60. SayıNaçizane

ŞAİR OLMAK

3 Mins read

Hayatla yapılan en ağır antlaşmadır şair olmak. İki üç mısra karalamak değil de hayatı şiir gibi yaşamaktır. Bir Züleyha’nın gönül verdiği Yusuf olmaktır kör kuyularda. Maşuğun onca vefasızlığına karşın onun saçının her teline şiir dökmektir şair olmak. Her gece sâkilerle yâd etmektir geçmişi.

Şair kaderi ayrılığa çıkar daima. Yâr gider şair kaleme sarılır, susmaz şair dili anlatır da anlatır. Yolda yürürken de aklına şiir düşer, bir dostla tavla atarken de… Garson çay verirken bile aklına şiir düşer. Belki de yaza yaza bitirmeye çalışır içindeki aşkı ama ne yazmanın sonu gelir ne kara sevdanın. Avutmaz hiçbir şey…

Dost sohbetleri bile derman olmaz şaire. Bakın Cemal Safi ne güzel söylemiş

Ayıplama kınama kahveye gidiyorsam

Avunabilmek için bir tavla atıyorsam

Garson çayı uzatırken ben ‘aklımda’ diyorsam

Sende kalmış demektir ladesim sende kalmış

 

Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok

Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok

Sen dönmeden aynaya bakacak, yüzüm de yok

Aynalarda kendimi göresim sende kalmış

 

Şair olmak sır testisinden geçip Mevlana’nın gel bestesine ulaşmaktır. Baştan aşağı yangındır, yandıkça ileri gitmeyi istemektir. En zoru da sevgilinin bunları hiç hak etmeyen biri çıkmasını göze almaktır.Vefasız olsa bile bir bakışından bin şiir dermektir. Ayrılıklarla geçinmeyi öğrenmektir. Bazen en mutlu anında sırf şiir yazabilmek için çekip gitmektir yâr koynundan. Valizinde sözcüklerden başka bir şey olmadan diyar diyar dolanmaktır belki de…

 

Ezan sesleri yükselmeye başladığında aklına iki mısranın da düşmesidir.

 

Ve ezanlar

Çaresizliğimizi haykırmakta

Allah’a

 

Sonunu bile bile başın dimdik yürümektir uçurumlara doğru.

 

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Cihan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

 

Bazen kendini kurban etmektir İsmailce.. Bazen ateşlere atılmaktır İbrahim misali. Bazen isyan etmektir kadere. Ama dönüp dolaşıp şiirlere sığınmaktır. Uykun kaçınca bir şiir mırıldamaktır yatağının içinde. Yalnızlığınla arana giren yegane şeydir. Uyandığında giden vefasıza sitem etmektir aynalarda…

 

 

 

Sen dudaklarımın kuruluğunda

Hâlâ mırıldanmaya çalıştığım

Son şarkı..

Gözlerinin bestesi olsa da

Bir of çeker gibi dönerek geçen yıllara

Çıkarabileceğim son ses

Sorun o değil de

Seni istediğimde

“Son bir yudum su” anlıyor herkes

 

Demiştim bir şiirimde. Bir yudum su gibi özlemektir onu son nefesinde. Ve son bir veda şiiri, azraile..

 

 

Kavuşmayı delice beklemek ama kavuşunca Aysel git başımdan diyebilmektir Attila İlhan gibi. Onu karşında görür görmez gönül nikahını kıymak, ama bir süre sonra bu sevdadan cayalım diyebilmektir.

 

Seni bilmem ama ben kararlıyım

Şu garip sevdadan cayalım gitsin

Bu aşkta senden çok ben zararlıyım

Bir kumar oynadık diyelim gitsin

 

Sevgilinin adı hep değişir şiirlerde. Almila, Aysuda, Ayşen, Ayten ve daha niceleri… Ama yazılan tek kişi vardır aslında. Yüreğinizde tek bir imza, tek bir fotoğraf vardır ki her şiiri ona yazarsınız. Her şiiri ona yazıp başkasının gözlerine bakarak okumak zorunda kalmaktır şair olmak… Şüphesiz her güzelden ilham alınır da, tek peteğe bal yapabilmektir.

