Kategori arşivi: Gündem Takibi

Hukukun Mağduru Bir Hukukçudan Mektup

Ben Avukat Metin Kalan.06.06.2017 tarihinde, İzmir’de avukatlara yönelik yapılan bylock operasyonunda gözaltına alındım. Hala Şakran T tipi cezaevinde tutukluyum. Sağlığımı, itibarımı, aile düzenimi, kariyerimi kaybettim. Tam 7 aydır, ne herhangi bir cemaatle ne de fetö terör örügütü ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Avukat arkadaşlarım, eşim ve ben, hukuk kuralları işlesin, Devlet eli ile birkaç saat içinde toplanabilecek bylock içeriği ve telefon incelemesi delilleri getirilsin, bu yapılmıyorsa adli kontrol şartı ile tahliye kararı verilsin diye dilekçeler veriyor, görüşmeler yapıyoruz.
Size, suçsuz olduğumu bilmenin özgüveni ve bu yaşadığım kabusun ünlü “PARDON” filminin finali gibi biteceğini bilmenin öfkesi ile kısaca hikayemi anlatmak istiyorum. Okumanız ve sesimi duymanız dileği ile…

“ Canı cehenneme/ rahat uyuyanın. / Kapısını örtenin/ perdesini çekenin./ Yüreği yalnız kendi ile dolu olanın./ Duvarları ancak çarpınca görenin./ Canı cehenneme / başkasının yangınıyla/ evini ısıtıp yemeğini pişirenin.” Ş.Erbaş.

06.06.2017 günü sabah 06.30 sularında evime gelen TEM polisleri arama yaptı. Ben ve avukat olan eşim, uygulamayı bildiğimizden gerekli prosedür çabuk tamamlandı ve evde herhangi bir suç delili bulunmadı. 6 yaşındaki oğlum Metehan ve 3 yaşındaki oğlum Bilgehan’ı yataklarında uyurken öptüm ve götürüldüm.
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade verirken kendimden çok emin bir şekilde soruları yanıtlamaya hazırdım. Ama; – Telefonunda bylock tespit edildi.
Ben:- İmkansız, olamaz, ben bilmez miyim telefonumda ne yüklü olup olmadığını
-Bu kesin bilgi, 19.08.2014 tarihinde yüklemişsin.
Ben: – Yok, ben böyle bir programın varlığını ilk kez 15 Temmuzdan sonra basından duydum; peki ne konuşmuşum, kime mesaj göndermişim, nasıl bir şey bu
– Onlar araştırılacak, sen şimdi terör şüphelisisin. Ne biliyorsan anlat, etkin pişmanlıktan yararlan, isim ver, başka türlü imkanı yok kurtulamazsın bu işten.
– ……..

2013 yılında, ekonomik zorluklar nedeni ile, mal sahibi olduğum ofisime gider ortağı almışım. Akabinde 17-25 Aralık süreci gerçekleşince, gider ortağının cemaat faaliyetleri ortaya çıkmış, ben de yolları ayırmışım. İşte bu sekiz- on aylık sürede büroya giren çıkan kimi gördüysem anlattım. Zaten başka bildiğim bir şey de yok.
– Yok, bu isimleri zaten biliyoruz, bize yeni isimler vermen lazım
Ben: – Bilmiyorum başka bir şey, nereden bileyim ,iftira mı atayım…
Saatler süren ifade, benim başka bir şey bilmediğime kanaat getirdiklerinde bitti. Sonra prosedür olarak Savcılığa, oradan Sorgu Hakimliği’ne sevk ve tutuklama.
19.08.2014 tarihinde bylock yüklendiği tespit edilen telefonumu, yenisini aldığım için çocuklara oyun oynasınlar diye vermiştim. TEM’deki ifade sırasında hemen bu telefonu incelenmesi için tutanakla teslim ettik ve aradan geçen 7 ayda hala bir inceleme raporu çıkmadı. Biz telefonun imajını alıp özel bir yerde inceletelim istedik ve buna ilişkin dilekçelerimiz olduğu halde henüz bu taleplerimize de bir yanıt alamadık. Bundan sonraki adımımız, teslim alındıktan sonra re’sen imajının verilmesi gereken telefonun, taleple dahi imajının verilmediği gerekçesi ile ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmak olmalı ama böyle bir hareketimizin raporun gelişini daha da geciktirmesi ihtimali endişesi taşıyoruz.

İlk duruşma 31 Ekim 2017 tarihinde yapıldı. Savcılık ve sonrasında İzmir 17.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenilmesi üzerine dosyaya gelen yazı cevapları kısaca şöyle:
– MHP Bornova ilçe başkan yardımcılığım ve il delegeliğim dolayısı ile MİT tarafından hakkımda düzenlenmiş kişisel dosyada cemaat/ fetö bağlantısı yoktur bilgisi.
– Bankalar Birliği’nden fetö bağlantılı olduğu bilinen Bank Asya ve diğer finans kurumlarında hesabı yoktur cevabı.
– Dernekler Masasından, fetö ile ilgili herhangi bir dernek üyeliği yoktur yanıtı.
– Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, benim, eşimim ve çocuklarımın, fetö ile bağlantılı herhangi bir okulda okumadığımıza ilişkin cevap
– Ayrıca, Savcının gösterdiği bir tanık ve bir diğer gizli tanık da, benim fetö ile herhangi bir ilgim olmadığını, örgüt faaliyetlerine ilişkin herhangi bir toplantıya katılmadığımı, fetö mensuplarına ait dava ve işlere bakmadığımı, fetö yöeticisi olmakla suçlanan kişi ile sadece gider ortaklığı ilişkimin bulunduğunu ve bu ilişkinin de 17-25 Aralık sürecinden sonra sona erdiğini anlattılar.

Neticede gereği düşünüldü; bylock için yapılan araştırmaya yönelik Siber Suçlar Bürosu, Kom ve BTK’ya yazılan yazı cevaplarının beklenmesine ,TUTUKLULUĞUN DEVAMINA, bir sonraki duruşmanın 26.02.2018 tarihine bırakılmasına…

Mahkemece her ay yapılan bütün tutukluluk incelemelerinin, Mahkeme kaleminde düzenlenip imzaya verilmiş tek satırlık devam kararları olduğunu, yazdığımız tutukluluğa itiraz dilekçelerinin gerekçesiz olarak reddedildiğini anlatmama gerek yoktur.10 kişi kapasiteli koğuşta 25 fetö şüphelisi ile yaşamaya MAHKUM EDİLDİM. Tutukluluk halim, artık bir güvenlik tedbiri değil, peşinen çektirilen bir ceza. Bütün imkanları elinde olan Devlet, birkaç saat içinde sonuca ulaşabilecek teknik inceleme sonucunu 7 aydır dosyaya getiremiyor ve bunun için beni tutuklu olarak alıkoyuyor. Toplanmış tüm deliller lehime, fetö ile hiçbir bağlantım yok. Zaten avukatlık mesleği kripto olmaya uygun bir iş de değil, aksine yıllarca fetö içerisindeki avukatlar cemaat bağlantılarını ön planda tutarak, gösterek iş yaptılar, para kazandılar. Örgüt yöneticisi olmakla yargılanan gider ortağımın bylock kayıtları gelmiş, bendeki tespit tarihinden üç ay sonra yüklemiş ve ne listesinde, ne mesajlarında hiçbir yerde benim adım geçmiyor. Ortalama bir zekaya sahip herkes, fetö ile hiçbir bağlantısı olmayan bir avukat olan benim, örgüt yöneticiliğinden yargılanan kişilerden üç ay önce bylock kurup da ne yapacağımı sorgular, bu işte bir hata olduğunu anlar ve şüpheden sanık yararlanır temel ilkesine yakışır bir kanaate varır.
Belki de, 15 yılık meslek yaşantım boyunca müvekkilim olan sanıklar için yaptığım sayısız tutukluluğa itiraza, Mahkemece incelenmeden, gerekçesiz, iki satırlık hazır red kararları yazılmasının karşısında durmadığım, sistemdeki bu hukuksuzlukla savaşmamış olmamın bedelidir bu mağduriyetim. Ama biliyorum ki, bugün benim hakkımda vicdanları ile karar vermeyen hukuk insanları da yarın bu hukuksuzluğun mağduru olacaklar.
MOR BEYİN aplikasyonlarının bylock tespitinde hataya neden olduğu ortaya çıktı ve bu aplikasyonlardan bazılarını kullandığımı bildiğim için hazırlanan listede kesinlikle telefon numaramın yer alacağını düşündüm. Bu arada, bylock programının kurulması, kullanılması ile ilgili bilgileri öğrendikçe, öyle rastgele hata ile kurulabilecek bir program olmadığını da öğrendiğimden, hakkımda yapılan tespitin yanlışlığından o kadar eminim ki, listede numaramın yer almamasının açıklaması, yapılan ayıklamanın da eksik olduğunu göstermektedir diyebilirim.
Yıllardır, hakim ve savcı olmak için,adli ve idari hakimlik savcılık sınavlarına katılırım, hiçbirini kazanamamıştım. Gözaltına alınmamdan üç gün önce 03.06.2017 tarihli Avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavını kazandığımı cezaevinde öğrendim. Belki de Fetönün kopya skandallarından temizlenmiş olarak yapılan ilk sınavda başarılı olmak da, fetö üyesi olmakla suçlanan ben için acıklı bir başka durum.
Hayatım boyunca, milliyetçi bir dünya görüşü ile, ülkem ve ailem için yaşadım. Ben Türk’üm ve bu vatanın insanı, aynı zamanda sahibiyim. Birilerinin terörist demesi ile vatan haini olmam. Eğer, benim herhangi bir fetö bağlantım var ise, artık bunun delillerinin ortaya konulmasını istiyorum. Ben kendimden, vatanseverliğimden, milliyetçiliğimden eminim; peki bana teröristsin, vatan hainisin diyenler neye dayanarak söylüyor bunu. Yarın bu topraklar için can vermek gerekirse, renkli pasaportları ile ilk uçağa binip kaçacak olanların, bugün benden en temel vatandaşlık hakkım olan özgürce yaşama hakkımı çalıyor olmaları kanıma dokunuyor. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış atasözünü de bizzat yaşamış sayıyorum kendimi.
Kararlardaki “tutukluluğun devamına” cümlesinin, gerçek hayattaki geri döndürülemez, telafisi mümkün olmayan karşılığını da anlatmak isterim;
43 yaşındayım, insülin kullanmamı gerektiren diyabet hastalığım var. 7 ayda 40 kilo civarında kaybettim. Diyabete bağlı başka sağlık sorunlarım da var. Cezaevi şartlarında sağlığım kontrol altında değil.
Tesadüfen değil, düşünerek, bilerek, ataları gibi vatana millete bağlı ve yararlı bireyler olsunlar diye adlarını Metehan ve Bilgehan koyduğum iki oğluma, benim Ankara’da çalıştığım için eve gelmediğimi söyledik. İki ayda bir, çamaşırlarına kadar aranıp yanıma geldikleri açık görüşlerde 40 dakika sarılabiliyoruz. Görüş odasını kafeterya sandıkları için onlara kantinden bisküvi, meyve suyu alıyorum. Süre bitince uçağa yetişmem gerektiğini söyleyip sözde Ankara’ya dönüyorum. “Metin uçak aprona girdi” diye seslenen gardiyana bakarken, “hayat güzeldir” filmi geliyor aklıma; bu çocuklar için güçlü olmak, o lanet gözyaşlarımı tutmak, en beyaz yalanı söylemek zorundayım diyorum ve küçük oyunumuza devam ediyorum.
6 yaşındaki oğlum Metehan, üstün yetenekli tanısı ile üç yaşından beri okuyup yazıyor, işlem yapıyor, geometri seviyor, piyano çalıyor, İngilizce, Fransızca,İspanyolca biliyor. Bu yıl, Tüzyeksav tarafından yapılan değerlendirme testinde de “parlak zeka” tanısı konularak okula kabul edildi. Ben evden ayrıldıktan sonra, çocuk depresyonu,kaygı bozukluğu teşhisi ile psikolojik yardım almaya başladı.
3 yaşındaki oğlum Bilgehan, dışarıda bir baba ile çocuğunu görünce yanlarına gidip “benim de babam var, işe gitti gelecek.” Diyormuş.
Yanıma aldığım fotoğaflarına bile bakmaya dayanamıyorum. Bunları yazarken boğazım düğümleniyor. Sanırım bu haksızlığın en acıtan yanı ayrılık.
Eşim avukat olduğu için işleri takip etse de, pek çok müvekkil kaybetti. Bu arada devam eden Banka kredilerinin taksitleri, kredi kartı borçları için tüm ekonomik birikimimizi de harcadı. Ofisimizi kapattı, çocukları devam ettikleri okuldan alıp daha ucuz bir okula gönderdi, kirası daha ucuz bir eve taşındı. Sadece benim değil, ailemin de yaşamı alt üst oldu. Biz bu bedeli ne için ödüyoruz?
Türk Milleti bir vücutsa ,ben belki tırnağıyım. Herkesin bilmesini isterim ki, Türk Milletinin tırnağı sökülüyor. Gözlerinizi, kulaklarınızı kapatmayın, acımı duyun. Yarın bu hukuksuzlukların mağduru olduğunuzda, uyuşmuş bir bedenin acı hissetmeden sökülen tırnağını öylece izlediğini siz de göreceksiniz. Lütfen benim duyuramadığım sesim olun; Özgürlük ve Adalet istiyorum.

