66.SayıNaçizane

BİR ÇİFT GÖZ

5 Mins read

Sen bilmezsin, o zamanlar daha babanın belinden annenin rahmine düşmemiştin. Sen bilmezsin. Otur, otur hele şöyle, anlatayım da dinle. Sıkılmazsan –ki ben çok dolaşık konuşurum- dinle de bil neydi benim herkesten, kendi öz bir hatırımdan bile gizlemeye çalıştığım. Madem onca bilmek istedin, otur, dinle de öğren.

Otuz beş sene, tam otuz beş sene uykularım kaçtı benim. Ne gecenin geceliği kaldı ne gündüzün gündüzlüğü. Az yumdum mu gözümü gözümün önüne gelir. Biraz dalmayagöreyim, sıçrar da uyanırım uykumdan. Otuz beş sene… Otuz beş senedir gün yüzü yok bana, gece yüzü hiç yok.

Muharrem Ağa vardı, rahmetli, sizin Hikmet’in babasının dedesi. Duymuşsundur adını da sen yetişmedin ona. Baban bile yetişmedi. Boylu poslu, güçlü kuvvetli adamdı. Bileklerine iki adam oturur, öyle. Kapılardan sığmazdı. Bir oturuşta bir tepsi mısır gevreğini yer, yanında bir sürahi ayranı içer de kalkardı. Yedi pare köyün cemaati çekinirdi Muharrem Ağa’dan. Mert adamdı ama Muharrem Ağa, kimseye haksızlık etmez, haksızlık edeni de ettiğine pişman ederdi.

Muharrem Ağa’nın bir yeğeni vardı. Bir gören döner bir daha bakar. Senem Hatun. Böyle çağırırdı Muharrem Ağa onu. Annesinin ismiydi Senem, yeğeninin adını o koydu. Hem öksüz hem yetimdi Senem Hatun. Annesi Senem Hatun doğarken can verdi, babası askerde şehit düştü. Öz kızından çok severdi Muharrem Ağa yeğenini.

Senem Hatun bir gün çayıra yemek götürmeye diye evden çıktı, bir daha da ne yüzünü gören oldu ne izini bulan. O dağ gibi Muharrem Ağa yeğeninin üzüntüsünden günden güne eridi bitti. Senesine kalmadı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bir deri bir kemikti öldüğünde. Ondan sonra bir daha da Senem Hatun’un adını anan olmadı köyde. Bir nevi uğursuzluk sayıldı onun adı, hiç kimse çocuğuna Senem demedi ondan sonra.

Aradan kaç sene geçti, ben evlendim, rahmetli halanla baban dünyaya geldi. Babaannen, toprağı bol olsun, bir ağır hastalığa tutuldu. Ne hocalar çare buldu ne nahiye doktoru. Babana sorsan hatırlar biraz. Hanım üç gün iyiyse bir gün hastaydı, bir gün ayaktaysa üç gün yatakta. Rabbim şükür onu bize bağışladı. Ama ben o zamanlar, hanım iyileşmeden evvel, başımı ellerimin arasına alır düşün ha düşünürdüm ona bir şey olsa ben çocuklarla ne ederim diye. Evlenmesem olmaz, evlensem yeni gelen çocuklara ya bakar ya bakmaz. Böyle bin türlü düşünce içinde dayanamaz dağa taşa vururdum kendimi. Dere tepe dolaşır, akşam olur, gün batar, öyle dönerdim eve. Rahmetli babam daha sağdı. Babanla halana o bakardı öyle günler. Konu komşu beni ayıplardı. “Karısı hasta, çoluğu çocuğu babasına bırakır da sürter durur.” derlerdi. Dinlemezdim hiçbirini. Benim derdim bana yeterdi.