 

Kimi zaman sevgiliyi uzak bir kentte düşünmek kimi zaman da uzaklara yollamaktır.Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın Fahriye ablası gibi. Kendinden önce ki bütün şairlerin hikayelerini yaşamaktır şair olmak. Mona Roza’yı her dinlediğinde gözlerinin dolmasıdır mesela, çünkü aklınıza gelir Muazzez Hanım’ın cansız bedeni gözlerinizi kapatınca…

 

 

Yapraklar teker teker düşer ağaçlardan. Saçlarınız ağarır, yaşlanırsınız, ama o hep aynı kalır ilk gördüğünüz gün ki gibi… Bakın Murathan Mungan ne diyor bizlere şu mısralarıyla :

 

Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya

Bir baktım Fahriye abla!

Kırk yıllık bir rötar yapmış

Erzincan treni

Ben gelmişim şu yaşıma

O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha…

 

Adını mıh gibi aklında tuttuğunun kaleminden dökülmemesini engelleyememektir şair olmak. Aslında cesurluktur şair olmak; aşkını tüm dünyanın öğrenmesine göğüs gerebileceğini göstermektir sevdiğin kadına.

 

Bazen rakı şişesinden balık olmak bazen de yağmurdan kaçmaktır. Ayağın takıldığında ayrılığa, “elimden tut” diyebilmektir. Şiirlerde kendine bin tane dar ağacı kurup bir kez bile ilmeği boynuna geçirememektir.

 

Zordur şair olmak. Herkes iki üç mısra karalar karalamasına da; işte asıl mevzu ŞAİR GİBİ YAŞAMAK…

 

60. SayıNaçizane

ANNE-BABAYA SAYGI

2 Mins read

       Saygı kelimesini sürekli duyarız. Fikre, karşıdakine, ortama, dine, mezhebe, bayrağa, kişilere saygıyı iyi biliriz ya da elimizden geldiğince uymaya çalışırız. Anne-babaya saygıyı ne derecede bilir ve uygularız? Anne ve babamıza hak ettiği saygıyı gösterdiğimiz tam olarak söylenemez.

Peygamberimiz annelerimiz için “Cennet anaların ayakları altındadır.” demiş, babalarımız için “Baba cennetin orta kapısıdır” diyerek konunun önemine vurgu yapmıştır. Diğer bir sözünde ise “Anne ve babaya asi olanlar cennetin kokusunu bile alamazlar.” demiştir.  Biz bu nadide sözleri iyi idrak etmeli, Yüce Yaradanın anne ve baba hakkına ne kadar önem verdiğini iyi anlamalıyız, çünkü en büyük saygıyı ana ve babalarımız hak etmektedir. Onların bizler için yaptığı fedakarlıkları borç olarak ödemeye kalksak ödeyemeyiz. Anne-baba hakkı önemli bir konudur bu yüzden. Evlat olarak sürekli onların rızasını, onların duasını almalıyız. Dinimizde bu konunun önemi “Allah’a itaatten sonra anne-babanıza itaat ediniz.” sözüyle belirtilir.

Anne ve babamızın fikirleri önemlidir. Onların rıza göstermediği bir konuda mutlu sonuca ulaşmamız söz konusu olamıyor. Ben bu durumu yaşayarak anladım. Çok istediğim bir işim annemin rıza göstermemesi üzerine olmamıştı. Anne-baba rızası bu bağlamda önemlidir.

Anne-baba rızası kadar duası da çok önemlidir. Yine dinimiz babanın evladı için yaptığı duayı peygamberin Allah’a yaptığı dua gibi Allah katında kabul gördüğünü bizlere bildirmektedir. Babamızın ve annemizin bedduasını da almamalıyız, çünkü yapılan bu serzenişli dua kabul görebilir, sonucunda zarara uğrayabiliriz.

Günlük işlerin vermiş olduğu stres, gerginliği anne-babamıza yansıtmamalıyız. Eğer böyle bir hataya düşer isek özür dileyip kendimizi affettirmeliyiz. Buradan itibaren kendimden bir örnek vermek istiyorum.

