ArşivRöportaj

LUXUS: HEM ORIENTAL HEM BLUES

5 Mins read

Öncelikle Türk E-Dergi adına “Merhaba”. Özellikle son yıllarda alternatif müziğin ana sahnede yer alır hale gelmesiyle yeni bir şeylerin ortaya çıkması bizi sevindiriyor ancak çıkan şeylerin iyi kötü ayrımı yapılmadan piyasaya (!) sürülmesi üzüyordu. Birincisi sizi müziğin gücünün aydınlık tarafında olduğunuz için tebrik etmem gerekiyor. Umarım bu e-röportaj sizin için sıkıcı olmaz.

Bize biraz Luxus’tan ve grubun şu anki hâline geliş evrelerinden bahseder misiniz?

Alper: Öncelikle söylediklerin için teşekkürler, bizi şımartıyorsun. Kısa bir tarihçeyle Luxus; doksanların ortalarında akademik ortamlarda bir araya gelen, birbirlerindeki sistem dışı dinamikleri algılayıp çarçabuk kaynaşan müzikopat birkaç delinin ikibinlerdeki yönelimidir diyebiliriz. Bu yönelimin bileşenleri; müziği konservatif düzlemde değil sokakta aramak, füzyonlara olabildiğince açık olmak, hayattan ve yapılan işten her daim keyif almayı aramak, form gözetmemek ya da her formu ayrı güzellikte yolculuklar olarak algılamak ve sair bir yığın deli saçması şey. Burada nicelikler değerlerini kaybediyor. Kaç kişi başladık, nasıl devam ettik, buralara nasıl geldik; artık bunları hatırlamama noktasındayız. Çünkü büyük bir sahneden söz ediyoruz ve emin ol bu sahne Luxus kurulmadan çok önce kuruldu. Sonra zaman içinde müsait olan geldi üfledi nefesini. Evet, albüm sanki süper bir yerlere gelmişiz izlenimi veriyor ama bu bizim için daha ziyade bir antrakt. Yolculuğumuz ve değişimimiz hiç durmadan devam ediyor.

Luxus için bir cover grubu denemeyeceği kanısını taşıyorum. Çünkü hem üretiyorlar hem de şarkılara yeni bir form kazandırıyorlar. Müslüm Gürses’ten dinlediğimiz bir şarkıyı sizden dinlerken hissettiğimiz şey belki de yine efkâr ama farklı bir işleyiş var. Siz kendinizi nerede buluyorsunuz? Luxus’un, müzikal üretkenlik bakımından istediği yerde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Alper: İstediğimiz yerde olmak?  Bu hiçbir zaman olmaz ki. Ama bunu söylerken, bize bunu söyleten düşünce sistemi tam da istediğimiz nokta aslında. Diyorum ya, mevzubahis olan arayış. Yürürken gözleriniz sürekli yerdeki taşlardaysa hedefe varmanız imkansızlaşır. Daha doğrusu bir süre sonra o taşlar asıl hedef haline gelir. Elbette ki cover grubu değiliz. Çünkü asıl mesele şu: Herhangi bir objeyi (burada da taş diyelim mesela) alıp sadece bir yerinden bakarsanız, ondan bir şeyler yaratamazsınız ancak baktığınız yeri kopyalayabilirsiniz. Biz, bize ait olmayan en ufak bir melodi parçacığına bile, evirip çevirip her yanından bakmaya çabalıyoruz. Böyle yapınca en hüzünlü şarkılarda bile acayip eğlenceli taraflar buluyoruz, sonra da bu eğlencemizi paylaşıyoruz insanlarla. Tabii bunu yaparken elinizde ciddi malzeme olmalı. İşte bu noktada bir yığın müzik formunu tanıyor olmamız bizim için büyük avantaj. Bir de albümdeki altı Luxus bestesi, bizi cover grubu olmaktan biraz olsun terfi ettirmeye yetiyordur sanırım.

