Kategori arşivi: Naçizane

Hukukun Mağduru Bir Hukukçudan Mektup

Ben Avukat Metin Kalan.06.06.2017 tarihinde, İzmir’de avukatlara yönelik yapılan bylock operasyonunda gözaltına alındım. Hala Şakran T tipi cezaevinde tutukluyum. Sağlığımı, itibarımı, aile düzenimi, kariyerimi kaybettim. Tam 7 aydır, ne herhangi bir cemaatle ne de fetö terör örügütü ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Avukat arkadaşlarım, eşim ve ben, hukuk kuralları işlesin, Devlet eli ile birkaç saat içinde toplanabilecek bylock içeriği ve telefon incelemesi delilleri getirilsin, bu yapılmıyorsa adli kontrol şartı ile tahliye kararı verilsin diye dilekçeler veriyor, görüşmeler yapıyoruz.
Size, suçsuz olduğumu bilmenin özgüveni ve bu yaşadığım kabusun ünlü “PARDON” filminin finali gibi biteceğini bilmenin öfkesi ile kısaca hikayemi anlatmak istiyorum. Okumanız ve sesimi duymanız dileği ile…

“ Canı cehenneme/ rahat uyuyanın. / Kapısını örtenin/ perdesini çekenin./ Yüreği yalnız kendi ile dolu olanın./ Duvarları ancak çarpınca görenin./ Canı cehenneme / başkasının yangınıyla/ evini ısıtıp yemeğini pişirenin.” Ş.Erbaş.

06.06.2017 günü sabah 06.30 sularında evime gelen TEM polisleri arama yaptı. Ben ve avukat olan eşim, uygulamayı bildiğimizden gerekli prosedür çabuk tamamlandı ve evde herhangi bir suç delili bulunmadı. 6 yaşındaki oğlum Metehan ve 3 yaşındaki oğlum Bilgehan’ı yataklarında uyurken öptüm ve götürüldüm.
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade verirken kendimden çok emin bir şekilde soruları yanıtlamaya hazırdım. Ama; – Telefonunda bylock tespit edildi.
Ben:- İmkansız, olamaz, ben bilmez miyim telefonumda ne yüklü olup olmadığını
-Bu kesin bilgi, 19.08.2014 tarihinde yüklemişsin.
Ben: – Yok, ben böyle bir programın varlığını ilk kez 15 Temmuzdan sonra basından duydum; peki ne konuşmuşum, kime mesaj göndermişim, nasıl bir şey bu
– Onlar araştırılacak, sen şimdi terör şüphelisisin. Ne biliyorsan anlat, etkin pişmanlıktan yararlan, isim ver, başka türlü imkanı yok kurtulamazsın bu işten.
– ……..

2013 yılında, ekonomik zorluklar nedeni ile, mal sahibi olduğum ofisime gider ortağı almışım. Akabinde 17-25 Aralık süreci gerçekleşince, gider ortağının cemaat faaliyetleri ortaya çıkmış, ben de yolları ayırmışım. İşte bu sekiz- on aylık sürede büroya giren çıkan kimi gördüysem anlattım. Zaten başka bildiğim bir şey de yok.
– Yok, bu isimleri zaten biliyoruz, bize yeni isimler vermen lazım
Ben: – Bilmiyorum başka bir şey, nereden bileyim ,iftira mı atayım…
Saatler süren ifade, benim başka bir şey bilmediğime kanaat getirdiklerinde bitti. Sonra prosedür olarak Savcılığa, oradan Sorgu Hakimliği’ne sevk ve tutuklama.
19.08.2014 tarihinde bylock yüklendiği tespit edilen telefonumu, yenisini aldığım için çocuklara oyun oynasınlar diye vermiştim. TEM’deki ifade sırasında hemen bu telefonu incelenmesi için tutanakla teslim ettik ve aradan geçen 7 ayda hala bir inceleme raporu çıkmadı. Biz telefonun imajını alıp özel bir yerde inceletelim istedik ve buna ilişkin dilekçelerimiz olduğu halde henüz bu taleplerimize de bir yanıt alamadık. Bundan sonraki adımımız, teslim alındıktan sonra re’sen imajının verilmesi gereken telefonun, taleple dahi imajının verilmediği gerekçesi ile ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmak olmalı ama böyle bir hareketimizin raporun gelişini daha da geciktirmesi ihtimali endişesi taşıyoruz.

