64. SayıNaçizane

İLETİŞİMİN İLETİŞİMDEKİ ÖNEMİ

1 Mins read

Sağlıklı bir iletişimdeki başlıca sıkıntı konuşanların birbirlerini anlamamaları ve anlatmaya çalışmaları için sarf ettikleri çabadan dolayı vericilerin açık alıcıların kapalı olmalarından kaynaklanır. Bu durumu sağırlar iletişimi olarak da adlandırabiliriz. ……..

Read more
64. SayıNaçizane

İnsaniyetin İstem Gücü...

2 Mins read

güneş.güneş.    Bu dünyaya ait olmadığımı, aklımın hep bir karıştan çok yukarılarda;Atmosferin ötesinde gezindiğini düşünmüşümdür.Bir bakıma destekleyici düşüncelerim var ama çoğu zaman ‘bu dünyaya gelme sebebim’i  hatırlayıp ‘burada olmaktan memnunum’ derim…

Sevgili dünyamıza bir gözlem bakışı atalım;İstekler…
Keşkelerle dolu anılara sahibizdir.Bu anıları unutmak ya da geriye dönüp her şeyi isteyeceğiniz şekle sokmak istersiniz…
Acaba’ları tavan arasına saklayıp ne yapmanız gerektiğini anlatan uzun bir not ile kararlarınızı tek kalemde alıp, işi keşkeye bırakmamak istersiniz…
Aldığınız kararların genel itibariyle hep olumlu ve fayda sağlayıcı olmasını istersiniz…
Sahip olduklarınızın takdir görmesini ,kendinizin de her alanda en önde olup her kulvarda fark atmak isteyebilirsiniz.
Çok sevilmek istersiniz.Birilerinin sizin için fedakarlık yaptığını görmek ve aynı sevgiyi ona verebilmek istersiniz…

İstenecek çok şey var biz insanoğlu istiyoruz!İstemeye devam ediyoruz.Çoğumuz her şeyde mükemmel’i diliyoruz.Peki mükemmellikten kastımız nedir?Mükemmellik, kemale ermek, kusursuzluk…Bu konu da bakış açısıyla şekillenmekte.
Felsefi ahlakta ‘ Erdem’ olarak nitelenir.İslami ahlakta örnek insan Rasulullah (aleyhi’s-Selatu ve’s-Selam)’dır.Şüphesiz o ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir.Bunların dışında kişide mükemmellik bakışı yok mu?Elbette var ancak her bir bakışa değinmek konuyu kaydırabilir.
Toplumda mükemmellik yine felsefede boy gösteren Platon’un devlet anlayışı ya da sosyalizm’in temel taşları…İslam’da ise kaynak Kur’an-ı Kerim ve sünnetlerdir(icma ile kıyas dahil) .Yine toplumun mükemmelliği adına farklı bakışlar mevcuttur…
Düşüncede mükemmeliyet, duygularda, insan ilişkilerinde, ferdi meselelerde mükemmeliyet…Hepsi birbiriyle bağlantılı nihayetinde…

Peki.Madem bu derece incelenmiş bir konu.’Kusursuzluk’ her insanın özlemini çektiği bir gerçek ve fazlasıyla irdelenmiş…O halde neden oturmuyor taşlar yerine?
Mükemmellik bakışı kişiye göre değişip birinin istediği diğerinin hayatına engel oluyor olabilir.İnsan fertten topluma geçtiğinde her istediğinin olmayacağını fark ediyor ancak bu istekler yoğun olmasa da varlığını koruyor.

Dilersek hayatı herkes için yaşanılır hale getirebiliriz.Bu ancak herkesin aynı şeyi düşünmesiyle olur.Bunun için evrensel bir adım gerekli.Şu an dünyanızda var olan yaşam kurgularını düşünün…

Ve…Bu mükemmellik isteği, boş bir istek değil.Hepimizin böyle bir özlemi varsa, dünya düzeni mükemmel olmadığı halde olabileceğini düşünüyorsak…Sizce de tuhaf değil mi?İçimizdeki bu his boş olmamalı…Mutlaka bir varış noktası olmalı…
Ben kendi cevabımı buldum…

64. SayıNaçizane

Şakayık...

2 Mins read

”İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl.”Peygamber Efendimiz buyuruyor :”Şüphesiz kadın, erkeğin şakayığıdır.”