Bu Oriental Blues fikri kimden, nasıl çıktı? İşin oryantal yanında da batılı yanında da etkilenilen ortak isimler var mı?

Alper: Bu kavram bizim daha çok manevi dünyamıza bir gönderme. Evet, ilk konulduğunda (ki bu Luxus’un ilk sahne deneyimi zamanlarına tekabül eder) bu iki formu ağırlıklı kullanıyorduk ama o zaman bile formlar üstü bir sound ihtiva ediyorduk. Sonra işler daha karmaşık hale geldi. Yani yaptığımız füzyon sınırlarını kaybetmeye başladı. Bir baktık ki dünya müziği namına ne var ne yok kullanıyoruz. O gün bu gündür Oriental Blues daha çok naif bir ruhsal çağrışım bizim için. Etkilendiğimiz isimlerde de daha çok bu parametre, yani maneviyat söz konusu. İşte bilirsiniz, Manu Chao’su, Gogol Bordello’su, Paris Combo’su, Arto Tunç’u… Bu arada senin bir yazını okudum Syd Barret hakkında, aklıma geldi. Bizim ekipte Pink Floyd manyaklığı kadimdir. Tamam bize göre çok daha karanlıklar (ve çok daha büyükler) ama onlardan bile etkilenmişizdir kesin.

“Haydar Haydar”, “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş”, “Yuvasız Kuş”, “Üsküdar”… Tüm bu şarkıları öyle iyi yorumculardan dinlemiş ki Türkiye tekrar yorumlandıkları an kulaklar vokalde kilitleniyor. Siz bu şarkıları önceden yorumlayanlardan teker teker dinleyerek mi nasıl yorumlayacağınıza karar verdiniz yoksa Luxus kimliğine uygun ben bu şarkıyı söylerim mi dediniz?

Alper: Benim vokalistliğimle ilgili bir iddiam yok. Sanki lazım olmuş da söylemiş gibiyim. Gerçi sonradan biraz havaya girdim ama hâlâ kendimi öyle addetmiyorum. O şarkıların daha evvelki yorumcuları benim için ayrı ayrı idoldür. Tuhaf eleştiriler geliyor bazen: “Evet Haydar’ı güzel söylüyorsun ama Müzeyyen Senar kadar değil.” gibilerinden… Yahu akıl var mantık var, onun gibi kim söylemiş ki ben söyleyeyim. Müslüm ve Tanju babalar için de durum aynı. Kıyas götürmezler. Bizim olayımız müziğin kendisidir. Değişik bir şeyler koyabiliyor muyuz ortaya, bir de vokalist temiz söyleyebiliyor mu? Bunlar bizim için kafi.

İşin içine blues girince çok uzun doğaçlamalar ve eşsiz bir performans beklentisi doğuyor. Sahnede doğaçlama yapan bir grup mu Luxus?

Alper: Tabii ki! Hele en başlarda kantarın topuzunun esamesi okunmuyordu. Sonra sonra birazcık toparladık. Ama gene söyleyeyim, burada mesele blues değil. Neredeyse her kültürün müziğinde kendine özgü bir doğaçlama dili gelişmiştir. Bizim malzememiz dünyayla sınırlı olduğu için, doğaçlama renklerimiz de çeşitlilik arz ediyor.

Dinleyicilerinizle sahnedeki iletişiminiz konusunda belirlediğiniz bir strateji var mı? Çoğu grup için bu kader belirleyicidir?

Alper: Albümün tanıtım metninde bir giriş cümlemiz var: “Biz son kalan kar birikintisini oynaşmaya mekan tutmuş iki çılgın kedi için çalarız yalnızca… Ve lakin herkes bundan sebeplenir.” diye. Bu bizim seyirciyle ve bil cümle insanoğluyla iletişimimizi özetler. Şu ki o iki kedi biziz. Yani kendimiz için çalarız aslında, kendi keyfimiz için. Evet bu biraz ukalaca tınlayabiliyor ama emin ol, bizim keyfimiz diğerlerininkiyle doğru orantılı. Bir de bu tarz stratejiler geliştirmeyi pek sevmiyoruz. Bizim için samimiyet her şayden önce gelir.