İlk duruşma 31 Ekim 2017 tarihinde yapıldı. Savcılık ve sonrasında İzmir 17.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenilmesi üzerine dosyaya gelen yazı cevapları kısaca şöyle:
– MHP Bornova ilçe başkan yardımcılığım ve il delegeliğim dolayısı ile MİT tarafından hakkımda düzenlenmiş kişisel dosyada cemaat/ fetö bağlantısı yoktur bilgisi.
– Bankalar Birliği’nden fetö bağlantılı olduğu bilinen Bank Asya ve diğer finans kurumlarında hesabı yoktur cevabı.
– Dernekler Masasından, fetö ile ilgili herhangi bir dernek üyeliği yoktur yanıtı.
– Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, benim, eşimim ve çocuklarımın, fetö ile bağlantılı herhangi bir okulda okumadığımıza ilişkin cevap
– Ayrıca, Savcının gösterdiği bir tanık ve bir diğer gizli tanık da, benim fetö ile herhangi bir ilgim olmadığını, örgüt faaliyetlerine ilişkin herhangi bir toplantıya katılmadığımı, fetö mensuplarına ait dava ve işlere bakmadığımı, fetö yöeticisi olmakla suçlanan kişi ile sadece gider ortaklığı ilişkimin bulunduğunu ve bu ilişkinin de 17-25 Aralık sürecinden sonra sona erdiğini anlattılar.

Neticede gereği düşünüldü; bylock için yapılan araştırmaya yönelik Siber Suçlar Bürosu, Kom ve BTK’ya yazılan yazı cevaplarının beklenmesine ,TUTUKLULUĞUN DEVAMINA, bir sonraki duruşmanın 26.02.2018 tarihine bırakılmasına…

Mahkemece her ay yapılan bütün tutukluluk incelemelerinin, Mahkeme kaleminde düzenlenip imzaya verilmiş tek satırlık devam kararları olduğunu, yazdığımız tutukluluğa itiraz dilekçelerinin gerekçesiz olarak reddedildiğini anlatmama gerek yoktur.10 kişi kapasiteli koğuşta 25 fetö şüphelisi ile yaşamaya MAHKUM EDİLDİM. Tutukluluk halim, artık bir güvenlik tedbiri değil, peşinen çektirilen bir ceza. Bütün imkanları elinde olan Devlet, birkaç saat içinde sonuca ulaşabilecek teknik inceleme sonucunu 7 aydır dosyaya getiremiyor ve bunun için beni tutuklu olarak alıkoyuyor. Toplanmış tüm deliller lehime, fetö ile hiçbir bağlantım yok. Zaten avukatlık mesleği kripto olmaya uygun bir iş de değil, aksine yıllarca fetö içerisindeki avukatlar cemaat bağlantılarını ön planda tutarak, gösterek iş yaptılar, para kazandılar. Örgüt yöneticisi olmakla yargılanan gider ortağımın bylock kayıtları gelmiş, bendeki tespit tarihinden üç ay sonra yüklemiş ve ne listesinde, ne mesajlarında hiçbir yerde benim adım geçmiyor. Ortalama bir zekaya sahip herkes, fetö ile hiçbir bağlantısı olmayan bir avukat olan benim, örgüt yöneticiliğinden yargılanan kişilerden üç ay önce bylock kurup da ne yapacağımı sorgular, bu işte bir hata olduğunu anlar ve şüpheden sanık yararlanır temel ilkesine yakışır bir kanaate varır.
Belki de, 15 yılık meslek yaşantım boyunca müvekkilim olan sanıklar için yaptığım sayısız tutukluluğa itiraza, Mahkemece incelenmeden, gerekçesiz, iki satırlık hazır red kararları yazılmasının karşısında durmadığım, sistemdeki bu hukuksuzlukla savaşmamış olmamın bedelidir bu mağduriyetim. Ama biliyorum ki, bugün benim hakkımda vicdanları ile karar vermeyen hukuk insanları da yarın bu hukuksuzluğun mağduru olacaklar.
MOR BEYİN aplikasyonlarının bylock tespitinde hataya neden olduğu ortaya çıktı ve bu aplikasyonlardan bazılarını kullandığımı bildiğim için hazırlanan listede kesinlikle telefon numaramın yer alacağını düşündüm. Bu arada, bylock programının kurulması, kullanılması ile ilgili bilgileri öğrendikçe, öyle rastgele hata ile kurulabilecek bir program olmadığını da öğrendiğimden, hakkımda yapılan tespitin yanlışlığından o kadar eminim ki, listede numaramın yer almamasının açıklaması, yapılan ayıklamanın da eksik olduğunu göstermektedir diyebilirim.
