68. SayıGündem Takibi

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

3 Mins read

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

67. SayıGündem Takibi

Sadece Bir "D" ile "K"

2 Mins read

Siyasi yazılara ara vereli çok oluyor, kinime sahip çıkmıyorum belki ondan.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şeb-i Arus törenlerinde Mevlana’dan  okuduğu o güzel beyitlerin verdiği mesajın aksine kinine sahip çıkan bir gençlik istemesi , bu aralar öc almıyoruz diyerek öc alma girişimleri gibi duran yargı süreçleri gibi çelişkiler içermekte.

Başbakan Erdoğan’ın dindar bir gençlik istemesi kadar doğal bir istem yok, Türk toplumunun genel temennisidir bu; dinine,  devletine ve milletine bağlı insanların yetişmesi.  İslam dininin hiçbir yerinde “kin” ile bağdaşabilecek bir terim yokken,  imam hatip mezunu olan başbakanımızın bunu benden daha iyi bildiğini düşünüyorum, ama her nedense uygulamada ters düşüyor.

Konu imam hatiplere gelmişken, iki satırda bu konuda yazayım istedim. İmamlık ve hatiplik bir meslektir.  Mesleğin özü dini halka doğru bir şekilde aktarmak, halkın dinini yaşaması ve ibadet etmesin hususlarında önderlik etmektir.  Bu maksatla İmam hatip meslek liselerinin özü bu görevi icra edecek tabiri caizse meslek erbapları yetiştirmektir. Diğer meslek liselerinden halk üzerinden doğrudan  etkisi olacak insanlar yetiştirdiği için önem arz etmektedir ve hassasiyetle önem gösterilmektedir. Ama esas itibariye  Torna tesviye bölümü mezunu olanın tornacı, elektrik bölümü mezunu olanın elektrik tesnisyeni olması gibi bu liseye giriş amacı mezun olurken bu okuldan imam ya da hatip olacağını bilmek ve istemektir.

“Güzel dini insanlara aktarmak” yerine bu iş para getirmiyor diyerek ben doktor olacağım ama imam hatipli doktor olacağım demek ya da gençleri böyle kanalize etmek yanlıştır. Elektrik bölümü okuyana doktor olacağım demesi gibi bana göre abesle iştigar. Elektirik bölümü mezununa sağlanacak kolaylık Elektrik veya benzer alanlarda mühendislik lisansı almasında öncelik sağlamaktır. İmam hatip mezunlarının ise İlahiyat fakültelerine girmekte kolaylık sağlanması gibi.

Ama görüş açısı farklı;, imam hatip meslek liseleri dışında diğer liseler tabiri caizse din dışı eğitim yapıyor düşüncesiyle imam hatip meslek liselerine yönlendiriliyor. Amaç imam ve hatip olmak dahil, çünkü o para getirmiyor. Tabi bu husus layıkıyla yapanlar için geçerli yoksa yaşadığımız düzende en çok parayla oynanayanlar onlar. Diğer bir değişle artık İmam hatipli olmak bir statü.

 

Sadece bir  “D” ile “K”  :

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
………………………. (Boşluğu doldurunuz!..)

60. SayıGündem Takibi

TÜRKİYE’NİN SEÇİMİ VE SAİR MESELELER

5 Mins read

Böyle basmakalıp başlıklardan hiç hazzetmem ama geçtiğimiz ayın en hararetli gündem maddesi olan 12 Haziran 2011 seçimleri o denli sıradışı oldu ki durumu dengelemek için bu klişeye sığındım. Geçen sayıda bu köşemizde seçim hazırlıklarının diğer olayların gölgesinde kaldığını yazmıştık. Bunun bir sebebi uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin çarpıcılığıydı, diğer sebebi de seçim kampanyalarının son birkaç yıldır alışkın olduğumuzun aksine laiklik tartışmalarından uzak düşmesiydi. Anamuhalefet partisi CHP’nin AKP’yi laiklik karşıtı olmakla itham etmekten vazgeçip sosyo-ekonomik politikaları nedeniyle eleştirmeye başlaması, iktidar partisi AKP’nin sürekli olarak BDP destekli Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nu taşlaması, MHP’nin de AKP’yi –belki AKP’nin giderek daha sert milliyetçi bir söylem benimsemesi dolayısıyla- sosyo-ekonomik politikaları üzerinden eleştirmesi seçimlere önceki yıllardan çok farklı bir havada girilmesine neden oldu.

Seçim öncesi dönemin en çarpıcı gelişmesi hiç şüphesiz MHP’nin boğuşmak zorunda kaldığı kaset skandallarıydı. Her şey farkliulkuculuk.com alan adıyla yayın yapan bir internet sitesinde MHP Genel Başkan Yardımcıları Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’na ait olduğu iddia edilen görüntülerin yayınlanmasıyla başladı. Söz konusu sitede daha sonra yine bu iki kişiye ait yeni görüntülere yer verildi. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’nun partideki görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından istifa etmeleri suların durulması için yeterli olmadı. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’dan sonra Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ve İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’ya ait görüntüler de sitede yer buldu. Bu iki isim de Devlet Bahçeli’nin isteği üzerine istifa ettikten sonra sitede Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Ekici, Osman Çakır, Ümit Şafak ve Deniz Bölükbaşı, Genel Sekreter Cihan Paçacı ve Başkanlık Divanı Üyesi Mehmet Taytak’ın istifa etmeleri istendi ve aksi halde bu isimlere ait görüntülerin de yayınlanacağı bildirildi. Bu tehdit karşısında bir süre direnen MHP cephesi Mehmet Ekici’ye ait görüntülerin yayınlanmasının ardından peşpeşe gelen istifalarla sarsıldı ve sonuçta yönetici kadrosundan yedi genel başkan yardımcısı, genel sekreter, bir divan kurulu üyesi ve bir il başkanı olmak üzere toplam on kişinin görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından çekildi.

