56. SayıKapakNaçizane

SÜRDÜLEBİLİR GÜVEN: HABER KANALLARI

4 Mins read

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu doğru yorumlayabilmek için tarih ve iktisat bilgisi gerekli, salt televizyon haberlerinden yola çıkarak bu konunun tartışılması tamamen akıldışı.

Haber kanalların yeni çıktığı zamanlarda haber verme odaklı olduğunu, farklı alanlardaki uzmanları biraraya getirerek cereyan eden olayları yorumlama ile izleyiciyi bilgilendirme ve bilinçlendirme amacı güdüldüğünü düşünmüştüm, nitekim de öyleydi. Ancak son zamanlarda sanırım sayıların artması, reklam pastasından daha geniş bir dilim alma çabası, kutuplaşma ve yandaş olma ısrarı nedeniyle haber kanallarını tekrar gözden geçirmek gereklilik haline geldi.

Bir saatlik ana haber bültenlerinde enpoze edilmeye çalışılan görüşler, takipçi ve yandaş çekmeye yönelik söylemler, artık Türkiye’de alışık olmadığımız kesintisiz hizmet anlayışının aksine 7 gün 24 saat bayram seyran dinlemeden devam etmekte.

Haber kanallarının sayısının artmasının getirdiği yararlara değineceğim ancak öncelikle gözlemlerime dayanaran bir kaç husus üzerinde durmak istiyorum.

Hangi sektöre girerseniz girin, bu ister habercilik olsun, ister taşımacılık isterseniz de bankacılık, geçen sayıda yer alan Micheal Portel’ın 5 kuvvet modelini anlatırken bahsi geçen hususlar değerlendirilmeli. Medya sektörünün tamamını bir tarafa bırakıp sadece haberciliği bir sektör olarak ele aldığımızda sürdürülebilir güven diye bir olgu önem kazanıyor.

Güven kendi başına yaratılması yahut sağlanması zor bir hadise iken, kazanılmış olan güvenin korunması ve sürdürülmesi zorun bir kaç kademe üzerine taşıyor. Önyargı süreci hızlı işleyen, şekle, şemale ve saatlerce süren konuşmada sadece bir cümleye ya da kelimeye bakarak hüküm verilen anlayışa ve alışkanlığa sahip bir ülkede güven kelimesi başlı başına incelenmesi gereken bir konu.

Güvenin ötesinde güdülme psikolojisine sahip olan insanoğlu çoğu zaman içinde bulunduğu topluluğun yönelimine göre kanal tercihinde bulunuyor. Bu salt kanal konusunda değil, siyasi görüş hayata karşı duruş konularında da aynı şekilde.

Ulusal kanal diye adlandırılan kanallar o yüzdendir ki, birden fazla farklı dizi türü yapmaktadır. Ama hepsinde ortak gaye bir dizide birden fazla ögeyi içererek izleyici sayısını artırmak diğer değişle reklam pazarındaki dilimini arttırmaktır.

Elbette, bundan 10 sene öncesine göre durum farklılık göstermekte, özellikle internetin sağladığı ve daha fazla farklı görüşü tanıma fırsatı bulma şansı olan kesimler tercih edebilme yeterliliği kazanıyor ancak tercih etme şansına henüz erişemiyor. Bu da topluluk içinde yaşamanın dayanılmaz hafifliği olarak adlandırılabilir.

Bu güven mevzusuna paralel olarak iki önemli konu mevcut, biri haber kanalında görev yapan amiyane tabiriyle sunucular ve muhabirlerin donanıma ve farklı görüşlere açıklığı, diğer ise konukların görsel medya üzerinde terbiye ve üsluba verdikleri önem, farklı görüşleri dinleme ve kendi görüşünü ifade etme becerisi.

Türkiye’nin ilk haber kanalı yayına girdiğinde, sunucuların düzgün Türkçe kullanımları, çeşitli ve kaliteli haber sunmaları takipçisi olan haber kanallarına karşı haber seyircisinde yüksek bir beklenti oluşturdu. Öncü haber kanalı alanında ilk ve tek aynı zamanda güçlü ekonomik alt yapısı sahip olan bir grubun bünyesinde olmasını kullanarak Türkiye’nin önde gelen, güven kazanmış kaliteli ve birikimli muhabir, sunucu ve yayın ekibini bünyesinde topladı. İkinci haber kanalı ise Amerikan menşeili dünyanın önde gelen haber kanalının desteği aynı azmanda Türkiye’nin o dönemin en büyük medya kuruluşu tarafından kuruldu. Arada bir çok haber kanalı açıldı. Bazıları daha spesifik oldu sadece ekonomi ya da spora odaklandı. Şimdi 10’u aşkın haber kanalı mevcut.