Yıllardır, hakim ve savcı olmak için,adli ve idari hakimlik savcılık sınavlarına katılırım, hiçbirini kazanamamıştım. Gözaltına alınmamdan üç gün önce 03.06.2017 tarihli Avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavını kazandığımı cezaevinde öğrendim. Belki de Fetönün kopya skandallarından temizlenmiş olarak yapılan ilk sınavda başarılı olmak da, fetö üyesi olmakla suçlanan ben için acıklı bir başka durum.
Hayatım boyunca, milliyetçi bir dünya görüşü ile, ülkem ve ailem için yaşadım. Ben Türk’üm ve bu vatanın insanı, aynı zamanda sahibiyim. Birilerinin terörist demesi ile vatan haini olmam. Eğer, benim herhangi bir fetö bağlantım var ise, artık bunun delillerinin ortaya konulmasını istiyorum. Ben kendimden, vatanseverliğimden, milliyetçiliğimden eminim; peki bana teröristsin, vatan hainisin diyenler neye dayanarak söylüyor bunu. Yarın bu topraklar için can vermek gerekirse, renkli pasaportları ile ilk uçağa binip kaçacak olanların, bugün benden en temel vatandaşlık hakkım olan özgürce yaşama hakkımı çalıyor olmaları kanıma dokunuyor. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış atasözünü de bizzat yaşamış sayıyorum kendimi.
Kararlardaki “tutukluluğun devamına” cümlesinin, gerçek hayattaki geri döndürülemez, telafisi mümkün olmayan karşılığını da anlatmak isterim;
43 yaşındayım, insülin kullanmamı gerektiren diyabet hastalığım var. 7 ayda 40 kilo civarında kaybettim. Diyabete bağlı başka sağlık sorunlarım da var. Cezaevi şartlarında sağlığım kontrol altında değil.
Tesadüfen değil, düşünerek, bilerek, ataları gibi vatana millete bağlı ve yararlı bireyler olsunlar diye adlarını Metehan ve Bilgehan koyduğum iki oğluma, benim Ankara’da çalıştığım için eve gelmediğimi söyledik. İki ayda bir, çamaşırlarına kadar aranıp yanıma geldikleri açık görüşlerde 40 dakika sarılabiliyoruz. Görüş odasını kafeterya sandıkları için onlara kantinden bisküvi, meyve suyu alıyorum. Süre bitince uçağa yetişmem gerektiğini söyleyip sözde Ankara’ya dönüyorum. “Metin uçak aprona girdi” diye seslenen gardiyana bakarken, “hayat güzeldir” filmi geliyor aklıma; bu çocuklar için güçlü olmak, o lanet gözyaşlarımı tutmak, en beyaz yalanı söylemek zorundayım diyorum ve küçük oyunumuza devam ediyorum.
6 yaşındaki oğlum Metehan, üstün yetenekli tanısı ile üç yaşından beri okuyup yazıyor, işlem yapıyor, geometri seviyor, piyano çalıyor, İngilizce, Fransızca,İspanyolca biliyor. Bu yıl, Tüzyeksav tarafından yapılan değerlendirme testinde de “parlak zeka” tanısı konularak okula kabul edildi. Ben evden ayrıldıktan sonra, çocuk depresyonu,kaygı bozukluğu teşhisi ile psikolojik yardım almaya başladı.
3 yaşındaki oğlum Bilgehan, dışarıda bir baba ile çocuğunu görünce yanlarına gidip “benim de babam var, işe gitti gelecek.” Diyormuş.
Yanıma aldığım fotoğaflarına bile bakmaya dayanamıyorum. Bunları yazarken boğazım düğümleniyor. Sanırım bu haksızlığın en acıtan yanı ayrılık.
Eşim avukat olduğu için işleri takip etse de, pek çok müvekkil kaybetti. Bu arada devam eden Banka kredilerinin taksitleri, kredi kartı borçları için tüm ekonomik birikimimizi de harcadı. Ofisimizi kapattı, çocukları devam ettikleri okuldan alıp daha ucuz bir okula gönderdi, kirası daha ucuz bir eve taşındı. Sadece benim değil, ailemin de yaşamı alt üst oldu. Biz bu bedeli ne için ödüyoruz?
Türk Milleti bir vücutsa ,ben belki tırnağıyım. Herkesin bilmesini isterim ki, Türk Milletinin tırnağı sökülüyor. Gözlerinizi, kulaklarınızı kapatmayın, acımı duyun. Yarın bu hukuksuzlukların mağduru olduğunuzda, uyuşmuş bir bedenin acı hissetmeden sökülen tırnağını öylece izlediğini siz de göreceksiniz. Lütfen benim duyuramadığım sesim olun; Özgürlük ve Adalet istiyorum.

