Naçizane

Evet, Evet Doğru Kelime Bu Olmalı

2 Mins read

Hayatım boyunca hep bilmek istedim; çünkü doğrunun öyle olduğuna inanarak büyüdüm. İnsanları anlamanın yolu okumaktan, dinlemekten geçer diye bir şey var değil mi? Yoksa derin bir hayal kırıklığına uğrayacağım. Öyle olduğunu düşünmem, hatta kabul etmem bile değiştirmiyor bu ağır yenilgiyi. İçime dolan boşluğun farkındayım şu an. Terk edilmek gibi değil de yok sayılmak. Evet evet, bu olmalı doğru kelime. Bilmek, yok sayılmak demekmiş meğer.

Üstüm başım hayal kırıklığı kokuyor. Düşleri düş, hayalleri gerçek yapan bir şey var. O bilmek değil işte. Bilmek… Kapsamı ne kadar büyük bir kelime. Hissetmek kadar büyük değil işte. Bu terk edilmek gibi değil de yok sayılmak gibi olan şeyden kurtulmanın tek yolu hissetmek. Dışarı bir baksanıza. İnsanlar gülüyor, ağlıyor, kendini kaybettikleri bile oluyor. Yok hayır, kesinlikle öğrenmenin, okumanın karşısında değilim. Değilim işte. Öyle olsa tarafımı belirler, iki kişiden biri olur, hiç çekinmeden kendini bile kaybeden insanlarla alay ederdim. Sürekli bunu düşünüyorum. Tam olarak neresindeyim? Daha da önemlisi neresinde olmalıyım? Bildiğim şey; olmam gereken yerde değilim. Olmam gereken yerde olsaydım ben de güler, ben de ağlar, ben de kendimi kaybederdim. Biliyorum ve bu hissetmeme engel bir durum.

Kitaplar var önümde. Toz kokmalarını, kapaklarını bile açmamış olmayı istediğim kitaplar, ama olmuyor işte. Engel dedim ya, işte buna da engel. Kendime yalan söyleyemem, ne acı ve kendime söyleyemediğim hiçbir şeyi başkalarına da söyleyemem. İçimde boşluk var. Gülememekten, ağlayamamaktan, iki kişiden biri olamamaktan, kendimi bile kaybedememekten olmalı. Önümde kitaplar var ve hepsi benden bir parça. Yok tarifi bu boşluğun. Yok telafisi bu acının. Toz ve duman var sadece, bir de kül. Yok sayılmak gibi bir şey. Var elbet bilmemin bana kattıkları ama hayır, bilmiyorum neresinde olmam gerektiğini.

Senin nerede olduğunu yazmıyor işte bu kitaplar. Hissedemiyorum çünkü sen yoksun. Biliyorum ama sen yoksun.

 

Naçizane

Sivas Ertuğrul'un Davası Değilmiş

2 Mins read

Ertuğrul Günay’ı hepimiz tanıyoruz. eski sosyal demokrat, şimdinin müslüman demokrat kişiliği. kültür konusunda atılımlar yapacağını, türkiye’nin aydınlanmasından yana olduğunu her daim dillendiren bir kişilik. kişilik kelimesini gerçekten neden kullandığımı bilmiyorum.

beyimiz buyurmuş ki "madımak oteli’nin müze olması benim davam değildir.". sayın ertuğrul günay, kültür bakanı olmak sadece toplumun belirli bir kesiminin kültürüne sahip çıkmak mıydı yoksa aydınlarımızı kültürün bir parçası saymamak mıydı gibi sorular yarattı zihnimde. sözlerinden anlaşılacağı üzere, alevilik geleneği için bir araya toplanmış aydınların yakıldığı o utanç gününün üzerinden yıllar geçse de yazarların ölüleri bile değersizmiş kültür bakanı için.

ne yazık ki durum ortadadır. ertuğrul günay ve benzerleri her zaman olduğu gibi hakkıyla dönmüşler ve döneklikte başarılı olmuşlardır. zaten bu beklenen sonuçtur, ertuğrul günay gibileri doğdukları ve var olma mücadelesi verdikleri platformu yadırgar hale gelmiştir çünkü onlar o platforma yakışmamaktadır. o mücadelenin bir parçası olmayı hak etmemektedir.