Sonra iyileşti babaannen. Bir ayı geçmişti yatağa düşmeyeli. İnanmıştım iyileştiğine. Yüreğim hafiflemişti. Dersin biri kaburgalarımı yarmış da içinden gamı kederi alıvermiş. Bir sabah, mis gibi çorba kokusuyla uyandım. Nasıl bir istek doldu içime. Bir sevinç kapladı yüreğimi, yerimde duramaz oldum. Çorbaya ekmek doğrayıp üç tas yedim. Ev dar geldi, yine vurdum kendimi dağa taşa. Bu sefer kederli değildim. Türkü söyleye söyleye yürüdüm durdum. Hani utanmasam taşlarla, ağaçlarla, kuşlarla sohbet edecektim. Öyle yürüye yürüye Deli Bayır’a kadar gelmiştim. Mecbur kalmadıkça inmezdim Deli Bayır’ı. Kimse inmezdi. En efkarlı günümde bile oradan aşağı inmemiştim. O gün indim. Bir ceviz ağacı vardı orada, köknarların arasında ufak bir açıklığın içinde göğe uzanırdı. O cevizin altında uzandım, göğü seyre daldım. Ceviz altında uyunmaz, uğursuzluktur. Bana o gün dünya yansa bir kıvılcım değmezdi. Bıraktım kendimi, uyudum.

Evin balkonundaydım. Güneş tepeden vuruyor, ben serinde uzanmış dinleniyordum. Gençtim, daha evlenmemiştim. Köpek havlıyordu. O zamanlar beyaz, ufak tefek bir köpeğimiz vardı. Deli Bayır’a doğru bakıp bakıp havlıyordu. Sus dedim, susmadı. İndim yanına, başını okşadım. Sustu susmasına ya Deli Bayır’a bakmaya devam etti. Merak ettim ne var orda diye. Bir elimde değnek, yanımda ondan çok evvel bizim eve gelen siyah bir köpek, Deli Bayır’ın başında buldum kendimi. Ürkerek, neden ürktüğümü bilmeden ürkerek değneği ağaçlara vura vura bayırı aşağı inmeye başladım. Cevize yaklaştığımda köpek kaybolmuştu. Ben de ağaçlara vurmayı bırakmıştım. Cevizin altında bir adam vardı. Elinde kanlı bir balta, yerdeki çukurun başından cevizin arkasına geçti. Bu yaz günü, bu iş güç vakti orada ne işi vardı? Sessiz sessiz yaklaştım. Korkmuştum. Sine sine cevizin öbür yüzünü görecek şekilde dolandım. Adam o arada çukurun yanına bir daha gitti, elindeki bir şeyi içine attı. Elleri, ayakları, gövdesi kocamandı adamın. Baltası kocamandı. Korkudan elim ayağım buz kesiti. Sonra balta benim elime geçti. Adamın elleri benim ellerim, adamın ayakları benim ayaklarım oldu. Çukurun başındaki ben oldum. Adam Muharrem Ağa’ydı. Ben Muharrem Ağa’ydım. Elimde balta, cevize vurup duruyordum. Cevizden kan fışkırıyordu. Ceviz Senem Hatun’du. Ben baltayı vurdukça Senem Hatun’dan kan fışkırıyordu. Senem Hatun’un gözleri açıktı. Senem Hatun’un gözleri canlıydı. Senem Hatun’un gözleri üzgün değil, kızgın değil, şaşkındı. Ben Muharrem Ağa, Senem Hatun’u parça parça ediyordum. Senem Hatun gözleri açık, şaşkınlıkla, dehşetle bana bakıyordu.