İskender Pala’nın Kitab-ı Aşk kitabından ‘Şakayık’ bölümünü okuyorum…Bölümün etkilendiği söz bir Hadîs-i Şerîf.
Şakayık’ın Türkçe’deki karşılığı ‘gelincik’ çiçeğidir.Arapça anlamdırılmasına göre şu şekilde Şakayık kelimesini açıklamış sayın Pala;

”Öncelikle kadının, erkeğin ‘kürek kemiği’nden bir parçası olduğu, ardından erkeğin ‘öteki yarısı (elmanın iki yarımı gibi birbirini tamamlayan değerler bütünü;Şakk’ı)’ olarak düşünüldüğü ve nihayet ‘şakayık(yaban lalesi, gelincik)’ çiçeği olarak ifade ettiği görülür.”

Aklımıza gelen ilk misal Hz.Âdem’in kürek kemiğinden yaratılan Hz.Havvâ’dır.Erkek ile kadın bir bütünün parçaları olarak yaratılmıştır.Birbiri olmadan olamayan iki varlık.Kadın olmadan erkek eksik kalacaktır.

''Hikmet Barutcugil'den''

Peki İskender Pala’nın da değindiği üzere Gelincik çiçeğinin özelliklerini düşünelim. Şakayık her türlü coğrafyada insanî bir etki olmadan yetişebilen , bir çok türü olmasına karşın bunların hepsinin kırmızı olduğu bir çiçektir( turuncuya kaçan tonları da mevcut).Gelincik çiçeği de yapı bakımından kadına benzer.Dalından koparıldığında bir iki dakika içinde ölen, yahut dalını koparmaya gitmeden kırmızı yapraklarından birini kopardığınızda diğer üçü de ardından solar ve sarkar.
Hadîs-i Şerîf gayet açık.Şakayık’ı iki yönden de ele aldığımızda ‘kadın’a gerekli değerin verilmesi hususunda önemli bir kanıt.İnsan kendinden bir parçayı nasıl kırabilir?Yahut şöyle demek daha doğru; Bir erkek en ufak bir darbede solan bir çiçeği kendinden bir parça olmasına rağmen nasıl görmezden gelir de kırar?…**

Şakâyıku’l-arz…Şakâyıku’r-ricâl…
Kadının fıtratında ‘zarafet’ hasıl olur.Erkeğin güçlü yapısında hayat bulur.Onun ‘asalet’inin kıyısındadır.Günde beş öğün sevgi ister, korunmaya muhtaçtır, ezilmek istemez…Kadın ait olmak ister.Sahip olmak ister…

Hassasiyet, masumiyet, merhamet…Özü itibariyle tıpkı gecenin dolunayı, gonca gülün saf dokusu, sahralarda bir meltem esintisi, bir yardımcı, bir yolcu…

Sessizliğinin huzuru…Huzurunun mahiyeti…Pahası yok…

Elbette ki bunlar fıtratının özünü giyinmiş olana has.Yoksa erkeğe çalan ya da fazlasıyla salan bir kadın bir olabilir mi?

Mecnun’un Leylası, Ferhat’ın Şirin’i…Ali’nin Fatıma’sı…Güzel bir söz var ya :

HZ.FATIMA GİBİ OLMADAN HZ.ALİ GİBİSİNİ BULAMAZSIN…FATIMADAN BAŞKASINI GÖZÜ GÖRMEYEN ALİYİ BULMAK İÇİN,ALİDEN BAŞKASINA TIRNAĞINI DAHİ GÖSTERMEYEN FATIMA OLMAN GEREK…

 

 

**:Yazının buraya kadar olan kısmı 02.03.2011 tarihinde yazıldı…İskender Pala’nın kitabı Aşk eserindeki ‘Şakayık’ yazısından etkilenerek alıntılarla yazıldı…

 

63. SayıNaçizane

MERHABA!

1 Mins read

Es-Selamu Aleyküm!..

Benim için yeni bir yol, yeni bir tecrübe, yeni bir tebessüm kapısı aralama şansı. Herkese merhaba…

Heyecanlı olduğumu varsayalım; çünkü hayatta her adım özeldir, her yaptığınız yenilik size bir şey ya da şeyler
katar. Mutlu olmak için bahane aramaya gerek yok, yahut heyecanlanmak için… Hemen
ilk yazıdan gıcıklığım tutsun istemiyorum. Gıcık da sayılmam pek. Beni çok seversiniz.