Grup üyeleri internetle ne kadar ilgililer? MySpace ve benzeri müzik alanlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Alper: Tek tek bakınca herkes epeyce ilgli ve fakat Luxus bu konuda pek istekli davranmadı açıkçası. Çok tembellik ettik. Bakıyorum yeni yetme gruplara, daha sahneye çıkmadan cümle aleme nam salıyorlar. Biz dört yıldır aralıksız sahnedeyiz ama web sitesi ve myspace sayfasını daha yeni yaptık. Önemli şeyler bunlar tabii ki. Hiç olmadı paylaşıyorsun müziğini meraklılarıyla.

Luxus’u periyodik olarak izleyebileceğimiz bir mekân ya da takip edebileceğimiz bir web sitesi var mı?

Alper: Ayda bir kez Jolly Joker Balans’ta ve ayda iki kez Kadıköy Shaft Club’da çalıyoruz. Mart ayının tarihleri; 6 Mart JJ Balans, 13 ve 27 Mart Shaft. Ayrıca bizi luxusorientalblues.com ve myspace.com/luxusorientalblues adreslerinden takip edebilirsiniz.

İlginiz için, vaktinizi ayırdığınız için sonsuz teşekkürler.

ArşivRöportaj

BİR TARAF YAZARI: RASİM OZAN KÜTAHYALI

3 Mins read

Taraf Gazetesi bir yandan övgü bir yandan da tehditler alarak yoluna devam ediyor. Maddi zorluklar yaşasa da yazarlarıyla kararlı bir mücadele sürdüren farklı çizgideki birçok şekilde nitelendirilmiş (sorosçu, fethullahçı vs.) gazetenin genç ve tanınmış bir yazarıyla, Rasim Ozan Kütahyalı’yla bir sohbet gerçekleştirdik. Ailesinin sol kemalist kökenli olduğu bilinen ve kendisini de liberal ideolojik yelpazede tanımlayan yazarla Kürtlerden, Ermenilerden, dindarlardan, liberallerden, TSK’dan – kısacası akla gelen her kafa yorucu konudan- konuştuk.

Taraf ile başlayalım, sizin için Taraf ne ifade ediyor? Bir köşe yazarı olarak Taraf, durduğunuz yerden mi bakıyor olaylara, yoksa herhangi bir gazeteci – işveren ilişkiniz mi var?

R.O.K: Tamemen durduğum yerden bakan bir gazete.Gerçekten benim gazetem.Taraf’ın ayakta kalması, Türkiye’nin ayakta kalmasıdır benim nazarımda.

Deniz Gezmiş’le ilgili görüşleriniz çok tartışıldı. 68 Kuşağı’na nereden bakıyorsunuz ve Türk 68′ini evrenin o dönemki durumunun neresinde görüyorsunuz?

R.O.K:  68 hareketi dışarıdan etkilenmiştir bir açıdan, özellikle Latin Amerika deneyiminden, üçüncü dünyalı sosyalist dilden etkilenmiştir. Batı 68’inden pek etkilenmemiştir. Öte yandan genel 68’ler tarihi bağlamında kimse Türkiye’yi anmaz, ortalama bir batılı ya da Latin Amerikalı sosyalist Deniz Gezmiş kim bilmez. Türk 68’i lokal bir harekettir o bağlamda. Bazı olumlu istisnalar var ama Türk 68 gençliği milliyetçi – sosyalist bir gençliktir. Temel paradigma Kemalzimdir. O dönemin Kürt solcuları üzerinde bile İttihatçı – Kemalist hegemonyayı görmek mümkün. Denizler, kendileri zaten kendilerini Kemalist ve milliyetçi diye tanımlıyor. Ben bunu dedim, kıyamet koptu, anlamak mümkün değil. Yeni bir şey söylemedim yani.