Hafta sonu tatili vesilesiyle ilçeden il merkezindeki evime gelmiştim. Bir haftalık stresi atmak için kardeşimle dışarı çıktık. Akşam yemeğine gecikmemizden dolayı annem kardeşime serzenişte bulundu. Bu serzeniş biraz da bana ulaştığından annemle gereksiz yere tartıştım. Tabi sonucunda kadıncağız kırıldı uyuyana kadar konuşmayınca da bir an pişmanlık hissettim ve gece uyku tutmadı. Saat 03.00’ü gösterdiğinde facebook’ta anne baba hakkını anlatan bir video izledim ve pişmanlığım daha da arttı. 03.30’a kadar göz yaşlarıma engel olamadım. Kalktım annemi uyandırdım. Annem saate baktı bu saatte ne oldu diye sordu. Ben de yarım saattir ağladığımı söyledim, pişman olduğumu bir daha onu üzmeyeceğimi, beni affetmesini söyledim. Tamam affettim git yat, dedi ama eksik bir şey kalmıştı. Elini ver, dedim, uzattı ve öptüm başıma koydum sonra sen de beni  öp diyerek kendimi öptürüp, içimdeki rahatlıkla yatağıma gittim ve uyudum. O gün bugündür değerli Anacağımı üzmüyorum.

Değerli kardeşler ana-babamızın kıymetini, onlarla birlikte olduğumuz zamanların değerini iyi bilmeli ve bunu iyi idrak etmeliyiz. Anne-babanızın ve sevdiklerinizin değerini bilmeniz temennimle. Allah’a emanet olun.

59. SayıNaçizane

BALTALAMAK DİLİMİZİ(!)

2 Mins read

Bilmiyorum hiç balta aldınız mı elinize. Ben elime balta aldım ve bu baltayı kütük ve sair cisimleri parçalamada kullandım. Kalkıp da dilimi baltalamadım.

Balta ile koca bir ağacı tek seferde yıkamaz, kesemezsiniz. Ağacı devirebilmeniz için birden fazla sağlam vuruş yapmanız gerekir. Dil kavramı koca bir çınardır ve bunun için de aynı şey geçerlidir. Oysa küçük bir kütüğü tek hamlede ikiye ayırmak kolaydır. Bizim kendi dilimiz de tarihimiz gibi eski koca bir çınardır. Dili yıkmak kolay değildir ama ağacı yıkmada devamlı vuruşların esaslılığı dil için de geçerlidir. İşte dilimizi de yıkmak için ne yazık ki -bilinçsizce demek istiyorum- bilinçsizce bir tavırla koca bir çınar olan dilimizi baltalıyoruz. Baltalıyoruz dilimizi(!)

İşletmelerimize verdiğimiz yabancı ve kurala uymayan isimlerle, beslediğimiz hayvanlara verdiğimiz yabancı isimlerle, en önemlisi dilimizde öz ve öz karşılığı bulunan kelimelerin yerine yabancı kelimeler kullanarak; baltalamakla kalmıyoruz dilimizi, bununla beraber dil ile başlayan kültürel yozlaşma da yaşıyoruz.

“Emirgan Çay Bahçesi” olan bir işletmenin adı neden “Tea House” olur (Bu işletme Urfa ilindedir), hem de ışıklandırmalı? Nedir bu çaba? Dikkat çekmek için yozlaşmayı hızlandırmak için mi? Neden “Eczane Su” diye bir isim kullanılır da “Su Eczanesi” olan doğru şekli kullanılmaz? Kişi neden evde beslediği köpeğine “alex” diye bir ad takar? Türkçe bir ad takılamaz mı? Konuşurken “tamam” yerine “okey”, “rahatlık” yerine “relaks”, “af edersiniz” yerine “pardon”, “alış-veriş merkezi” yerine “hiper, süper market” gibi kelimeleri kendi öz Türkçemizdeki kelimelere tercih ederiz. Bu yozlaşmanın başlangıcı olan gençler neden saçına, sakalına değişik şekiller verirler, neden suratlarına metal parçaları takarlar? Avrupalı olmak için mi?

Bakınız İstiklal Marşımızın Büyük Şairi Mehmet Akif ERSOY “UYAN” adlı şiirinin bir dörtlüğünde garp için nasıl bir bahiste bulunmuş:

Ey koca şark! Ey ebedi meskenet!

Sen de kımıldanmaya bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel’anet.

