Kategori arşivi: Röportaj

Hukukun Mağduru Bir Hukukçudan Mektup

Ben Avukat Metin Kalan.06.06.2017 tarihinde, İzmir’de avukatlara yönelik yapılan bylock operasyonunda gözaltına alındım. Hala Şakran T tipi cezaevinde tutukluyum. Sağlığımı, itibarımı, aile düzenimi, kariyerimi kaybettim. Tam 7 aydır, ne herhangi bir cemaatle ne de fetö terör örügütü ile hiçbir bağlantım olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Avukat arkadaşlarım, eşim ve ben, hukuk kuralları işlesin, Devlet eli ile birkaç saat içinde toplanabilecek bylock içeriği ve telefon incelemesi delilleri getirilsin, bu yapılmıyorsa adli kontrol şartı ile tahliye kararı verilsin diye dilekçeler veriyor, görüşmeler yapıyoruz.
Size, suçsuz olduğumu bilmenin özgüveni ve bu yaşadığım kabusun ünlü “PARDON” filminin finali gibi biteceğini bilmenin öfkesi ile kısaca hikayemi anlatmak istiyorum. Okumanız ve sesimi duymanız dileği ile…

“ Canı cehenneme/ rahat uyuyanın. / Kapısını örtenin/ perdesini çekenin./ Yüreği yalnız kendi ile dolu olanın./ Duvarları ancak çarpınca görenin./ Canı cehenneme / başkasının yangınıyla/ evini ısıtıp yemeğini pişirenin.” Ş.Erbaş.

06.06.2017 günü sabah 06.30 sularında evime gelen TEM polisleri arama yaptı. Ben ve avukat olan eşim, uygulamayı bildiğimizden gerekli prosedür çabuk tamamlandı ve evde herhangi bir suç delili bulunmadı. 6 yaşındaki oğlum Metehan ve 3 yaşındaki oğlum Bilgehan’ı yataklarında uyurken öptüm ve götürüldüm.
Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ifade verirken kendimden çok emin bir şekilde soruları yanıtlamaya hazırdım. Ama; – Telefonunda bylock tespit edildi.
Ben:- İmkansız, olamaz, ben bilmez miyim telefonumda ne yüklü olup olmadığını
-Bu kesin bilgi, 19.08.2014 tarihinde yüklemişsin.
Ben: – Yok, ben böyle bir programın varlığını ilk kez 15 Temmuzdan sonra basından duydum; peki ne konuşmuşum, kime mesaj göndermişim, nasıl bir şey bu
– Onlar araştırılacak, sen şimdi terör şüphelisisin. Ne biliyorsan anlat, etkin pişmanlıktan yararlan, isim ver, başka türlü imkanı yok kurtulamazsın bu işten.
– ……..

2013 yılında, ekonomik zorluklar nedeni ile, mal sahibi olduğum ofisime gider ortağı almışım. Akabinde 17-25 Aralık süreci gerçekleşince, gider ortağının cemaat faaliyetleri ortaya çıkmış, ben de yolları ayırmışım. İşte bu sekiz- on aylık sürede büroya giren çıkan kimi gördüysem anlattım. Zaten başka bildiğim bir şey de yok.
– Yok, bu isimleri zaten biliyoruz, bize yeni isimler vermen lazım
Ben: – Bilmiyorum başka bir şey, nereden bileyim ,iftira mı atayım…
Saatler süren ifade, benim başka bir şey bilmediğime kanaat getirdiklerinde bitti. Sonra prosedür olarak Savcılığa, oradan Sorgu Hakimliği’ne sevk ve tutuklama.
19.08.2014 tarihinde bylock yüklendiği tespit edilen telefonumu, yenisini aldığım için çocuklara oyun oynasınlar diye vermiştim. TEM’deki ifade sırasında hemen bu telefonu incelenmesi için tutanakla teslim ettik ve aradan geçen 7 ayda hala bir inceleme raporu çıkmadı. Biz telefonun imajını alıp özel bir yerde inceletelim istedik ve buna ilişkin dilekçelerimiz olduğu halde henüz bu taleplerimize de bir yanıt alamadık. Bundan sonraki adımımız, teslim alındıktan sonra re’sen imajının verilmesi gereken telefonun, taleple dahi imajının verilmediği gerekçesi ile ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmak olmalı ama böyle bir hareketimizin raporun gelişini daha da geciktirmesi ihtimali endişesi taşıyoruz.

İlk duruşma 31 Ekim 2017 tarihinde yapıldı. Savcılık ve sonrasında İzmir 17.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenilmesi üzerine dosyaya gelen yazı cevapları kısaca şöyle:
– MHP Bornova ilçe başkan yardımcılığım ve il delegeliğim dolayısı ile MİT tarafından hakkımda düzenlenmiş kişisel dosyada cemaat/ fetö bağlantısı yoktur bilgisi.
– Bankalar Birliği’nden fetö bağlantılı olduğu bilinen Bank Asya ve diğer finans kurumlarında hesabı yoktur cevabı.
– Dernekler Masasından, fetö ile ilgili herhangi bir dernek üyeliği yoktur yanıtı.
– Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, benim, eşimim ve çocuklarımın, fetö ile bağlantılı herhangi bir okulda okumadığımıza ilişkin cevap
– Ayrıca, Savcının gösterdiği bir tanık ve bir diğer gizli tanık da, benim fetö ile herhangi bir ilgim olmadığını, örgüt faaliyetlerine ilişkin herhangi bir toplantıya katılmadığımı, fetö mensuplarına ait dava ve işlere bakmadığımı, fetö yöeticisi olmakla suçlanan kişi ile sadece gider ortaklığı ilişkimin bulunduğunu ve bu ilişkinin de 17-25 Aralık sürecinden sonra sona erdiğini anlattılar.