Saygılarımla.
Metin Kalan

EUROVİSİON ÇILGINLIĞI

Her yıl düzenlenen ve yarışmaya katılan ülkelerin bir sanatçı seçip yolladığı bir şarkı yarışmasıdır Eurovision. Her ülke kendi diliyle şarkı yapıp katılabiliyor bu yarışmaya. Fakat anlam veremediğim bir konu var. O da çoğu ülkelerin ya kendi dilini bırakarak dünya genelinde ağırlıkla kullanılan diller olan İngilizce, İspanyolca gibi dilleri kullanarak ya da hem kendi dilleri hem İngilizce karışımı bir şarkı yaparak yarışmaya katılmalarıdır.

Bu yarışma her ülkenin kendi diliyle yaptığı şarkıyı iyi bir sahne performansı da sergileyerek oy verecekleri etkileme şeklinde devam eden bir yarışma mı? Ben mi yanılıyorum acaba? Eurovisioan şarkı yarışması yerine İngilizce Sözlü Şarkı Yarışması denilse yeridir. Çünkü yarışmaya katılan sanatçıların büyük çoğunlu sözleri İngilizce olan bir şarkı ile yarışmaya katılıp yarışıyorlar. Evet evet bu yarışmanın adı değiştirilmeli(!).  Sözlerinin tek dile indirgenmesini geçtim, ülkelerin oylamalarında da bir şaibe olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yarışmanın son 3-4 yılını izleyen bir kişi bunu fark edecektir. İskandinav ülkeleri buna Rusya, Belarus ve Ukrayna’yı da dahil etsem Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri performansı ne olursa olsun bir şekilde en yüksek puanları kendi aralarında paylaşmış durumdalar. Aynı şekilde Balkan ülkeleri de bu duruma dahil ve onlarda kendi aralarında puan dağılımında sabitler. Bize gelecek olursam ne biz ne de Yunanistan ve G.Kıbrıs Rum Yönetimi birbirimize komşu değilmişiz gibi bir durum mevcut ortada. Performans iyi olsa da Türkiye, Yunanistan ve G.K.Rum Yönetimi puan konusunda pintiler. Programın sonundaki oylamaların açıklanması kısmına gelince sunucu  bize kimin 12 tam puanını vereceği konusunda tahminlerde pek hayrete düşmese gerek. Haliyle ya Türklerin  çoğunlukta bulundukları ülkeler ya da ülkemize sempati duyanların tam puan yahut tam puana yakın puanlarını bizim ülkemize oylamaktalar. Bu ülkelerin Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Belçika, Bosna Hersek olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Azerbaycan da kardeş ülke diye biz onlara tam puan veriyoruz onlar da bize tam puanı vermekteler. Bir nevi kendi kendimize 12 puanı kullanmış oluyoruz. Bu oylamalarda duygusal, siyasal davrananlar var. Nerede kaldı şarkı yarışmasının anlam ve önemi?

Ülkemizi temsil için gönderdiğimiz sanatçıların yaptıkları şarkılara diyeceklerime gelirsek. Daima ulusalcı ayağına yatanları biliriz. Nedense bu yarışmaya sözleri Türkçe olan bir şarkı ile katılmaktan ya utanırız(!) ya da korkarız(!). Korkarız demekten kastım kaybetme korkusudur. Bizde Eurovision hayranlığı kuşkusuz Sertap Erener’in birinci olmasıyla doruğa ulaştı. Bu birincilik bizleri gururlandırdı ve mutlu etti. Devlet büyüklerimizde bu gurur ve mutluluğa ortak oldular ama şarkının Türkçe olmaması ile ilgili hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. O günden bu güne Gülseren, Sibel Tüzün ve Mor ve Ötesi Türkçe şarkı ile yarışmaya katıldı ama yarışmaya İngilizce şarkı ile katılma geleneği bozulmadı ve 2011’deki yarışmaya da Yüksek Sadakat isimli gurup, 2012’de de Can Bonomo yine İngilizce şarkıyla katıldı.  Galiba yarışmacılar başarının bu şekilde geleceğini düşünüyor olmalılar, ancak ben bu şekilde düşünmüyorum.

Biz bir de Balkan ülkeleri arasında Türkçe sözlü şarkı yarışması düzenliyoruz. Ayrıca Türkçe Olimpiyatları düzenleyerek güzel Türkçemizin gücünü ve estetikliğini dünyaya anlatmaya çalışıyoruz. Bu da yetmez dilimiz en çok konuşulan 5 dil arasında. Tüm bunlar gurur verici ve yarışmaya Türkçe şarkıyla katılmaya sebeptir. Bundan sonraki yarışmaya Türkçe sözlü şarkı ile katılmayı umarak yazımı sonlandırıyorum.

Sağlıcakla kalın.

Sadece Bir “D” ile “K”

Siyasi yazılara ara vereli çok oluyor, kinime sahip çıkmıyorum belki ondan.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şeb-i Arus törenlerinde Mevlana’dan  okuduğu o güzel beyitlerin verdiği mesajın aksine kinine sahip çıkan bir gençlik istemesi , bu aralar öc almıyoruz diyerek öc alma girişimleri gibi duran yargı süreçleri gibi çelişkiler içermekte.

Başbakan Erdoğan’ın dindar bir gençlik istemesi kadar doğal bir istem yok, Türk toplumunun genel temennisidir bu; dinine,  devletine ve milletine bağlı insanların yetişmesi.  İslam dininin hiçbir yerinde “kin” ile bağdaşabilecek bir terim yokken,  imam hatip mezunu olan başbakanımızın bunu benden daha iyi bildiğini düşünüyorum, ama her nedense uygulamada ters düşüyor.

Konu imam hatiplere gelmişken, iki satırda bu konuda yazayım istedim. İmamlık ve hatiplik bir meslektir.  Mesleğin özü dini halka doğru bir şekilde aktarmak, halkın dinini yaşaması ve ibadet etmesin hususlarında önderlik etmektir.  Bu maksatla İmam hatip meslek liselerinin özü bu görevi icra edecek tabiri caizse meslek erbapları yetiştirmektir. Diğer meslek liselerinden halk üzerinden doğrudan  etkisi olacak insanlar yetiştirdiği için önem arz etmektedir ve hassasiyetle önem gösterilmektedir. Ama esas itibariye  Torna tesviye bölümü mezunu olanın tornacı, elektrik bölümü mezunu olanın elektrik tesnisyeni olması gibi bu liseye giriş amacı mezun olurken bu okuldan imam ya da hatip olacağını bilmek ve istemektir.

“Güzel dini insanlara aktarmak” yerine bu iş para getirmiyor diyerek ben doktor olacağım ama imam hatipli doktor olacağım demek ya da gençleri böyle kanalize etmek yanlıştır. Elektrik bölümü okuyana doktor olacağım demesi gibi bana göre abesle iştigar. Elektirik bölümü mezununa sağlanacak kolaylık Elektrik veya benzer alanlarda mühendislik lisansı almasında öncelik sağlamaktır. İmam hatip mezunlarının ise İlahiyat fakültelerine girmekte kolaylık sağlanması gibi.

Ama görüş açısı farklı;, imam hatip meslek liseleri dışında diğer liseler tabiri caizse din dışı eğitim yapıyor düşüncesiyle imam hatip meslek liselerine yönlendiriliyor. Amaç imam ve hatip olmak dahil, çünkü o para getirmiyor. Tabi bu husus layıkıyla yapanlar için geçerli yoksa yaşadığımız düzende en çok parayla oynanayanlar onlar. Diğer bir değişle artık İmam hatipli olmak bir statü.

 

Sadece bir  “D” ile “K”  :

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
………………………. (Boşluğu doldurunuz!..)