Yaşımın verdiği
toyluk, acemilik ve cahilliğin kuru cesaretiyle söylemek istediğim, söylenmesi
gereken ve söylenirse iyi olurları kendi çapımda saygı çerçevesinde dile
getirmeye çalışacağım. Allah’ın izniyle…

Şimdi bir giriş
yapma zamanı…

Madem bu bir giriş,
o halde her insanın hayata nasıl girdiğini düşünelim derim. ‘Bebeklik…’  (Yan odada ağlayan bir bebek olduğu için bu
konuyu seçmem kolay oldu)

O bir  dünya… Yalnızca dokuz aylık bir oluşma evresinin neticesinde güneşe gözlerini
açan, ilk bakışının tedirginliği ve bulunduğu ortamı yadırgamanın verdiği
huysuzluk ile gözyaşlarını kullanmadan ağlayan biricik dünya özeti… Bu mucizenin
ötesidir. Eti ile kemikleri ile bir canlıdır. Canlıların en masumu, en
savunmasızı getirilip elinize verilir.

Ahh o nokta… Bebek ya da evlat ne derseniz; emanettir… Biricik Yaradanın bize verdiği
emanet. Yalnızca ona iyi bakıp, fıtratını müdafaa edebilelim, onu hayata en
hakikatli şekilde hazırlayalım diye…

Günahsız, masum ve tertemiz… Yüzünde bir yol
haritası gizli. Satır satır takip edip, satır satır yürümek için. Bakan göze,
gören göze verilen yol haritası… Yürümek isteyen?..

Dünyama hoş geldin
biricik yeğenim ve hoş geldiniz Türk e-dergi …

Dipnot: Saf iman, 20 günlük bir bebeğin Kur’an-ı Kerim
okunduğunda yüzünde beliren tebessümdür…

62. SayıNaçizane

YARATICILIK VE İNSAN BEYNİ

2 Mins read

Büyük dehalar elbet çılgınlığa yakındır;

Ve aralarındaki sınırı çok ince duvarlar çizer.

John Dryden, Absalom ve Achitopel

 

Yaratıcılık, binlerce bakış arasında, farkındalığı yaratacak somut bakış açısına sahip olabilmektir, görülmeyeni görmek, hissedilmeyeni hissetmek,  evrende hiç yer almamış ya da soyutluktan öteye geçememiş varlıkları somutlaştırmaktır. Yaratıcılık; özel olanın doğal olmasını, doğal olanın özel olmasını sağlayan harekettir.

Yaratıcılık, kişiden kişiye, zamandan zamana değişkenlik gösterir. Örneğin; yaratıcılık deyince; bazı insanların aklına; Picasso, bazılarının aklına; Leonardo Da Vinci, bazılarının aklına Mozart gelir. Kimisi içinse, yaratıcı olan; Einstein,  Newton, Abraham Lincoln, Edison’dur.

Zamana, mekana, eğitime, aileye vb. bir çok etkene göre değişkenlik gösteren yaratıcılık sürecinde, psikolojik rahatsızlıklar kendini  göstermektedir. Bu tür rahatsızlığı olan üstün yetenekli ve yeteneğini yaratıcılığına yansıtan insanları saptamak hiç de zor değildir.  Müzik, edebiyat, felsefe, matematik, fizik, kimya, resim, siyaset, tarih de dahil olmak üzere pek çok alana yayılmış olan bu insanlara örnek vermek gerekirse;  John Nash, Einsten, Nietzche, Tolstoy, Einstein, Abraham Lincoln, Ludwig Von Beethoven, Samuel Johnson, Jonathan Swift, Graham Greene gibi  insanlığa ve hayata yön veren bir çok insan sayılabilir.

Yaratıcılık ve insan beynindeki ilişki, Antik Yunan döneminden bu yana ilgiyle takip edilmekte,  bu ilişkiyi çözümlemek

için pek çok çalışma yapılmaktadır. Fakat bu konu üzerinde sistematik çalışmalara ancak on dokuzuncu yüzyılda başlanabilmiştir. İlk kapsamlı inceleme, İtalyan Psikiyatr Cesare Lombroso tarafından yapılmıştır.  Yaratıcı olan insanların psikolojik rahatsızlıklara yatkın olduklarını saptamıştır.