12 Haziran 2011 akşamı ortaya çıkan seçim sonuçları çarpıcıydı. AKP %49,83 oyla tek başına iktidara gelecek milletvekilini üçüncü kez üst üste çıkarmış oldu. Çok partili parlementer demokrasilerde bir partinin üç dönem üst üste iktidarda bulunması dahi az görülen bir şeyken AKP’nin bunu her defasında oylarını arttırarak gerçekleştirmesi neredeyse herkesçe büyük bir başarı olarak addedildi. Seçimin ikinci kazananı olarak gösterilense BDP destekli Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku oldu. Bağımsız adaylarla seçime giren blok 36 milletvekili çıkarırken hem beklenen adayların hepsinin seçilmesi hem de seçim barajının anlamsız hale geldiğinin iyice belirginleşmesi dolayısıyla Blok seçimin diğer kazananı olarak görüldü. Seçimlerden önce ortaya çıkan kaset skandallarıyla bir hayli sarsılan ve AKP’nin gittekçe artan dozda milliyetçi propaganda yapmasıyla barajın üstünde kalıp kalmayacağı merak edilen MHP %13,01 oyla barajı geçti ve mecliste bu dönem de yer aldı. Geçen dönemin anamuhalefet partisi CHP ise %25,98 oyla bu dönem de meclisin en kalabalık ikinci partisi oldu. Ne var ki CHP için işler seçimden sonra bir hayli karışık oldu. CHP içinden birkaç milletvekilinin de dahil olduğu bir grup partinin seçimlerde başarısız olduğunu ifade ederek parti yönetiminin değişmesi gerektiğini ifade etti. 12 Eylül darbesiyle kapatıldıktan sonra tekrar kurulmasından beri en yüksek oy aldığı seçimlerin ardından başarısız olunduğuna dair parti içinden sesler yükselmesi birileri tarafından eski yönetimin tekrar iş başına gelme isteği olarak yorumlanırken kimileri tarafından da CHP’nin –en azından bu seçimlerde- iki yüzü olan sosyal demokratlarla Kemalist’lerin çatışması olarak yorumlandı. 12 Haziran 2011 seçimlerinin en çarpıcı yanlarından biri de oyların meclisteki temsil oranının %95 olmasıydı ki 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında bu oranın %55 olduğu düşünüldüğünde bunun ne denli dikkat çekici olduğu anlaşılacaktır. Seçimlere katılım oranının %87 olduğu da göz önüne alındığında bu durumun bir istikrar göstergesi mi yoksa kutuplaşmanın resmi mi olduğu tartışılır hale geliyor ve –kanaatimce- geriye üçüncü bir seçenek bırakmıyor.

Seçim sonrasında yaşanan gelişmeler de bir hayli tartışma konusu oldu. Öncelikle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku tarafından desteklenen ve Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili olan Hatip Dicle’nin seçimlerden önce hakkında kesinleşmiş hapis cezası bulunması sebebiyle YSK tarafından milletvekilliği düşürüldü ve yerine AKP’nin milletvekili adayı Oya Eronat’ın milletvekilliği onandı. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurudan sonuç alınamayınca milletvekilliğinin düşürülmesi kesinleşti. Bir yandan bunun yargıya ait bir karar olduğu söylenirken diğer yandan YSK’nın böyle bir karar almaya yetkisinin olmadığı ve kararın siyasi olduğu söylendi. Hatip Dicle ile ilgili bu gelişmeler nedeniyle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nda seçimlere giren bağımsız milletvekilleri yemin etmeme kararı aldı. Yemin etmeme kararı sadece bağımsız milletvekilleriyle sınırlı kalmadı. CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay ile MHP milletvekili Engin Alan Ergenekon davası dolayısıyla tutuklu oldukları için serbest bırakılıp bırakılmayacağı tartışma konusuydu. Tutuklama kararının kaldırılmaması üzerine CHP ve MHP milletvekillerinin yemin edip etmeyeceği de tartışılır oldu. Yemin töreni sırasında MHP milletvekilleri meclis salonunda bulunurken CHP milletvekilleri yemin törenine katılmadılar.

Kuzey Afrika’da başlayan ve Orta Doğu’ya sıçrayan otoriter rejimlere isyan ateşinin duraklarından bahsetmiştik geçen sayımızda. Suriye’de muhaliflerle hükümet güçleri arasındaki çatışmaların giderek şiddetlenmesi ve sivillerin zarar görmeye başlaması üzerine Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkeden Baas Partisi lideri ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a isyanın sona ermesi için gerekli siyasi ve hukuki iyileştirmelerin yapılması hususunda tavsiyelerde bulunuldu. Esad’ın reform çağrılarına kulak asmaması ve isyanı şiddet yoluyla bastırmaya çalışması üzerine oluşan terör ortamından kaçmaya çalışan pek çok Suriyeli çevre ülkelere, en yoğun olarak da Türkiye’ye iltica etmeye başladılar. Şu an için Hatay’da sınıra yakın bir mülteci kampında konaklamakta olanların akibetinin ne olacağı ise belirsizliğini korurken ünlü aktris Angelina Jolie’nin kampı ziyaretiyle tüm dünyada varlığından haberdar olunan mülteci kampındakiler resmi ve özel yardım kuruluşlarının yardımıyla yaşama tutunuyor.

 

59. SayıGündem Takibi

TÜRKİYE VE DÜNYADAN KISA KISA

6 Mins read

12 Haziran 2011 seçimlerine üç ay kala siyasi parti liderlerinin birbirlerine sataşmaları haricinde ülke gündemini meşgul eden başka şeyler de olacağı söylense gülüp geçerdim sanıyorum. Ne var ki geçtiğimiz ay bilhassa uluslararası arenada öyle olaylara sahne oldu ki seçimleri neredeyse hiç konuşmadık.

Tunus’ta Bin Ali’ye karşı çakan kıvılcımın Mısır’da Mübarek karşıtlarına sıçraması ateşin Orta Doğu’yu ağır ağır almasına neden oldu. Bahreyn’den Fas’a Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok ülkede baskıcı rejimlere karşı değişen şiddette isyanlar ortaya çıktı. Bin Ali -sonunun geldiğini anlamış olacak ki- apar topar ülkeden kaçarken Mısır’da Mübarek koltuğu bırakmamak için epey direndi. Ülkesindeki isyana en fazla direnen ve kulak tıkayan ise şüphesiz Libya’nın –siyasi yahut askeri hiçbir görevi olmayan- lideri Muammer Kaddafi oldu. Bingazi’de başlayıp civardaki diğer şehirlere de yayılan isyana Kaddafi’nin müdahalesi hayli sert oldu. Göstericiler ve güvenlik güçleri(!) arasında yaşanan çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Öyle ki ülke tıpkı bir iç savaştaki gibi şehirlerin göstericiler (isyancılar mı denmeli) veya güvenlik güçleri tarafından “ele geçirildiği” bir duruma düştü. Tunus ve Mısır’daki isyanlarda senelerce destek verdikleri diktatörlerin arkasında durmayan ve değişimden yana tavır koyan dünyanın ağababaları Batılı güçler –başkomser Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde elbette- Libya’da yaşananlar için düzen ve istikrardan yana olduklarını açıkladılar evvela. Daha sonra –kafalarına saksı düşmesi sonucu sanırım- ne hesap ettilerse Fransa önderliğinde bir grup Libya’da yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekerek Birleşmiş Milletler’in olaya müdahale etmesine ön ayak oldular. En nihayetinde en temel insan hakkı olan yaşama hakkı ihlal ediliyordu, Libya kuruldu kurulalı ilk kez(!) ve BM buna sessiz kalamazdı. Kalmadı da. BM’den geri kalmak istemeyen NATO da genişletilmiş insani müdahale ile Libya’daki göstericilere destek(!) verdi. Çok yönlü bir dış politikadan yana olan hükümetimiz bu olaylar karşısında sessiz kalamazdı elbette. Tamamen tesadüfi bir biçimde Orta Doğu’da yaşananlara verdiğimiz tepkiler ABD’nin tepkileriyle örtüşüverdi. Öyle ki Libya’da isyan başladığında başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinden düşmeyen düzen ve istikrar sözleri yerini son günlerde NATO operasyonuna yiyecek, giyecek ve sağlık yardımı gibi insani meselelerde destek verildiği ifadelerine bıraktı.