Uyandım. Ter içinde kalmıştım. Senem Hatun’un gözleri gözlerimden gitmiyordu. Korkumdan dualar ede ede, kaçarak uzaklaştım oradan. Eve geldim, betim benzim atmış, hanım bir şey oldu diye korkmuştu. Üç gün üç gece uyuyamadım. Senem Hatun’un gözleri gece gündüz gözlerimin önündeydi. Dördüncü gün elime bir kazma alıp şafaktan Deli Bayır’ın yolunu tuttum. Cevizin dibini kazdım. Rüyamda gördüğüm yeri, kazdım da kazdım. Sonra onları gördüm. Kimi un ufak olmuş, kimi sapasağlam kemikler. Çukuru nasıl örttüm, eve nasıl geldim bilmem. Kapının önünde düşüp kalmışım. Kendime geldiğimde hanım, babam, çocuklar korkuyla yüzüme bakıyordu. Ne olduğunu sordular, söyleyemedim. Senem Hatun’un gözleri kaybolmuştu, söylersem yine görürüm diye korkuyordum. Akşam yattığımda yine gördüm onları. Gözümü açınca kayboluyorlardı, gözümü yumunca karşımda buluyordum. Bana şaşkınlıkla, dehşetle bakan bir çift göz. O günden bugüne uyku nedir bilmem. Kimseye anlatamadım derdimi. Ne rahmetli babam, ne rahmetli babaannen, ne rahmetli halan, ne baban; kimse bilmez bu meseleyi. Şimdi ecel yakın. Bu sabaha çıksam yarınkine çıkamam, biliyorum. Madem bilmek istedin, işte oğul, beni otuz yıldır uyutmayan mesele budur. Dilerim Allah’tan mezarımda rahat edeyim. Otuz yıldır görmediğim uykuyu orada göreyim.

66.SayıNaçizane

MASAL KUŞU

1 Mins read

Bu sabah penceremin önünde bir not buldum… Perdeyi açarken minik bir kuşun gökyüzüne doğru uzaklaştığını biliyordum. Kanatları kristalden miydi yoksa balıkların derileri gibi parlak bir kumaştan mı emin değilim. Kuyruğu uzun ve pul dizilmiş iplere iplere benziyordu. Rengarenk ve parlak pullar… Sırtı ve göğsü sarı, turuncu ipek tüylerle bezeliydi. Bakışlarım onu izlerken bir an döndü ve o simsiyah gözleriyle bana bakarak gülümsedi. Ya da ben öyle sandım.

 

Başı bembeyazdı. Ama öyle düşünüldüğü gibi rengarenk gövdenin üzerine sonradan eklenmiş gibi değildi. Daha çok renkli bir yumurtayı kırıp içinden çıkan yavru kuşun başını çıkarırken boynundan aşağısının renge bulanmasıydı.

Sonra… Gökyüzü masmavi oldu. Kayıp giden kuşun ardından. Benim gözlerim de perde kenarından gökyüzünün komşusu.

O küçük zarfı elime almıştım. Kese kağıdı rengini bilirsiniz.

Kağıt üzerinde bu ton içindeki yazıyı zaman ötesinden gelmiş hissine bürüyordu. Bu defa gözlerim zarfın rengine dönmüştü. Merak göz bebeklerimin ötesindeydi…

Küçük bir not… Beni kuşa çevirip gökyüzüne uçurabilecek güçte ve derinlikte…

Bana yalnızca bir cümle söyleyin… Onunla varayım hayat gayemin yollarına. Ya siz hiç zahmet etmeyin, ‘Tomurcuk patladı’ fısıltısı eşliğinde ben size gök kuşağı bezeli kuşa, ayaklarına zarfı asıp pencerenizin önüne bıraksın diye haber salayım. Ya da bizzat kendim getireyim parlak kanatlarım ve gönlüme sızan derin kelamın akıttığı renklerle renklenen bedenimi takınıp yollanayım…

”Küllü ma hatara bibalik,
Fallahü siva zalik. ”

Bundan sonrası gözleriniz, gönlünüz ve algınız üzerine… Duyuyor musunuz müjdeyi?

”TOMURCUK PATLADI…”

(Not: Kendi bilgisayarım olmadığından Arapça kısmı Arapça geçemedim… İdare ediniz.)