o gün orada ölümden dönenlerin ya da ölenlerin ruhu için dua etmek amacıyla da olsa sivas’a uğramayan bir bakan için çok da sıradışı olmayan bu davranışa gülüp geçmek gerekiyor sanırım. malum, burası türkiye ve türk olmayı aşağılık kompleksi haline getirmeyenler çeteci, anadolu kültürü’nü ve alevilik geleneği’ni yaşatmak isteyenler dinsiz, inançsız olanlar cehennemlik, solcular ahlaksız olabiliyor.

ertuğrul bey’e ve yaşatmak istediği başkaldırıyı, anadolu’yu,yarını tamamen ortadan kaldıran kültürüne başarılar diliyorum. umarım bir gün bu halkın da fikirlerini en az kendisi kadar çabuk değiştirebildiğini gördüğünde geri dönmek istemez. çünkü o zaman 20 milyon insana hesap verme zamanı gelmiş olacak.

Naçizane

SOKAK

5 Mins read

Bu sokak hep çok karanlık gelmiştir bana. Hayır, sokak lambaları yanmadığı için değil ya da araba farlarıyla yıkanmadığından da değil ki kapalıdır ucu, çıkmazdır arabalara ve lambalar da gece gündüz ısrarla yanmaz. Karanlığı başkadır bu sokağın. Ne bir kapkaççı karanlığı ne de çareyi tinerde bulanların… Daha çok, nasıl denir, huzura yakın, paylaşıma uzak, derin bir fakirhane açmazı. Meteliksiz, düşmansız ve dostsuz güzel bir karanlık…

Islık çalıyorum – derler ki beceririm çalmasını- ve karanlığı dolduruyorum uydurduğum ezgimle. Ellerim cebimde yine. Hiç şeytan gelmiyor bu sokakta gece çalınan ıslıklara. Taşları sayıyorum sokaktaki. Meraklanıyorum yine bin altı yüz otuz yedi çıkar mı diye. Evlerin ışıkları solukça yansıyorlar küçük ve biçimsiz taşlardan yüzüme. Üç yüz altmış beşte karıştırıyorum hangi taşta kaldığımı, ıslıklı ezgim doruk noktasına ulaşırken bir ağır küfür geçiyor içimden; böylece ezgi de sessizliğe bürünüyor. Gülümsüyorum. Sokak yine beni yutuyor.

İlk kez, çok eskilerden bir hanımefendiyle bulunmuştum bu sokakta. Ağlıyordu olanca ergenliğiyle. Ben yeni yeni farkına vardığım erkekliğimle sarılmıştım kendisine. Nitekim tahmin etmiştim ağlayacağını ama minibüsle gelemediğim sokakta, mendil de alamayacak kadar parasız beklemiştim kendisinin gelmesini. Dertlerimiz küçüktü o zaman, öpülemeyen bir dudak kadar ve ben o gün ilk kez tadına bakmıştım, başka bir insanın ıslak nefesinin. Merak etmeye çalıştım şimdi ne yapıyordur diye ama umursamamaya alışmışım uzun zamandır. Yapamadım.

Bu sokakta ilk sabahladığım gün de bu ilk geldiğim gündü. Tek tük insanlar gelip geçti yanımdan. Alışkın değillerdi pek benim gibi gülen suretlere sanırım. Dikkatle baktılar genişlemiş yüzüme. Sabaha doğruysa sağ arka ayağı aksak bir köpek ilişti yanıma. O zaman fark ettim hala gülümsediğimi; ağzımdaki toy tadı kaybetmek korkusuyla hiçbir şey yememiştim. Garipti. Çocuksuydu, saftı. Uzun süredir anlamını yitirmediği kadar.

Önemli olaylarımı burada sindirmeye alıştım. Sınavlarım, finallerim, tezkerem, evliliğim, terfilerim, ödüllerim, ölümlerim, düşüşlerim… Her geldiğimde biraz daha kaybettiğimi anladım saflığımı. Bir de taşlar hep bin altı yüz otuz yedi kaldı.

Şimdi, az önce üşüdüğümü fark ettim. İlk kez üşüyorum sanırım burada. Nedenini merak ediyorum ve merak ettiğime şaşıyorum. Yoksa insan mıyım yine? Elimi kaldırıp bir hırka isteyebilirim. Hayır. Doyasıya yaşamaya koyuluyorum insanlığımı ve yalnızlığımı.