Türkiye’nin kaderimidir bilinmez, kanal sayısı artınca kalite düştü, mevcut sunucular yetmedi gazete yazarları sunucu oldu, kendi programlarını yapmaya başladılar. Bazılarında kalemin verdiği cesaretle yazdığı ortaya çıktı, herkese laf yetiştirenler televizyonda çetin konuklara karşı dayanamadılar, programı bir süre sonra kendileri değil konuklar yönetmeye başlayınca porgramları kaldırıldı.

Özellikle haber kanallarının reyting ölçümlerine dahil tutulmasıyla pazardan daha fazla pay olmak üzere yayınlarda biraz daha değişiklik yapmaya başladılar, bilginin değil sesin ve bağrışmanın gür olduğu programlar öne çıktı. Eski mankenler program sunmaya başladılar diğer bir değişte podyumda yürüyenler moda programı, kırmızı halıda yürüyenler kültür sanat programı, vejeteryanlar ise sağlık programı sunmaya başladılar. Bazılarının program sunuculukları gayet başarılı, bazıları sadece medyatik ve bakımlı oldukları için programları devam ediyor.

Haber kanallarının en büyük artılarından biri kıyıda köşede kalmış ama alanlarında gayet başarılı ve donanımlı olan değerli insanları da bizlerle tanıştırdı. Özellikle pek çok akademisyeni ülke tanıma fırsatı buldu, ne kadar kaliteli iktisatçılar, tarihçiler ve siyaset bilimcilerimiz olduğunu görme ve gururlanma fırsatı bulduk.

Gelelim haber kanallarındaki ön büyük sıkıntıya; aklı başında donanımlı yazar ve akademisyenlerin özellikle tüm kanallar belirli bir konuya odaklandığında sayı olarak yetersiz kalmaları. Bu durumda bu konuşulan konu üzerine sadece birkaç kez yazı yapmış kişilerin davet edilmesi gündemdeki sorunu çözme önerileri bir yana dursun halkı yanlış yönde bilgilendirmeleri söz konusu.

Özellik konu terör olduğunda, bu konuda ehil olmayan kişilerin ve taraflı kişilerin davet edilmesi sorunu çözümden öte, karmaşıklığa itelediği söylenebilir. Diğer bir taraftan emekli askerlerin davet edilip, bu konuda konuşurken özellikle sorulan sorularda içlerindeki birçok şeyi dışarı vurmalar, siyasesi söylemlerde bulunmaları da bu konunun diğer bir yanıdır.

Şeffaflık adı altında abartılmış haberlerden dolayı ne üzülebilen ne de sevinebilen , onlarca farklı kanalda aynı olayın onlarca farklı şekilde aktarılmasından kafası karışmış bir milletin sağ duyulu olması, akılcı işler yapması ve sonuç olarak huzuru yakalaması beklenemez.

İnsanları yönlendirmekten öte tarafsız bilgilendirmek gereklidir ancak medyanın gerçekliği bu değildir bunu ancak bizim gibi saf çocuklar yapabilir. Bugün bir dava hakkında dört farklı kutubun yayın organının 4 er yorumcusu 16 değişik şekilde yorumluyor. Doğru mudur? Cevap yanlış değildir. Haberciliğin yeni anlayışı.

56. SayıNaçizane

NE VEDAYMIŞ AMA!..

3 Mins read

Öncelikle seçkin yazar kadrosu, güncel ve kaliteli yazılarıyla 6 yıl ve 55 sayıdır bizimle birlikte olan TÜRK E-DERGİ ailesinin en yeni üyesi olarak tüm okurlarımıza merhabalar diyorum. Bu güne kadar düşüncelerin özgürce paylaşıldığı, bilgi ve kültür yayıncılığının harmanlanarak okuyucuların bilgisayarları başında keyifli ve düşündürücü dakikalar geçirmesini sağlayan e-dergimize bundan böyle elimden geldiği kadarıyla renk katmaya çalışacağım. Herkese şimdiden keyifli dakikalar diliyorum.