TÜRKİYE’YE DAİR ÜTOPYAM

Cumhuriyet tarihinden beri Türkiye’de siyaset, güç odaklı olarak yapılıyor. CHP 1950 yılına kadar ülkeyi tek başına yönetmiş olmasından dolayı, rejimi istediği gibi şekillendirmiş ve devlet yönetiminin sadece elit kesimlerin üstlenmesi gerektiğini göstermiştir.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, CHP’nin katı siyasi tutumuna binaen kendi kadrolarını kurma girişimleri sonucunda, “devletçi” zihniyete matuf ordumuzun 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonucunda, Türk siyasal hayatında tarih oldu.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra en özgürlükçü anayasamız olan, 1961 anayasası devreye girdi. Toplumumuz ve devletimiz, 1961 anayasasına nail olamadığı için, 1971 yılında yapılan değişiklerle eskiye dönüş sürecine girdik. Sonraki dönemlerde de malum 12 Eylül darbesi, sonrasında 28 Şubat ve bunlara benzer antidemokratik dönemler…

Bu güç odaklı siyasi çekişmeler, 88 yıldır devam ediyor. 3 Kasım 2002 tarihine kadar statüko kanadına işleyen bu süreç, şu anda da AKP kanadı için işliyor. Bir seçmen olarak doğrusu AKP’den çok beklentilerim vardı; fakat 2007 seçimlerinden sonra AKP’nin de daha önceki partilerden hiçbir farkı olmadığını anladım. Bir taraftan hak, hukuk, adalet ve adil bir düzenden bahsederken, meğerse aynanın öbür yüzünde bu söylemlerin hepsi fasa fisoymuş.

Bu şekil (ben merkezci) yönetim ve hükümetlerle bu ülkedeki güçler savaşı ile bir yere varılamayacağını, adaletin, özgürlüklerin, refahın ve sosyal hayatımızın Avrupai standartlara hiçbir zaman ulaşamayacağı bariz ortadadır.

Şunu ifade etmekte çok ama çok fayda görüyorum, bu ülkeyi; sağ tarafları, dini teşhir eden ve cumhuriyetçi fikirleri ağır basanlar yönettiği sürece, kesinlikle ve hiçbir zaman, hayal edilen özgür ve demokratik bir ülkeyi kimse düşlemesin.

CHP’ye cumhuriyet tarihinden beri, bu halkın çoğunluğunun kendilerine ve fikirlerine ters olduğu, Milli Görüş eksenli partilerin, herkesi dindar yapamayacağı ve MHP ile BDP’nin de, herkesi milliyetçi eksende toplayamayacağı, her kesimin bilip kabul etmesi gereken en bariz gerçeklerdir.

Diğer taraftan CHP’ye yıllarca sol parti diye oy veren insanlara da doğrusu, üzülmemek elde değil. Yıllarca statükoyu savunup, darbeleri ve antidemokratik olguları normal karşılayan, her seçim sonrası parti içinde hizipçi ayrılıklara giderek, bir yere varılamayacağını partiye oy veren seçmenin artık anlaması gerekir. Ayrıca CHP’nin bu tutumları AKP’ye giderek alternatifsiz bir parti olma yolunu açıyor, bu nedenle ne doğru dürüst bir ana muhalefet ne de iktidar alternatifi bir parti oluşmuyor.

Tüm bu gerçeklere karşı tek bir seçenek kalıyor, o da bütün toplumumuzu dili, dini, ırkı, mezhebi ne olursa olsun, hepsini kucaklayan ve hepsinin insanca yaşamaya hakkı olduğunu, devleti milletten üstün görmeyen, temel hak ve özgürlüklere önem veren, insana insan olduğu için değer veren, ana muhalefet görevini en iyi şekilde üstlenecek, yeri geldiğinde iktidara oynayacak, kısacası halkı kötünün iyisine muhtaç etmeyen, yepyeni bir siyasi akıma fazlasıyla ihtiyaç var.

Benimkisi bir ütopya, fakat birlik olduktan sonra bu ülkede ütopyaların da gerçeğe dönüşmesi muhtemel; tıpkı kurtuluş savaşında olduğu gibi, yeter ki samimiyet ve vatan aşkı olsun. Şimdi diyeceksiniz ki böyle bir hareketi kimler yapacak? Böyle bir harekete Hikmet Çetin, Fikri Sağlar, Ufuk Uras, Akın Birdal, Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, BDP’li Altan Tan, Şerafettin Elçi, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder ayrıca medya kanadından Ahmet Altan, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Orhan Miroğlu, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Umur Talu ve böylesi yazamayacağım bir çok politikacı ve aydın öncülük edebilir.

Bu ülke lider bazlı değil, çoğulcu bir hareket ile demokratikleşebilir. Lider odaklı yapılanmaların sonuçları ortada, insanların benimsemedikleri halde, şimdiki partilere zaruri oy vermelerinin önüne geçmek gerekiyor.

Adaletin Bu mu Dünya?

Merhaba sayın okur.Bu sayımızdaki gündem takibi köşesinde yer alan ve az sonra okuyacağın haberlere ilk duyduğun anda verdiğin tepkileri canlandırmak ve okur geçer özelliğimizi yenebilmek ve hafızalarımızı tazelemek için ağırlıklı olarak politik ve global olaylara ağırlık verdim.Gırtlağına kadar çamura batmış ülkemizin nasıl olupda hala dünyaya akıl verdiğini,marka değeri tartışılan oluşumların Avrupa yetkilileri tarafından nasıl iki paralık edildiğini,”Sir” ünvanlı bakanımızın gururla “Şu anda ABD ve Avrupa’da sorun yaşanıyorsa, Türkiye gibi bir ülkeyi örnek almamalarından kaynaklanıyor.”derken dolar,euro ve altındaki tırmanışın açısını göz ardı etmesini,Arap baharını ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı noktayı Heronlara emanet eden yetkililerden bahsedeceğim.
Sen de hatırlarsın ki YAŞ’a sayılı günler kala TSK Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanları(Jandarma Genel Komutanı hariç) emekliliklerini isteyerek istifa ettiler.Koşaner aynen şu ifadeleri kullandı” Şu anda 173‘ü muvazzaf, 77‘si emekli olmak üzere 250 general-amiral, subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş, hürriyetlerinden yoksun olarak tutuklu bulunmaktadır. Tutuklamaların evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun olarak yapıldığını kabul etmek, bir çok hukukçunun da ifade ettiği gibi, mümkün değildir.”Ayrıca son dönemde ortaya çıkan ses kaydındaki konuşmalarının arkasında durarak TSK’nın ne denli yıpratıldığını,siyasetin içine çekilerek gerçek amaç ve hedeflerinden nasıl saptırıldığına dikkat çekmiştir.Toprak altından çıkan çalışmaz durumdaki silahlarla Kahraman yargılayan zihinlerin, her gün ağıtlar yakarak toprağa emanet ettiğimiz yiğitlerimizin günahlarına girdiklerine vurgu yapmıştır.Her gün küfür eder gibi Askerimizin üzerine giden seviyesiz yayın anlayışına sahip, objektif kavramının yanından geçemeyen medya kuruluşları karanlıklar saçan fenerlere ilişmiyor,bir erkek 1’den fazla eşe sahip olabilir diyen orta çağ varlıklarının sözünü bile etmiyorlar.Ayrımı sen yap adalet kılıcını gururla taşıyan okuyucu.Gurur duyduğumuz Jetlerimiz,gurur duyduğumuz askerlerimiz olmadığı sürece birer hurdadan farksız değiller.Her gün kan yaşı döktüğümüz Nur parçalarımıza vatan sağolsun demek yetmiyor.Gerekli olan sadece MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün Kuva-yi Milliye ruhunu kendine getirmek,gerekirse kaf dağını yerle bir edip ceraati bütün yurdu sarmadan yarayı kesip atmaktır.Oyuna gelmeyelim,bir kez daha mayına basmayalım.
Biraz tarihin tozlu sayfalarına götürmek isterim sizleri.Barbaros Hayrettin Paşadan konuşalım mesela.Niye mi?Çünkü dünyaca ünlü Osmanlı Kaptan-ı Deryası İmparatorluğun Afrika da ki geleceğine ilk adımı atmış yıllarca Osmanlının Afrika kıtasında ve Akdeniz sularında gururunu,adaletini,gücünü ve hükmünü temsil etmiştir.Bugün Afrikanın kuzeyindeki bir çok ülke Barbaros Hayrettin Paşanın ,Kılıç Ali Reisin,Turgut Reisin Akdeniz ve Afrika ticaretini ve geleceğini korumak için Avrupalı korsanlara karşı cenk ettiği gerçeğini bizden daha iyi hatırlıyor. Afrikanın sömürgeye karşı korunmasını kendilerine bir borç bilmiş bu Osmanlı ecdadı Ulu levendlerimize bizden çok saygı duyuyorlar ki bugünkü özgürlük mücadelelerinde onlardan ilham aldıklarına hiç şüphe yok.Kısıtlamalara,diktaya,ülke içi sömürgeye,insani koşullar dışında ki dengesiz hayat şartlarına karşı baş kaldırıp kendi sözlerinin ve iradelerinin hakim olduğu ülkeler yaratmaya çalışıyorlar.Che’nin devrim yolunda kullandığı silahin namlusu bu kez Afrikalıların elinde ve onları sömüren paslanmış liderlerine dönük olarak ateşleniyor.Netice karar ; kaçarken bile tonlarca altını canından önce kurtarmaya çalışan,sırma köşklerinden ,altın saraylarından emir demiri keser prensibiyle ülke yöneten çağın gerisindeki liderler şimdi birer sanık olarak halkın iradesinde yargılanıyor.Avrupa’da boş durmayıp, cahil bırakılmış halkın gözünde puan toplamak için elde kalmış cephanelerini Afrikaya yağdırıyor.İnsanlara birbirini vurduruyor ve ahkam kesiyor barış ,huzur,demokrasi diye.Kurnaz bir kaç dünya lideri kendi askerlerine kıyamadıkları için Irak hatasını tekrar etmeyip ülkelerin vatandaşlarını birbirlerine kırdırıyorlar.Hüsnü Mübarek yakalandı yargılancak OĞULLARIYLA,Kaddafi kaçacak yer arıyor uçsuz bucaksız tünellerde OĞULLARIYLA,Avrupa da vuruyor Afrikayı BABA OĞUL VE KUTSAL RUH ADINA.Sen hesap et artık sayın okur.
Kızgın güneşin yaktığı vahşi topraklarda silahla,askeri güçle ve şiddetle sınanan insanların dışında birde açlık imtihanında Araf ta yaşıyan insanlarda var.Biliyorsun ki sayın okur günlerdir televizyon kanalları reklamlar yayınlıyor,ünlüler yardım eli uzatmak için jilet gibi giyinip yardıma gidiyor.Yemek konusunda aç gözlülük yapan ,tabağında bıraktığı her lokma,açık büfelerde gözünüzün döndüğü her dakika için o masumların iki eli o insanın boğazına yapışsın mı sayın okur?Biz aç bırakmadık o insanları ama biz doyuramadıkta.Afrikadaki okullarının sayısıyla gurur duyan çok muhterem menfaat üyeleri beton karın doyurmuyor.Zaman gelecek o okullarda eğitecek insan bulamayacaksınız.Günde ortalama 140 çocuk ölüyor orada sayın okur Afrika da gündem bundan ibaret.
Düğün mevsimi bitmek üzere bu aylarda tabi artık buna azap mevsimi desek daha doğru olur çünkü çeyrek altın malum biraz arttı,dolar düğünlerde değil piyasalarda uçuyor,döviz üzerinden olan cari açık da TFF ile Fenerbahçe S.K. arası gibi oldu cümlemize hayırlısı olsun sayın okur.
Şike operasyonu ve Türk Futbolunda olanların Balyoz ve Ergenekon davalarından farkı kalmadı ne kendini ne beni yor sayın okur nasıl olsa elimizden gelen birşey yok meydanı boş bulan at koşturuyor istediği gibi.Şunu da söylemeden geçemeyeceğim kendisini insan yapan vasıfları unutup yalana dolana,hileye hurdaya,haksız hukuksuzluğa,şerefsizlik ve namussuzluğa karışan kim varsa onlar için en ağır cezayı dilemekten mutluluk duyarız.Yargıya güveniyoruz ama Bağımsız olana.
Bu yaz sıcağında bu yazıya katlanıp okuduğun için sana teşekkür ederim sayın okur.Ben bir şeyler karaladım ama umarım sen bundan fazlasına gidip, düşünüp taşınıp, kafa yormuşsundur.Satırı geldiğinde kızıp eleştirdiysen ne mutlu bana.Aynı şekilde katıldığın yerler olduğunda da hakkımı yememeni dilerim.Türkiyenin %55 inde olsanda olmasanda hepimiz yaradılanı severiz ,yaradandan ötürü.Kendine ve dünyaya iyi bak çünkü nefeslerimiz, özgürlüğümüz stoklarla sınırlı sayın okur.