İlk işime gitmeden de buradaydım. Bir büyüğüm – taksiratını affetsin diyemem Allah’a affetmez zira- demişti ki; “Bir yerden sonra; tüm duyguların köreldikten, yüzünü kırmızı tatminden başka bir şey güldürmeyince bir an olur da yine ağlayabileceğini hissedersin. Sanki masumiyetin hiç kaybolmamış gibi. İşte evlat o zaman ölümü beklemelisin çünkü melekler kenara ittiğin güzellikleri, ne kaybettiğini bil diye son kez önüne koyarlar. Sonra da kurşunu yersin.”

“Abi gidelim istersen.”. Tarık, titrediğimi görmüş olsa gerek ya da gözlerimin yaşardığını. Herhalde ilk kez görmüştü böyle beni, on beş yıllık bir hayatımı kollama, hayatını öne sürme, ölme, öldürme, ceza kesme, adam kaçırma, adam zehirleme, suikast hayatında. Büyüğüm aklımda hala. Küfrediyorum ağlayarak içimden ve teşekkür ediyorum zavallı Tarık’a belki bir gün, belki beş yıl daha verdiği için. “Git lan başımdan. Hepiniz, sittirin gidin başımdan!” derken sesim on üç yaşında bir çocuğun ağlayarak annesine bağırması gibi çıkıyor. Şaşırıyor Tarık. Adamlarımı toplayıp son model arabalarıma bindirip gidiyor. Hazırım. Pişmanım, ama hazırım gitmeye, gönderilmeye.

Ah İlknur. Sen demiştin değil mi? “Demedi deme.” demiştin. Çok güzeldin İlknur, çok ateşliydin ve ben hiç kimseyi seninle seviştiğim heyecanla öldüremedim.

Vakit tamam. Taşlar da hala yerinde. Bin altı yüz otuz yedi. Yoksa karıştırdım mı sayıyı. Mümkün ama mühim değil. Duyuyorum geldiklerini. Biliyorum hiçbir şey sormadan uyuz bir köpek gibi vuracaklar beni bu köhne sokakta.

İlknur. İsmin ne de uygun. Poe şiirlerindeki zorlama rastlantılar gibi. Nefret ederim Poe’dan. Pabucumun alegoriği. Anabel Lee’ymiş. Pöh. Poe. İlknur. Gözümün ilk nuru, tek nuru. Sen demiştin be İlknur. Ölürsün bırak, demiştin. Ah be tatlım. Bilmezsin sen. Kolay değil bir tanem. Hayatım kolay değil.

Islığım yine yerli yerinde. Eskilerden bir ezgi, hani taa ben gençken çalanlardan. -Ulan sokak sattın beni şeytanlara.-

Karşıdaki apartmanın her katından birer adam fırlıyor. Nereden öğrendiler acaba sokağımı. Uzun süredir gelmemiştim. Vuracak adam arıyorlar. Beni koruyor olmasını bekledikleri adamlarımı. Şaşırmışlardır kesin. Namussuzlar sizi. Şaşırırsınız elbet.

Görüyorum katilimi. Uzun siyah pardösü giymiş. Nereden öğrenirler bu ucuz mafya ayaklarını bilmem. Korkuyorum. Yıllar sonra ilk defa. Pişmanım. Öylesine pişmanım ki körelttiğime duygularımı. Ağır geliyor şimdi yeniden duymak insanı insan yapan şeyleri. Alçak melekler. Mutsuz gönderiyorlar beni zebani akrabalarına.

Sokağı boyayan bir klik sesi. Şakağıma dayıyor pardösülü. Gülümsüyorum. Delikanlılık – artık ne demekse- yapıyor aklı sıra yüzüme bakarak. Zavallı. Söyle İlknur sen bilirsin ölmeyi, sözlerim yarım mı kalır? Düşüncelerim devam eder mi anlatmaya? Meraklıyım pek. Şu melekler yüzünden. Kanım bin altı yüz otuz yedi taşa da değer mi acep? Kelime-i şahadet getirsem cennete bir kerecik olsun bakabilir miyim sence? Yaradan affeder mi acaba bu şuursuz ku….