Yaptıkları, keşfettikleri bu günümüzü dahi etkileyen, Albert Einstein’ında normalden uzak bir tarzı ve psikolojik sorunları olduğu bilinmektedir. Örneğin, insanlarla ilişki kurmakta sorunlar yaşıyor, kendine bakmıyor ve temizliğine dikkat etmiyordu. Bu tür davranışlar, şizoptik özelliklerden sayılıyor. Aynı zamanda, ilk evliliğinden olan oğlu da, şizofrendi.

Bir başka örnek ise; Isaac Newton. Isaac Newton prematüre olarak doğmuş ve ilk yıllarını ciddi zorluklar yaşayarak geçirmiştir. Yaşamı süresince, sürekli bir kuşku içinde olduğu, gizemli inançları olduğu, çeşitli şizoptik özellikler sergilediği bilinmektedir. Başkaları tarafından rahatsız edildiğine inanmış ve çeşitli psikolojik ataklar geçirdiği kayıt altına alınmıştır.

Akıl Oyunları (1998) adlı kitapta yer alan, aynı zamanda da aynı isimle yayınlanan film ile Oscar ödülü olan filmde yer alan, John Nash’in yaşam öyküsü de hepimize tanıdık gelecektir.  Oyun teorisinde yaptığı inanılmaz buluş ile Nobel ödülü kazanmasının yanısıra müthiş bir matematikçiydi. Genç yaşlarda, o da, yoğun şizoptik özellikler göstermeye başlamış ve otuzlu yaşlarının başındayken psikoza girmişti, kendi adını verdiği oğlu da, bir şizofrendi.

Yaratıcılık ile psikolojik rahatsızlıkların derin bir ilişkide olduğunu görmek kaçınılmaz. Fakat asıl önemli olan nokta şudur: Yaratıcılığı, psikolojik rahatsızlıklar mı yaratıyor yoksa yaratıcı insanlar mı psikolojik rahatsızlıklara yatkın oluyor?

Bilim ve tıp dünyası hala bu sorunun cevabını arıyor.

 

62. SayıNaçizane

İSTİRHAM

2 Mins read

Ben burada neyi bekliyorum? Sabahın bu saatinde üstelik evimden bu kadar uzakta ne işim var? Nasıl soru bu? Dün söz vermedim mi eliden geleni yaparım diye. Verdim ya hemen bugün, ilk iş olarak ilgilenmem mi gerekirdi? Eminim Emin dahi benim kadar aceleci davranmıyordur bu konuda. Şaşılacak ne var ki bunda? Onun için sıradan bir işlem bu. Benim içinse her zaman karşıma çıkmayacak bir fırsat. Onun bu işin hallolmasından çıkarı yarın bir gün başının ağrımasına engel olmakken benim çıkarım… Ah! Zor geldi değil mi bu işten çıkarını birden itiraf etmek? Öyle vallahi.

Şu meseleyi en başından almak gerek. Emin kim oradan başlamalı belki. Emin bizim ofiste iki ay önce çalışmaya başlayan bir arkadaş. Ama ne arkadaş. O gelinceye değin yarı zamanlı çalıştığım  yeri hiçbir zaman sahiplenmemiş olan bana bizim ofis dedirten bir arkadaş. Emin benim ilk platonik aşkım. Emin, hislerimi açıklamaktan çekinecek kadar etkisinde kaldığım ilk insan. Arkadaşlarıma sorsanız Emin benim ona olan ilgimi fark edip bunu kullanmak için her fırsatı değerlendiren biri. Bana göre ise ona yakınlaşmam için sürekli bana fırsatlar sunan anlayışlı bir insan. O denli anlayışlı ki ondan hoşlandığımın farkına daha tanışmamızın ikinci haftasında vardı. Yine o kadar anlayışlı ki aramızdaki ilişkiye zarar vermeden zamana yaymak ve her şeyin rayında gitmesini sağlamak için elinden geleni yapıyor. Emin ona gösterdiğim tüm ilgiyi sonuna kadar hak ediyor.

Bir an evvel bu işi halledip ofise uğramalı, Emin’e detayları anlatmalıyım. Bakarsın birlikte yemek de yeriz. Onun yanındayken yemekler daha bir lezzetli oluyor. Üstelik öyle ilginç şeylerden bahsediyor ki tüm sıkıntımı atıyorum onunla yemek yerken. O kadar farklı şeyi nereden buluyor da anlatıyor merak ediyorum. Bir insanın bunca şeyi öğrenmek için ne kadar okumalı kimbilir. İlginçtir bir kez olsun elinde kitap, dergi, gazete namına bir şey görmüşlüğüm yok. İş çıkışı arkadaşlarıyla buluştuğunu görüyor, hafta sonlarını kimi zaman şehir dışında değerlendirdiğini duyuyorum. Bu kadar yoğunluğun arasında beni her defasında şaşırtacak kadar bilgiyi toplamasına hayret etmemek elde değil.