Perihan Mağden, kendi gazetemdeki köşe yazarlarını bile okuyamıyorum, dedi. Siz ne düşünüyorsunuz?

R.O.K:Ben okuyorum.Taraf’ın tüm yazarlarını okurum. Diğer gazetelere de bakarım.

Emniyet ve Ordu gibi kurumları eleştirirken hiç çekinmiyor musunuz? Sonuçta zaten maddi zorluklar yaşayan bir gazetedesiniz ve Taraf’ın yarın raflarda olup olmayacağı belli değil gibi duruyor?

R.O.K:Valla kariyerist kaygılarla düşünerek yazmak ahlaksızlık bence. İnsan düşündüğünü belli bir çerçeve içinde yazmalı. TSK daha düzgün bir kurum olsun diye eleştiriyoruz. Her konu öyle. Denetlenen ve eleştirilen değil, eleştirilmeyen kurum çürür. Taraf’ın yaşaması lazım, elimizden geleni yapıyoruz. Türkiye toplumunda tüm ezilenler bizleri çok seviyor. Bazı şehirlerde pop-star gibiyiz.


Bir yazar olarak 30 yıl sonra onun yerinde olmak isterim dediğiniz biri var mı?

R.O.K:Ben öyle çok gelecek planlaması yapmayı sevmem, planlama kavramı bana ters zaten. Hayatın hiçbir alanında planlama, kumanda sevmem. “Tanri seninle dalga geçsin mi istiyorsun, o zaman plan yap.” demişler. Haklı bu söz bence. Sevdiğim çok yazar, çok sinemacı var; fikir ve sanat adamı olarak sevdiğim kişiler var ama şu olayım, diye hiç düşünmedim.


Derin Düşünce oluşumundan biraz bahseder misiniz? Nerede duruyorsunuz ve neyi değiştirmeye çalışıyorsunuz?

R.O.K:Derin Düşünce, benim destek verdiğim bir oluşum, kurucusu ben değilim. Mehmet Yılmaz var, oranın baş editörü. Bu toprakların kültürüyle barışık bir özgürlükçü – demokrat dil kurma gayretindeler. Çok haklılar…


Türkiye’de azınlıklar hiç olmadıkları kadar gündemdeler. Bu AKP’nin başarısı mı yoksa 2000′lerdeki İslam’ın yükselişi de dahil olmak üzere ülkedeki baskın ideolojiler arasında kaybolmama çabası mı?

R.O.K:Olması gereken bu. İnkar ve asimilasyon politikaları bir yere kadar gider. Bu politikalar ne ahlaka uygun ne de akla. Türkiye artık kabuklarını kırıyor. Kürtler, Aleviler, dindarlar kimliklerinden utanmadan kamusal, siyasal ve sosyal arenada yer almak istiyor. Sonuna kadar haklılar. Gayrimüslim azınlıklar zaten bu topraklarda kelaynak kuşu gibi kaldı. İttihatçı proje “başarılı” oldu, o insanlar kovuldu fakat bu “başarı” ahlak, vicdan ve insanlık haysiyetinin düşmanı bir “başarı”. Bedellerini de dış meselelerde yaşıyoruz.

İdeolojik yelpazedeki yerinizi nasıl tanımlarsınız?

R.O.K:Ben kendimi liberal – demokrat olarak tanımlıyorum. Karl Popper ve Isaiah Berlin en begendigim iki çağdaş politik filozof. Geriye doğru gidersek John Stuart Mill ve David Hume gelir. Ben doktrinal anlamda bir liberal – demokratım. Liberalizmin entelektüel spekturumu içinde de bu çizgideyim. Mises, Friedman çizgisinde değilim mesela. O çizgiyi problemli bulurum. Isaiah Berlin’i bu ülkenin okuması lazım, bilinmemesi felaket. Berlin’in antogonistik liberalizm ekolünü benimsiyorum. Bu uzun konu tabii.

Teşekkür ederiz, başarılar.

Sarphan Uzunoğlu…