                                                                                                                                                  …meren

 

Naçizane

TRAVMA TEORİSİ

2 Mins read

Mir Dengir Fırat’ın sözünü ettiği travma niçin bu kadar tepki yarattı anlamak kolay değil. Onun ve çevresinin bu Kemalist devrimler nedeniyle sarsıntı geçirmesi normal sayılmaz mı?

Tekke ve zaviyelerin, şeriat düzeninin hâkim olduğu; her şeye biat eden bir toplumda çağdaş ve uygar kurallar getiriyorsunuz. Tabii ki tepkiler ve rahatsızlıklar olacaktır. Düşünün ki sadece belirli bir kesimin kullandığı, yüzyıllardır kullanıldığına inanılan yazı değiştirilmekte, giyim kuşamda köklü değişiklikler yapılmakta, aile hukuku yepyeni temellere oturtulup kadın-erkek ilişkileri yeniden düzenlenmektedir.

Yobazlar, dinciler, şeriatçılar, Arapçılar travma geçirmişlerdir. Esas travmayı ise, Atatürk devrimlerinin etkisiyle sömürgeci, emperyalist ve işgalci Avrupa yaşamıştır.

Fırat, travmanın sürüp gitmekte olduğunu ima ediyor. O zamandan beri toplumda ne kadar çok insanın değişmiş olduğunun farkında değil mi? Bundan daha vahimi, Cumhuriyet’i geriye doğru çekme çabalarının, bu travmayı iyileştirmekten daha çok bir karşıdevrim niteliğine bürünmüş olmasıdır.

Şeyh Sait’in torunu olduğu ileri sürülen Fırat, Şeyh Sait isyanında haykıranlara benzer bir tavırla devrimin dini yok ettiğinden, halkın dinsel yollarının dağıtıldığından söz etti ilk olarak. Ardı sıra, halkın dilinin ve kıyafetinin bir gecede yok edildiğinden yakındı. Fırat, dil ve harf devriminin bir gecede değil, iki yıl gibi uzun bir süreye yayılıp gerçekleştirildiğini bilmiyor mu? 1925’te “Din elden gidiyor, şeriat isteriz!” haykırışlarıyla Cumhuriyet’i sarsan Şeyh Sait ve yandaşlarının İstiklal Mahkemeleri’nde son bulan isyanlarının, isyancı başının ailesinde yarattığı travmanın günümüze dek sürdüğü anlaşılıyor.

Atatürk devrimleri mazlum milletler için emperyalizme karşı ellerinde tutulan bir meşale olmuştur. Hindistan’dan Cezayir’e, Nâsır’dan Fidel Castro’ya her millet ve kişi bu devrimleri gönlünden benimseyerek bu devrimlerin ışığında yollarına devam etmişlerdir.

Suudi Arabistan, Kuveyt gibi rejimlerin başında bulunanlar, ABD ve AB de Atatürk devrimlerine karşı. Türkiye Cumhuriyeti’ne özgürlük ve bağımsızlık kazandırıp Türk halkının ulusal çıkarlarını uluslararası alanda koruduğu için Atatürk’ü hiç sevmezler. İşte bunlardan dolayı içimizdeki işbirlikçi dincileri kullanarak ılımlı İslam devleti modelini Türkiye Cumhuriyeti yerine getirmek istiyorlar.

Günümüz iktidarı, Cumhuriyet rejimi sayesinde iktidara gelmiş olduğunu unutmuş bir şekilde Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurumlarına saldırısına devam etmekte ve yetiştirdikleri Atatürk ve laiklik karşıtı kuşakların kinlerini, nefretlerini tazelemeye devam etmektedir. Bu kin ve nefretle gerçekleri göremeyenlere, özgür ve güzel bir ülkede yaşadıklarını fark edemeyenlere üzülüyorum, acıyorum.