Saygılarımla.
Metin Kalan

BETA MİSALİ

Beta balıkları genelde acımasızca bardakta beslenir. Bahane olarak da 5 saniye sonra unutuyor denir.  5 saniyede unutması her başlangıç da aynı ıstırabı çektiği gerçeğini değiştirmez.

İnsan da bazen bir Beta balığına dönüşebiliyor hayatında. Mesela sürekli bastırılmış bir kişi(oraya gitme yasak,onu yapma zararlı…) kişi değil artık oda bir Beta balığı. Atılan küçücük yemle bile mutlu olabilecekken bazen yemini vermeyi unuttuğumuz Beta balığı. Küçücük fanusa tıkıştırılması yetmezmiş gibi suyunu temizlemeye üşendiğimiz Beta balığı.

Hem ölmesini istemeyip hem yaşama sevinçlerini almayın,insanların da balıkların da. Sadece nefesle yaşanmaz.

Zamanda Eriyen Aşk

Yokluk ile varlık arasında bir hikaye yaşamımız..Efsanelerin millileştirilmiş aşkların, özdeyişlerin ötesine gizlenmiş yarım varlık türünde  sevgi yontucularının serzenişi.

Hep söylenir durur zaman, bitirilmeye yüz tutmuş günlerin geri dönüşü olmayacak her şeyin çıkar yolu o hep yokken karşımızda belirir diye. Bense ne çağa uygun ne yerleşik bir düzende, konar göçer bir ruhla dolanmaktayım bu şehirde..Kendi yağmurlarımı süzüyorum hüznün imbiğinden içime yağan dışarı ise tebessüm gibi yakıcı sıcağımla doluyorum gönüllere.

Eğer su gibi yolunu buluyorsa hayat bize sunduklarıyla; bir ödül de zamana vermek gerekir.

Geçmiş zaman şarkılarını bize umutla hatırlattığı için.

 

Aşk kadar başına taş düşsün derdi bir arkadaşım. Başta anlam verememiştim söylenilene. Kulak ardı yapmam gereken onca şey varken şimdi diyorum ki niye?

Cağlayanlar oluşturuyor köpük köpük sensizlik. Kimine göre ölüm gibi bir temizlik,  senden ayrılmak. Zamanı seviyordum seninle akıyor diye seni seviyordum zamanı unutturuyor diye.

Oysa iki kişilik bir oyun perdesi değilmiş kapanan, zamanın konvoyunda akıp giden yolun hüzünlü bileşenleriymişiz. Bir ihtiyacı varsa demekten alıkoyun kendinizi. Tedariklidir ayrılmasını bilen, susmak yenilgidir ben de yazıyorum. Aşk kadar yalnızlık düştü başıma,

İki toplayıp bir yazıyorum, yenilgilerden kendimi alamıyorum.

Düşlerimin Prensi

Seni düşünmek çok, çok önemli bir görev… Yazı yazmak, kitap okumak, uyumak, saçlarını taramak, gökyüzünü seyretmek gibi bir şey… Her tavrını; ellerinin başına değişini, yüzünü saran o gergin bekleyişi, yürüyüşünü, bakışını, parmaklarınla oynayışını ve tebessüm edişini… En çok tebessüm edişini…Ve  sonra seninle birlikte gülümseyebilmek… Çok önemli bir görev…

Uzak olduğunu bildiğim halde… Oysa herkesten daha yakınsın bana… Bunu bilerek… Kimselere aldırmadan… Neden (?), nasıl (?) bilmeden, seni düşünmek… Aldığım her nefeste hakkın olduğunu bildiğim bir güne uyanırken, her anında pay sahibi olmam gerektiğini hatırlayarak yürümek, günün batan seyrine doğru… Ellerimde yaşam arzumu saklamak ve sana sunabilmek…

Olamadığın halleri değil, olabildiğin her hali düşünmek… Seni yalnızca sen olduğun için… Yalnızca benim olduğun için… Tasımı, tarağımı toplayıp yanına geleceğim günü; yeni taslar, taraklar alacağın günü… O hayallerin ötesinde, içinde yalnızca sen olduğun için güzel, evceğizimi düşünmek… Sonra o tebessümün geliyor sahneye… Bir insan nasıl bu kadar güzel gülebilir, hayret!

Bana bu ömrü veren Allah’a hamdolsun… Bu görevi bir hayat gayesi sayıp hep seni düşünebilir insan… Yalnızca seni araştırmaya adayabilir ömrünü… Her insan bir dünyaysa eğer içinde sakladığın o yılları, bağları, bahçeleri, denizleri, dağları, ovaları… Olabildiğin her şeyi, her yeri düşünebilir insan… Yalnızca seni düşünüp sen olabilir insan…

O insan ki bir ben olabilse… Gerisini bir de sen düşün… Düşün ki o insan ben olabilse; düşün ki elinde bavulu yola düşmüş bile… Sana düşen yalnızca, tebessüm etmek… Olduğun yerde rahat etmek bir de… Gerisi  görev sınırlarımla benim aramda. Merak etme her şey düşlerden daha güzel olacak Allah’ın izniyle…

BEYNE NASIL FORMAT ATILIR?

            Beyne format atılır mı? Bu nasıl olur? Aynı senin sorduğun gibi bu soruyu kendime sormuştum. Beyne format atılabilir mi ki? Ney yani kafamızı bir yerlere çarptırıp zeka kaybına uğramamız, daha sonra da boş zekayı tekrardan doldurmamız mı gerekiyor? Nasıl olacak bu iş?

            Sevgili okurum, öncelikle beyin  hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılması mümkün değil. Zaten format dediğimiz olay da tamamen silmek ya da format sonrası boş bir belleği sıfırdan doldurmak da değil. Bir bilgisayara bile format attıktan sonra bazı bilgiler geri getirilebiliniyor. Bu da bilgisayar belleğinde bile bilgilerin unutulmadığını ve tamamen silinmediğini, silinse bile kısmen silindiğini bize gösteriyor. O zaman sürekli format atmanın da bir anlamı yok.