**geçse de yolumuz bozkırlardan
denizlere çıkar sokaklar**

Ak Parti Neden Kazanıyor?

Dünyadaki tüm siyasi lider ve partilerin en temel amacı, iktidar olmak ve bunun akabinde de iktidar olmanın sürekliliğini sağlayabilmektir. Türkiye’de 1980 askeri darbesinden sonra halk, 90’lı yılların başlarına kadar ümitle ve büyük beklentilerle Anavatan Partisi’ni iktidara taşımış; Fakat merhum “Turgut Özal” halkın bu beklentisini görmezden gelerek, ikinci döneminde Çankaya’ya demir atıp siyasi hayatını noktalamıştı. Özal’ın Cumhurbaşkanlığından sonra Anavatan Partisi, halkın beklentilerini karşılayamaması sonucu eriyerek, Türkiye’nin siyasi tarih sahnesinden silindi.

Özal sonrasından, 2002 yılının sonlarına kadar başa gelen hükümetler, istikrarsız ve popülist tutumları sayesinde halkı, her gün yeni bir krizle boğmuş ve nihayetinde bıkan ve usanan halk 3 Kasım 2002’de bu hükümetlerin biletlerini keserek hepsini baraj altında bıraktı. Bu tarihten sonra Türkiye siyasetinde yepyeni bir sayfa açıldı.Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) yüzde 34 oy alarak tek başına ve büyük bir çoğunlukla iktidar, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de; tek muhalefet partisi olarak parlamentoya girdi. Bu süreçten itibaren, parlamentoda iki partili bir siyasal hayata girilmiş oldu.

Ak Parti iktidar olur olmaz “Avrupa Birliği” uyum protokolleri çerçevesinde bir çok hukuki, siyasi ve ekonomik reform gerçekleştirdi. Bu reformlar sayesinde küresel ve ulusal boyutta toplumun güvenini kazanıp ülkede siyasi istikrar sağladı. Ak Parti tüm bunları yaparken, CHP’de ne yazık ki statükocu kimliğiyle her şeye istemezükçü tavrı sergileyip Ak Parti’nin değirmenine su taşımaktan başka bir meziyet sergileyemedi. Nitekim Başbakan; CHP’nin bu tutumunu her seferinde razı bir tavır edasıyla deklare etti.

Başbakan R. Tayyip Erdoğan, halkın temel beklentilerini ve ihtiyaçlarını çok iyi analiz etmiş bir siyasetçidir. Nihayetinde, bu beklentilere karşılık olarak politikalarını da bir bir hayata geçirmeye başladı. Türkiye’de halkın en çok muzdarip olduğu konular şüphesiz, ekonomi ve hukuk alanlarıdır. Bu alanlarda atılan adımları şöyle tek tek bir hatırlayalım. 1- Emekli bir insanın özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların en büyük hayali muhakkak ki bir ev sahibi olmak. Hükümet bu konuda Toplu Konut İdaresi (TOKİ) aracılığıyla, kira öder gibi ev sahibi olma (mortgage) sistemini hayata geçirip, bir çok insana ev sahibi olma imkanı sağladı. 2- “Küresel ekonomik sistem” sayesinde; motorlu taşıtlar, her kesimin bütçesine uygun hale geldi. Bankaların da düşük faizli kredi imkanları sayesinde, bir çok insan araç sahibi oldu. 3- İşletmelerini güçlendirmek isteyen müteşebbislere, bankalardan düşük faizli destekleme kredileri sağlandı. 4- Hukuk alanında eski statükocu güçlere karşı çok büyük mücadele verilerek “Ergenekon, Balyoz” ve bunlara benzer bir çok dava adı altında, karanlık güçlere operasyonlar yapıldı.

Ahmet Altan 03.07.2011 tarihli “Politika ve çocukluk” adlı yazısında, Erdoğan’ın çocukluğunda yaşadığı olumsuzlukları iyi çözdüğünü, algılayamadıklarını da çözemez noktalarda kaldığını vurgulamıştı. Şimdi gelelim asıl sorumuza, Ak Parti neden kazanıyor? Yukarıda belirttiğim şekilde; halk, 90’lı yıllarda yaşadığı kötü günlere dönmek istemiyor, o yüzden her siyasi partiye de itibar etmiyor. Ak Parti bu süreci, kendi lehine iyi bir şekilde yönetti. Küresel ekonomik model aracılığıyla halkı borçlandırarak mal, mülk sahibi yapıp bu kesimi avucuna almayı başardı. Öte yandan Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu olan sanıkların da haklarında henüz hüküm verilmeyişi, halkta bir endişe yarattı. Tüm bu nedenler üst üste binince; Ak Parti için iyi bir seçim sloganı oluştu, “İstikrar Sürsün Türkiye Büyüsün” dendi. Seçmen Ak parti’ye kendini mecbur hissetti. Tüm bu nedenlerin sonucunda seçmen, al sana irade dedi! Ve yüzde 50 ile Ak Parti’yi bir kez daha ezici bir çoğunlukla iktidar yaptı.

Seçimden sonra herkes, hükümetin çar çabuk iş başına geçip yeni hizmetler yapmasını beklerken, bu kez de gündem yemin kriziyle şekillendi.
Seçimden önce her seferinde halkın karşısına “Yeni CHP” söylemleriyle çıkan CHP, yeni yapısının da; meğerse eskisinden farksız olduğunu bir kez daha bu süreçte gösterdi.

Halk, eski halk olmaktan çoktan çıktı; ama nedense bizim muhalif partiler eski kafatas zihinlerinden bir türlü arınamadılar. Peki şimdi bu durumda, borçlu, geleceğinden kaygılı ve hukuksal durumlardan endişe duyan seçmen, bu halde nasıl elde edilir? Mümkün değil, elde edilemez!

Halk; kutuplaşma, statüko, krizler ve popülist vaatlerle bir mesafe alınamayacağını; tam aksine sosyal, ekonomik, refah ve hukuki beklentilerin ağır bastığını bu seçimde bir kez daha gösterdi. Ama ne yazık ki bu muhalefetler, gerçeği bir türlü idrak edemiyorlar. Mevcut zihinlerle devam ettikleri sürece; maalesef, Ak Parti’de bu ülkede hep kazanacak ve bizlerde bu nedenleri tartışıp duracağız!

TÜRKİYE’NİN SEÇİMİ VE SAİR MESELELER

Böyle basmakalıp başlıklardan hiç hazzetmem ama geçtiğimiz ayın en hararetli gündem maddesi olan 12 Haziran 2011 seçimleri o denli sıradışı oldu ki durumu dengelemek için bu klişeye sığındım. Geçen sayıda bu köşemizde seçim hazırlıklarının diğer olayların gölgesinde kaldığını yazmıştık. Bunun bir sebebi uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin çarpıcılığıydı, diğer sebebi de seçim kampanyalarının son birkaç yıldır alışkın olduğumuzun aksine laiklik tartışmalarından uzak düşmesiydi. Anamuhalefet partisi CHP’nin AKP’yi laiklik karşıtı olmakla itham etmekten vazgeçip sosyo-ekonomik politikaları nedeniyle eleştirmeye başlaması, iktidar partisi AKP’nin sürekli olarak BDP destekli Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nu taşlaması, MHP’nin de AKP’yi –belki AKP’nin giderek daha sert milliyetçi bir söylem benimsemesi dolayısıyla- sosyo-ekonomik politikaları üzerinden eleştirmesi seçimlere önceki yıllardan çok farklı bir havada girilmesine neden oldu.

Seçim öncesi dönemin en çarpıcı gelişmesi hiç şüphesiz MHP’nin boğuşmak zorunda kaldığı kaset skandallarıydı. Her şey farkliulkuculuk.com alan adıyla yayın yapan bir internet sitesinde MHP Genel Başkan Yardımcıları Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’na ait olduğu iddia edilen görüntülerin yayınlanmasıyla başladı. Söz konusu sitede daha sonra yine bu iki kişiye ait yeni görüntülere yer verildi. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’nun partideki görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından istifa etmeleri suların durulması için yeterli olmadı. Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu’dan sonra Genel Başkan Yardımcısı Bülent Didinmez ve İstanbul İl Başkanı İhsan Barutçu’ya ait görüntüler de sitede yer buldu. Bu iki isim de Devlet Bahçeli’nin isteği üzerine istifa ettikten sonra sitede Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Ekici, Osman Çakır, Ümit Şafak ve Deniz Bölükbaşı, Genel Sekreter Cihan Paçacı ve Başkanlık Divanı Üyesi Mehmet Taytak’ın istifa etmeleri istendi ve aksi halde bu isimlere ait görüntülerin de yayınlanacağı bildirildi. Bu tehdit karşısında bir süre direnen MHP cephesi Mehmet Ekici’ye ait görüntülerin yayınlanmasının ardından peşpeşe gelen istifalarla sarsıldı ve sonuçta yönetici kadrosundan yedi genel başkan yardımcısı, genel sekreter, bir divan kurulu üyesi ve bir il başkanı olmak üzere toplam on kişinin görevlerinden ve milletvekili adaylıklarından çekildi.