Naçizane

HİKAYE

3 Mins read

“Kalktı. Giyindi ve dışarı çıktı.” Böyle kısacık hatta çoğu zaman tek kelimelik cümlelerle başlayan hikayeleri seviyorum. Ne yazık ki benim hikayem onlardan değil.
Güneş tam tepedeyken insanların, serinlemek için suya batıp çıktığı anlar dışında yanıp kavrulduğu, havalar hep böyle gitse renk pigmentlerinde sorun olmayan bir Finlandiyalı’nın Afrikalı gibi görünmek için yalnızca birkaç güne ihtiyaç duyacağı, gökyüzünde tek bir bulutun görünmediği ve doğal yahut suni gölgelerin serinlikten nasip alamadığı bir öğlen vakti; birkaç maceracı genç ve gürültüden kaçmaya çalışan az sayıdaki iyi para kazanan fakat çalıştığı firmada hissesi olmadığı için iş adamı ya da daha doğru bir ifadeyle para babası denemeyecek firma yöneticisinden başka hiç kimsenin uğramadığı bu ücra sahil kasabasında; neredeyse hiç satış yapamadığı için tezgah açmanın kar getirip getirmediğinden pek de emin olmayan lakin “dostlar alışverişte görsün” dercesine her salı kendine ayrılan alanda toplanan pazarcıların ve muhtemelen sıcaktan bunaldığı halde pazarcılara benzer biçimde -görev bilinciyle olsa gerek- üşenerek dahi olsa ötmekten vazgeçmeyen cırcır böceklerinin sesini bastıran bir siren sesi duyuldu.

Denebilir ki lafı bu kadar uzatmanın hiç gereği yoktu. Belki de doğrudur. Üstteki kocaman cümle tek satırda özetlenebilirdi. Sıcak bir öğle vakti, bir sahil kasabasında bir siren sesi duyulduğunu söyleyip geçebilirdim, fakat bu kadarıyla bıraksaydım bazı şeyleri tahmin etmenize yardımcı olamazdım. Örnek mi istiyorsunuz? Bilin bakalım ben kimim? Şıkları saymama gerek var mı? Üstteki ipucundan çıkarabilirsiniz. Ya macera peşinde bir genç ya iyi para kazanan bir yönetici ya pazarcı ya da kasabanın yerlisi. Hiç olmadı birkaç günlük ziyarete gelmiş birisiyimdir. Yine de siz tahmininizden o kadar emin olmayın. Kıyıdan başlayıp güneydeki tepenin zirvesine doğru gittikçe sıklaşan ormanın içindeki bir ağaç olabilirim pek ala.

Orman demişken, ben en çok Karadeniz’in ormanlarını severim. Hele hele Karadeniz denince ilk akla gelen Doğu Karadeniz’in ormanlarını. Alışkın olmayanlarda baş dönmesi yapacak denli temiz bir hava ve parmak ısırtan bir manzara sunar oranın ormanı insana. O nasıl bir çeşitliliktir Allahım! Hani saymaya kalksam ağaç çeşitlerini, hepsini bitirmenin imkanı varsa da sıkar hem sizi hem beni. Derseniz ki birkaç tane söyle yeter, derim ki hangisini söylemesem haksızlık olur ona. Unutmadan, olur ya aklınızdan geçer “Hani bir ağaç olma ihtimalin vardı o sahil kasabasında, nereden biliyorsun sen bunları?” diye; anlarım yaratılmışlar içinde dili olanların yalnızca insanlar olduğunu sananlardan olduğunuzu ve üzülerek bildirmek isterim bunca olmak arasında yalnız olmadığınızı.

Oysa ne güzeldir yalnızlık, değil mi? Yalnız insan erişilmezdir biraz, biraz başına buyruk, biraz da dediğim dediktir. Sanırsın bir diktatör, hiç olmadı adil bir kraldır. Ayrıca kimsenin yapamadığını yapandır yalnız insan. Belki de en çok bu yüzden imrenilir yalnızlığa. Nasıl tatmin edici bir duygudur yapılmayanı yapabilmek, bilinmeyeni bilebilmek! En alçak gönüllü insanda bile bildiğinden ötürü bilmeyene üstten bakan bir yan vardır. Alay değilse de haline şükretme yahut acıma karşısındakine en iyi ihtimalle.