65.SayıNaçizane

UĞURLAMA

3 Mins read

Birazdan bu kapının ardında duracaksın. Anahtarını arayacak, bulunca deliğe yerleştirip iki defa sağa çevireceksin. Kapının yaptığı baskıyla sıkışan dili kurtarmak için kapıyı biraz kendine çekip açacaksın. İçeri girecek, çantanı yere bırakıp çizmelerini çıkardıktan sonra montunu portmantoya asıp salona geçeceksin. Ayaklarını pufa uzatıp televizyonun kumandasına sarılacaksın. Çok çalıştın bugün, biraz dinlenmeyi hak ettin. Hiç korkun olmasın, rahatın kaçmayacak. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. Yakında, çok yakında bedi istirahatına başlayacaksın. Seni o özene bezene seçtiğin, hangisini hangisiyle giyeceğini –senin tabirinle kombinleyeceğini- günler öncesinden belirlediğin kıyafetlerin içinde uğurlayacağım.

Evinin içini dışından ayıran, içeri buyur ettiklerinin haricinde kimsenin yaşamına göz atmasına izin vermeyen, o kalın, fuşya perdelerinin büyük yardımı olacak bana. Seçerken ne kadar zevkli olduğundan ve mahremiyetini kuvvetlendirmekten başka bir şey geçmiş miydi acaba aklından? Eminim geçmemişti. Kendinden başka hiçbir şey geçmedi hiçbir zaman aklından değil mi? Yine de tamamen boşa gitmedi emeklerin. Yalnızca benim işimi kolaylaştırmayacaklar; senin işine de yarayacak o perdeler bu akşam. Arkandan çıt çıkarmadan yaklaşırken sana, camlara yansımam vurmayacak. Beni görmeyeceksin. Korkmayacaksın. Sana zarar vermek istediğimi sanmayacaksın. Sana zarar vermemem için yalvarmak zorunda kalmayacaksın. Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Ani, korkusuz ve olabildiğince acısız bir ölüm olacak seninki. Bu kadarını olsun yapabilirim sanıyorum, bu kadar iltimas geçebilirim sana.

Aslında çok daha fazlasını hak ettin Gülcan. Sana sunacağımdan ölüm bir lütuf esasen. Bana yaptıklarından (ah, hayır, sadece sen değil, tanıdığım herkesin bana yaptıklarından) sonra acı çekmeden ruhunu teslim etmek… Diğerleri senin kadar kolay kurtulamayacaklar. Sevinmelisin kendi adına. Belki ilk defa seni sevdiğim için mutlu olmalısın. Bir eziğin, kaybedenin seni sevmesinden mutluluk duyacağını hiç düşünmemiştin değil mi? Hoş bir eziğin canına kastedeceğini de düşünmemişsindir. Bu anı aşkına karşılık vermediğin bir ruh hastasının eseri zannedeceksin başına gelecekleri bilsen. Bilsen, benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu söyleyeceksin kendine. Ne kadar da yanılacaksın. Beni hor gördüğünü, aşağıladığını, muhatabın olarak dahi görmediğini unutacaksın. Suskunluğumu pısırıklığa, nezaketimi ezikliğe, şaşkınlığımı korkaklığa, düşünceliliğimi aptallığa yorduğunu hatırına getirmeyeceksin. Kendime güven duymamamın yetiştiğim çevreden kaynaklandığını hiç göz önüne almadığını; beni cesaretlendirmek için (sana duyduğum sevgi için demiyorum, hayır, bir insan olduğum için, seninle iletişim halinde olan bir insan olduğum için) hiç çaba harcamadığını aklından geçirmeyeceksin. “Bütün bunlar benim suçum mu?” diyeceksin. “Ben bunlarla uğraşmak zorunda mıyım?” diyeceksin. Haklısın, benim bu halde olmam senin suçun değil, benimle uğraşmak da senin işin değil. Lakin güzelim, bu vaziyetin sorumlusu ben de değilim. Sense öyleymişim gibi davrandığını göz ardı edeceksin. Bana acımayla bile değil –o kadarına bile layık görmedin beni, ki acıma bir liyakat nişanı değildir bilirsin- tiksintiyle baktığını hafızandan silmiş olacaksın. Başına gelecekleri bilsen tüm bunları bir kenara koyacak ve kendini bir psikopatın insafına kalmış zannedeceksin. Üzgünüm Gülcan, yanılacaksın. Bense sana yalnızca korkudan değil yanılgıdan da azade bir ölüm sunacağım. Diğerlerinin böyle bir şansı da olmayacak. Güle güle Gülcan. Allah taksiratını affetsin.