Sevgili dostlar çağdaşlaşmak mı amacımız? Değilse neden bu yozlaşma ve dili baltalama çabası? Çağdaş olmak bu mudur ki? Çağdaş olmak bildiklerinle amel etmektir. Çağdaş olmak çevrendekilere faydalı olmaktır. Yere düşen kişiyi kaldırmaktır. Çağdaş olmak saygılı olmaktır. Komşuyu rahatsız etmemektir. Komşusu açken kendisi tok yatmamaktır çağdaşlık. Çağdaş olmak kendi kültürümüzü ve medeniyetimizi bırakıp başkalarının kültür ve medeniyetini yaşamak ve benimsemek değildir. Çağdaşlık Garb’a uymak değil kendi ahlaki ve kültürel değerlerimize sahip çıkmaktır. Eurovision Yarışmasında Türkçe sözlü şarkıyla çıkıp gururla yarışmaktır. Dilimizden utanmamamız gerek. Biz ya çağdaş olmayı beceremiyoruz ya da işimize geldiği gibi çağdaşlık kavramını kullanıyoruz.

Bizim kendi köklü bir medeniyetimiz var. Büyük bir dilimiz var. En çok konuşulan beş dil arasında olan bir Türkçemiz var. Baltalamak yerine bununla gururlanmalı ve dilimizi korumalıyız. Türkçemizi yaşatmalıyız ki millet olarak yaşayalım, var olalım. Çünkü dilini kaybeden bir millet her şeyini kaybeder.

58. SayıNaçizane

YALNIZLIK VE ÖZLEM

1 Mins read

Hayatta, iki elinin avucuna yazılmış iki şey vardır: yalnızlık ve özlem. Her açışında avuçlarını, ikisinin de kanatlanarak uçup gitmesini beklersin ellerinden. Ama boşunadır umutların. Uçup gitmezler bir yere. Her geçen saniye işlerler damarlarına.

Yalnızlık ve özlem… Ellerinde tuttuğun seni asla bırakmayacak yegâne dostların. Kovarsın gitmez, sıkarsın boğulmaz, unutmaya çalışırsın unutulmaz. Hep seninledirler sonsuza dek. Dost diye alır ellerini bağrına basarsın, sevda ateşleri yüreğini kavurur. Dost dersin seni canından alır.

Ayrılmaz ikilidirler çoğu zaman. Biri varsa hayatında muhakkak diğeri de vardır. Ama ikisini de aynı anda çekmeye koy; ellerini birbirine dokundurmaya koy; öyle bir acıyla yanar ki bedenin, yağmurun seni susturuşları kar etmez.

Yalnızlık ve özlem… Yaşamaya gör ikisini bir arada, sinene almaya gör, çok canını yakıyor, çok içini acıtıyor be insanın. Hangisini anlatsın şimdi bu deli yüreğim size? Hangisinden dert yansın? Sevdam ayrı bir ateş yanar durur içimde, bir de ona bunlar eklenince ne olur zavallı yüreğim. Zor, zor, zor…

Yalnızlık ve özlem… Yazılamayacak kadar derin ve kederli. Kimi zaman da sözcüklerde anlam bulup saklanabilen tek hazine. Kimi zaman göklerde yol arayan bir sevda kervanı… Kimi zaman da…

İşte böyle gecenin karanlığında ellerini semaya açmış, ateşi söndür diyebilen o ellerde ve yüreklerde.

58. SayıNaçizane

BENİ KATEGORİZE ETME

5 Mins read

Aylar sonra ilk kez Gündem Takibi köşesinin dışında bir yazı hazırlıyorum dergiye. Paslanmış olma korkusunu içimde taşımakla birlikte Gündem Takibi’ni muhterem dostum Ensari Eroğlu’ya paslamış olmanın rahatlığına sığınarak dilim döndüğünce bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Geçenlerde birbirimizden –tamamen kişisel sebeplerle- hazzetmediğimizi ortaya koymaktan çekinmediğimiz ama zorunluluk dolayısıyla sık sık karşılaştığımız birinden bir mesaj aldım. Mesajın tamamını buraya aktarmam doğru olmaz ama ana hatlarını vermeye çalışacağım. Fakat bundan önce bu mesajın gelmesine neden olan olayı anlatmam gerekiyor.

Bir önceki akşam söz konusu kişinin de mevcut bulunduğu üç dört kişilik bir grup halinde neo-liberal politikaların sosyal etkilerini konuşuyorduk. Tartışmanın temelini oluşturan makalelerden biri çoğunluğu Cezayir’den olmak üzere Kuzey Afrika kökenli müslüman Fransızların eylemlerinin bu neo-liberal politikaların sonucu olduğuna gönderme yaptığı için örneğimiz Fransa’ydı. Arada laf devletin Fransa’daki müslümanlara tavrına da geldi. Bir arkadaş “Fransa’da başka milletlerden insanlar olduğu kabul edilmiyor, herkesten Fransız vatandaşı olarak bahsediliyor.” deyince ben de “Ne kadar bize benziyor değil mi?” diye soruyla karışık bir tepki verdim.