Acıma… Tüm duyguların kendine has bir yanı vardır fakat acıma onlar içinde apayrı bir yerdedir. Garip bir duygudur acıma zira kaynağı, gidiş yönü ve vardığı yerin her biri durumdan duruma, kişiden kişiye göre değişiklik arz eder. Birini sevdiği için acır ona insan, birini küçük gördüğü için acır, hali harap olanın ve onun zatında tanıdık tanımadık tüm hali harapların haline acır sebebini çok zaman kendisi de bilmeden. Acıdığına yardım eder kimi insan kimi zaman. Acıdığına güler geçer, hatta bazen alaya alır onu beceriksizliğinden(!) ötürü. Bazen de kendi haline acır ki onunla ilgili konuşmaya kalkarsam kimse susturamaz beni; o yüzden kıyısında dolanıp geçiyorum. Acınan insanın ruh hali de bir gariptir. Şöyle ki; bazısı sevgiden sayar ve sevinir acındığına, bazısı küçümsendiğine inanır -öyle olmasa da- da kızar, bazısı acıyana acır ki kendini bir şey sanır.

Ben de hikayeme acıyorum, laf kalabalığına boğulup piç olup gittiği için.

Naçizane

JUAREZ KADINLARI

3 Mins read

         Meksika’nın Amerika Birleşik Devletleri sınırındaki önemli bir şehridir Ciudad Juarez. Stratejik önemi, 1994 yılında ABD, Meksika ve Kanada arasında imzalanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ile daha da arttı. Bu tarihten sonra, bu sınır şehrinde “maquiladoras” adı verilen yabancı şirketlere ait montaj atölyeleri kurulmaya başladı. Maquiladoras’larda üretim ucuz iş gücü hesabıyla yapıldığından şirketler bu atölyeler sayesinde inanılmaz kâr elde ediyor. Peki bu ucuz iş gücünün kaynağı ne? Juarez kadınları…

       Maquiladoras’ların vazgeçilmez kaynakları, zor durumda olup sendikalaşma konusundan bihaber olan Juarez kadınları… Bu kadınlar oldukça zor çalışma koşulları altında günde en fazla 3.40$’a büyük şirketlerin köleliğini yapıyorlar. Üstelik insanlık dışı uygulamalara maruz kalıyorlar. Zorunlu doğum kontrol uygulaması bunlardan en önemlisi. Her ay, adet dönemlerinde kullanılmış pedlerini göstermek ve hamile olmadıklarını kanıtlamak zorundalar. Peki ne için? Kim için? Bu kadınların yaşam koşulları öyle içler acısı ki hiçbiri çalışma koşulları konusunda sesini yükseltemiyor. Onlara göre bu şekilde çalışmak bile işsiz kalmaktan daha iyi. Juarez kadınları genellikle “colonia” adı verilen barakalardan oluşmuş şehir dışındaki yerleşim alanlarında oturuyor. Colonia’larda elektrik ve su bulunmuyor; üstelik buralar hiç de güvenli olmayan savunmasız yerleşim yerleri. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Meksika ile ABD arasında ciddi bir sorun doğuyor: Yasa dışı göç. Göçün faturası ise tabi ki Juarez kadınlarına çıkıyor. Sınırdan geçerken yaralanıyor ya da öldürülüyorlar. En iyi ihtimalle çektikleri cehennem azabı devam ediyor yani Meksika’ya iade ediliyorlar.

       En azından para kazandıklarını düşünüp konuyu kapatabilirdik. Ne de olsa dünya genelindeki pek çok kadından bu konuda daha öndeler; ancak bu kadınları tehdit eden çok daha önemli bir sorun var: Kadına yönelik şiddet! Maquiladoras’larda kadınların işe alınması işsiz kalan birilerini kızdırıyor: Juarez erkeklerini. Kapitalist üretim sisteminin üstüne bir de geleneksel ataerkil baskıyı koyunca Juarez kadınlarının karşılaştığı tablo: Şiddet, tecavüz ve ölüm! 1993 yılından beri yüzlerce kadın kaçırıldı, öldürüldü, yüzlercesine tecavüz edildi, sayısızca kadının organları alındı! Bu korkunç tablo karşısında Meksika hükümeti ticari ilişkilerinin zarar görmemesi için hiçbir şey yapmadı, yapmıyor. Öyle ki Juarez başsavcısı kadınları ölümlerinden sorumlu tutuyor ve “Yağmurlu bir gecede dışarı çıkarsanız, ıslanırsınız.” gibi ilginç bir cümleyle tutumunu belli ediyor. Juarez’de bir kişinin kayıp olarak bildirilmesi için 72 saat geçmesi gerekiyor. (Türkiye’de 24 saat) bu saatte indirim yapmayı kesinlikle reddeden polis, kaybolan kadınların 72 saatlik bir işkenceyle öldürülmesine neden oluyor. Kısacası Meksika makamları Juarez kadınlarını sapıklara, katillere elleriyle sunuyorlar.