Türkiye ekrana kilitlendi son bir aydır. Malum ülkemizin üzerinde gezinen kara bulutlar, insanları şaşkına çeviren konuşmalar ve bunların dışında kendi piyasasını oluşturmuş “Alın verin ekonomiye can verin!” sloganına yoldaşlık eden dizi piyasası bizleri yeterince bağımlı yaptı kara kutulara. Başımızı nereye çevirsek bir karakterin kullandığı çanta, giydiği elbise hatta ve hatta kokusunu ekranlardan alarak ürettikleri parfümleri bunların yanında ise çoğumuzun yüreğini dağlayan şehit cenazelerini görüyoruz. Veda etmekle meşgul olduğumuz bu günlerde bir türlü kavuşamadığımız hedeflerimizin nereye kaybolduğunu bilen veya gören -elbette az sayıdaki- çağdaş insan ise bildiklerinden dolayı haksız durumlara düşüyor; sadece bilinçli insanların fark edebileceği utanç verici sorunlarla karşı karşıya bırakılıyor. Çünkü veda etme modasına uymaları gerekiyor veya bekleniyor. Veda etmekten bitap düştüğümüz alışkanlıklarımız nasıl oluyorsa gelip bizi buluyor sonunda. İçimize sinmişse bir kere o nefes, o huy vazgeçmek ne kelime tutkuyla bağlanıyoruz ona.

Bir dizi veda etti bizlere bu aralar, bilmeyenimiz yoktur. Milyonlar ekranları başına kilitleniyor ve bekliyor, önce bir özet geçiliyor sonra gerçekte olması durumunda haber programlarında flaş gelişme olarak aktarılan vaziyetlerin tartışması başlıyor. Erman Hoca’nın karışmaması şaşkınlıklar içinde karşılansa da binlerce yoruma açık olan bu vedayı başka hiçbir veda gölgede bırakamıyor. 17 yaşında bize ve çok sevdiği ülkesine veda eden kardeşimiz BUSE SARIYAĞ’ın vedası ancak birkaç yaşlı gözle, birkaç tepkiyle ve birkaç tanıdık söylemle gerçekleşiyor. Çok acıdır ki Busenin reytingi 45 saniye ile hesaplanırken en kısa fragmanı 1.30 dakika olan dizilerimiz tıklanma ve paylaşma rekorları kırıyor. Bir de bilgi paylaşayım sizinle: Buse kardeşimizin moderatörlüğünü yaptığı “O Masmavi Gözlere Bir Kez Olsun Bakabilmek için Nelerimi Vermezdim ki!” sayfası Busemiz’i daha baharında ailesinden ve vatanından koparan küstahların saldırılarına da maruz kalmıştır. Sayfaya sahip çıkan az sayıda duyarlı vatandaşımız gece gündüz nöbet tutarak çirkin gönderileri sayfadan uzak tutmaya çalışıyorlar. Masum bedenlerden isteklerini alamayan kirli beyinler bu asil düşünceden bile korkar olmuşlar belli ki.

Veda ederken salladığı mendili gün geçtikçe ıslanan bu halk nasıl oluyor da dizi karakterlerinin ilişkilerine duyduğu ilgiyi başka konulara yönlendiremiyor HAYRET! Geçmişi olmayan Ezel’e dikkat kesilen bu insanlar tarihe sığmayan geçmişi nasıl unutuyor HAYRET! Gün geçtikçe solan çiçeklere, açmadan koparılan tomurcuklara kahrolmayanlar Yaprak Dökümü’ne acılar içerisinde üzülüyor HAYRET! Neye veda etmesi gerektiğini hala göremeyenler size de HAYRET! Bizler aydın insanlarımıza veda ettikçe daha pek çok kıymetli ve eşsiz değere de veda etmeye hazırlanıyoruz onların miraslarına sahip çıkmayarak. Madımak Oteli katliamı 17 yıl önce zihniyetin ne yönde olduğunu bizlere göstermiş; barış elçileri, aydınlar, bilim insanları ve masumlar aramızdan uçup gitmişlerdi. Yakılan bedenlerin yeni ruhlara bir Anka kuşu gibi yerleşmesini umarak ilk yazımın sonuna geliyor b-ve son kez sesleniyorum Kuva-i Milliye ruhunu taşıyan tüm vatanseverlere: Niye kenetlenemiyoruz HAYRET!