12 Haziran 2011 akşamı ortaya çıkan seçim sonuçları çarpıcıydı. AKP %49,83 oyla tek başına iktidara gelecek milletvekilini üçüncü kez üst üste çıkarmış oldu. Çok partili parlementer demokrasilerde bir partinin üç dönem üst üste iktidarda bulunması dahi az görülen bir şeyken AKP’nin bunu her defasında oylarını arttırarak gerçekleştirmesi neredeyse herkesçe büyük bir başarı olarak addedildi. Seçimin ikinci kazananı olarak gösterilense BDP destekli Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku oldu. Bağımsız adaylarla seçime giren blok 36 milletvekili çıkarırken hem beklenen adayların hepsinin seçilmesi hem de seçim barajının anlamsız hale geldiğinin iyice belirginleşmesi dolayısıyla Blok seçimin diğer kazananı olarak görüldü. Seçimlerden önce ortaya çıkan kaset skandallarıyla bir hayli sarsılan ve AKP’nin gittekçe artan dozda milliyetçi propaganda yapmasıyla barajın üstünde kalıp kalmayacağı merak edilen MHP %13,01 oyla barajı geçti ve mecliste bu dönem de yer aldı. Geçen dönemin anamuhalefet partisi CHP ise %25,98 oyla bu dönem de meclisin en kalabalık ikinci partisi oldu. Ne var ki CHP için işler seçimden sonra bir hayli karışık oldu. CHP içinden birkaç milletvekilinin de dahil olduğu bir grup partinin seçimlerde başarısız olduğunu ifade ederek parti yönetiminin değişmesi gerektiğini ifade etti. 12 Eylül darbesiyle kapatıldıktan sonra tekrar kurulmasından beri en yüksek oy aldığı seçimlerin ardından başarısız olunduğuna dair parti içinden sesler yükselmesi birileri tarafından eski yönetimin tekrar iş başına gelme isteği olarak yorumlanırken kimileri tarafından da CHP’nin –en azından bu seçimlerde- iki yüzü olan sosyal demokratlarla Kemalist’lerin çatışması olarak yorumlandı. 12 Haziran 2011 seçimlerinin en çarpıcı yanlarından biri de oyların meclisteki temsil oranının %95 olmasıydı ki 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında bu oranın %55 olduğu düşünüldüğünde bunun ne denli dikkat çekici olduğu anlaşılacaktır. Seçimlere katılım oranının %87 olduğu da göz önüne alındığında bu durumun bir istikrar göstergesi mi yoksa kutuplaşmanın resmi mi olduğu tartışılır hale geliyor ve –kanaatimce- geriye üçüncü bir seçenek bırakmıyor.

Seçim sonrasında yaşanan gelişmeler de bir hayli tartışma konusu oldu. Öncelikle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku tarafından desteklenen ve Diyarbakır’dan bağımsız milletvekili olan Hatip Dicle’nin seçimlerden önce hakkında kesinleşmiş hapis cezası bulunması sebebiyle YSK tarafından milletvekilliği düşürüldü ve yerine AKP’nin milletvekili adayı Oya Eronat’ın milletvekilliği onandı. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurudan sonuç alınamayınca milletvekilliğinin düşürülmesi kesinleşti. Bir yandan bunun yargıya ait bir karar olduğu söylenirken diğer yandan YSK’nın böyle bir karar almaya yetkisinin olmadığı ve kararın siyasi olduğu söylendi. Hatip Dicle ile ilgili bu gelişmeler nedeniyle Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nda seçimlere giren bağımsız milletvekilleri yemin etmeme kararı aldı. Yemin etmeme kararı sadece bağımsız milletvekilleriyle sınırlı kalmadı. CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay ile MHP milletvekili Engin Alan Ergenekon davası dolayısıyla tutuklu oldukları için serbest bırakılıp bırakılmayacağı tartışma konusuydu. Tutuklama kararının kaldırılmaması üzerine CHP ve MHP milletvekillerinin yemin edip etmeyeceği de tartışılır oldu. Yemin töreni sırasında MHP milletvekilleri meclis salonunda bulunurken CHP milletvekilleri yemin törenine katılmadılar.

Kuzey Afrika’da başlayan ve Orta Doğu’ya sıçrayan otoriter rejimlere isyan ateşinin duraklarından bahsetmiştik geçen sayımızda. Suriye’de muhaliflerle hükümet güçleri arasındaki çatışmaların giderek şiddetlenmesi ve sivillerin zarar görmeye başlaması üzerine Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkeden Baas Partisi lideri ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a isyanın sona ermesi için gerekli siyasi ve hukuki iyileştirmelerin yapılması hususunda tavsiyelerde bulunuldu. Esad’ın reform çağrılarına kulak asmaması ve isyanı şiddet yoluyla bastırmaya çalışması üzerine oluşan terör ortamından kaçmaya çalışan pek çok Suriyeli çevre ülkelere, en yoğun olarak da Türkiye’ye iltica etmeye başladılar. Şu an için Hatay’da sınıra yakın bir mülteci kampında konaklamakta olanların akibetinin ne olacağı ise belirsizliğini korurken ünlü aktris Angelina Jolie’nin kampı ziyaretiyle tüm dünyada varlığından haberdar olunan mülteci kampındakiler resmi ve özel yardım kuruluşlarının yardımıyla yaşama tutunuyor.

 

TÜRKİYE VE DÜNYADAN KISA KISA

12 Haziran 2011 seçimlerine üç ay kala siyasi parti liderlerinin birbirlerine sataşmaları haricinde ülke gündemini meşgul eden başka şeyler de olacağı söylense gülüp geçerdim sanıyorum. Ne var ki geçtiğimiz ay bilhassa uluslararası arenada öyle olaylara sahne oldu ki seçimleri neredeyse hiç konuşmadık.

Tunus’ta Bin Ali’ye karşı çakan kıvılcımın Mısır’da Mübarek karşıtlarına sıçraması ateşin Orta Doğu’yu ağır ağır almasına neden oldu. Bahreyn’den Fas’a Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok ülkede baskıcı rejimlere karşı değişen şiddette isyanlar ortaya çıktı. Bin Ali -sonunun geldiğini anlamış olacak ki- apar topar ülkeden kaçarken Mısır’da Mübarek koltuğu bırakmamak için epey direndi. Ülkesindeki isyana en fazla direnen ve kulak tıkayan ise şüphesiz Libya’nın –siyasi yahut askeri hiçbir görevi olmayan- lideri Muammer Kaddafi oldu. Bingazi’de başlayıp civardaki diğer şehirlere de yayılan isyana Kaddafi’nin müdahalesi hayli sert oldu. Göstericiler ve güvenlik güçleri(!) arasında yaşanan çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Öyle ki ülke tıpkı bir iç savaştaki gibi şehirlerin göstericiler (isyancılar mı denmeli) veya güvenlik güçleri tarafından “ele geçirildiği” bir duruma düştü. Tunus ve Mısır’daki isyanlarda senelerce destek verdikleri diktatörlerin arkasında durmayan ve değişimden yana tavır koyan dünyanın ağababaları Batılı güçler –başkomser Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde elbette- Libya’da yaşananlar için düzen ve istikrardan yana olduklarını açıkladılar evvela. Daha sonra –kafalarına saksı düşmesi sonucu sanırım- ne hesap ettilerse Fransa önderliğinde bir grup Libya’da yaşanan insan hakları ihlallerine dikkat çekerek Birleşmiş Milletler’in olaya müdahale etmesine ön ayak oldular. En nihayetinde en temel insan hakkı olan yaşama hakkı ihlal ediliyordu, Libya kuruldu kurulalı ilk kez(!) ve BM buna sessiz kalamazdı. Kalmadı da. BM’den geri kalmak istemeyen NATO da genişletilmiş insani müdahale ile Libya’daki göstericilere destek(!) verdi. Çok yönlü bir dış politikadan yana olan hükümetimiz bu olaylar karşısında sessiz kalamazdı elbette. Tamamen tesadüfi bir biçimde Orta Doğu’da yaşananlara verdiğimiz tepkiler ABD’nin tepkileriyle örtüşüverdi. Öyle ki Libya’da isyan başladığında başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinden düşmeyen düzen ve istikrar sözleri yerini son günlerde NATO operasyonuna yiyecek, giyecek ve sağlık yardımı gibi insani meselelerde destek verildiği ifadelerine bıraktı.

Orta Doğu’da bunlar oladursun, Uzak Doğu geçtiğimiz ay önce deprem, sonra tsunami ve nihayet nükleer tehlike atlattı. Aslında atlattı demek ne kadar doğru bilinmez, zira felaketin bilançosuna dair ne bir bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız. Japon kaynaklar tarafından 7.9 olarak açıklanan depremin büyüklüğü daha sonra ABD kaynakları tarafından 8.9 olarak bildirildi. Japonya’nın Sendai kentinin kuzeyinde denizde gerçekleşen depremin büyüklüğüyle ilgili açıklamalardaki bu değişiklik daha sonra kendisini depremin derinliği -20 ile 35 kilometre arasında değişen sayılar- ve etki alanıyla ilgili konularda da gösterdi. En azından Türkiye medyasında konuyla ilgili net bilgilere ulaşmak pek mümkün olmadı. Kesin olan bir şey depremin büyüklüğüne rağmen can kaybının az olduğuydu. Bu ise iç ferahlatan bir haberdi. Ta ki deprem nedeniyle –beklendiği gibi- oluşan tsunami haberi gelinceye dek. Dalga yüksekliğinin yer yer altı metreyi bulduğu tsunami esnasında sulara karışan evleri, araçları, dalgalardan kaçmaya çalışan fakat muvaffak olamayan insanları gördük. Hatta internette insanların ölümlerine tanıklık ettik. Tsunami sonrası ölü sayısına dair 1000 ile 4000 arasında tahminler bulunmasına rağmen 10000 civarında kayıp dolayısıyla bu sayının daha da artmasından endişe ediliyordu. Ölü ve kayıp sayısına dair endişe daha sonra bütün dünyayı saracak yeni bir endişeyle perçinlendi. Deprem ve tsunami sonrası zarar gören Fukuşima nükleer santralindeki reaktörlerin ısınması üzerine nükleer sızıntı tehlikesi baş göstedi. Santalin elektrik hatlarının zarar görmesi nedeniyle soğutma çalışmaları helikopterlerle yapılmaya çalışılsa da yeterli olmadı. Reaktörlerde meydana gelen patlamalar ve oluşan yangınlar kontrol altına alınıp günler sonra elektrik sağlanmasıyla soğutma işlemleri gerçekleştirilebilse de nükleer sızıntı dolayısıyla pek çok gıda malzemesi zarar gördü. Japonya’da bunlar olurken nükleer enerjinin geleceğine dair sorular pek çok ülkede kafaları kurcalamaya başladı. Türkiye’de kurulması planlanan iki nükleer santralin akibetine dair hükümetten geri adım gelmedi. Üstelik yapılan açıklamalar sayesinde nükleer tehlikenin mutfak tüpüyle, bilgisayar ve televizyondan yayılan radyasyonla eş tutulabileceğini öğrenmiş olduk.