Orta Doğu’da bunlar oladursun, Uzak Doğu geçtiğimiz ay önce deprem, sonra tsunami ve nihayet nükleer tehlike atlattı. Aslında atlattı demek ne kadar doğru bilinmez, zira felaketin bilançosuna dair ne bir bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız. Japon kaynaklar tarafından 7.9 olarak açıklanan depremin büyüklüğü daha sonra ABD kaynakları tarafından 8.9 olarak bildirildi. Japonya’nın Sendai kentinin kuzeyinde denizde gerçekleşen depremin büyüklüğüyle ilgili açıklamalardaki bu değişiklik daha sonra kendisini depremin derinliği -20 ile 35 kilometre arasında değişen sayılar- ve etki alanıyla ilgili konularda da gösterdi. En azından Türkiye medyasında konuyla ilgili net bilgilere ulaşmak pek mümkün olmadı. Kesin olan bir şey depremin büyüklüğüne rağmen can kaybının az olduğuydu. Bu ise iç ferahlatan bir haberdi. Ta ki deprem nedeniyle –beklendiği gibi- oluşan tsunami haberi gelinceye dek. Dalga yüksekliğinin yer yer altı metreyi bulduğu tsunami esnasında sulara karışan evleri, araçları, dalgalardan kaçmaya çalışan fakat muvaffak olamayan insanları gördük. Hatta internette insanların ölümlerine tanıklık ettik. Tsunami sonrası ölü sayısına dair 1000 ile 4000 arasında tahminler bulunmasına rağmen 10000 civarında kayıp dolayısıyla bu sayının daha da artmasından endişe ediliyordu. Ölü ve kayıp sayısına dair endişe daha sonra bütün dünyayı saracak yeni bir endişeyle perçinlendi. Deprem ve tsunami sonrası zarar gören Fukuşima nükleer santralindeki reaktörlerin ısınması üzerine nükleer sızıntı tehlikesi baş göstedi. Santalin elektrik hatlarının zarar görmesi nedeniyle soğutma çalışmaları helikopterlerle yapılmaya çalışılsa da yeterli olmadı. Reaktörlerde meydana gelen patlamalar ve oluşan yangınlar kontrol altına alınıp günler sonra elektrik sağlanmasıyla soğutma işlemleri gerçekleştirilebilse de nükleer sızıntı dolayısıyla pek çok gıda malzemesi zarar gördü. Japonya’da bunlar olurken nükleer enerjinin geleceğine dair sorular pek çok ülkede kafaları kurcalamaya başladı. Türkiye’de kurulması planlanan iki nükleer santralin akibetine dair hükümetten geri adım gelmedi. Üstelik yapılan açıklamalar sayesinde nükleer tehlikenin mutfak tüpüyle, bilgisayar ve televizyondan yayılan radyasyonla eş tutulabileceğini öğrenmiş olduk.

Dışarıda bunlar olur ve ülke içindeki yansımalarıyla uğraşılırken bir anda hepsinin unutulmasına neden olan bir olay gerçekleşti. İbrahim Tatlıses, 14 Mart Pazartesi gecesi program çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Aracının önü kesilerek üzerine on bir el ateş edilen ve başına kurşun isabet eden Tatlıses günlerce yoğun bakımda kaldı. Saldırıda kullanılan silahın cinsi, Tatlıses’in Irak’taki yatırımları, yer altında(!) yıllardır süren husumetler derken ucu PKK’ya kadar uzanan dedikodular dolanmaya başladı saldırganlar hakkında medyada. Çok geçmeden Tatlıses’in yıllarca kavgalı olduğu, daha sonra göstermelik bir barış yaptıkları Abdullah Uçmak’ın olduğu bir grup göz altına alındı. Tatlıses’in yoğun bakımdan çıkması ile gazeteler ve televizyonlarda konuyla ilgili haberler azalıp yeniden Libya’da ve Japonya’da yaşananlar konuşulmaya başlandı.

Geçtiğimiz yıl yaşanan KPSS’de kopya skandalından sonra bir o kadar tartışmaya neden olan YGS’de şifre iddialarını konuştuk geçtiğimiz ay boyunca. 27 Mart Pazar günü gerçekleştirilen sınav sorularının yalnızca TRT’de yayınlanması dahi başlı başına tartışılması gereken bir konuyken –ki şahsen ben yeterince konuşulmadığını düşünüyorum- basına dağıtılan soru kitapçığını inceleyen Artvin’li bir avukatın şıkların belli bir sistemle kontrol edildiğinde doğru şıkka ulaşılabileceğini iddia etmesi ortalığı ayağa kaldırdı. Sayısal testlerinde cevap şıkları küçükten büyüğe doğru sıralanıp orjinal şıklarla karşılaştırıldığında yeri değişmemiş olan şık işaretlenirse soruların büyük çoğunluğu doğru cevaplanabiliyordu. İddia ortaya atılır atılmaz ÖSYM’de kadrolaşmadan cemaat bağlantılarına kadar pek çok şey konuşulmaya başlandı. Önceleri tartışmalara kulak tıkayan ÖSYM yetkilileri daha sonra artan baskılar üzerine bir açıklama yaparak meselenin işgüzarlık yapan bir basımevi çalışanın başının altından çıktığını ve olayda bir miktar acemilik olduğunu ifade etti. Açıklamaya göre basına dağıtılan soru kitapçığında doğru şıkların yerleri sabit tutularak diğer şıkların yerlerinin değiştirildiği için söz konusu karışıklık ortaya çıkmıştı. Ne ki bu açıklama, haliyle, tatmin edici olmadı. Mesele siyasete de sıçradı. Hükümet ÖSYM’nin arkasında dururken, muhalefet hükümeti yolsuzlukla suçladı. En yoğun tepki ise konudan en çok etkilenen kesimden, öğrencilerden geldi. Sınavın iptal edilip edilmeyeceği, iptal edilirse tekrar sınav yapılıp yapılmayacağı, yeni sınav yapılırsa benzer şeylerin yaşanmayacağının nasıl garanti edileceği, tüm bunlar bir yana sınav sisteminin ne kadar adil olduğu gibi pek çok sorusu olan öğrenciler sosyal paylaşım siteleri vasıtasıyla haberleşerek çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere gösteriler düzenledi ve ÖSYM’yi ve hükümeti protesto etti.

Bunların dışında yine gündemde kısa süreli fakat etkili bir yer tutan birkaç olay saymak gerekirse bunların arasına BDP’nin ana dilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durması ve seçim barajının kalkması için sivil itaatsizlik kararı alması, HSYK’nın atamaları sonucunda Zekeriya Öz’ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı olarak atanması ve özel yetkilerinin kaldırılması, 12 Haziran seçimleri için aday listelerinin hazırlanması sayılabilir.