İşin içine memleket siyaseti girince haliyle Fransa’yı falan unutup bu topraklara döndük. Bizim Cezayirlilerimizden, sosyo-ekonomik durumlarının sonuçlarının etnik kimliklerine yapışmasından, devletin onlara karşı tutumlarından konuştuk biraz. Ben, kentsel dönüşüm projesi kapsamında Kadifekale’de yaşananları konu alan bir araştırma projesinde çalışan ev arkadaşım sayesinde öğrendiğim bazı örnekler vermek istedim o esnada. Kadifekale’deki evlerine karşılık Limontepe ve Uzundere’deki konutlara taşınmayı kabul edenlerin bir kısmı yeni yerleşim yerlerine gitmişken bir kısmı (bilhassa Uzundere’ye gidecek olanlar) gidecekeleri yerdeki yol, okul vb. altyapı sıkıntıları dolayısıyla görüşmelerin yapıldığı sırada –Eylül 2010’da görüşmeler devam ediyordu- Kadifekale’de ikamet etmeye devam ediyorlardı. Halen Kadifekale’de olanlardan biri, dinlediğim ses kaydında okulun ve sağlık ocağının memurların güvenliğinin sağlanamaması dolayısıyla kapatılmasından şikayetçi oluyor bir yandan da karakolun halen açık olmasından duyduğu hayreti dile getiriyordu. “Ya polis bu devletin memuru değil ya da biz bu devletin vatandaşı değiliz.” diyordu. Ben bunları söyledikten sonra muhabbetin dallanıp budaklandığını fark edip eski konumuza döndük. Ertesi sabah ben sözünü ettiğim o mesajı aldım.

Daha önce söylediğim gibi mesajı buraya olduğu gibi aktarmam doğru olmaz ama ana hatlarını söylemek istiyorum. Arkadaşımız ülkesinden benim kadar nefret eden biriyle aynı ortamda bulunmaktan duyduğu rahatsızlığı belirtmiş; benim Atatürk’e düşmanlığımın, askere ve kadına duyduğum nefretin de cemaatçiliğimin de kimseyi ilgilendirmediğini eklemiş mesajına. Orada kalmamış, ailesinin kimsenin hakkını yemeyen ayrım yapmayan bir aile olduğunu söylemiş, yüksek bir puanla açıkta kaldığını çünkü kontenjanların türbanlı kızlar için açıkta bırakıldığını ve benim türbanlı, taze, akıllı genç kız arkadaşlarımızla kendisiyle dalga geçeceğimizi iddia etmiş.

Şimdi bu mesajı neresinden tutsam elimde kalır zira ordudan nefret etmem haricinde benimle uzaktan yakından ilişkisi olan tek şey vaktiyle birkaç cemaatin içinde bulunmuş olmam. Mustafa Kemal’den nefret etmem söz konusu değil zira kendisi tarihteki yerini almıştır ve ne sevgi ya da nefretime konu olabilir ne de benim kendisini sevmem ya da kendisinden nefret etmem bir şeylerin değişmesine vesile olabilir. Cemaatlerle ilgim ise seneler evvel farklı zamanlarda birbirinden farklı üç cemaate girmiş fakat daha sonra çıkmış olmamdan ibaret. Cemaatin –ki burada kastedilen açıkça Gülen Cemaati- atamalarda rolünün olduğu iddiasına –ki bence doğrudur- beni eklemesine hatta bu usulsüzlük sonrasında kendisi gibi haksızlık yapmayan insanlarla dalga geçeceğimizi düşünmesine ne demeli onu hiç bilemiyorum. Böyle bir ilişkim varsa neden üç otuz paraya kabullenilmiş kölelik sisteminin bir parçası olduğumu nasıl açıklar kendisi çok merak ediyorum.

Elbette amacım başka bir platformda gerçekleşmiş olan suçlamaların cevabını burada vermek değil. Bu her şeyden önce ahlaken doğru olmaz. Onun da ötesinde bu cevabın sizleri ilgilendiren bir yanı yok zira bu özel bir mesele. Öyleyse ben bunca laf salatasını neden yaptım? Daha önce de bir kez sözünü ettiğim toplumsal bir hastalığımıza dikkat çekmek için.