İşte, Ahmet Kalender nihayet geldi. Ofisine geçmeden önce sekreterine sonra bana sonra tekrar sekreterine göz attı. Benim orada ne aradığımı merak etmiş olsa gerek. Etsin. Biraz meraktan zarar gelmez. Nasılsa birazdan sekreter hanım beni içeri davet ettiğinde öğrenecek sebebi ziyaretimi. Belki de öğrenemez ama. Bilmiyorum ki boğazı kesildikten sonra insanın bilinci açık oluyor mu? Emin olsa bilirdi. Şu ricasını yerine getireyim, sorar öğrenirim.

62. SayıNaçizane

SAYGILI MIYIZ?

2 Mins read

        Büyüklerine saygı her küçüğün vazifesidir. Ancak insanlar büyüklerine saygının yanı sıra saygı duyması gereken bir çok konuyu biliyor da bilmezlikten geliyor. Gelin birlikte bakalım saygılı mıyız, değil miyiz?

        Fikirlerimizi söylerken ve savunurken hep kendi penceremizden bakarız. Bakış açımızı değiştirmeyiz. Oysa doğru bildiklerimizi başkalarının gözünden görmeye çalıştığımızda daha farklı düşünmeye başlarız. Karşıdaki kişilerinde söylediklerinde doğruluk payının olacağını anlarız. Fikirlerimizi savunurken bize yöneltilen eleştirilere tahammül edemiyoruz. Eleştirilere kapalıyızdır. Biri bizi övmeye kalktı mı övgüleri de kabullenmeyi ihmal etmeyiz. İşte övgüyü kabullendiğimiz kadar olumsuz eleştirilere de açık olmamız bizleri daha da ileriye taşıyacaktır.

        İnsanlar kişisel bakımlarını aksattıklarında, ağız kokusuna neden olacak yiyecekleri tükettiklerinde veya ağır kokular sürerek çevreye rahatsızlık verecek derece de davranışlar sergilediğinde ben keyfime bakayım da başkası umurumda değil demektedir. Ben bunu anlıyorum. Oysa başkalarına karşı saygılı olmayı bilmemiz de toplu yaşamada uyulması gereken kurallardandır. Bunu es geçemeyiz.

        Biriyle konuşurken neden bağırarak konuşuruz? Bunu da anlamakta zorlanmışımdır hep. Haccac-ı Yusuf gibi olamıyor muyuz? İkili görüşmelerde sessiz küçük harflerle konuşup bir topluluğa hitap ederken ise bir hatip gibi sesimizi yükseltebilmek varken neden sesimizin ayarını kaçırırız. Bu duruma da çare aramamız gerekir. Gürültü kirliliği konusuna değinmişken trafik ışıklarında yaşadığımız korna çalma vakasını da anlatmadan geçemeyeceğim. Kırmızı ışıktasınız sarı yanar ve daha siz vitese elinizi atar atmaz yeşilde yanmadan korna sesi duyarsınız. Gereksiz bir korna çalışı işte. Ne gereği var sanki ben görmüyorum! Eğitim şart!

        İnsanlar çeşit çeşit, haliyle davranışlarda da çeşitlilik oluşmakta. Çeşitli davranışlardan bir çeşit davranış olan bencilliği hiç sevmem. Bu yüzden bencil davranmak yerine paylaşımcı insanlardan oluşan bir toplumda yaşamayı arzu ederim. Birbirini seven, birbirine saygı duyan ve paylaşımcı bir toplum için çabalıyorum. Tarih okuduğumda hep yabancıların tarihimize hayranlığına hayran olmuşumdur. Ama bu hayranlığım saygıyı bilmeyen bir toplulukta yaşadığımı anlayınca hayal kırıklığına dönüşüyor. Şimdi size soruyorum bu kadar yazıdan, yakınmadan sonra saygılı mıyız? Bence saygılıydık ama şimdi saygıdan yoksunlaştırıldık.