56. SayıGündem Takibi

SİYASETİN KİRİNDEN DÜNYANIN KUPASINA

5 Mins read

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesinde ülke siyasetinin anayasa tartışmalarına odaklandığından bahsetmiştik. Belki bu sayıda tartışmaların ne durumda olduğundan bahsedebilirdik fakat oylamaların yapıldığı günlerde öyle şeyler yaşandı ki kimse anayasa değişiklik taslağının akıbetiyle ilgilenmez oldu.

6 Mayıs’ı 7 Mayıs’a bağlayan gece Vakit gazetesinin internet sitesinde bir video “Deniz Baykal’ın seks kaçamağı” başlığıyla yayınlandı. İddiaya göre video Deniz Baykal’ın eski özel kalem müdürü, milletvekili Nesrin Baytok’la ilişkisi olduğunu ortaya koyuyordu. Bir anda bütün yayın organlarının dikkatini çeken video kısa süre sonra yayından kaldırılsa da tartışmalar devam etti.

Elbette beklendiği gibi olayla ilgili soruşturma başlatıldı ve Deniz Baykal cephesinden avukatlar aracılığıyla konunun sonuna kadar takip edileceği açıklaması geldi. Fakat pek çok kişinin asıl merak konusu olan ve sevenlerinin hatta sevmeyenlerinden bir kısmının bile beklediği yalanlama nedense sözü edilen iki kişiden de gelmedi. Görüntülerin gerçek olmadığı, muhtelif yerlerde montaj tespit edildiği iddiaları gelse de CHP cephesinden, bunlar videonun kimler tarafından ne amaçla servis edildiği ve Deniz Baykal’ın ne yapacağı tartışmaları arasında kaybolup gitti.

İlk soru hala cevabını ararken ikinci sorunun cevabı üç gün sonra geldi. Deniz Baykal 10 Mayıs Pazartesi günü CHP genel merkezinde yapmış olduğu basın toplantısında istifa ettiğini açıkladı. Bu bir tartışmanın sonu yeni bir tartışmanın başıydı. CHP’nin yeni genel başkanı kim olacaktı? İlk akla gelen isimlerden biri 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul büyükşehir belediye başkan adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu idi fakat kendisi aday olmayacağını kesin bir dille bildirdi. Deniz Baykal parti örgütünün üzerinde uzlaşacağı bir adaya destek vereceğini söylerken bir yandan da geri dönebileceğinin sinyallerini vermeyi ihmal etmedi. Bu arada Baykal geri dönsün diye evinin önünde açlık grevi yapan insanların bulunduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Detayları bir kenara bırakıp kaseti ileri sararsak il başkanlarının pek çoğunun desteğiyle –muhakkak ki içlerinde en önemlisi İstanbul il başkanı Gürsel Tekin’in desteğiydi- ibre bir anda Kılıçdaroğlu’na döndü. İlk açıklamasının aksine CHP genel başkanlığını adaylığını koyan Kılıçdaroğlu seçime tek aday olarak girdi ve geçerli oyların tümünü alarak 22 Mayıs Cumartesi günü CHP’nin yeni genel başkanı oldu.

Mayıs ayının yarısı bu karışıklık içinde geçerken sonu tüm dünyada tepki çeken bir olayla geldi. İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı’nın önayak olduğu bir yardım kampanyası kapsamında Gazze’ye yardım götüren 6 gemilik filo 30 Mayıs’ta İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. Filonun liderliğini yürüten Mavi Marmara gemisinde meydana gelen çatışmada –ki şahsen çatışma kelimesinin ne kadar uygun olduğundan emin değilim- ondan fazla sivil hayatını kaybederken pek çok kişi de yaralandı. (Maalesef yazıyı kaleme alırken yaptığım araştırmada ölen ve yaralananların son ve kesin sayılarına ulaşamadım. Söz konusu bilgi eksikliği için sizlerden özür diliyorum.) İsrail kanadından yapılan açıklama gemiye çıkan askerlerin saldırıya uğradığı, bir askerin silahının alındığı o nedenle gemidekilere ateş açıldığı yönünde. Fakat söz konusu askerlerin uluslararası sularda bulunan bir gemide ne aradığı –ki geminin uluslararası sularda olduğunu İsrail yetkilileri de kabul ettiler-, bir askerin (daha doğrusu eğitimli bir komandonun) silahını bir sivile nasıl kaptırabildiği ve en önemlisi bunun onca kişiye ateş açılmasını nasıl meşrulaştırdığı soruları nedense hiç dillendirilmedi yahut dillendirenler cevap vermeye layık görülmedi. Olay tüm dünyada geniş yankı buldu. Pek çok ülke İsrail’i saldırıdan dolayı kınarken ABD büyük ağabeylik görevini elinden geldiğince yerine getirdi. Türkiye İsrail’in özür dilemesi gerektiği konusunda ısrar ederken, Obama’nın Erdoğan’a meseleyi fazla eşelememesi yönünde tavsiyede bulunduğu iddiaları aldı yürüdü.

Haziran ayı boyunca en sık duyduğumuz haberler Şemdinli’den, Palu’dan, Halkalı’dan ve daha pek çok yerden gelen çatışma ve ölüm haberleriydi. (Halkalı’daki askeri otobüse saldırı olayını çatışmalar tabirinin içine almıyorum.) Atılan kurşunlar, patlayan mayınlar ve bombalardan geriye ölümler, acı ve gözyaşlarından başka ve daha fazla ülkemiz siyasetçilerinin kiri kaldı. Yaşanan ölümleri siyaset malzemesi olarak kullanmak adına başlatılan “çömelme” polemiği herhalde siyaset literatürümüze bir kara leke olarak geçecektir, bunları hatırlatacak vicdana sahip yeterince basın mensubumuz kaldıysa. Çatışmalarda hayatını kaybeden “insanları” sayıdan ibaret görmeyi abese iştigal görmeyen pek muhterem devlet büyüklerimiz Erdoğan’ın Gediktepe’de siperleri ziyareti esnasında dik durmayıp çömelmesini devlet meselesi haline getirdiler. Vay efendim bir başbakana çömelmek yakışır mıymış, yok efendim başbakanın boyu çok uzunmuş oturmazsa olmazmış, yok efendim ana muhalefet lideri Gediktepe’ye gider siperde dik dururmuş, aman da efendim arkasında durduğu siper boyu kadarmış… Uzadıkça uzar bu tartışmaların listesi. Bunca hır gürün arasında çözüme dair tek teklifin MHP’den gelmesini, onun da OHAL ilanı olmasını nasıl yorumlayacağımı ise hiç bilmiyorum. Kürt Açılımı diye başlayan, Demokratik Açılım adıyla devam ettirilmeye çalışılan ve en sonunda Milli Birlik Projesi’ne evrilen sürecin sonunda bunların yaşanması sürecin kötü yönetildiğine mi, içinin boş olduğuna mı, yoksa hepten yanlış bir fikir olduğuna mı delalet bunun kararını vermeyi sizlere bırakıyorum.