Yeryüzünde olanları (eşyalar ve olaylar, gelin biz onlara fenomen diyelim) belli kategorilere ayırmak bizlere bu fenomenleri düzene koymada ve anlamada yardımcı olur. Ne var ki işleri kolaylaştıran her şeyin olduğu gibi kategorilemenin de istenmeyen sonuçları olur. Aynı kategoriye koyduğumuz fenomenler arasındaki farklılıkları görmemizi engeller örneğin. Aykırı değerleri (buna da istisna diyebiliriz herhalde) gözden kaçırmamıza neden olur. Daha da kötüsü kategorilere ayırma belli bir kategoridekilere “biz ve onlar” fikrini aşılar. Grup kimliğinin en basit açıklamalarından birine götürür bu son söylediğimiz bizi. “Biz” değerli olmak için (daha doğrusu değerli olduğunu hissetmek için) “onlar”ın değersiz olduğunu düşünmek zorundadır. Elbette bu çok basit bir açıklama ve tüm basitleştirmelerde olduğu gibi (hadi buna da indirgeme diyelim –ki sanırım kategorileme de bir indirgemedir) bunun da noksan yanları var. Yine de bu noksanlıklar grup kimliğinin bu söylenenleri büyük oranda taşıdığı gerçeğini değiştirmez.

Gelelim bir üst paragrafta söz ettiklerimin bizim meseleyle ilgisini izah etmeye. İşbu grup kimliği bizim ülkemizde son zamanlarda öyle bir hal aldı ki (belki eskiden de böyleydi ama ben bilemiyorum o zamanları) “biz” dışındaki tüm kategoriler “onlar”dır ve birbirlerinin yerine kullanılabilir, birine ait özellikler bir diğerine atfedilebilir, üyeleri birbirlerine yardakçılık yapmakla suçlanabilir türünden zanlara kapılır olduk. Böyle bir iklimde tüm kategoriler kişinin durduğu yere göre konumlandığı için öznemiz muhatapları hakkında olur olmadık izlenimlere kapılabilir. Bizde, bilhassa AKP iktidarından sonra bu durum iyice ayyuka çıktı. AKP klasik paradigmalarımızı allak bullak edince (muhafazakar olduğunu söyleyen fakat Anayasa reformları yapan, Milli Görüş çizgisinden gelip AB üyeliği için uğraşan, ekonominin eksenini TÜSİAD’dan MÜSİAD’a kaydırmaya çalışan… bir parti –hamlelerinin pek çoğu oy kaygısı taşımakta olsa da- görmeyi beklemediğimiz bir şeydi) çizgilerimiz silinip kaybolmaya, durduğumuz yerler birbirine karışmaya başladı. Biz bu nedenle liberal sosyalistleri, milliyetçi solcuları, cemaatçi özgürlük savunucularını siyasette ve medyada sık sık görür olduk. Sonunda öyle bir hale geldik ki Kürtlerin bu ülkede haksızlığa uğradığını söylediğinizde yukarıda örneğini verdiğim gibi birilerinin kafasında Atatürk düşmanı, askerden ve kadından nefret eden, cemaatçi, torpilci gibi sıfatları toptan hakediyorsunuz.

Doğruyu söylemek gerekirse mesele benim kafamda da çok net değil, o nedenle doğru düzgün ifade etmekte güçlük çekiyorum. Sözün özü, insanları kategorilere ayırıp ona göre değerlendirme ve “biz”den olmayanları toptan “onlar” addedip hepsini aynı kefeye koyma anlayışımız hastalık derecesini aldı. Öyle ki bu türden tartışmalardan hiçbir çıkarı olmayan biz sıradan vatandaşlar dahi birbirimizi anlamakta güçlük çekiyoruz. Varın oy kaygısıyla kırk takla atan siyasetçileri siz düşünün.

58. SayıNaçizane

FUTBOL VE TARAF-TAR

3 Mins read

Kısa Kısa Futbol

Bir ara merak ettim bu futbolun tarihini,açtım ansiklopediyi ve baktım. Aklımda kalanları söylüyorum. Futbol dünyanın en eski sporlarındandır. M.Ö. 4000 yıllarında Çin’de ortaya çıkmıştır. Belirli bir kuralı olmadığından ilk başlarda maçların skorları şimdiki basketbol skorları gibi yüksek bitiyordu. Sadece iki direk arasından geçen bütün toplar gol tabelasına yansıyordu. Bu durumda kaleciler bile gol atabiliyorlardı. O zamanki liglerde kaleciler gol krallığında forvetlerle yarışıyor olabilirlerdi. – Bu kısım espriydi tabi gülmek ise size kalmış.