Dışarıda bunlar olur ve ülke içindeki yansımalarıyla uğraşılırken bir anda hepsinin unutulmasına neden olan bir olay gerçekleşti. İbrahim Tatlıses, 14 Mart Pazartesi gecesi program çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Aracının önü kesilerek üzerine on bir el ateş edilen ve başına kurşun isabet eden Tatlıses günlerce yoğun bakımda kaldı. Saldırıda kullanılan silahın cinsi, Tatlıses’in Irak’taki yatırımları, yer altında(!) yıllardır süren husumetler derken ucu PKK’ya kadar uzanan dedikodular dolanmaya başladı saldırganlar hakkında medyada. Çok geçmeden Tatlıses’in yıllarca kavgalı olduğu, daha sonra göstermelik bir barış yaptıkları Abdullah Uçmak’ın olduğu bir grup göz altına alındı. Tatlıses’in yoğun bakımdan çıkması ile gazeteler ve televizyonlarda konuyla ilgili haberler azalıp yeniden Libya’da ve Japonya’da yaşananlar konuşulmaya başlandı.

Geçtiğimiz yıl yaşanan KPSS’de kopya skandalından sonra bir o kadar tartışmaya neden olan YGS’de şifre iddialarını konuştuk geçtiğimiz ay boyunca. 27 Mart Pazar günü gerçekleştirilen sınav sorularının yalnızca TRT’de yayınlanması dahi başlı başına tartışılması gereken bir konuyken –ki şahsen ben yeterince konuşulmadığını düşünüyorum- basına dağıtılan soru kitapçığını inceleyen Artvin’li bir avukatın şıkların belli bir sistemle kontrol edildiğinde doğru şıkka ulaşılabileceğini iddia etmesi ortalığı ayağa kaldırdı. Sayısal testlerinde cevap şıkları küçükten büyüğe doğru sıralanıp orjinal şıklarla karşılaştırıldığında yeri değişmemiş olan şık işaretlenirse soruların büyük çoğunluğu doğru cevaplanabiliyordu. İddia ortaya atılır atılmaz ÖSYM’de kadrolaşmadan cemaat bağlantılarına kadar pek çok şey konuşulmaya başlandı. Önceleri tartışmalara kulak tıkayan ÖSYM yetkilileri daha sonra artan baskılar üzerine bir açıklama yaparak meselenin işgüzarlık yapan bir basımevi çalışanın başının altından çıktığını ve olayda bir miktar acemilik olduğunu ifade etti. Açıklamaya göre basına dağıtılan soru kitapçığında doğru şıkların yerleri sabit tutularak diğer şıkların yerlerinin değiştirildiği için söz konusu karışıklık ortaya çıkmıştı. Ne ki bu açıklama, haliyle, tatmin edici olmadı. Mesele siyasete de sıçradı. Hükümet ÖSYM’nin arkasında dururken, muhalefet hükümeti yolsuzlukla suçladı. En yoğun tepki ise konudan en çok etkilenen kesimden, öğrencilerden geldi. Sınavın iptal edilip edilmeyeceği, iptal edilirse tekrar sınav yapılıp yapılmayacağı, yeni sınav yapılırsa benzer şeylerin yaşanmayacağının nasıl garanti edileceği, tüm bunlar bir yana sınav sisteminin ne kadar adil olduğu gibi pek çok sorusu olan öğrenciler sosyal paylaşım siteleri vasıtasıyla haberleşerek çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere gösteriler düzenledi ve ÖSYM’yi ve hükümeti protesto etti.

Bunların dışında yine gündemde kısa süreli fakat etkili bir yer tutan birkaç olay saymak gerekirse bunların arasına BDP’nin ana dilde eğitim, siyasi tutukluların serbest bırakılması, operasyonların durması ve seçim barajının kalkması için sivil itaatsizlik kararı alması, HSYK’nın atamaları sonucunda Zekeriya Öz’ün İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı olarak atanması ve özel yetkilerinin kaldırılması, 12 Haziran seçimleri için aday listelerinin hazırlanması sayılabilir.

Tercih Meseleleri

Ülkemizi günden güne kavuran sıcaklar, politika kazanını da oldukça ısıtmış durumda son zamanlarda. Fazlasıyla zengin olan gündem konularımızın içerisinden her akşam haber kanallarının ekranlarını üç ya da dörde bölerek aktardıkları kritik olayların üzerinde duracagız bu ayki sayımızda.

Askeri okul sınavlarında başarıya ulaşmış ve mülakat aşamasına çağırılmış genç, zeki ve çevik Türk gençlerinin aynı kıdemlerde olmayı  hayal ederek isimlerini ezberledikleri Genel Kurmay Başkanlarımızdan 26.sı Org.İlker Başbuğ 30 Agustos 2010 tarihinde görevini yeni seçilecek olan TSK personeline devredecek. Gelecek dönem Genel Kurmay Başkanının kararlaştırılması işlemi kamuoyu tarafından YAŞ olarak bilinen Yüksek Askeri Şura toplantıları ile gerçekleştirildi. İlk oturum sonucunda “Yaş” tahtaya basmak istemeyen hükümet üyeleri ve TSK mensupları (Genel Kurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, Milli Savunma Bakanı, Jandarma Genel Komutanı, TSK bünyesindeki Orgeneral ve Oramiraller, T.C.Başbakanı) uzun ve stresli bir mesaide buluşmuşlardı. 27. Genel Kurmay Başkanının belirleneceği ilk görüşmeler sürpriz bir şekilde sonuçsuz kalmış neticeyi heyecanla bekleyen Türk halkının ise aydınlanmayı bekleyen zihinleri tamamen karışmıştı. “Balyoz” davasının gümbürtüleri eşliğinde gerçekleşen bu görüşmenin yanı sıra Başbakanın Konutunda gerçekleşen özel görüşmeler ise haber kanallarından eksik olmayan stratejistler için kaçırılamayacak bir fırsata dönüşüp, yeni komplo teorileri üretmelerine zemin oluşturdu. Birçok komuta kademesinde değişikler olurken Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilmesi beklenen Org.Atila Işık’ın emekliliğini istemesi ise yeni bir polemik başlatmıştı. Onurlu bir ayrılıkm ıydı bu yoksa bir tepki mi? Sonuç olarak 1945 İzmir doğumlu Sebahattin Işık Koşaner Cumhurbaşkanı Gül’ün onaylaması ardından gelecek dönemin Genel Kurmay Başkanı olarak seçildi. Bir diğer tartışılan konu ise Jandarma Genel Komutanlığına getirilmesi  beklenen 1.Ordu Komutanı Hasan Iğsız Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün  ilgilendiği internet andıcı soruşturmasıydı. Hasan Iğsız da görevinden emekliliğini vererek TSK’dan ayrıldı. Güçlü ordu Güçlü Türkiye sloganını hatırlatarak ordumuza ve milletimize yapılan atamaların hayırlı olmasını diliyoruz.

Gelelim gündemin en temel taşlarından olan referandum meselesine. Referandum Başbakan Erdoğan tarafından milletin, 12 Eylülde eziyet çekmiş, göz göre göre ölüme götürülmüş gençlerin meselesi olarak ele alındı. Kimilerine göre ise onları göz yaşları içinde anmanın meselesidir aslında. Kulaklarımızın yeterince meşgul edildiği referandum sloganları il meydanlarından ve bazı taraflı  kanalların ekranlarından eksik edilmiyor. Önemli olanın zihniyet olduğunu savunan kesimin dinlemekten sıkıldığı bu sloganların esasında hiçbir etkisinin olmadığı da gayet açık. Bir çok kişi henüz içeriği konusunda yetersiz bilgilere sahip olmasına rağmen oy verdiği partinin kararını otomatik bir mekanizmayla kabul etmiş durumda. Hararetli tartışmalar ve bir sürü polemikle gerçekleştirilen seçim gezilerinde liderler birbirlerine hesap sormaktan hiç çekinmiyorlar. İki gruba ayrılan seçmen profiline baktığımızda son güne kadar mücadelelerine ve düşüncelerine meydanlarda oluşturdukları kalabalıkla seçim sürecinin ne kadar çetin geçeceği de aşikar. Tercihini hangi yönde kullanacağına karar veremeyen kesim ise her gün ayrı kuzeyi gösteren pusulalarından medet ummakta. Bir tahminde bulunmak gerekirse %56 ya %44 oranla ayrılabilir oylar. Amma velakin kesin sonuçları 13 Eylül sabahı tüm Türkiye öğreneceğiz.

Günden yazımızın son bölümünde ise karma ve magazinsel bir tutumla gündem konularını dile getirmek istiyorum. Şöyle ki;

Her yıl olduğu gibi pivot santrafor arayışlarını sürdüren 5 büyüklerde Spor Toto Süper Liginin başlamasına kısa süre kala Pasfotogolmaç  gazetesinden iyi haberler geldi. Taraftarların dört gözle beklediği transfer haberlerine hergün bir yenisini ekleyen gazeteye, boy polemiğini başlatan Manisasporlu ve Kasımpaşasporlu genç futbolcular önemli olanın boy değil soy olduğunu ayrıca takımlarındaki arkadaşlığın, soyun sopun yüksek derecede olduğunu ve iyi bir kamp dönemi geçirdiklerini ifade ettiler. Önümüzdeki referanduma odaklandıklarını söyleyen top cambazlarımız Brezilya’dan ithal edilen etlerin ise futbolun ve etin marka değerini etkilemeyeceğini düşünüyorlar. Mr.Yes filmini izleyerek motive olduklarını anlatan sporcularımız yargının üzerindeki baskıya değindi ve HSYK’yı da verecekleri kararlarda dikkatli ve özenli olmaları konusunda uyardı. Öte yandan Emekli Sandığı ve SSK’dan gelen haberlere göre havuzlu villalarına kavuşan emeklilerimizin alacaklarının gecikmesi nedeniyle villarını satışa çıkardıkları öğrenildi. İlk bakışta güçlü ve sağlam görünen Tunceli üzerinden gelen Gandi rüzgarlarının kısa süre sonra yurdun farklı kentlerinde hafifleyerek estiği ancak referandum sonuna kadar tamamen kaybolmayacağı bildirildi. Leman ve Penguen’in yakında siyasete girecekleri ise güçlü kaynaklardan alınan yeni bir bilgi. Güney Doğu Anadolu bölgesinden Ankara ve İstanbul haber ajanslarına geçilen bilgilerde ise bazı kesimlerin özerk bölgelerin oluşturulması konusundaki istekleri ve ‘Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin’ içinde çok başlılığın sağlanmasını isteyerek demokrasinin ne kadar acınası hallere düşürüleceğini gözler önüne serilmesi halk tarafından tepkiyle karşılandı.