Yazıyı şimdiye kadar bahsettiklerimizden tamamen ilgisiz bir haberle bitirmek istiyorum. Haziran ayının tüm dünyada en çok konuşulan konusu herhalde 2010 Güney Afrika Dünya Kupası oldu. Pek çok insan kupa devam ettiği müddetçe kısa bir süre için dahi olsa her şeyi bir yana bırakıp sadece futbol izlemenin keyfini yaşadı. Bendenize göre sıkıcı başlayan kupa –ki bana katılan pek çok kişi olduğundan eminim- ikinci tur itibariyle seyircilere bir hayli heyecan yaşattı. Almanya 2006’nın iki finalisti İtalya ve Fransa ilk turda elenirken erken final olarak lanse edilen ikinci tur maçında Almanya İngiltere’yi dört golle geçti. 2008’in Avrupa şampiyonu İspanya kötü başladığı kupada yavaş yavaş ısınarak finale kadar yükseldi. İspanya finale yükselirken yarı finalde Almanya ile karşılaştı ki o Almanya ikinci bir erken final olarak yansıtılan çeyrek final maçında Arjantin’e de leblebi gibi dört gol atıvermişti. Diğer yanda sessiz ve derinden gelen Hollanda çeyrek finalde Brezilya’yı eleyerek bir anda dikkatleri üzerine çekti ve yarı finalde Uruguay’ı saf dışı bırakarak finale yükseldi. Bu satırlar yazılırken henüz üçüncülük maçı ve kupa finali oynanmadığı için yeni şampiyonunu burada bildirmem maalesef mümkün olmuyor. Onun yerine gönlümün şampiyonundan bahsederek konuyu kapatmak istiyorum: Gana. Kupa boyunca izlediğim tüm maçlar içinde bana en çok keyif veren oyunu bu güzide takım oynadı. Yılmadan, çok koşarak, baskı yaparak oynayan Gana çeyrek finalde gerçekten şanssız bir şekilde Uruguay’a elenerek kupaya veda etti.

Ben de bu sayı için sizlere veda ediyorum. Önümüzdeki bir ay boyunca memleketimde tüm haberlerden uzak olacağım. Bu nedenle bir sonraki sayımız için Gündem Takibi köşesini yazmaya talip biri varsa şimdiden ufak notlar almak isteyebilir. Alacağınız haberlerin benim verdiklerimden daha güzel olması dileğiyle…

55. SayıArşivGündem Takibi

TECAVÜZLER, CİNAYETLER, BİRAZ DA SİYASET

6 Mins read

Merhabalar sevgili okurlar,

Bu yazıya mektup havasında başlamak istedim zira söyleyeceklerim var. Derslerden başımı kaldırmamam gereken bir dönemde belki baharın da verdiği rehavetle hiçbir şey yapamadığım bir zaman diliminde kaleme alıyorum bu yazıyı. Hal böyle olunca yazarken atladıklarım, yorumlarken saçmaladıklarım olursa affınıza sığınıyorum. Elbette yazıyı hazırlayıp öylece bırakmayacağım fakat düzeltmeler yapacak olsam da yayınlamadan önce yazının ruhuna sinen o havayı dağıtamam herhalde.

Bu açıklamanın ardından bu ayın meselelerine gelelim.

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesini hazırlarken Amerika Birleşik Devletleri’nde Temsilciler Meclisi Ermeni soykırımı iddialarına dair yasa tasarısını oyluyordu. Bunu o yazımızda yazmış fakat sonuçlar için bu sayıdaki yazıyı işaret etmiştik. Sözümüzü tutuyor ve konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz. ABD Temsilciler Meclisi tasarıyı 22 ret oyuna karşılık 23 kabul oyuyla onayladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi tasarı onaylanmasının ardından Genel Kurul’da görüşülüp kabul görmedikçe Türkiye açısından değişen net bir şey olmayacak. Bir anlamda sembolik önemi olan bu onaylama yine de Türkiye’nin diplomatik trafiğini hızlandırdı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı ve başbakanlık yazılı bir açıklama ile onaylamadan üzüntü duyulduğunu ve tasarının kınandığını bildirdi. Tasarının Genel Kurul’da görüşülüp görüşülmeyeceğine dair bir gelişmeyse henüz olmadı. 24 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklama ise kimseyi tatmin etmedi. Türk tarafı açıklamada soykırım ifadesi kullanılmasa da metnin ağır bir dili olduğunu söylerken Ermeni diasporasına göre Obama sözünü tutmadı ve Ermeni soykırımı ifadesi yerine Büyük Felaket ifadesini kullanarak yan çizdi.

ABD’de bunlar olurken Temsilciler Meclisi’ndeki oylamadan tam bir hafta sonra 11 Mart’ta İsveç Parlamentosu 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair tasarıyı kabul etti. Tasarının kabul edilmesinin ardından ABD örneğinde olduğu gibi Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk geri çağrıldı. Ayrıca Erdoğan’ın kısa süre zarfında gerçekleşmesi planlanan İsveç gezisi de iptal edildi.

Dışarıda Ermeni tasarılarıyla boğuşuladursun içerde de anayasa tartışması aldı yürüdü iki sayımız arasındaki zaman zarfında. AKP’nin meclise anayasanın birkaç maddesinde değişiklik önerilen bir paket sunacağı konuşulmaya ilk başlandığını andan itibaren mesele gündemi meşgul ediyor. Son söylenecek şeyi en başta söyleyip daha sonra taslağa dair tepkilere geçmek istiyorum. Anayasadan bir maddenin çıkarılmasını, anayasaya üç geçici maddenin eklenmesini ve çeşitli değişiklik önerilerini içeren toplam 23 maddelik anayasa değişiklik talebinin ilk tur oylamalarına 410 milletvekili katıldı ve oylamadan 333 kabul, 73 red, 2 çekimser ve 2 boş oy çıktı. Sizler bu satırları okurken ikinci tur görüşmeler devam ediyor yahut sonuçlanmış olacak. İkinci tur oylamadaki sonuca bağlı olarak anayasa taslağı bütün halinde halkoyuna sunulabilir.

Gelelim siyasi partilerimizin anayasa taslağına tepkilerine. Taslak her ne kadar Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış olsa da değişiklik taleplerinin AKP’ye ait olduğu ortada. Hal böyle olunca parti, memurlara toplu sözleşme hakkından siyasi parti kapatmaya, askeri ve sivil yargı reformundan bilgi edinme hakkına kadar geniş bir yelpazede değişiklikler içeren değişiklik taslağının tam destekçisi. CHP her zamanki omurilikten tepki verme alışkanlığıyla daha taslağın içeriği belli olmadan hiçbir görüşmeye açık olmadığını ifade etti. Nitekim tasarı mecliste görüşülürken tartışmalara katılan CHP’li milletvekilleri oylamada yerlerini almadılar. MHP oylamalarda iki fire vererek tasarıya ret oyu verdi. BDP beklendiği gibi belli şartlar altında tasarıyı görüşebileceğini açıkladı ve beklendiği gibi (en azından benim beklediğim gibi) bu şartlara gülünüp geçildi. BDP de CHP gibi görüşmelere katılırken oylamaya katılmadı.