            Aslında format atmamızdaki temel amacımız her şeyi sıfırlamak, resetlemek, yeniden başlamaktır. Ama hiçbir format atma işlemi sıfırlama yapmadığı gibi sıfırdan da başlatmaz. Format sonrası belli bir kalıp belleğe yüklenir ve bu yüklenen kalıpla yeniden başlanmış olunur. İnsan ve hayvan beyinlerine gelince, insan beyni hayata sıfırdan başlar, hayvan beyni belli şeylerin Allah tarafından yüklü olduğu bir kalıp bilgi ile başlar ve bu yüzden hayvanlar dünyaya gelir gelmez yürümeyi bilir, yüzmeyi bilir. İnsan beyni yaşayarak öğrenir, hayatı tecrübe edinir, hayvan beyni çok az tecrübe edinir ve ilk başta yüklü olan kalıp bilgisine de pek bir şey eklemez. Yani bu farklardan yola çıkılarak insan beynine format atılamayacağını söyleyebiliriz.

            Bu beyne format atma konusunu da nerden çıkardın diyebilirsin. Aslında koynu ben değil bndan yaklaşık dört sene kadar önce “Beyin Gücü” adlı dergi çıkartmıştı. O zamanlar dergiyi takip ediyordum. Derginin son çıkan sayısını aldığımdan her insanın dikkatini çekebileceği gibi benim de dikkatimi çeken bir başlık gördüm. “Beyne Format Atılır mı?” bu başlık aynı zamanda derginin orta yerinde “Ayın Konusu” diye yayımlanmıştı. Merakla ön sayfaları es geçip, orta sayfayı açıp oradan dergiyi okumaya başladım. Okumaya başladım ama benim yazımdaki başlık gibi başlığı attıktan sonra konudan uzak şeylerden bahsedilmeye başlanılmamış bir yazı gördüm. Hevesim kırılmasın diye kendimi avutmaya başladım, herhalde bir sonraki paragrafta konuya girer diye söylenip durdum. Bir paragrafı okudum, bir tane daha ve bir tane daha, sonunda “Ayın Konusu”nun son bulduğunu gördüm ve kendime yazının başında olduğu gibi soru sordum: “Beyne format nasıl atılır ki?” Sevgili yazar nasıl bir başlık atmış dedim kendi kendime. Bu düpedüz insanları kandırmaktan başka bir şey değil dedim. Sonra bu yazara bir e-posta attım. Dedim ki: Sevgili yazar, ben derginizi takip eden bir okurum. Bu sayınızda gözüme ilginç bir konu ilişti “Beyne format atılır mı?” diye. Hemen okudum ama ne göreyim, başlığınızla konu arasında çoook büyük uçurum var, hatta hiçbir bağlantı yok. Şimdi size soruyorum “Beyne format atılır mı?” Eğer atılıyorsa bunu bana cevap olarak yazınız, yoksa derginize itibar etmeyip bir daha almayacağım. Dört yıldır cevap bekliyorum. Belki cevap gelir umuduyla J

            Sevgili okurum, bu sorunun cevabını dört yıl aradan sonra ben vermek istiyorum. Beyin hiçbir şeyi unutmadığı için beyne format atılmaz. Bu dediğim özellikle insan beyni için geçerlidir. Ancak Yüce Allah biz insanları yaratırken güzel bir özellik vermiş. Bunun adı “unutmak”. İnsan gördüklerinin, duyduklarının ve okuduklarının belirli bir oranını unutur. Unutmaması için tekrar etmesi gerekir. İşte insan oğlu yaşadıkları arasından hangisinin tekrarını yapmıyorsa her geçen gün yaşadığı ansını unutmaya başlar. Bir kişi bir yakınını kaybettiğinde hiçbir zaman ilk yaşadığı acıyı başka bir zaman yaşamayacaktır. Bunun tekrarı da mümkün olmadığından bu acıyı gitgide unutacaktır. Çünkü beyin tekrarsız bilgiyi unutur.

            Eğer sen de beynine format atmak, her şeye sil baştan başlamak istiyorsan, yaşadığın kötü anılarını, iyi anılarını hatırına getirmeyip tekrar etmeyerek unutabilir, beynine format atabilirsin.

            Bir sonraki sayımızda ve yazımda buluşmak ümidimle. Hoşça kalın.

AŞK RADYASYONU

Ve ben… Gecenin koynunda birkaç serseri şarkının eşliğinde üzerim açık mı diye kontrole gelen annemden hıçkırıklarımı saklıyorum. Bir düş peşinde oradan oraya savruluyorum.
Sabahları kalbimi ve telefonumu yastığımın altına, bir aşk radyasyonuna bırakıyorum. Arada bir ‘Kalpsizlik de iyi be aslında!’ diyorum. Ve sonra tokat gibi iniyor yüreğime sensizlik.
Sonra şarkılar… Sonra kalemler, kağıtlar, sana ulaşamayacak birkaç mektup, anılar, belli belirsiz gülümseyişler… Kahvaltıda yediğimi sandığım birkaç parça ekmek kırıntısı, arada bir içilen çay… Hissedilen bir açlık. Ama sana, sesine, kokuna… Programlı bir hayat aslında. Hiç böyle bir düzenim olmamıştı. Bunlar da kendime uydurduğum saçmalıklar arasında.
Bu sefer dönüş olmayacak, biliyorum. Kalbim beyaz bayrak açmaya hazırlanıyor.Dışardaki kar gibi bembeyaz soluk bir yüz aynada bana bakıyor.
Bilirsin sevmem içkiyi. Ama sık sık mırıldanmıyor da değilim. ”Öyle sarhoş olsam ki, bir an seni unutsam. Unutsam o günleri, yarınları unutsam…”