Bu sıcak günlerde, kaynayan gündem kazanının içinde neler olup bittiğini  sergilemek için kaleme aldığım gündem yazımı, uzun saatlerce oruç tutulan Ramazan ayı bereketinin sofra ve gönüllerimizden eksik olmaması temennisiyle tamamlıyorum. Tüm okuyucularımıza ve Dünya alemine hayırlı ramazanlar diliyorum..

SİYASETİN KİRİNDEN DÜNYANIN KUPASINA

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesinde ülke siyasetinin anayasa tartışmalarına odaklandığından bahsetmiştik. Belki bu sayıda tartışmaların ne durumda olduğundan bahsedebilirdik fakat oylamaların yapıldığı günlerde öyle şeyler yaşandı ki kimse anayasa değişiklik taslağının akıbetiyle ilgilenmez oldu.

6 Mayıs’ı 7 Mayıs’a bağlayan gece Vakit gazetesinin internet sitesinde bir video “Deniz Baykal’ın seks kaçamağı” başlığıyla yayınlandı. İddiaya göre video Deniz Baykal’ın eski özel kalem müdürü, milletvekili Nesrin Baytok’la ilişkisi olduğunu ortaya koyuyordu. Bir anda bütün yayın organlarının dikkatini çeken video kısa süre sonra yayından kaldırılsa da tartışmalar devam etti.

Elbette beklendiği gibi olayla ilgili soruşturma başlatıldı ve Deniz Baykal cephesinden avukatlar aracılığıyla konunun sonuna kadar takip edileceği açıklaması geldi. Fakat pek çok kişinin asıl merak konusu olan ve sevenlerinin hatta sevmeyenlerinden bir kısmının bile beklediği yalanlama nedense sözü edilen iki kişiden de gelmedi. Görüntülerin gerçek olmadığı, muhtelif yerlerde montaj tespit edildiği iddiaları gelse de CHP cephesinden, bunlar videonun kimler tarafından ne amaçla servis edildiği ve Deniz Baykal’ın ne yapacağı tartışmaları arasında kaybolup gitti.

İlk soru hala cevabını ararken ikinci sorunun cevabı üç gün sonra geldi. Deniz Baykal 10 Mayıs Pazartesi günü CHP genel merkezinde yapmış olduğu basın toplantısında istifa ettiğini açıkladı. Bu bir tartışmanın sonu yeni bir tartışmanın başıydı. CHP’nin yeni genel başkanı kim olacaktı? İlk akla gelen isimlerden biri 2009 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul büyükşehir belediye başkan adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu idi fakat kendisi aday olmayacağını kesin bir dille bildirdi. Deniz Baykal parti örgütünün üzerinde uzlaşacağı bir adaya destek vereceğini söylerken bir yandan da geri dönebileceğinin sinyallerini vermeyi ihmal etmedi. Bu arada Baykal geri dönsün diye evinin önünde açlık grevi yapan insanların bulunduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Detayları bir kenara bırakıp kaseti ileri sararsak il başkanlarının pek çoğunun desteğiyle –muhakkak ki içlerinde en önemlisi İstanbul il başkanı Gürsel Tekin’in desteğiydi- ibre bir anda Kılıçdaroğlu’na döndü. İlk açıklamasının aksine CHP genel başkanlığını adaylığını koyan Kılıçdaroğlu seçime tek aday olarak girdi ve geçerli oyların tümünü alarak 22 Mayıs Cumartesi günü CHP’nin yeni genel başkanı oldu.

Mayıs ayının yarısı bu karışıklık içinde geçerken sonu tüm dünyada tepki çeken bir olayla geldi. İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı’nın önayak olduğu bir yardım kampanyası kapsamında Gazze’ye yardım götüren 6 gemilik filo 30 Mayıs’ta İsrail askerlerinin saldırısına uğradı. Filonun liderliğini yürüten Mavi Marmara gemisinde meydana gelen çatışmada –ki şahsen çatışma kelimesinin ne kadar uygun olduğundan emin değilim- ondan fazla sivil hayatını kaybederken pek çok kişi de yaralandı. (Maalesef yazıyı kaleme alırken yaptığım araştırmada ölen ve yaralananların son ve kesin sayılarına ulaşamadım. Söz konusu bilgi eksikliği için sizlerden özür diliyorum.) İsrail kanadından yapılan açıklama gemiye çıkan askerlerin saldırıya uğradığı, bir askerin silahının alındığı o nedenle gemidekilere ateş açıldığı yönünde. Fakat söz konusu askerlerin uluslararası sularda bulunan bir gemide ne aradığı –ki geminin uluslararası sularda olduğunu İsrail yetkilileri de kabul ettiler-, bir askerin (daha doğrusu eğitimli bir komandonun) silahını bir sivile nasıl kaptırabildiği ve en önemlisi bunun onca kişiye ateş açılmasını nasıl meşrulaştırdığı soruları nedense hiç dillendirilmedi yahut dillendirenler cevap vermeye layık görülmedi. Olay tüm dünyada geniş yankı buldu. Pek çok ülke İsrail’i saldırıdan dolayı kınarken ABD büyük ağabeylik görevini elinden geldiğince yerine getirdi. Türkiye İsrail’in özür dilemesi gerektiği konusunda ısrar ederken, Obama’nın Erdoğan’a meseleyi fazla eşelememesi yönünde tavsiyede bulunduğu iddiaları aldı yürüdü.

Haziran ayı boyunca en sık duyduğumuz haberler Şemdinli’den, Palu’dan, Halkalı’dan ve daha pek çok yerden gelen çatışma ve ölüm haberleriydi. (Halkalı’daki askeri otobüse saldırı olayını çatışmalar tabirinin içine almıyorum.) Atılan kurşunlar, patlayan mayınlar ve bombalardan geriye ölümler, acı ve gözyaşlarından başka ve daha fazla ülkemiz siyasetçilerinin kiri kaldı. Yaşanan ölümleri siyaset malzemesi olarak kullanmak adına başlatılan “çömelme” polemiği herhalde siyaset literatürümüze bir kara leke olarak geçecektir, bunları hatırlatacak vicdana sahip yeterince basın mensubumuz kaldıysa. Çatışmalarda hayatını kaybeden “insanları” sayıdan ibaret görmeyi abese iştigal görmeyen pek muhterem devlet büyüklerimiz Erdoğan’ın Gediktepe’de siperleri ziyareti esnasında dik durmayıp çömelmesini devlet meselesi haline getirdiler. Vay efendim bir başbakana çömelmek yakışır mıymış, yok efendim başbakanın boyu çok uzunmuş oturmazsa olmazmış, yok efendim ana muhalefet lideri Gediktepe’ye gider siperde dik dururmuş, aman da efendim arkasında durduğu siper boyu kadarmış… Uzadıkça uzar bu tartışmaların listesi. Bunca hır gürün arasında çözüme dair tek teklifin MHP’den gelmesini, onun da OHAL ilanı olmasını nasıl yorumlayacağımı ise hiç bilmiyorum. Kürt Açılımı diye başlayan, Demokratik Açılım adıyla devam ettirilmeye çalışılan ve en sonunda Milli Birlik Projesi’ne evrilen sürecin sonunda bunların yaşanması sürecin kötü yönetildiğine mi, içinin boş olduğuna mı, yoksa hepten yanlış bir fikir olduğuna mı delalet bunun kararını vermeyi sizlere bırakıyorum.

Yazıyı şimdiye kadar bahsettiklerimizden tamamen ilgisiz bir haberle bitirmek istiyorum. Haziran ayının tüm dünyada en çok konuşulan konusu herhalde 2010 Güney Afrika Dünya Kupası oldu. Pek çok insan kupa devam ettiği müddetçe kısa bir süre için dahi olsa her şeyi bir yana bırakıp sadece futbol izlemenin keyfini yaşadı. Bendenize göre sıkıcı başlayan kupa –ki bana katılan pek çok kişi olduğundan eminim- ikinci tur itibariyle seyircilere bir hayli heyecan yaşattı. Almanya 2006’nın iki finalisti İtalya ve Fransa ilk turda elenirken erken final olarak lanse edilen ikinci tur maçında Almanya İngiltere’yi dört golle geçti. 2008’in Avrupa şampiyonu İspanya kötü başladığı kupada yavaş yavaş ısınarak finale kadar yükseldi. İspanya finale yükselirken yarı finalde Almanya ile karşılaştı ki o Almanya ikinci bir erken final olarak yansıtılan çeyrek final maçında Arjantin’e de leblebi gibi dört gol atıvermişti. Diğer yanda sessiz ve derinden gelen Hollanda çeyrek finalde Brezilya’yı eleyerek bir anda dikkatleri üzerine çekti ve yarı finalde Uruguay’ı saf dışı bırakarak finale yükseldi. Bu satırlar yazılırken henüz üçüncülük maçı ve kupa finali oynanmadığı için yeni şampiyonunu burada bildirmem maalesef mümkün olmuyor. Onun yerine gönlümün şampiyonundan bahsederek konuyu kapatmak istiyorum: Gana. Kupa boyunca izlediğim tüm maçlar içinde bana en çok keyif veren oyunu bu güzide takım oynadı. Yılmadan, çok koşarak, baskı yaparak oynayan Gana çeyrek finalde gerçekten şanssız bir şekilde Uruguay’a elenerek kupaya veda etti.

Ben de bu sayı için sizlere veda ediyorum. Önümüzdeki bir ay boyunca memleketimde tüm haberlerden uzak olacağım. Bu nedenle bir sonraki sayımız için Gündem Takibi köşesini yazmaya talip biri varsa şimdiden ufak notlar almak isteyebilir. Alacağınız haberlerin benim verdiklerimden daha güzel olması dileğiyle…

TECAVÜZLER, CİNAYETLER, BİRAZ DA SİYASET

Merhabalar sevgili okurlar,

Bu yazıya mektup havasında başlamak istedim zira söyleyeceklerim var. Derslerden başımı kaldırmamam gereken bir dönemde belki baharın da verdiği rehavetle hiçbir şey yapamadığım bir zaman diliminde kaleme alıyorum bu yazıyı. Hal böyle olunca yazarken atladıklarım, yorumlarken saçmaladıklarım olursa affınıza sığınıyorum. Elbette yazıyı hazırlayıp öylece bırakmayacağım fakat düzeltmeler yapacak olsam da yayınlamadan önce yazının ruhuna sinen o havayı dağıtamam herhalde.