65.SayıNaçizane

14 ŞUBAT

2 Mins read

Beni göremiyorsun, hiç görmedin zaten. Sana neyi nasıl anlatacağımı bilmiyorum sevgilim. Çok uzun bir hikaye gibi geliyor her şey. Ama sonunda sana kavuşabileceğimi bilmek, o hikayenin tüm sıkıcılığını atıyor. Elimden kayıp giden bir şey yok ilk kez. İlk kez bugün hayatım bomboş değil belki ama, bu sefer gerçekten boşluksuz. Bunu biliyorum. Sen her gece uyurken, her sabah giderken işine, her defasında seninle konuşurken ben seni hissediyorum tüm bünyemde.

Bunu bana nasıl yaptın bilemiyorum. Seni sevdiğim insanlara tarif edemiyorum. Onlar seni bilmeli, bazen bir mucizenin nasıl olabileceğini görmeliler. Göremezler ama. Gerçek olmayabilirsin. Gerçek olamayacak kadar güzelsin. Sadece güzellik de yetmiyor. Bir insanı bataktan kurtarabilecek kadar güçlüsün, her ne kadar kendini daha minicik bir çocuk gibi görsen de. Ama aslında, dedim ya, kocaman bir kadınsın sen ve ben gökten indiğine inanıyorum, suretin ne olursa olsun. Çevreme bakıyorum, önceki aşklarıma, sevdiğim insanlara. Her nereye baksam, senden daha “en” olanını göremiyorum.

Yüzüne defalarca söyledim, çekinmeden kitleler önünde de söyleyebilirim bunu. Ben seninle ne zaman konuşsam, beni hayatın çeşitli dandikliklerinden, karanlığından, batağından kurtarabiliyorsun, bunu biliyor musun? Seni sevdiğimi, paylaşamayacağımı peki?.. Sen gülerken ne kadar güzel olduğunun farkında mısın? Sen “gül”ünce kişisel hayatımdaki türlü boklukların nasıl bir güzelliğe büründüğünün farkında mısın? Ben tüm bunların farkındayım. Ve senden başka kimse beni bu kadar huzurlu kılmıyor. Seni neden sevdiğimi sorsam, sadece bir nedenini bu şekilde açıklardım.

Bugün bu yılın ikinci ayının ondördüncü günü. Ben senin yanında değilim ne yazık ki. Daha güzel bir hayatımız olsun diye, bedel ödememiz gerekiyordu ve biz şu anda, bu günü ayrı yaşayarak ödüyoruz bedelimizi. Ama sona erecek, biliyorum. Neden, nasıl, bilemiyorum ama sona erecek bir şekilde. Bu gece sana bu satırları yazarken, zaman çabuk aksın diye uğraşan bu adam, bir gün kendisine en çok değeri veren sevdiğine kavuşabilecek. En azından benim hikayem böyle. Ve senin hikayen ne olursa olsun, bir gün seni çok seven birinin hikayesiyle bir bütün olacak.