56. SayıNaçizaneŞairane

BİLYE

2 Mins read

Nefesler birikmiş buğulu bir camın ardında

Yine günlerden dünün devamı, yarının berisi

Yine bir avuç çocuk var tam da o tahta pencere iskeletinin altında

Yine bir ikisi bilyelerini aramakta, herbirinin ardında

Güneş bir gidiyor, bir geliyor

Ah yükselse de medcezirinde gel-git

Hayat aynı bir renkli bilye.

Duvarlardaki renklerden eksik,

Gökyüzünden renkli,

Rüyalar kadar yazısız,

Vaatler kadar acısız, değil elbette.

Işımasında yağmurun ardında güneşin eşi toprağın anaç kokusu gibi

Ya da bir naylon örtülü masada bir kadeh rakı kadar dibi alaca

Dibe batmaktan güzeldir halbuki çıkması

Denizler, okyanuslar barındırır nice cevherler

Derinlerinde.

İçinde vardır insanın huy tohumu

Elbet bir gün beyazsak bir gün değil,

Bir gün siyahsak bir gün ebruli.

Damlar musluktan çaya katılacak su,

Ne güzeldir çıplak bir omuzda saf bir buse.

Girdabı vardır her yeminin,

Zordur tutması, hayatı yakalamak kadar, saniyede verilmiş bir sözün.

Söz hem dildedir, hem gözde

Sağır bilir görünlenler ona sessiz sinema

Lal kalır bildiklerine sessiz

Kör bilir, bir duyduğu doğru.

Belki en masumu odur

Bilyeden renksiz renkleri bilememek doğrudur

Kör olmak gerekir kimi zaman, sırtında bıçaklanacak yer kalmadı ise

Hem herşeyi bilmek neyi büyütür ki içinde..

Her beden başka sır,

Her keder başka bir bedende yeşerir.

Günaha girmelidir bazen, içinde atan bir kalp olduğu müddetçe.

Düşünmemek; kaçılması en zor mastar ekli eylem,

Düşünmemek; bazen en güzel dost, korku varsa elemde.

Öleceksek ölürüz hem

Demişler ucundan turarak yaşa

Tutupta bırakmak ne diye?

Bir kadeh şarapta akar hayatın sillesi,

Bir dudak izi beller üstünden bardağın, adını isin.

Sigara dumanından ince belli bir tanrı belirir

Göz açıp kapayıncaya dek geçer hayat, bilinir.

Kaybolur çoğu bilyelerin, küçüklük güzeldir, arayıp bulmak heyecanlı

Gülmek özeldir, bir parmak ucunda canlanır ebedi sarhoşluğun tadı.

Mahmur gözler vardır, nefesli camların her biri ardında

Her biri bir uçurum, ucunda çocuk olmak var asıl, anında!

Hem küçüklük bile bilir, bilyelerin hepsi bir avuca sığmaz

Gider ardı ardına, boyunda uzar boylu boyunca.

Derinlerde bir yerde küçük olmak…

Has duygu, acıtmazdı çocukken ağlamak.

Çocuk olsak ya biraz, çocuk kalabilsek ya cebinde bilyelerle

Çocuk olsak ya, avuçtaki hayat çizgisini başa sarsak

Çocuk kalsak ya hep.

Ya da bazen…

55. SayıKapakNaçizane

KADINLAR BİR ERKEKTE NE ARAR?

2 Mins read

Kadınlar bir erkekte ne arar?

Bu çok genel aynı zamanda kadınlar için yanıtlaması basit bir soru. Sizlere önerim çıkın kadınlara sorun “Siz bir erkekten neler bekliyorsunuz 5 maddeyle sıralar mısınız ?” diye. Her birinin cevabı genel olarak benzer ama sıralamaları farklı olacaktır. Cevapların erkeklerinkilere göre daha samimi ve kesin olacağından da eminim.

Erkekler gibi abartmazlar isteklerini, beğenileri ne kadar yüksek olsa da istekleri o kadar azdır. Bir özelliğin yüksek olması halinde diğer özellikler vasat üstü olsa bile kabulleridir. Sadece bu üstünlüğünün diğer eksik özelliklerini kapatması yeterlidir.