61. SayıNaçizane

SAMİMİ MİYİZ?

2 Mins read

Bir gün bir veli bir insan karşı komşunun evine meleklerin dua ettiğine şahit olur. Bu veli kişi, ben her gün Allah’ı anar, zikrederim, Allah’a olan ibadetlerimi eksiksiz yaparım neden benim evime değil de karşı komşunun evine giderler bu melekler? Diye kendine sorar ve cevabını öğrenmek için gidip komşunun kapısını çalar.
……
Arkadaşlarımızın ardından hoşlanmayacağı muhabbeti yapmak, ufak bir açığını kapatacağımız yerde daha da büyütmek hiç kuşkusuz her insanın sevmediği davranışlardır. Mevlana der ki: “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.” …..

Read more
57. SayıNaçizaneŞairaneSinemahsül

HATIRLIYOR MUSUN ANNE?

2 Mins read

Hatırlıyor musun anne? Hani seninle hayvanat bahçesine gitmiştik. Arslanı görünce çok korkmuştum. Hemen ağlamaya başlamıştım. Bana korkmamamı söylemiştin, kafesten çıkamazlar demiştin. Gözyaşlarımı al renkli mendilinle silmiştin; çünkü ağlamama dayanamazdın.

İlk doğduğum günü anlatmıştın ya hani. Ben ağlayınca dayanamayıp sen de ağlamışsın. Oradakiler de kızmışlar sana, ağladığın için. Bilemediler anne, nerden bilsinler içindeki şefkati. Anne olmayan bilemezdi ki bu duyguyu.

Okula ilk gittiğim günü hayal meyal hatırlıyorum anne. Sen hatırlıyor musun? Gitmek istemediğim halde yalvar yakar götürmüştün beni okula.

Okulda da bir ağlama tuttu beni. Sen yine ağlamaklıydın anne. Belli etmemeye çalışıyordun. Gözyaşlarını tutuyordun seni ele vermesinler diye.

Ben farkettim anne, benim ağlamama dayanamadığını biliyordum. Neden ağladığımı sormuştun ya. Yalan söylemiştim sana anne.

Okulu sevmediğim yalandı. Senden ayrılmak istemiyordum; çünkü seninle ilk ayrılmamızdı bu. Bana oku, büyük adam ol diyordun hep. Okudum, büyük adam oldum anne.

Büyüdüm anne. Yıllar su misali aktı gitti. Lise çağına gelmiştim hani -ergenlik dedikleri hatalar dönemine. Ben unutmadım anne sen unuttum desen de. Sana çektirdiklerim unutulacak gibi değil. Seni üzmek en büyük hatamdı anne. Sana karşı isyan ederdim. Beni hiç anlamadığını sanırdım. Beni hiç sevmediğini düşünürdüm. Meğer ne kadar da yanılmışım. Beni anlamayan sen değilmişsin anne, seni anlamayan benmişim. Beni ne kadar sevdiğini, o buhranlı gençliğimde bana sahip çıkışını yanlış anlamışım anne. Beni affet demiyorum. Eminim beni affedersin.

Hangi anne oğlunu ateşe atmak ister ki? Sen affedersin anne; çünkü şefkatlisin. Ama ben affetmem kendimi, affetmeyeceğim de. Askere gidecektim anne hatırlıyor musun? Seni yine bir hüzün sarmıştı. Merak etme askere gidiyorum, vatan borcu dedim. Sen de bendeki ana yüreği dedin. Ben ağlarım ama sen git dedin bağrına taş basarak.

Yemedin yedirdin, içmedin içirdin, giymedin giydirdin. Sensiz bir lokma dahi boğazımdan geçmiyor derdin. Gittiğin ev ziyaretlerinde ev sahibine rica ederdin, çocuğuma da biraz götüreyim mi diye? Boğazından geçmiyordu anne. Şimdi de benim boğazımdan geçmiyor anne. Seni düşündükçe yutkunamıyorum. Boğazıma takılıyor tüm kelimeler. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok anne. Sensiz tuzsuz bütün her şey. Kıymetini bilemedim anne. Şimdi anlıyorum ama neye yarar. Başımı taştan taşa vuruyorum ama neye yarar. Seni geri getirmez ki. Seni çok özlüyorum.  Resmine bakıp onunla avunuyorum.

Anne

Not: Bu makalemi canım ‘ANNEM’e ve bütün annelere armağan ediyorum.