Efendim, hayli can sıkıcı üç haber vermeden önce bir meseleye daha değinmek istiyorum. 11 Nisan Pazar günü 1 milyon 500 binin üzerinde öğrenci Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girdi. Puanı hesaplanan 1 milyon 473 bin 337 adaydan 14 bine yakının sıfır çekmesi sınav sonuçlarının belki de en dikkat çekici yanıydı. Sınav sonuçlarına göre 1 milyon 233 bin 580 aday ikinci aşama sınavı olan Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazandı.

Gelelim pek can sıkıcı üç haberimize. Bu köşeyi takip edenler böyle haberleri verirken ne kadar zorlandığımı biliyorlardır. Zaman zaman kendimi ifade edecek kelimeleri bulmakta o denli zorluk çekiyorum ki klavyenin başına geçtiğim için lanet ettiğim oluyor. Hatta olabildiğince kısaca yazıp bir an evvel bu kabustan uyanmak istediğim oluyor. Yine de yerine getirilmesi gereken görevlerimiz var ve iyi kötü vermek zorundayım bu haberleri sizlere.

Siirt’te iki öğrenci kız kardeşin başına gelenler ve halkın olaylara tepkisi geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konularındandı. İki kız öğrencinin tecavüze uğradıklarına dair savcılığa şikayette bulunmasıyla başlatılan soruşturmada okulun müdür yardımcısından sınıf arkadaşlarına, tanınmış esnaftan asker ve polislere kadar yaklaşık yüz kişinin kız kardeşler dahil yedi kişiye iki yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktı. 10 Nisan günü yargıya intikal eden olayda gözaltına alınan 25 kişiden 16’sı tutuklandı fakat on gün boyunca Siirt’ten dışarıya konuyla ilgili tek kelime çıkmadı. İki yıl boyunca bütün çevre halkın bildiği bu tecavüz olayları örtbas edildiği gibi yargı süreci de hem gizli soruşturma bahanesiyle hem de vatandaşların konunun üstünü kapatmaya çalışmasıyla gizlendi. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın ülke gündemine taşıdığı olayın Siirt’in adı kötüye çıkmasın diye saklanmaya çalışıldı. Onca insanın yedi kıza tecavüz etmesini namussuzluktan saymayan hatta tecavüz için kendilerinde hak görenler illerinin adının çıkmasını namus meselesi haline getirip gıklarını çıkarmadılar.

Bu olayın yankıları İzmir’deki cinayet vakalarının çığlığına karışmış devam ederken bu defa Pervari’den yine bir tecavüz olayının sesi yükseldi. Geçtiğimiz yıl sekiz ilköğretim öğrencisi iki ve üç yaşlarındaki iki çocuğa/bebeğe topluca tecavüz edip birini öldürdü birini de öldü sanarak bıraktı. Çıplak fotoğrafını çekerek tehdit ettikleri bir kız öğrencinin kuzenleri olan iki yaşındaki erkek çocuğu öldü zannederek dere kenarında bırakan sekiz kişi üç yaşındaki kız çocuğunu boğulduğundan emin olduktan sonra derenin üst kısmındaki havuz kenarında bıraktı. Çocukların ailelerinin kayıp ihbarında bulunmasının ardından başlayan soruşturmada çocukları sekiz kişiye götürenin kuzenleri olduğu ortaya çıkınca olay aydınlandı. Gelin görün ki bir yıl önce olan bu olaylar neticesinde sekiz öğrenci de ceza almazken meselenin aileler arasında karşılıklı anlaşmayla sonlandırıldığı ortaya çıktı. Tam bu noktada Pervari belediye başkanı İsmail Bilen’in açıklaması ve sonrasında ettiği özür meselenin başka vahim bir tarafını teşkil etti. Bilen, Pervari’nin küçük bir ilçe olduğunu, herkesin birbirini tanıdığını ve meselenin aileler arasında anlaşılarak kapatıldığını söyledi. Sonrasında yanlış anlaşıldığını söylediği ve özür dilediği açıklamasındaysa –bana göre- özrü kabahatinden beterdi. Zira Bilen, kapatmak kelimesinin yörede unutmak kelimesine karşılık geldiğini, eski bir olay olduğu için meseleyi unuttuk demek istediğini ve Pervari’de devlet yokmuş izlenimi vermek istemediğini söyledi. Acı olanın tecavüz ve cinayet olduğunu değil de devletin yok sayıldığının zannedilmesi olduğu kanaatindeki insanlara diyecek söz bulamadığım için meseleyi burada noktalamak istiyorum müsaadenizle.

Üzücü haberlerin sonuncusu ise İzmir’den. İzmir üç gece üst üste işlenen üç cinayetle sarsıldı geçtiğimiz günlerde. İlk önce 24 Nisan Cumartesi gecesi bankacı Esra Yaşar Balçova’da, ertesi gece yine Balçova’da ve önceki cinayetin işlendiği caddenin hemen yan sokağında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Selen Ayla ve 26 Nisan Pazartesi’yi 27 Nisan Salı’ya bağlayan gecenin sabahında Konak’ta travesti Mustafa Has başlarına ateş edilerek öldürüldüler. İzmir’de hem korku hem de öfkeye neden olan cinayetlerin katil zanlısı 28 Nisan Çarşamba sabahı Bodrum’da yakalandı. (Defalarca ara vererek yazmama rağmen bu üç meselenin kaleme alınış aşaması beni hayli yıprattı, bu nedenle tüm okurlardan özür dileyerek burada susuyorum.)

Son bir not olarak ulusal basının yayın ahlakı konusundaki yüzsüzlüğünün ve düşüncesizliğinin bu üç olayda da çeşitli şekillerde ve defalarca tekrarlandığını ve buna son verecek hamlelerin yapılmasının zamanının gelip geçtiğini söylemek istiyorum.

Bir sonraki Gündem Takibi köşesinde iyi haberler okumanız dileğiyle…

Gündem Takibi

UYGUR KATLİAMI, SELLER, KÜRT AÇILIMI VE CEYLAN ÖNKOL

8 Mins read

Her mevsimin kendine göre güzellikleri vardır ama hasat mevsiminin güzelliği bir başkadır. Bir yıllık emeğin karşılığı ve gelecek bir yılın geçim kaynağı derlenmektedir. Kutlanmalıdır hasat mevsimi. Davullar çalınmalı, halaylar çekilmelidir. Emekler boşa çıkmadığı için şükredilmelidir yaratıcıya. Hele bir onca çaba, onca ter, onca göz nuru boşa gitseydi nice olurdu halimiz? Öyle kolay değildir hani ekini hasada uygun hale getirmek. Toprağın sürülmesi, tohumun ekilmesi, çapası, su vermesi, yabandan/ yabaniden koruması derken yapılması gerekenlerin saymakla bitmediği uzun bir mesaidir bu. Dışarıdan bakana boşa geçmiş gibi gelir zaman ama tohum toprağa kök salmış; suyunu, mineralini, oksijenini, hidrojenini, azotunu… almış ve meyveye durmuştur.