Erkek = Çocuk

Biz kadınlar erkeklere şuradaki çocuk, doktor çocuk diye hitap ederiz kendi aramızda, bunun iki nedeni olabilir;  biri annelik içgüdüsü diğeri ise erkeklerin çocuksu hareketleri. Erkekler bir çocuk gibi kararsızdır, çoğu zaman ne yapacağını bilemez, kafası daha rahat karışır kadınlara göre. Kadınların istekleri altında başka şeyler yatmaz, bir şeyi isterse sadece onu istiyordur aslında.

Bir erkeğin neresine bakarlar?

Bir erkeğe sorsanız, gözler, dudaklar gibi çok masumane kelimelerin döküleceğini biliriz, bütün erkekler zaten hemen göze bakarlar. Bunun doğru olmadığını, inandırıcı olmadığını kadınlar bilir, göğsü büyük olan ya da kalçası oval olan bir kadının nasıl olurda gözlerine öncelik verilir. Tamamen safsata. Kadınlarda bu nereye bakma konusunu çok rahat özelleştiremezsiniz. Kadınlar bir erkeğin giyiminden başlar,  burun ve kulak büyüklük oranına, boyunun uzunluğuna her şeyine bakına. Bakar ama biraz bahsettiğim gibi erkeğin bir özelliği diğer vasat üstü özelliklerini kapatıyorsa o erkek beğenilir.

Kadınlar cinsellik konuşur mu?

Niye konuşmasın, ama biraz daha romantize edilmiştir bunlar.  İnternette erkeklerin yorumlarını okuduğumda gerçekte de erkeklerin neler konuştuklarını tahmin edebiliyorum.  Erkekler gibi kızlar porno düşkü değildir, genelde de tercih etmezler,  bilgisayarların gizli bir yerinde porno arşivleri yoktur. Bizler için cinsellik özeldir, bir kişi vardır kendimizi ona adarız.  Her kadının bu şekilde olduğunu söylemek de yersiz olur tabi.

Nasıl bir erkek? Komik erkek tercih edilir mi?

Komik erkek değil, eğlenceli erkek tercih edilir. Her kelimeden bir espri çıkaran, yersiz şakalar yapan hem kendisini hem de sevgilisini utandırabilecek erkekler tercih edilmez. Aslında nasıl bir erkek sorusu kişiden kişiye değişir. Ama genelde bir erkeğin referansı iyi olmalı. Referansından kasıt bu adamın kendi çevresi ve sizin ortak çevreniz tarafından takdir görüp görmediği, hareketlerinin tasnif edilir olmasıdır. Bir erkek kadına gelecek için güven vermeli, güven vermeyen bir erkek ağzıyla kuş tutsa amacı ciddi olan bir kızı etkileyemez. Bir kadın kendi tarzında giyim tercihi olan erkekleri tercih eder, özellikle üniversite gençliğinde salaş giyinen bir erkeğe, giyimine dikkat eden bir kadın şans vermez.

Fazla uzatmadan bitireyim. Birileri kadınları övdüğümü düşünebilir. Kesinlikle kadınları övmek değil amacım, sadece bir kadının gözünden erkeğin nasıl görüldüğünü paylaşmaktı.

Sevgiyle Kalın.

55. SayıNaçizane

KISA PANTOLON

1 Mins read

Çocuk: “Anneee, şortumu giyebilir miyim?”

Anne: “Hayır,yavrum. Henüz yaz gelmedi.Bu bahar…”

Bu bahar..

Tanıştırayım

Cıvıl cıvıl… İnsanı kendine hapsediyor her bir güzelliğiyle. Uzun kış günlerinin ardından beliren o güneş bambaşka ısıtıyor insanın içini. Güneş bile apayrı vuruyor ışınlarını yeryüzüne baharın edasıyla. Ömrümüze sığdıramayacak kadar çok guzelliklerin var oldugunu isaret ediyor. Evet, ayni gunes bu kez bize daha yakin.

Canlilar tam anlamiyla yasama donuyor ve herkes kis uykusundan uyaniyor.

Doga yine cok comert. Doga yine goz kamastiriyor, gunesi de yanina alinca. Dort mevsim yasayabilen topraklarda beliren zik zakli mutluluklar… Bir anda yerini aliyor yasamlarimizda. Hic taninmayan, farkedilmeyen cicekler kendini gosteriyor. Coktandir yesili sunan agaclar goze carpiyor. Bahcenin bir kosesinde kumelenen papatyalar yuzlerdeki gulumseme sebebi oluyor. Sana hep sicacik kalacakmis gibi kollarini aciyor bahar. Tadını çıkarmamak elde değil!