Bu açıklamanın ardından bu ayın meselelerine gelelim.

Geçtiğimiz sayının Gündem Takibi köşesini hazırlarken Amerika Birleşik Devletleri’nde Temsilciler Meclisi Ermeni soykırımı iddialarına dair yasa tasarısını oyluyordu. Bunu o yazımızda yazmış fakat sonuçlar için bu sayıdaki yazıyı işaret etmiştik. Sözümüzü tutuyor ve konuya kaldığımız yerden devam ediyoruz. ABD Temsilciler Meclisi tasarıyı 22 ret oyuna karşılık 23 kabul oyuyla onayladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi tasarı onaylanmasının ardından Genel Kurul’da görüşülüp kabul görmedikçe Türkiye açısından değişen net bir şey olmayacak. Bir anlamda sembolik önemi olan bu onaylama yine de Türkiye’nin diplomatik trafiğini hızlandırdı. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı ve başbakanlık yazılı bir açıklama ile onaylamadan üzüntü duyulduğunu ve tasarının kınandığını bildirdi. Tasarının Genel Kurul’da görüşülüp görüşülmeyeceğine dair bir gelişmeyse henüz olmadı. 24 Nisan’da ABD Başkanı Barack Obama’nın yaptığı açıklama ise kimseyi tatmin etmedi. Türk tarafı açıklamada soykırım ifadesi kullanılmasa da metnin ağır bir dili olduğunu söylerken Ermeni diasporasına göre Obama sözünü tutmadı ve Ermeni soykırımı ifadesi yerine Büyük Felaket ifadesini kullanarak yan çizdi.

ABD’de bunlar olurken Temsilciler Meclisi’ndeki oylamadan tam bir hafta sonra 11 Mart’ta İsveç Parlamentosu 1915 olaylarının soykırım olduğuna dair tasarıyı kabul etti. Tasarının kabul edilmesinin ardından ABD örneğinde olduğu gibi Stockholm Büyükelçisi Zergun Korutürk geri çağrıldı. Ayrıca Erdoğan’ın kısa süre zarfında gerçekleşmesi planlanan İsveç gezisi de iptal edildi.

Dışarıda Ermeni tasarılarıyla boğuşuladursun içerde de anayasa tartışması aldı yürüdü iki sayımız arasındaki zaman zarfında. AKP’nin meclise anayasanın birkaç maddesinde değişiklik önerilen bir paket sunacağı konuşulmaya ilk başlandığını andan itibaren mesele gündemi meşgul ediyor. Son söylenecek şeyi en başta söyleyip daha sonra taslağa dair tepkilere geçmek istiyorum. Anayasadan bir maddenin çıkarılmasını, anayasaya üç geçici maddenin eklenmesini ve çeşitli değişiklik önerilerini içeren toplam 23 maddelik anayasa değişiklik talebinin ilk tur oylamalarına 410 milletvekili katıldı ve oylamadan 333 kabul, 73 red, 2 çekimser ve 2 boş oy çıktı. Sizler bu satırları okurken ikinci tur görüşmeler devam ediyor yahut sonuçlanmış olacak. İkinci tur oylamadaki sonuca bağlı olarak anayasa taslağı bütün halinde halkoyuna sunulabilir.

Gelelim siyasi partilerimizin anayasa taslağına tepkilerine. Taslak her ne kadar Anayasa Komisyonu tarafından hazırlanmış olsa da değişiklik taleplerinin AKP’ye ait olduğu ortada. Hal böyle olunca parti, memurlara toplu sözleşme hakkından siyasi parti kapatmaya, askeri ve sivil yargı reformundan bilgi edinme hakkına kadar geniş bir yelpazede değişiklikler içeren değişiklik taslağının tam destekçisi. CHP her zamanki omurilikten tepki verme alışkanlığıyla daha taslağın içeriği belli olmadan hiçbir görüşmeye açık olmadığını ifade etti. Nitekim tasarı mecliste görüşülürken tartışmalara katılan CHP’li milletvekilleri oylamada yerlerini almadılar. MHP oylamalarda iki fire vererek tasarıya ret oyu verdi. BDP beklendiği gibi belli şartlar altında tasarıyı görüşebileceğini açıkladı ve beklendiği gibi (en azından benim beklediğim gibi) bu şartlara gülünüp geçildi. BDP de CHP gibi görüşmelere katılırken oylamaya katılmadı.

Efendim, hayli can sıkıcı üç haber vermeden önce bir meseleye daha değinmek istiyorum. 11 Nisan Pazar günü 1 milyon 500 binin üzerinde öğrenci Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girdi. Puanı hesaplanan 1 milyon 473 bin 337 adaydan 14 bine yakının sıfır çekmesi sınav sonuçlarının belki de en dikkat çekici yanıydı. Sınav sonuçlarına göre 1 milyon 233 bin 580 aday ikinci aşama sınavı olan Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazandı.

Gelelim pek can sıkıcı üç haberimize. Bu köşeyi takip edenler böyle haberleri verirken ne kadar zorlandığımı biliyorlardır. Zaman zaman kendimi ifade edecek kelimeleri bulmakta o denli zorluk çekiyorum ki klavyenin başına geçtiğim için lanet ettiğim oluyor. Hatta olabildiğince kısaca yazıp bir an evvel bu kabustan uyanmak istediğim oluyor. Yine de yerine getirilmesi gereken görevlerimiz var ve iyi kötü vermek zorundayım bu haberleri sizlere.

Siirt’te iki öğrenci kız kardeşin başına gelenler ve halkın olaylara tepkisi geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan konularındandı. İki kız öğrencinin tecavüze uğradıklarına dair savcılığa şikayette bulunmasıyla başlatılan soruşturmada okulun müdür yardımcısından sınıf arkadaşlarına, tanınmış esnaftan asker ve polislere kadar yaklaşık yüz kişinin kız kardeşler dahil yedi kişiye iki yıl boyunca tecavüz ettiği ortaya çıktı. 10 Nisan günü yargıya intikal eden olayda gözaltına alınan 25 kişiden 16’sı tutuklandı fakat on gün boyunca Siirt’ten dışarıya konuyla ilgili tek kelime çıkmadı. İki yıl boyunca bütün çevre halkın bildiği bu tecavüz olayları örtbas edildiği gibi yargı süreci de hem gizli soruşturma bahanesiyle hem de vatandaşların konunun üstünü kapatmaya çalışmasıyla gizlendi. Hürriyet gazetesinden Gülden Aydın’ın ülke gündemine taşıdığı olayın Siirt’in adı kötüye çıkmasın diye saklanmaya çalışıldı. Onca insanın yedi kıza tecavüz etmesini namussuzluktan saymayan hatta tecavüz için kendilerinde hak görenler illerinin adının çıkmasını namus meselesi haline getirip gıklarını çıkarmadılar.

Bu olayın yankıları İzmir’deki cinayet vakalarının çığlığına karışmış devam ederken bu defa Pervari’den yine bir tecavüz olayının sesi yükseldi. Geçtiğimiz yıl sekiz ilköğretim öğrencisi iki ve üç yaşlarındaki iki çocuğa/bebeğe topluca tecavüz edip birini öldürdü birini de öldü sanarak bıraktı. Çıplak fotoğrafını çekerek tehdit ettikleri bir kız öğrencinin kuzenleri olan iki yaşındaki erkek çocuğu öldü zannederek dere kenarında bırakan sekiz kişi üç yaşındaki kız çocuğunu boğulduğundan emin olduktan sonra derenin üst kısmındaki havuz kenarında bıraktı. Çocukların ailelerinin kayıp ihbarında bulunmasının ardından başlayan soruşturmada çocukları sekiz kişiye götürenin kuzenleri olduğu ortaya çıkınca olay aydınlandı. Gelin görün ki bir yıl önce olan bu olaylar neticesinde sekiz öğrenci de ceza almazken meselenin aileler arasında karşılıklı anlaşmayla sonlandırıldığı ortaya çıktı. Tam bu noktada Pervari belediye başkanı İsmail Bilen’in açıklaması ve sonrasında ettiği özür meselenin başka vahim bir tarafını teşkil etti. Bilen, Pervari’nin küçük bir ilçe olduğunu, herkesin birbirini tanıdığını ve meselenin aileler arasında anlaşılarak kapatıldığını söyledi. Sonrasında yanlış anlaşıldığını söylediği ve özür dilediği açıklamasındaysa –bana göre- özrü kabahatinden beterdi. Zira Bilen, kapatmak kelimesinin yörede unutmak kelimesine karşılık geldiğini, eski bir olay olduğu için meseleyi unuttuk demek istediğini ve Pervari’de devlet yokmuş izlenimi vermek istemediğini söyledi. Acı olanın tecavüz ve cinayet olduğunu değil de devletin yok sayıldığının zannedilmesi olduğu kanaatindeki insanlara diyecek söz bulamadığım için meseleyi burada noktalamak istiyorum müsaadenizle.

Üzücü haberlerin sonuncusu ise İzmir’den. İzmir üç gece üst üste işlenen üç cinayetle sarsıldı geçtiğimiz günlerde. İlk önce 24 Nisan Cumartesi gecesi bankacı Esra Yaşar Balçova’da, ertesi gece yine Balçova’da ve önceki cinayetin işlendiği caddenin hemen yan sokağında İzmir Ekonomi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Selen Ayla ve 26 Nisan Pazartesi’yi 27 Nisan Salı’ya bağlayan gecenin sabahında Konak’ta travesti Mustafa Has başlarına ateş edilerek öldürüldüler. İzmir’de hem korku hem de öfkeye neden olan cinayetlerin katil zanlısı 28 Nisan Çarşamba sabahı Bodrum’da yakalandı. (Defalarca ara vererek yazmama rağmen bu üç meselenin kaleme alınış aşaması beni hayli yıprattı, bu nedenle tüm okurlardan özür dileyerek burada susuyorum.)

Son bir not olarak ulusal basının yayın ahlakı konusundaki yüzsüzlüğünün ve düşüncesizliğinin bu üç olayda da çeşitli şekillerde ve defalarca tekrarlandığını ve buna son verecek hamlelerin yapılmasının zamanının gelip geçtiğini söylemek istiyorum.

Bir sonraki Gündem Takibi köşesinde iyi haberler okumanız dileğiyle…