Ekim ayında hasat zamanı sloganıyla 50. sayısına hazırlanan dergimiz de hasat öncesi mesaisi için üç aylık bir ara verdi yayınına. Temmuz ayından itibaren memleket gündemini meşgul edenleri yazma görevi de bana düştü. Sizleri uzun bir yazıyla sıkmamak için “Tatilde neler yaptığınızı anlatın.” konulu kompozisyon ödevlerinde yaptığımız gibi “Sabahları tarlaya, öğleden sonraları yüzmeye gittim.” nevinden vaktimizin en büyük kısmını alan şeyleri ya da “Yazlık komşumuz Ayşe Teyze’nin kızı Selin’le öpüştük. Hem de dudaktan!” türünden en dikkat çekici ve aklımızda uzun süre kalacak olayları derlemeye çalıştım.

***

Sanırım başlangıcı geçen sayı için hazırlamış olduğum yazıyı teslim tarihimle derginin çıkış tarihi arasında meydana gelen ve bu süre zarfında internet erişimim olmadığı için yazıda düzeltme yapma imkanım bulunmadığından sözünü edemediğim 5 Temmuz’da Urumçi’de yaşananlarla yapmak olacak en doğrusu.

6 Temmuz Pazartesi günü televizyonlarını açanlar Doğu Türkistan’da meydana gelen bir çatışma haberiyle karşılaştılar. Çin Halk Cumhuriyeti’nin egemenliği altında bulunan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de Uygur Türkleri’yle Han’lar (Çin Halk Cumhuriyeti’nde %92 oranla en kalabalık etnik grup, nam-ı diğer asli unsur) arasında çıkan çatışmaya polisin hayli sert biçimde müdahale ettiği ve yüzü aşkın ölüm, bine yakın yaralanmanın olduğu haberi dolaşıyordu ajanslarda. Olayların, 26 Haziran’da bir oyuncak fabrikasında iki Uygur Türkü’nün öldürülmesini protesto etmek amacıyla toplanılması üzerine patlak verdiği iddia ediliyordu. Çin Halk Cumhuriyeti’nin yetkili ağızları protesto gösterisinin barış yanlısı olmadığını söylüyor, bir anlamda bunun ayrılıkçı bir terör eylemi olduğunu dile getiriyordu. Nitekim askeri birliklerin olaylar sonrasında bölgeye müdahalesi bu düşünceyi doğrular nitelikteydi. Her ne kadar farklı kaynaklar ölü ve yaralı sayısının çok daha fazla olduğunu söylese de resmi beyanat 137 Han, 46 Uygur ve bir Hui olmak üzere 184 kişinin hayatını kaybettiği yönündeydi. Olaylardan Uygurlar’ın sorumlu tutulduğu ve en çok can kaybının Hanlar arasında olduğu (!) göz önüne alındığında askeri birliklerin şehirde terör estirmesi doğal, hukuki (!) ve gerekliydi. Askeri müdahale sırasında sorgulama amacıyla göz altına alınan Uygurlar’ın sayısı pek çok kaynakta farklı ifade ediliyor ve bu sayı 300 ile 10000 arasında çeşitlilik gösteriyordu. Gözaltına alınanlardan haber almanın neredeyse imkansız olduğunu söylemeye hacet yoktur herhalde.

Bunca ölü ve yaralının olduğu, sonrasında resmi organlarca terör estirilen bir olaya sessiz kalınamazdı elbette. Birtakım devlet yetkilileri ve uluslararası örgüt temsilcileri olaylardan üzüntü duyduklarını açıkladı. Hatta aralarında yaşanan can kayıplarını esefle karşıladıklarını söyleyecek kadar cesur (!) çıkışlar yapanlar dahi oldu. (Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen açıklamalar için ayrı bir yazı gerekecektir, o konuya hiç girmiyorum.) Pek muhterem başbakanımız İtalya’da düzenlenen bir basın toplantısında Kasımpaşalı duruşunu ortaya koyup olaylar için “Adeta bir soykırım.” ifadesini kullanınca dışişleri yetkilileri neyi nasıl toparlayacaklarını şaşırmış, Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyetinin olmadığını beyan etmişlerdi. Kurulduğu günden beri ismindeki “Türk”e sürekli vurgu yapılan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkilileri bile Uygur Türkleri’nin başına gelen bir felaket karşısında böyle omurgasızca* davrandıktan sonra politikanın ne mene (Allah seni davul etsin TDK) bir illet olduğunu daha iyi anlıyor insan.

***

Şimdi müsaadenizle takvim yapraklarını biraz ileriye sarıp yalnızca tarihe not düşmek adına bir meseleye tek cümleyle değinip geçmek istiyorum. Gerçekten bir cümle olacak, zira aylardır her televizyon kanalında, her gazetede, internette vakit geçirdiğimiz onlarca sitede karşımıza bu meselenin çıkmasından herkes yeterince bilgi sahibi olmuştur bu konuda diye düşünüyor ve ayrıntıya girmiyorum. Münevver Karabulut cinayetinin katil zanlısı Cem Garipoğlu 197 günlük kaçışının (!) ardından 17 Eylül’de teslim oldu.

***

Diyojen’le İskender’in hikayesini bilmeyen yoktur herhalde. Akdeniz fatihi Büyük İskender Atina’dan geçerken ünlü filozof Diyojen’i görmek ister. Belki hocası Aristo’ya ettiği vefasızlıktan utandığındandır bu ziyaret belki de halkın gözüne girmek için yapılan politik bir hamledir. (Halkın gözüne girmese ne olurdu o ayrı bir konu elbette.) Sebep ne olursa olsun sonuçta İskender Diyojen’i fıçıdan evinde ziyaret etmiş ve “Benden bir isteğin var mı?” diye sormuştur. Diyojen’in cevabı gayet nettir: “Güneşimin önünden çekil!”

Tabiatın dili olsa 15 Temmuz günü “Yağmur sularımın önünden çekil!” derdi herhalde DSİ 26. Bölge Müdürlüğü’nün Tigrat Deresi (Şavşat Deresi olarak da bilinir) yatağına inşa ettiği bentlere. Zira o bentler doğru dürüst inşa edilmediği için biriken sel sularını tutamayarak yıkılmış ve dere yatağındaki evlerde oturan 5 (yazıyla beş) kişi sele kapılarak feci şekilde can vermişti. Oysa bentler gereken özen gösterilerek yapılsa ya da dere yatağı kendi haline bırakılıp doğanın dengesine abuk müdahaleler yapılmasa biriken sular projenin amacına uygun bir şekilde akacak ya da hiç su birikmeyeceği için yolunu bulup gidecekti. Belki ikinci durumda birkaç evi su basacak ama sel beş kişinin hayatına kastetmeyecekti.