Ama bu bahar. Bir gunde geldigi gibi bir gece de de yerini tekrar kisa birakabiliyor. Ertesi gun uyandiginda pencerenden iceri gunes yerine, koyu gri bulutların gölgesi siziyor. Cok gecmeden tekrar beliriyor, tekrar yok oluyor. Saklambaç oyununun hic degismeyen sobeleneni.

Bu sene de bahar geldi! Bu sene de müjdeledi yasamın sevincini, doğanın cömertliğini. Gel gitleriyle, tahmin edilemezliğiyle yerini aldı doğada. Tepsisinde tek sunduğu değişmeyen gercek ise ,ki hiç kimsenin reddedemedigi, o saf güzelliği. Ve de o saf güzelligi ile ortaya çıkardığı saf güzellikler.

Tekrar tanıştırayım;bu bahar. Henüz kısa pantolonlarımızı giymek için çok erken. Eğer bahçede topunuzla oynarken aniden oyunu yarım bırakmak istemiyorsanız…

Daimi mutluluklara,

nice baharlarla…

55. SayıNaçizane

KADINDAN KIZINA MEKTUPLAR-II

4 Mins read

Beş yıl ve dokuz ay geçmişti ‘’Kadın’’ ebedi hayata göçeli. Parlanın dedesi pastayı almış mumları üzerine özenle dizmişti beş yıldır aksatmadan sürdürdüğü bu geleneği yineleyeceklerdi, küçük Parla artık yedi yaşına gün itibariyle basmış bulunmaktaydı.

Geçen yıllarda Parla anaokuluna gitmiş okumaya denemez ama harfleri ard arda sıralamaya başlamıştı. Zekiydi her küçük çocuk gibi, hayata mutlu mutlu bakan açık mavi gözleri ve tombul tombul yanakları ısırmaya davet edeyirdu kendisini bir hamburger misali.

Annesi öldükten sonra büyükbabası ve büyük annesi ona gayet iyi bakmış bir dediğini iki etmemişlerdi ancak dolduramadıkları anne ve baba özlemi vardı ki Parlanın gündüzler geceleri zamansızca doruklara çıkan anne ve baba özlemini dindiremiyorlardı.

Parla annesi babası sorulunca uzaklarda, çok uzaklarda demekle yetiniyor bunun ötesini kendisi bile bilmiyordu.

Parlanın 7. Yaşını kutladığı o gecenin sonraki günü bir mektup anneciğinin son yolculuğuna çıkarıldığı eve ulaşmıştı. O evden ölüme uğurlanan kadının evine mektuplarıyla dönüşün ilk günüydü o 7. yaş günü. Mektup büyükbaba tarafından eve getirilmiş ve Parlaya okusak mı okumasak mı tartışmaları sonrasında minik Parla’nın kulaklarına anneciğinin kelimeleri çalınmaya başlamıştı.

‘’Meleğim,

Sen 7 yaşına ulaştığın bugünde yanında olamasam da, umarım heceleye heceleye okuduğun bu mektup (muhtemelen babam ya da annem okuyordur sana) birazcık olsun yanında hissettirir anneciğini.

Uzaktayım sevgili kızım, çok uzaktayım ve bu acıyı, bu uzaklığı istemedim. Tek suçum sevmekti ve seni herşeyden çok severken anlatılamayacak derecede uzak kalmak senden çok zor. Parlam seni çok seviyorum, nice seneler biriciğim ilk ve son göz ağrım.

Annen ‘’

Bu ilk mektup çok kısaydı kızını yormamak aklını bulandırmamak için bundan sonraki bir kaç mektubunu da kısa tutmuş ayrıca annesinin ve babasının mektupları gizlemesinden korktuğundan mektuplarında kimseyi suçlayıcı olmuyordu. Elbette kendisini savunacağı kızına gerçeklerden bahsedeceği mektupları da vardı ama şu anda zamanı değildi. Küçük Parla biraz daha büyümeliydi.