EMPATİNİN AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ ÖNEMİ

Antipatinin zıt anlamlısı olan empatinin tanımını yapacak olursak, empati; bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir. Kısaca kendini karşıdaki kişinin yerine koyarak o kişinin duygu ve düşüncesini anlamak, hissetmek diyebiliriz. İslam dininin de bu noktada Müslümanları empati yapmaya yönelttiğini biliyoruz. Empatinin tanımıyla bağlantı kurulabilecek atasözlerimiz de mevcuttur. Bilemiyorum çoğu kez kullanıp da empati ile ilişkilendirmiş miyizdir? Mesela “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.”, “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.” gibi atasözlerimiz hep empatiyle alakalıdır. Siz şimdi kendinize iğneyi batırıp iğnenin verdiği acıyı anladıktan sonra başkasına da herhalde çuvaldızı batıracak değilsiniz. Affedersiniz ama “Eşekten düşenin halini eşekten düşen anlar” sözünü de söylemeden geçmek istemiyorum. Eşekten düşmenin vermiş olduğu acıyı ancak bu konuda acıyı tecrübe edinmiş bir kişi bilebilir.

Empati kavramı aile içerisinde bireyler arasında kullanılırsa güçlü olan ailevi bağların daha da güçleneceği düşüncesindeyim. Şöyleki hiç bir aile büyüğü ya da aile ferdi bir diğer aile bireyinin zarar görmesini istemeyecektir. Bir baba ya da anne evladının hata yapmasını istemez. Bu bağlamda bir konu ile ilgili tecrübe sahibi olan aile bireyi küçük olsun büyük olsun fark etmez, aynı tecrübeyi yaşama noktasında diğer aile bireyine yardımcı olacaktır. Bu yardımın olumlu sonuçlandığını gören kişi de kendisine yardımı dokunan aile bireylerine daha fazla muhabbet duyacaktır. Konuyu şöyle örneklendirebilirim:  Bir öğrenci bir hocanın tecrübesinden yararlanrak bir işi başarır da hocaya saygısı sevgisi daha da artmaz mı, artar kanısındayım. Empatinin aile bireyleri arasında da uygulanması bu noktada ailevi bağların kuvvetlenmesine katkı yapacaktır. Aile bireyleri empatik tutum ve davranışları içerisinde karşıdakini dinlediğinde ve anladığında, dinleyen ve anlayan kişi için ortak ve anlamlı yaşantı sahası doğacaktır. Empati terapinin dışında her türlü ilişki biçiminde insanlara gerekli bir tutumdur.

Son olarak bir halk masalıyla empatiden bahsetmek istiyorum. Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da “korkumdan kırk kantar yağım eridi” dermiş. Bir gün birisi demiş ki “sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?”. Bunun üzerine göğsü kınalı serçe şu cevabı vermiş: “Herkesin kendine göre dirhemi ve kantarı var, siz ne anlarsınız.” İşte halk masalından da anladığımıza göre herkesin kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Bizim de karşıdakinin bakış açısını yakalamamız onun duygularını anlamamız demektir. Bu empatinin gereğidir.

Sempatik ve empatik olmanız dileklerimle.  Sağlıcakla kalın.

O’NA DOĞRU..

Aslında tüm şiirler, yazılar O’nun için. Eklenen her kelime, kullanılan cümleler… Bir tek gerçeği arzuluyoruz her birimiz. Kimimiz farkında, kimimiz değil. Olduğumuz ve olmak arzuladığımız her şeyi talep ettiğimiz, O. Bütün yolların başı, sürdürülüşü ve neticesi, O…

Hasret bir tek O’na duyulur… Tüm insanlık O’nu istiyor, aslında. Çünkü hasreti yaratan da O, bize veren de… Eğer özlenmek istemeseydi, özlemi yaratmazdı. Aşkı da bu yüzden var kılmadı mı? Tüm aşkların kaynağı ve doruk noktası, O… Mecnun, ilahi aşka düşmeden delirmedi… Uğruna delirecek aşıkları yaratan, O. Yine de delirmek pahasına yollara düşenlerimiz var. Yolları kendine doğrultan O. Tüm yollar, O’na çıkar… Kimimiz farkında, kimimiz değil.

Farkında olmama ihtimalimize binaen uyarıcı  da gönderdi. Okuyalım diye lisan, dinleyelim diye işitme, fark edelim diye ilham verdi. İşte bu yüzden huzuruna vardığımızda ‘uyarılmadık’ deme şansımız yok. O, mükafat ve ecri bizim için yarattı. Hak edelim diye imkanlar ihsan etti. Kolaylaştırdı. Cennetini kolay kıldı. Zorluklarla sınadı, kendimizi bırakmayalım diye sınadı. Cehennemi korkunç kıldı. Uyardı ve doğruya çağırdı. Haber verdi ve dedi ki;

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biz biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız… – İki melek sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (KAF-16/17)

Her an bizimle… Her hareketimiz kayıt altında. Bu, bize bildirilmeseydi eğer, kötülük yapanların yanına kalacak bir yığın cezası olduğunu ve dünyanın adaletsiz olduğunu düşünebilirdik. Velev ki buna mahal yok… Yeter ki; unutmayalım.

