.

Operatörlerin katma değerler servisleri de operatörlere para kazandırmak için yeni servisler ve hizmetler çıkarması da diğer bir ekonomik boyuttur. Her servis ve hizmetin istihdam yaratacağı üzerinde birçok kişi hemfikirdir.

Ama önemli kazanç vergilerden elde edilecektir şüphesiz. Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’in de demeçlerinde altını çizdiği gibi mobil iletişimin %50’den fazlası dolaylı ya da doğrudan vergi olduğu için en büyük kazanç devletin olacaktır.

Türk Telekomünikasyon kurumunun açıkladığı Haziran 2009 istatistiklerine göre Türkiye’de 17,071,269 sabit aboneye karşın 63,614,157 GSM abonesi olması Türkiye’de GSM’e yönelik ilginin 3G servislerinin Türkiye’deki geleceği için umut vermekte ve ekonomiye katkısının düşünülenden daha fazla olacağı yönünde görüşlerin artmasını sağlayacağı düşüncesini desteklemektedir.

3G’nin ilk 3 ayını doldurmandan 6 milyonu aşkın kullanıcıya ulaşması operatörleri de şaşırtmış, Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv 3G’nin en büyük nimeti olan görüntülü konuşma bakımından ilk 5 ilin Diyarbakır, Elazığ, İstanbul, Malatya, Trabzon olarak sıralandığını, toplam 5 milyon dakika görüntülü konuşma yapıldığını söylemesi şaşkınlığınızı bir derece daha fazla artırabilir.

4G diye bir şey olacak mı ?

Dünya üzerinde çeşitli adlarla teknolojisi geliştirilmeye çalışılan 3G sonrası GSM teknolojisinin dünyada ticari bir uygulaması yok ancak kısa sürede öncü ülkeler bu teknolojiyi  kullanmaya başlayabilirler.

ArşivKapakNaçizane

İYİ YA DA KÖTÜ MESLEK YOKTUR!..

3 Mins read

Yanlış tercih bir yıl…
Yanlış üniversite dört yıl…
Yanlış meslek bir ömür demektir.

Tüm üniversite adayları, bu teze ya bir anti-tez çıkaracak ya da bu tezin iki yönlü doğruluğunu kanıtlayacak bir dönemde.

Hiçbir meslek diğerinden iyi ya da kötü diye kesin bir ifadeyle ayrılamaz.  Belirli parametreler gereklidir meslekleri karşılaştırabilmek için ya da doğru denilen (size göre doğru olan) mesleği tercih edebilmek için. Mesela maddiyat bunlardan biri olabilir ya da çalışma koşulları.

Meslek grupları bundan 30 sene öncesine göre daha çeşitli, meslek gruplarının da kendi içinde çeşitlendiğini düşünürsek hayatı etkileyeceği iddia edilen meslek tercihinin bugün çok daha zor olduğunu düşünebiliriz. Fakat oturup ilk önce zorun tanımı için biraz zaman harcamamız gerekiyor, zor denilen şey puana denk düşen bölümler ya da meslekler arasından seçim mi yapmak yoksa “Mevcut potansiyelimi kullanabileceğim meslek kesinlikle bu.” mu diyebilmek? Bence zor olan her sabah kalktığınızda yatağınızdan “of yine mi iş” dememek için doğru tercihi yapmak.

ÖSS gibi bir sistemin ne kadar bilgi ölçüyor tartışması süredursun, sizi muayene eden, sizin için binaları diken, sizin için muhasebenizi tutan ya da sizi okutan kişilerin bu sınavdan geçip geldikleri düşünülürse siz de ilerleyen yıllarda bunlardan birini yapan birisi olarak mevcut düzeni en iyi şekilde kullanmalısınız ya da kullanmalıydınız.

Tekrar aynı konuya gelelim, yani zor olana; “of yine mi iş” dememe hadisesine. Dünya üzerinde hangi mesleği yaparsanız yapın sevmeden de başarılı olabileceğinizi aklınızda bulundurun ama bu durumun ne kadar huzurunuzu etkileyeceği, gerçek anlamda karşı tarafı nasıl tatmin edebileceğinizi ya da geçen zamanı nasıl değerli kılabileceğini ya da değersiz kılabileceğini bir düşünün.

Üzerinde tekrar durmak istiyorum, bir mesleği iyi ya da kötü diye direk kestirip atamazsınız, bir mesleğin size, kriterlerinize ve potansiyelinize uygun olup olmaması durumu vardır. Doğru işe, doğru insan yaklaşımıyla çalışmaktadır büyük kurumlar, insana göre iş yaratmanın geçerliliği yoktur başarılı şirketlerde, her şirket mevcut işe göre insan kaynağı aramaktadır.

Meslek tercihi dönemi sadece puanların belli olduğu tarihten itibaren 2 hafta içinde yapılacak bir şey değildir. Puan diliminizdeki tercih edebileceğiniz meslekler de sizin potansiyelinize ya da kişiliğinize uygun olmayabilir. ÖSS’den her yüksek puan alanın başarılı bir doktor olamayacağı gibi doktorluğa nazaran az puan gerektiren mesleklerin de daha az gelir, daha düşük kariyer ve kariyere saygı anlamına gelmiyor. Zaten akılda bulundurulması gereken şey ise puanların arz talebe göre şekillenmesi yani yüksek not alan kişiler bugün ziraat fakültelerini tercih etseler, tıp doktorluğuna olan talep azalsa otomatik olarak düşecektir tıp fakültelerin puanları. Belki diğer arkadaşlarına göre yüksek not alan insanlar kendilerini doktor ya da elektirik-elektronik mühendisi olmak üzere şartlandırmasa sadece sevdikleri ve potansiyelini karşılayabilecek meslekleri tercih etseler bugün insanların daha mutlu olacağına ve hayatımızda işlerin daha hızlı ve daha olumlu yürüyeceğine inanıyorum.

Son olarak altını çizmek istediğim konulardan biri de bugünkü meslek tercihinizin yarın farklı kulvarlarda çalışmanıza engel oluşturmayacağıdır, birçok örnek vardır ki doktordan sanatçı, mühendisten yönetici veya reklamcı olan, ziraat mühendisinden matematikçi, mimardan iyi bir yazılımcı, kamu yöneticisinden grafiker olan.

İyi ya da kötü bir  meslek olmadığına, sadece size uygun olan yahut olmayan meslek olduğunu unutmayın. Yolunuz, algılarınız ve ufkunuz hep açık olsun.