Bir yıl daha geçmiş ve 8. yaş gününde Parlanın ikinci mektubu gelmişti annesinden,

‘’Meleğim,

8. Yaş günün kutlu olsun, meleklerin yardımıyla sana bu mektubu yolluyorum ışığım. Ve o meleklerin yanında olmama rağmen en güzel melekten uzakta olmak içimi acıtan.

Canım kızım seni çok seviyorum, şimdi anlayamasanda beni, unutma canım kızım anneciğin sen çok seviyor. Getirdiğin papatyalar için çok teşekkürler meleğim.

Biriciğim ağladığını gördüm bazı zamanlarda, yanıma gel anne diyordun. Gelemem sevgili kızım buna gücüm yetmez. Bu mektuplar işte bu yüzden her yeni yaşında sana gelecek anneciğini birazcık olsun yanında hissetmen için. Baban konusuna gelince biriciğim o konuyu hiç açmasak daha iyi henüz bunları anlayamazsın biriciğim. Evcilik oynamaya çalıştık babanla ve büyüyemedik ve de seni büyütemedim canım kızım. Zamansız gittim ve zamanı geldiğinde anlayacaksın beni..

Annen’’

İlk mektuptan sonra Parlayı mezarına getirecekleri düşüncesiyle mektubunda papatyalar için teşekkür ediyordu ve gerçektende öyle olmuş ilk mektuptan bir ay sonra büyükannesi Parlayı alıp annesin mezarına götürmüştü.

Mektuplar bu şekilde gelmeye devam etmekteydi özlem belirtmeleri, küçük anılarla içi içe geçirilerek düzenlenmiş kısa yazılardı bunlar. Mektupların daha detaylı olması için Anneanne be büyükbaba okumasından kurtulup artık Parla’nın mektupları alıp okuması gerekmekteydi. Bunun sağlanması için de 12. yaş günün milat seçmişti.

‘’Meleğim ,

12. Yaş günün kutlu olsun. Altı mektuptur seni ne kadar özlediğimi, ne kadar sevdiğimi söylüyorum canım kızım. Bu mektubumda da bunları söyleyeceğim . Artık büyüdün meleğim kocaman kız oldun ve bu büyüyen daha az ağlayan mis kokan güzel kızı ben çok seviyorum.

Dedim ya büyüdün diye canımıniçi.Sorunlarında seninle beraber büyüyordur, anneannen çok iyi dert dinler sır tutar canımıniçi ondan saklama, herşeyini paylaş meleğim. O seni korur, korur, gözetir.

Derslerin çok iyiymiş canımıniçi, haberlerini alıyorum burada. Annenannen seni okula götürmeyi bırakmış olmalı, artık tek başına çıkıyorsun o merdivenleri. Dikkat et meleğim yağmurlu zamanlarda kaygan oluyor oraları anneannende yok yanında düşmeyesin.

Bir sonraki yaş gününde yine mektubumla yanında olacağım meleğim… Koşa koşa gel al postacının elinden…

SENİ ÇOK SEVEN

Annen’’

Kadın bu mektubunda sinyalini vermiş ve meleğinin bir an once postacıdan mektubu alarak okumasını istemişti. Parla bir yıl sonra koşa koşa gitti annesiyle bir yıl ve üç ay yaşadığı anne kokan o eve ve postacıyı bekledi. O ev ki bir süre kiraya verilmiş bir kaç ay öncesinden ise tekrardan sahipsiz kalmıştı. Artık küçük Parla o evi dolduracak ve bir daha kiraya verdirmeyecekti. Tüm bunlar bir sonraki mektupta yazılanlar sonrasında gerçekleşecekti.

13. Yaş mektubu Parla’nın beynine doğru saplanan bir kaç beton çivisi içermekteydi ve bugünlerine kadar onu yetiştiren anneannesi ve büyükbabasının anneciğinin gözünde nasıl gözüktüklerini öğrenecekti.

Naçizane

KADINLAR NE İSTER?