O, hepimizden daha gerçek… Hepimizden daha yakın. Tüm yollar O’na doğru… Farkında olsak da olmasak da…

AFFET BENİ HAYAT

Hayat diyorum. Bazen çok acımasız oluyor. Hiç haddini de bilmiyor bazen. Nerede ne getireceğini de bilmiyor. Düşüncesizce davranıyor genelde. Hiç düşünmüyor kimin canını yakarım diye. Kendi bildiğini okuyor hep. Hani ara sıra da olsa düşünse ‘ben ne yapıyorum’ diye belki de bu kadar insan isyan etmezdi ona. Her neyse.

Bir de sabır var bizi zorlayan. Hani der ya büyüklerimiz ‘sabreden derviş muradını ermiş.’ O dervişle tanışıp dertleşmeyi cidden çok istiyorum, hayat acımasızlaştığında. Belki şu anda da o anlardan birindeyimdir. O dervişle tanışıp, sohbet etme isteğimin had safhada olduğu anların biri… Bu aralar böyleyim işte. Bir dakikam diğerini tutmuyor. Bir bakıyorum ki kahkahalar atıyorum, içim içime sığmıyor. Sonra bir bakıyorum gözlerimden benden habersizce yaşlar akıyor. Soranlar oluyor ara sıra nasılsın diye. Cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü iyiyim desem değilim. Kötüyüm desem, kötü de değilim.

Çok kızıyorum kendime. ‘Asıl bencil olan benim’ diyorum. Dışarıda karda, yağmurda bir köşeye oturup dilenmek zorunda olan onca küçücük, çaresiz çocuklar varken benim yaptığım ne? Onların hayatlarının yanında benim mutsuzluğumun lafı mı olur? Halime şükretmem gerekirken ben şikayet ettiğim için en ağır cezayı almalıyım aslında. Ama diyorum ya, bu aralar ben aslında ben değilim. İyilikle kötülük arasında gidip gelen birisiyim işte bu sıralar… Dışarıda benim yaşadığım hayatı yaşamanın hayallerini kuran onca insan varken ben şikayet ediyorum. Özür dilerim hayat seni de durup dururken suçladım. Aslında biziz bencil olan, acımasız, düşüncesiz olan. Senin hiç suçun yok. Affet beni hayat…

GERÇEK DOSTLUK

        Sevgili kardeşim Cihan ÇAL’a atfolunur.

        Dost, “sevilen kimse, sevgili, yâr” manalarına gelen Farsça bir kelime olup, dini literatürde sadakat, uhuvvet, sohbet gibi kelimelerle ifade edilir. Dostluk iki vücutta müşterek bir ruh gibidir. Dostumuz dünya ve ahiret sermayemizdir. İyi dost seçmişsek hem dünyada hem ahirette saadeti yakalamışız demektir.

        Özlemini duyduğunuz eski dostluklarınız olmuştur ve özlemle: Nerede eski o dostluklar, demişsinizdir. Aslında eski dostlukları şimdilerde de yaşamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Eski dostlukları yaşamak isteyen birinin yapması gereken şey arkadaşını, dostunu iyi seçmesi ve Allah rızası için sevmesidir. Herkes kusursuz dost arar, ama kimse kusursuz dostluk yapmak istemez. Eğer can ciğer dostluklar edinmek istiyorsak bu hususu göz önünde tutmak gereklidir. Dostunu sevmek ve bunu Allah rızası için yapmaktır. Dostunu Allah rızası için seveni Allah da sever. Bu yüzden dostlukların/arkadaşlıkların uzun ve kalıcı olması için temelinde menfaat olmayan dostluklar kurmalıyız. Aksi taktirde menfaat odaklı birliktelikler, arkadaşlık çerçevesinde bile kalmayacaktır ve bu birlikteliği sağlayan amaç sonlandığında arkadaşlıklarda son bulacaktır.

        Dostlukların oluşmasında dava adamlığının rolü de büyüktür. Aynı davaya baş koymuş insanların kuracağı dostluklar daha samimi, daha sıcak ve kale gibi sağlam olacaktır. Böylesine sağlam bir dostluğun arasına nifak sokmak isteyenler olacaktır. Falan kişi hakkında şöyle konuşuyor, şöyleymişsin böyleymişsin diyor. Cevaben: Kardeşim ne demişse doğrudur, diyerek nifakçılara tokat gibi cevap verir ki bu da dostuna olan güvenin gereğidir.