Futbolu futbol yapan bu kadar sevilen ve yaygınlaştıran ana neden futbol oynamak için gereksinim duyulan araçların kolay bulunur olması, kurallarının basit olması ve oynanmak istendiğinde oyun alanının kolay bulunabilmesidir. Rakiplerin eşitliği basketbol, voleybol ve diğer spor oyunlarındaki gibi önemli değildir. Hatta biz eşitliği sağlamadan bile maçlar yapardık. Örneğin voleybol oynamak istediniz oyuncu az olursa çok sayı yersiniz fazla olursa top yere düşmez. Basketbol da ise fazla olunca alanda birbirinize çarparsınız az olunca yorulursunuz. Futbolda ise sayı azaldıkça saha küçülebildiğinden dolayı oyuncuların eşitliği dert değildir.  Haa, şunu söyleyeyim: Basketbolda bizim Asil Milletimizin evlatları kendince çare bulmuşlardır. Sayı az olunca tek potada maçlar yapabiliyorlar. Çok iyi ya, değil mi?

*(Dipli bir not) : Toplumumuzda yanlış bilinen  ve nedense çoğu kez devam ettirilen bir durum vardır. Önyargı. Bu çok tehlikeli bir illettir. Bulaşmayın, Eğer hastalık mevcutsa tedavi olun.  -Baba şu matematik’i bir türlü anlayamıyorum. – Takma kafana oğlum salaklık sende değil ki bende; çünkü ben de Matematik yapamıyordum.  Ulen demek ki ikinizde dersi dinlemiyormuşsunuz.  – Abi biliyon mu? Bizim deli Arif’in oğlu Sadık tıbbı kazanmış. – Deme yav! Bak sen hele şu delinin akıllı oğluna. Kim inanırdı be! Helal olsun demek delinin oğlu akıllı çıkabiliyormuş. Evet işte kardeşim kurtar şu önyargılardan kendini de artık geniş bir perspektiften bak şu hayata.

Not: Önyargının tedavisini duymadım ama bir yöntem var: Önyargılı olmamak.

İşte arkadaşım sevgili okurum sana futbolu yaygınlaştıran birkaç sebepten bahsettim. Futbol kuralsızlıklar oyunu olmamalıydı. Sonuçta M.S. 8. Yüzyılda İngiltere’de futbola daha düzgün evrensel kurallar getirildi. İki direğin üstüne bir direk eklenerek skorların büyüklüğünden ve kalecilerin gol krallığı sevdasından vazgeçilmesi sağlandı. Bu kurallara günümüze kadar bir çok kural eklenerek günümüz futboluna ulaşılmıştır.

Taraf-tar

 

En yaygın spor futbol olunca en büyük taraftar toplulukları da futbolda olacaktır. UltrAslan, Genç FenerBahçeliler, dünya çapında bir grup ÇARŞI, Leoparlar, TurBeyler, Mavi Şimşekler, Timsahlar vs. taraftar toplulukları oluşmuştur. Bu saydıklarım Türkiye’den birkaçı. Bu grupların çokluğu futbolun ne kadar sevildiğini ortaya koyuyor. Fakat gel gör ki bu anlattıklarımın dışında bir vahim olay var: “Küfür”.  Adam maça küfretmek için mi geliyor ne? Maça gelmişsin iyi hoş da neden küfrediyorsun? Küfrederken hakeme küfrediyor, normaldir diyebiliriz, belki hakem hatalı karar vermiştir ve adamın zoruna gitmiştir. Fakat bu bile normal değil. İnsan kendi takımının oyuncusuna da küfreder mi? Nasıl olur ki bu? Diyebilirsin, ama oluyor işte. Herife soruyorsun neden kendi oyuncuna küfrediyor ve oyuncunun moralini bozuyorsun?

Kendini taraftar zanneden şahıs:

-Parasını alıyor, neden oynamıyor?

Tekrar soruyorum:

-Peki parasını sen mi veriyorsun bu oyuncunun?