3 Mins read

O kadar önemli mi kadınların ne istediği, zaten kadın hakkı diye bir şey yok kıllı Hakkıların ne istediği her zaman daha önemli insanlık için, sonuçta sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmememiz gereken bir kesim için yazı yazmak bile yersiz, aslında günaha bile girebiliriz bu yazıyı yazarken ee sonuçta kadınlar şeytanın dünyadaki yansıması, ana rahmine düştükleri an günahkarlar, Adem babamız bile Havva denilen şırfıntının yüzünden kovulmadı mı cennetten, annemiz, kız kardeşimiz, teyzelerimiz, karımız dışında hepsi fahişeliye aday zaten bak hala yazı yazmayı sürdürüyorum, her cümlemizde sürekli bir taraflarına koyduklarımızı yazmaya değer mi, bazı bölgelerde hala başlık parası olduğuna inanamıyorum bu kadar değersiz varlıklara nasıl paha biçilebilir, aa tamam mal ulan bunlar biz hani  sağmalık inek alırken hangisi sağlıklıysa ve fazlaca süt veriyorsa ya da at alırken diyelim hangisinin üstüne daha fazla binilebiliyor ve ne kadar ağırlığı kaldırabiliyorsa ona daha fazla para veriyoruz ya o hesap.

Bunların yüzünden bizler biricik karılarımızı aldatıyoruz, bak görüyor musun kaltaklar kanımıza giriyor biz ondan dolayı yatağa giriyoruz, gözlerimize perde iniyor ne yapıyorlarsa  o yüzden biz çoluğumuzu çocuğumuzu işimizi gücümüzü kaybediyoruz, valla bunlar harbiden şeytan. Bizim gibi su gibi duru ve tertemiz cennetlik varlıkları nasılda bozuyorlar. O yüzden biz bunları böyle kaplıyoruz, şirretlikleri bizlere bulaşmasın diye bir saç teli bile bizleri günaha sokabilir bunların hanimallah.

Abi ortalıkta bir karı buldun mu hemen lafı atıcan, kalçaya eli şöyle bir daldırıcan, kenarda sıkıştırırsan tecavüz etmezsen adam değilsin. Neden bunlar makyaj yapıyor, neden bunlar böyle giyiniyorlar çünkü onlar da istiyorlar. Kadın dediğin ortalıkta dolaşmaz evde çocuk bakar sadece. Evlenesiye kadar babasının evlendikten sonra kocasının sözünden çıkmaz. Çıktı mı bak görüyorsun neler oluyor, namusu kirleniyor bir kere, ondan sonra da bize düşüyor namus temizlemek, temizleyelim derken elimiz de kana bulanıyor. Adalet sistemi bizi ödüllendireceğine anlaşılmaz bir şekilde ceza veriyor.

Birde 8 Mart diye bir şey uydurulmuş “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” diye bu kadar saçma bir şey var mı ya, neyin emeğini veriyorlar ki Allah’ın aşkına bütün dertleri çeken erkekler, bizler eve para getiriyoruz sabahtan akşama kadar uğraşıyoruz. Bu ve benzeri günler modern dünyanın uydurmasyonu kadınların altımızdan üstümüze çıkma uğraşları.

En deli olduğum konu bazı erkeklerin kadınlara değer vermesi, kibarlık sergilemesi ha anlarım yatağa atana kadar ya da nikahı basana kadar  biraz oyun sergilemek, sonuçta hepimiz doğuştan jönüz değil mi ? Ama bazıları hakkeden bu varlıklara değer veriyorlar anlamıyorum bunlar erkeklerin yüz karası zaten top bunlar. Kadın kibarlıktan ne anlar, valla bir gül o dikenlerini saplar.

Abi ne kadar kızla birlikte olursan senin için bir madalya, rütbe omzundaki apolet. Bazı erkeklerin kendini bir kadına adaması kadar ikinci bir saçma bir şey yok zaten. Kadın seçerken dikkat ha paket açılmamış olacak yani birinci el paketi açacak  ilk kişi sen olacaksın açtıktan sonra gerisi önemli değil.

Neyse bu değersiz varlıklar üzerine bu kadar konuşmak yeter.

Aileler kızlara verecekleri terbiyeyi, ahlak duygusunu ve namus vurgusunu ilk önce oğullarına versinler ki yukarıda yaptığım hicivler tersine dönsün. Kadınlara bir mal gibi bakılmasın. Ayrıca erkekler en değer verdiği insanın yani annelerinin de bir kadın olduğu unutmasın. Kendi bacısına, karısına yapılmamasını istemediği şeyi yapmasınlar. Erkeklerin dünyasında bütün zorlukları çeken tüm kadınların “DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ ” kutlu olsun.

Unutmadan başlığa bir yanıt verelim kadınlar yukarda bahsettiklerim düzelmediği sürece erkek olmak isterler.