       Juarez kadınlarını korumak o kadar da zor değil. Colonia’lara sokak lambaları koymak, güvenilir ulaşım ağlarını sağlayıp kadınları evlerine ulaştırmak gibi oldukça basit çözümlerle kısmi koruma sağlanabilir ama asıl önemlisi suçluların bulunması ve adil bir şekilde yargılanmasıdır. Şimdiye kadar yaşamını yitiren ve çöplüklere atılan, çöle gömülen yüzlerce kadın ancak bu şekilde huzur bulacaktır.

Naçizane

BİR BEYAZ PERDE MASALI

2 Mins read




   90’ların gençliği dünya üzerinde tanımlanması en zor duygulara öncülük eden kuşak oldu. Bireysel özgürlükleri için isyan eden bir kuşaktı onlar; ama toplumsal bilince de yakındılar. Bazıları o bireyselliğin sınırlarını zorladı ve kendini toplumdan soyutladı, kimileri ise hayallerinin peşinden koştu. Bugün başarılı olanlarının çoğu baskıcı rejimleri terk edip daha özgürlükçü ülkelere giden bu kuşak, ne 68’le ne 80’le ne de 2000’le karşılaştırılabilecek özel bir kuşaktı.

   Richard Linklater bu kuşağın filmlerini çeken, işinde ustalaşmış, ayrıntıları çok iyi gören bir yönetmen. Before Sunrise ve Before Sunset isimli filmleri de bunun en güzel kanıtı. Bugün bile entelektüel sohbetlerin kadın erkek ilişkileri üzerine olanlarında her daim örnek olarak gösterilmesi şaşırtıcı değil; çünkü anahtar kelime filmin her yanına yansımış: Samimiyet.

 

   İzlemeyenler için hikayesini anlatmak gerekirse… Viyana’da bir tren yolculuğunda karşılaşan bir Amerikalı ile Fransız’ın aşk öyküsü "Before Sunrise". Tek gecelik bir aşkın ardından adamın gitmesi gerekiyor ve 6 ay sonra buluşmaya söz veriyorlar. Ne yazık ki romantik filmlerde sık sık tekrarlanan şey oluyor ve ancak 9 yıl sonra karşılaşabiliyorlar. Filmde tesadüfler ağı çok iyi örülmüştü. O yüzden daha çok ipucu vermek istemiyorum. Konumuza dönelim.

   Bir kültür çatışmasından ziyade iki insanın, birçok yanlışa rağmen hayatın onları buluşturduğu noktada kalma mücadelesini anlatıyor bu film. Romantizmin son kalelerinden biri bana kalırsa. Özellikle gerçek zamanlı olması ve 70 küsür dakika boyunca sizi baymaması çağımızın cep telefonunda başlayıp biten aşklarına kapak olacak nitelikte.

   İlk filmle ikinci film arasında derin bir fark varsa o da gençliğin umutlarının yerlerini depresif bakış açılarına bırakmasıydı sanırım. Yanlış bir evlilik yapmış ve bir çocuk sahibi olmuş Ethan Hawke ve arabada saçlarını okşamak için ölüp biten ve ona yaklaşamayan, yılların koyduğu duvarı aşamayan Julie Delpy gururun duvarını bir şekilde yıkmayı başarıyor.

   Bu saf ve aşk dolu şölen bittiğinde zaten aklımızda olan soru aklımıza geliyor:

  Celine gibi kendine güvenen, sınırlamadığımız, duygusal dünyasını önemsediğimiz bir kadın mı istiyoruz yoksa eve kapattığımız, suskun, dünyaya karşı çıkmayan bir kadın mı? Kısacası böyle bir kadını seven erkekleri mi istiyoruz yoksa sokakta dolaşan o boş yığınları mı? Bir kadını bulmak için roman yazan ve onu unutamayan adamlardan sokakta göremediğimizden onu içimizde görmek mantıklı geliyor… Biraz daha biz olup biraz daha o olmasına izin vermeliyiz, belki buydu aşkın hiç açıklanamayan reçetesi.