Yanıt yok. Herif susup maçını izlemeye devam ediyor.

Bu ve bunun gibi şahıslar stada girerken ödediği para yüzünden midir acaba küfür etme ihtiyacını kendinde görüyorlar? Yoksa küfür ağızlarına sakız mı olmuş? Bana göre ödediğim biletin hakkını çıkarırım diye küfrediyor. Ama yanlış bir davranış. Bazılarına göre de stres atmak için küfür ediyor. Sana bir şey söyleyeyim mi? Stres atmak istiyorsa takımını desteklesin, bağırsın, çağırsın ama küfretmesin. Kaldı ki stadyum stres atma yeri değildir. Stres mi atmak istiyorsun? En iyisi git arkadaşlarınla halı saha maçı yap, sinemaya git. Bence bu ve bunun gibi yerler stres atmak için birebirdir. Sen okumaya devam ederken bile aklına bir çok stres atabileceğin mekanlar gelecektir.  İşte o aklına gelen yerler kafa dağıtmak için ideal yerlerdir.

Altın Öğütler:

Karar Verirken: Sana faydalı olacağını hissettiğini seç, sana zor görünenler sana iğrenç gelenler faydalı olabilir, iyi analiz etmek gerek. Zira ilaçlar insanı iyileştirir ama ilaçlar acıdır. Zorluklarla mücadele ederken pes etmeyi düşünme ve mücadeleci ol. Zorlanmadan başarı elde edilmez. Zaten mühim olan zoru başarmaktır. Sana zor gelen doğru olandır. Kararsız kalırsan sana en faydalı olanı seç.

Sağlıcakla Kalın.

57. SayıNaçizane

Mazideydi “Mutluluk”

1 Mins read

Çok eskiden “mutluluk” adında büyülü bir duygu vardı belki hatırlayanlarımız olur. Eskiden diyorum hani Sezen Aksu’nun dediği gibi “hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken, hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken, hani çerçeveler boş, hani körkütük sarhoş gençliğimizden, hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken, eskidendi çok eskiden…” Kızmayın sakın eskidenmiş mutluluklar şimdilerde nerde? Çıkıyorum sokağa  parkta yaşlı bir amca oturuyor “selamun aleyküm” deyip başlıyorum sohbete bakıyorum ki memleket meselesine takmış kafayı ya da oğlundan dert yanıyor ama ben mutluyum demiyor. Oysa mutlu olmak için o kadar sebep gösterebilirim ki ona… Gönlümden bak amca şu salıncakta sallanan masum çocuğun gözlerine bak insan bunun için mutlu olabilir demek geçiyor ama diyemiyorum. Geçim sıkıntısı almış başını gidiyor ne yapsın amcam bir çocuğun gözlerindeki ışığı…

Sıcak bir gecede dolunayın altında geziyorum kafamda bin bir düşünceyle. Bir dost sesi duymak istiyorum ve tuşluyorum en yakın arkadaşımın numarasını. Kısa bir sohbetin ardından direk anlatmaya başlıyor çok kötüyüm sevgilimden ayrıldım vs. kardeşim diyorum niye üzülüyorsun hayat güzel bak havada dolunay özgürce gezebiliyorsun niye hala hüzünle bütünleşmenin sebebi. Anlamıyor, ben de onu anlamıyorum herkes mutsuz.

Ayrılık diyorlar hasret diyorlar bir sürü isim koyuyorlar mutsuzluklarına. Ama biride çıkıp demiyor ki ya ben çok mutluyum bak nefes alabiliyorum bak görebiliyorum düşünebiliyorum biri de çıkıp demiyor bunu. Sadece şu işim olmadı mutsuzum demeyi biliyorlar. Ben yıllardır hayata başka bir açıdan bakıyorum süzülen bir martıyı gördüğüm zaman mutlu olabiliyorum ya da bir dost kelamı duyunca altıma mutluluktan bir halı serebiliyorum mesela. Oysa mutsuz olmak istesem o kadar sebep sayabilirim ki  ama onun yerine mutlu olmam için olan sebeplerime yoğunlaşıyorum. Mesela bir şiir yazmak mutlu ediyor beni ya da birine çok yaşa demek. Ve haydi sizde mutluluğa yelken açın ve hapşırdığınızda  çok yaşayın hepimiz mutlu olalım…


ALİ OKTAY ÖZBAYRAK