Sevgilim, bugün 14 Şubat. Yanında olmak isterdim, olamadım. Senin için sıradan bir cumartesi olabilir. Benim için bundan daha farklı bir anlamı yok en azından. Her gün senin resmini öpüp uyanacağım, seni hatırlayacağım ve sana ulaşabilmek için geçirmem gereken bir gün daha. Ama sürprizleri severim, bir gün evet ben hazırım dersen, hani hep bahsettiğimiz trenlerden birinden ben inerim. O zaman da yüzün güler umarım. O zaman her şey güzel olur.

Bugün birlikte kutlayacağımız ilk 14 Şubat’a doğru bir gün daha aldık. Bekle beni sevgilim, geleceğim yanına… Geleceğim…

64. SayıEditördenNaçizane

MERHABA...

1 Mins read

Merhabalar, Türk e-derginin 64.sayısıyla sizlerle yeniden buluşmamızın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu sayı da ayrı bir heyecan daha taşıyorum her zamankinden biraz farklı olarak. Türk e-derginin editörü olarak yazdığım ilk sayımız. Kelimeler hangi yerlere konacağını bilemiyor, sözler havada asılı, sözlerin hepsi sizlere tutsak..

 

    Değerli ağabeyim Mehmet Egemen Özkan’ın üniversitede yıllarında kurduğu bu dergiye , üniversite birinci sınıftaki bir öğrenciyi editör koltuğuna getirmesi bazılarının kafalarında soru işaretleri , bazılarımızda neden soruları bırakmış olabilir. Biz bir aileyiz . Ayaklarımızın altına bir uçan halı serilmiş ve bana “dümene geç” denildi. Şimdi bu köklü dergiyi ileri götürebilmek, sizleri memnun edebilmek için ayaklarım titreyerek geçiyorum dümene…

   

    Türkçe’nin gücüyle, haykırmaya devam ediyoruz bir düşünceyken kalbimize yağan her şeyi…

 

   

Sözü şerbet bilip, Türkçe yazanlar

Merhaba diyorum, özden merhaba!…

Bükülmez kalemler edip ozanlar

Ocaktan ataştan közden merhaba!…

 

     Aramızdaki yeni arkadaşlarımıza ” hoşgeldiniz ” derken , siz eskimeyen dostlarım gönülden bir merhaba deyip Nihal Mirdoğan’ın bu dizeleriyle şimdilik veda ediyorum…

 

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK


TÜRK E-DERGİ EDİTÖRÜ


    

64. SayıNaçizaneŞairane

AH… ŞU CAM PİPETLİ BALIKLAR

1 Mins read

Mavişin bir kediyim;
Bağdaş kurmuşum,
Kutbun en yalçın buzdağının…
En yüksek platosuna.

Çok seneler öncesinden bellediğim
Bir tek oyunu oynar dururum;
Bir solumda…
Bir dişlerimin arasında,
Bir sağımda…
Bir dişlerimin arasında kuyruğum.

Görür gibi olmuşluğum var güneşi
Ama ağladığı zamanları iyi bilirim
Anlarım burun çekişlerinden
Güneş şakır şakır buz ağlar.
Mavişin bir kediyim kutupta…
Yeşil bıyıklarımdan ter damlar.

Keyiflenirim;
Kardaki zikzaklı kızak izlerini…
Kuşbakışıyla gördüğümde.
Bilirim;
Menzilimin yakınından geçen…
Kutup köpekleri tedirgindi yine
Böbürlenir, kasılırım…
Ki o ne kasılmalar…
O ne kasılmalar…
Bıyık altında tutamam gülüşümü,
Bıyığımın üstünde kahkahalar…

Huzurluyum…
Huzurlu olmasına da
Şu cam pipetli balıklar var ya;
Ta… Ötelerin ötesindeki o çölde…
Kımıl kımıl oynayan,
Rengârenk cam pipetleriyle…
Çöl kumu soluyan
Durup da kulak kesilirler ya bazı…
O gamsız balıklar.
Diken diken olur mavi tüylerim,
Sarı yüreğim hop hop, hoplar.