        Gerçek dostlukta frekanslar da ortaktır ve sen ne düşünürsen dostun da onu düşünür. Sen dostunu düşünürsün dostun seni düşünür. Kalbin kalbe karşı olması iyi niyet ve samimi dostlukla alakalıdır. Bir düşünceyi dile getirecekken dost söyleyiverir söyleyeceklerimizi ve tam da bunu diyecektim dersiniz. İşte bu noktada dostunuzla frekanslarımızın aynı olduğunu söyleyebiliriz.

        Dostluk kardeşliktir. Dostluk Halil ve İbrahim kardeşlerin yaşadığı diğergâmlığı yaşayabilmektir. Dostluk öyle bir şeydir ki tayy-ı mekan bast-ı zaman misali uzak olsalar da birbirileri ile iletişimde olurlar. Dostluk iki göz gibi olmalıdır. Birbirini göremeseler de beraber hareket eder, aynı yere bakar, beraber ağlar, beraber uyur beraber uyanırlar. Dostluk bir şahsın manevi azaları gibidir. El gözün ayıbını görmez, belki yardım eder. Ayağa bir diken battığında kalp acı çeker. Dostluk da böyledir, dostun tırnağı taşa geldiğinde dost kendi tırnağı taşa gelmiş gibi acı çeker, çekmelidir de.

        Kale gibi sağlam, samimi, candan ve sıcak dostlukları yakalamak için seçici olmak da gerekir. Bu konunun önemine vurgu yapan Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde iyi ve kötü arkadaşın kişiye vereceği olumlu veya olumsuz etkiyi bakın nasıl dile getiriyor: “İyi ve kötü arkadaşın hali, güzel koku satan atarla körükçünün haline benzer. Attar ya sana güzel kokusundan verir ya sen paranla ondan satın alırsın ya da kokusundan koklamış olursun. Körükçü ise ya elbiseni yakar ya da kötü kokusundan rahatsız olursun.” Başka bir Hadisi şeriflerinde de: “İnsan arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık yaptığına dikkat etsin” diyerek bizlere arkadaşlık/dostluk gibi önemli bir konu hakkında yol göstermiştir. Mevlana Celaleddin Rumî de:”Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyerek arkadaşın arkadaşı ne derecede etkilediğini dile getirmiştir.

        Son olarak konunun derinliğini ve önemi anlatan bir hadis ve ayetle konuyu sonlandırmak istiyorum. Peygamber Efendimiz: “Allah’ın kulları arasında bir gurup var ki onlar ne peygamberlerdir, ne şehitlerdir. Üstelik kıyamet günü Allah indindeki makamların yüceliği sebebiyle peygamberler ve şehitler onlara gıpta eder.” Ashab-ı Kiram:  Ey Allah’ın resulü, onlar kimdir bize haber verir misin? Diye sordu. Peygamber Efendimiz de: “Onlar aralarında kan bağı ve dünya menfaati için birbirilerine bağlı olmadıkları halde, Allah’ın nuru (Kur’an) adına birbirilerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim ki onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken onlar korkmazlar; insanlar üzülürken onlar üzülmezler”. Ardından da şu ayeti okudu: “İyi bilin ki Allah’ın velilerine/dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (Yunus 10/62).

        Hayatta ömür boyu kalıcı ve samimi dostluklar kurmanız dileklerimle, sağlıcakla kalın.

madde 1-2 (yalnızlık ve aşksızlık)

madde1.Hepimiz Robinsonuz

Yazıma hepimiz Robinson’uz mottosuyla başlamak istedim. Zira şu aralar çok revaçta. Hepimiz ve ardılındaki o kalıplaşmış söylemlerle kendimizi hep birilerine benzetme çabasındayız. Ve bu çaba bizi benliğimizden uzaklaştırıp kendimize bile yabancı olmamızı sağlayan bir etmendir. Bu da bizi yıllarca kontrol etmeye çalışanların işine geliyor açıkçası…

Evet hepimiz birer Robinson’uz. Yirmi birinci yüzyılın Robinson Crusoe’ları. Modern çağın dört yanı sosyal medyayla kuşatılmış yalnız adamları. Hepimiz birer “e-sosyaliz”. Peki bizler e-sosyal olmadan önce ne idik? Ne yapıyorduk ?. Öncelikle bunu sormamız gerekiyor kendimize. Aslında hiç bir şey, sadece yalnızlığımızın boyutu değişti. Yani biz hep yalnızdık, insan yığınının içinde biz hep ıssızdık.

madde 2.Aşk acısı

Baktığımızda hepimiz aşk acısı çekiyoruz kimi zaman sitem dolu sözler dökülüyor dilimizden kimi zamansa bununla kalmayıp ağız dolusu küfürler sarf ediyoruz bize bu acıyı çektirenlere. Fakat burada şöyle bir durum var eğer herkes aşk acısı çekiyorsa bir nevi ödeşmiş olmuyor muyuz diğer aşkzedelerle. Dolayısıyla  üzülen herkes, başka birisini üzmüştür zamanında ve bu yüzdende şikayet etmeye hakkı yoktur üzülenin. O kadar çok aşk acısı çekiyor ve çektiriyoruz ki bilmeden karşımızdakine, artık aşk acısı çekmekten bıkıp aşksızlık acısı çekmeye başlıyoruz.