Şavşat’taki selden yaklaşık iki ay sonra daha fazla can kaybına neden olan, adeta katliam gibi bir felaket gerçekleşti. 9 Eylül günü aşırı yağış nedeniyle meydana gelen selde -dile kolay- 31 kişi hayatını kaybetti. Ne acıdır ki gerekli ıslah ve altyapı çalışmalarından sorumlu olanlardan hiç kimse sorumluluğunu kabul etmeye yanaşmadı. Herkes topu birilerine atıyor, kimi bir şey yapılmadığından şikayetçi olurken kimileri de çalışmalarına engel olduğu gerekçesiyle rakiplerini suçluyordu. Ölümlerden aşırı şiddetli yağışı sorumlu tutanlar bile oldu inanır mısınız? (Neden inanmayasınız? Yurdum siyasetçisinin yüzsüzlüğüne ilk defa tanık olmuyoruz ya!)

Yaz boyunca meydana gelen sellerde hayatını kaybeden fakat sözünü etmediğim diğer insanların unutulduğu sanılmasın. Yine Artvin’in bir ilçesi olan Borçka’da, Ordu’da, Bartın’da, Gümüşhane’de, Tekirdağ’da meydana gelen sellerde ölen insanlar haber değeri taşımadığından yazılmıyor değil. Sözünü ettiğim bu iki olaydaki kayıplarda devletin çeşitli kurumlarında yöneticilik yapan insanların sorumsuzluğunun payı o kadar büyük ki felaketlerin kendisinden çok bundan bahsetmek gerekiyordu. Hani öyle bir sorumsuzluk ki Diyojen’in İskender’e cevabında olduğu gibi vatandaş yetkililere bu toprakların diliyle”Gölge etme başka ihsan istemem.” dese yeridir. Diyojen de bu toprakların insanı olduğuna göre o da böyle demiştir belki, kim bilir.

***

Gelelim 2009 yazının en hit şarkısına, aman konusuna. Bu yaz top 10, 20, 40, 50, 100 vs. listelerinin zirvesinde en uzun süre kalan konu elbetteki Kürt Açılımı ya da çeşitli kıvırmalarla yeniden adlandırılan Demokratik Açılım paketi oldu. Konu zirvede kalma konusunda o denli başarılıydı ki Avrupa ve Amerika’da bile yankı buldu. Neredeyse her gidilen yerde muhatap olunduğu için ele ayağa düşme korkusu bile yaşadık uzun zaman.

Popüler müzikle aram olmadığından mıdır eski kafalılığımdan mıdır nedir bilmiyorum yaz boyunca kulaklarımdan içeri davetsizce süzülen şarkılara nedense ısınamıyorum. Hiçbir anlamı olmayan sözlerle yıllardır tekrarlana tekrarlana hiçbir özgünlüğü kalmamış melodilerden ibaret geliyor bana bu şarkılar. İşte bu yazın en gözde konusu Kürt Açılımı da böyle geldi bana. Mesele herkesin dilinde ama açılım paketinin içeriği hala belli değil. Ne dendiğini anlamasak da bağıra çağıra söylediğimiz yabancı bir dildeki bir şarkı gibi habire açılım konusunda yorumlarda bulunuyoruz. Açılımın ne olduğu belli olmadığı gibi hakkındaki olumlu ve olumsuz yorumlar da basmakalıp laflardan öteye geçmiyor. Siyasetçisinden şarkıcısına, gazetecisinden sivil toplum kuruluşu yetkilisine kadar herkes hükümet yanlısı veya karşıtı olması durumuna göre değişen nitelikte yorum ve eleştiri yapıyor.

Hükümetle muhalefet partileri arasındaki diyalogun (!) ne yönde geliştiğini tahmin etmekse Türk usulü siyaseti az buçuk bilenler için hiç zor olmasa gerek. Kart Kurt ekolünün temsilcilerinden Milliyetçi Hareket Partisi, hükümeti “Fazla açılma boğulursun!” diye uyarırken Demokratik Toplum Partisi “Boy veriyorum bak, buraya kadar gelebilirsin hatta gelmelisin.” diyerek günaha davetiye çıkarıyordu. Öteden beri kimseye kulak asmaz tavırlarıyla dikkat çeken iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi “Boğulursam boğulurum arkadaş. Açılacağım ben, buralarda duramam.” derken bir yandan, öte yandan da “Açılıyorum ama senin gösterdiğin yere değil, kendi istediğim yere.” diyerek kimsenin etkisinde kalmadığını göstermeye çalışıyordu. “Herkes bunu konuşuyor, böyle suspus oturulmaz.” düsturuyla hareket eden anamuhalefet Cumhuriyet Halk Partisi adeta “Açılım öyle olmaz böyle olur.” dercesine seçim öncesi yaptığı çarşaf açılımının arkasında durmuş ve çarşafa bürünerek (dolanarak da olabilir) kapılarını meseleye kapatıyordu.

Velhasıl bu şarkı daha uzun zaman kulaklarımızı tırmalayacağa benzer.

***

Yazının çok uzadığını ve sıkıcı olmaya başladığını tahmin ediyorum, lakin nedense belli birkaç yayın organı haricinde medyanın sessiz kaldığı bir mesele var ki bahsini etmeden geçmeye vicdanımın el vermiyor. 30 Eylül tarihli Taraf gazetesinde (böyle haberleri de hep bu Sorosçular yapar zaten) yayınlanan bir haberin ardından haberdar olduğumuz Ceylan Önkol’un ölümünden bahsediyorum. Ceylan 14 yaşında bir kız çocuğuydu ve Lice’nin Şenlik köyünün Hambaz mezrasında koyun otlatırken bedenine isabet eden (!) bir havan mermisiyle hayatını kaybetti. Ceylan’a isabet eden havan mermisinin kaynağının bölgeye 3-4 kilometre mesafedeki Tabantepe Taburu olduğu iddia ediliyor. Olayın üzerinden altı gün geçtikten sonra gelen açıklamada Genelkurmay sözcüleri “Üzüntülüyüz fakat o gün çevredeki hiçbir birlikte havan atışı yapılmadı; ilgili cumhuriyet savcısı gerekli soruşturmayı yapmaktadır.” demekle yetiniyorlar. Olay üzerine sıralanan iddiaları buraya teker teker aktarmayı midem kaldırmadığı gibi buna gerek olduğunu da sanmıyorum. Neticede bir asker kurşunuyla öldüğü söylenen bir kız çocuğu var ortada ve bu konuda sessizliğini ısrarla sürdüren bir hükümet, bir ordu ve bir medya. Soruşturma yapılıyormuş, peh! En fazla kurşunu sıkan askere ceza verirsiniz. O silahın o çocuğa ne amaçla doğrultulduğunu soruşturulmadıktan, bu amacı doğduğumuz günden beri kafalarıma kazımaya çalışanlar hesaba çekilmedikten sonra…

*Omurgasız ifadesi hakaret olarak alınmasın lütfen. Kelebek çok güzel bir omurgasız canlıdır mesela. Midye pek leziz, yengeç pek kabadayı, ahtapot pek cesur ve güçlüdür. Bu saydıklarımın hepsi omurgasız canlılardır haddizatında. (Bir yazıda TDK’ya ikinci defa bela okumaya ne benim gücüm yeter ne senin.)