Mavişin bir kediyim;
Kuyruğumun ucunda zamanlar.
Huzurluyum…
Huzurlu olmasına da
Ah… Şu cam pipetli balıklar!
Sadi Atay

64. SayıNaçizane

ÜÇLÜ UYUMU

2 Mins read

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Pencerenin pervazından sızan yağmur suları gömleğimin yenini ıslatmış, bu yapışkan ıslaklık huzursuzlaşmama sebep olmuştu. Huzursuzluğumun tek sebebi ne yazık ki kolumun ıslanması değildi. Hatta yağmur suyu huzursuzluğuma teşne olmuş bile olabilirdi.

Yağmuru, pencereyi, ıslaklığı ve huzursuzluğu unutup kendimi kuzinenin sıcaklığına bırakmaya çalıştım. Aksi gibi ıslak olan kolum sobadan uzak yanda kalıyordu. Islaklığı, haliyle huzursuzluğu unutmam mümkün değildi bu vaziyette. Çareyi gömleği çıkarmakta buldum. Hatta hızımı alamayıp fanilamı da çıkardım. Böyle üst yanı çıplak altta ütülü pantolonlu halimle Hollywood filmlerinden fırlamış aktörlere benzettim kendimi. Ne ki o filmlerde böyle giyinen (yahut giyinmeyen) aktörlerin her birine birer adam oturacak genişlikte omuzları, kaya gibi göğüsleri ve baklava dilimi desenli karınları olur. Bense omuzlardan yana fena sayılmasam da emziren bir anneninki kadar yumuşak göğüslerim ve kemerimden sarkan göbeğimle olsa olsa bir şarlatan olabilirdim.

Mamafih hiç de şarlatan sayılmazdım. Memleketin en önemli adamı olmadığımı biliyordum fakat kendi çapımda önemli bir insandım.

“Hocam iyi misiniz?”

“Gel Ahmet gel. Gömleğin yeni ıslandı, ben de huylanıp çıkardım. Şurada, sandalyeye asılı vaziyette kuruyor.”

“Atletinizi neden çıkardınız hocam?” diye sormasını bekledim ama sormadı. Anlayışlı çocuktu Ahmet. Öyle olur olmaz her işe burnunu sokmazdı. En çok bu huyunu seviyordum galiba.

“Hocam arabaya bakan arkadaş elinde yedek parça olmadan tamir edemeyeceğini söyledi. Bu akşam buradayız maalesef. Ben sigorta şirketini aradım, yol yardım için yarın sabah gelecekler.”

“Tamam Ahmet, rahat ol. Geceyi burada geçiririz, ne olacak. Şansımız yaver gitti yine. İnin cinin top oynadığı bir yerde de bozulabilirdi kerata.”

Ahmet benim huzursuzluğumu arabanın bozulmasına vermiş olacak ki pek rahatlamamıştı. Arabayı kullanan kendisi olduğu için de biraz mahcubiyeti vardı galiba. Oysa benim huzursuzluğumun bozulan arabadan ve ıslanan yenimden ziyade kızımın sevgilisi yerine yanlışlıkla bana gönderdiği mesajdan kaynaklanıyordu. Her ne kadar senede birkaç defa yüzünü görüyor olsa da kızının uyuşturucu kullandığını öğrenmesi –benim durumumda içine bu şüphenin düşmesi- insanın keyfini kaçırıyordu.

Pazartesiyi Salıya bağlayan gece bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Ben Prof. Dr. Cezmi Keser, saha araştırması için bir Karadeniz köyüne giderken bozulan arabam yüzünden başka bir köyün misafirhanesinde geceliyordum. Su sızdıran penceresiyle misafirhane, ıslak yeniyle gömleğim  ve içimi sarıp sarmalayan huzursuzluğumla ben belki en mükemmel değil ama en uyumlu üçlülerinden birini oluşturuyorduk.