Neticede gereği düşünüldü; bylock için yapılan araştırmaya yönelik Siber Suçlar Bürosu, Kom ve BTK’ya yazılan yazı cevaplarının beklenmesine ,TUTUKLULUĞUN DEVAMINA, bir sonraki duruşmanın 26.02.2018 tarihine bırakılmasına…

Mahkemece her ay yapılan bütün tutukluluk incelemelerinin, Mahkeme kaleminde düzenlenip imzaya verilmiş tek satırlık devam kararları olduğunu, yazdığımız tutukluluğa itiraz dilekçelerinin gerekçesiz olarak reddedildiğini anlatmama gerek yoktur.10 kişi kapasiteli koğuşta 25 fetö şüphelisi ile yaşamaya MAHKUM EDİLDİM. Tutukluluk halim, artık bir güvenlik tedbiri değil, peşinen çektirilen bir ceza. Bütün imkanları elinde olan Devlet, birkaç saat içinde sonuca ulaşabilecek teknik inceleme sonucunu 7 aydır dosyaya getiremiyor ve bunun için beni tutuklu olarak alıkoyuyor. Toplanmış tüm deliller lehime, fetö ile hiçbir bağlantım yok. Zaten avukatlık mesleği kripto olmaya uygun bir iş de değil, aksine yıllarca fetö içerisindeki avukatlar cemaat bağlantılarını ön planda tutarak, gösterek iş yaptılar, para kazandılar. Örgüt yöneticisi olmakla yargılanan gider ortağımın bylock kayıtları gelmiş, bendeki tespit tarihinden üç ay sonra yüklemiş ve ne listesinde, ne mesajlarında hiçbir yerde benim adım geçmiyor. Ortalama bir zekaya sahip herkes, fetö ile hiçbir bağlantısı olmayan bir avukat olan benim, örgüt yöneticiliğinden yargılanan kişilerden üç ay önce bylock kurup da ne yapacağımı sorgular, bu işte bir hata olduğunu anlar ve şüpheden sanık yararlanır temel ilkesine yakışır bir kanaate varır.
Belki de, 15 yılık meslek yaşantım boyunca müvekkilim olan sanıklar için yaptığım sayısız tutukluluğa itiraza, Mahkemece incelenmeden, gerekçesiz, iki satırlık hazır red kararları yazılmasının karşısında durmadığım, sistemdeki bu hukuksuzlukla savaşmamış olmamın bedelidir bu mağduriyetim. Ama biliyorum ki, bugün benim hakkımda vicdanları ile karar vermeyen hukuk insanları da yarın bu hukuksuzluğun mağduru olacaklar.
MOR BEYİN aplikasyonlarının bylock tespitinde hataya neden olduğu ortaya çıktı ve bu aplikasyonlardan bazılarını kullandığımı bildiğim için hazırlanan listede kesinlikle telefon numaramın yer alacağını düşündüm. Bu arada, bylock programının kurulması, kullanılması ile ilgili bilgileri öğrendikçe, öyle rastgele hata ile kurulabilecek bir program olmadığını da öğrendiğimden, hakkımda yapılan tespitin yanlışlığından o kadar eminim ki, listede numaramın yer almamasının açıklaması, yapılan ayıklamanın da eksik olduğunu göstermektedir diyebilirim.
Yıllardır, hakim ve savcı olmak için,adli ve idari hakimlik savcılık sınavlarına katılırım, hiçbirini kazanamamıştım. Gözaltına alınmamdan üç gün önce 03.06.2017 tarihli Avukatlıktan hakimliğe geçiş sınavını kazandığımı cezaevinde öğrendim. Belki de Fetönün kopya skandallarından temizlenmiş olarak yapılan ilk sınavda başarılı olmak da, fetö üyesi olmakla suçlanan ben için acıklı bir başka durum.
Hayatım boyunca, milliyetçi bir dünya görüşü ile, ülkem ve ailem için yaşadım. Ben Türk’üm ve bu vatanın insanı, aynı zamanda sahibiyim. Birilerinin terörist demesi ile vatan haini olmam. Eğer, benim herhangi bir fetö bağlantım var ise, artık bunun delillerinin ortaya konulmasını istiyorum. Ben kendimden, vatanseverliğimden, milliyetçiliğimden eminim; peki bana teröristsin, vatan hainisin diyenler neye dayanarak söylüyor bunu. Yarın bu topraklar için can vermek gerekirse, renkli pasaportları ile ilk uçağa binip kaçacak olanların, bugün benden en temel vatandaşlık hakkım olan özgürce yaşama hakkımı çalıyor olmaları kanıma dokunuyor. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış atasözünü de bizzat yaşamış sayıyorum kendimi.
Kararlardaki “tutukluluğun devamına” cümlesinin, gerçek hayattaki geri döndürülemez, telafisi mümkün olmayan karşılığını da anlatmak isterim;
43 yaşındayım, insülin kullanmamı gerektiren diyabet hastalığım var. 7 ayda 40 kilo civarında kaybettim. Diyabete bağlı başka sağlık sorunlarım da var. Cezaevi şartlarında sağlığım kontrol altında değil.
Tesadüfen değil, düşünerek, bilerek, ataları gibi vatana millete bağlı ve yararlı bireyler olsunlar diye adlarını Metehan ve Bilgehan koyduğum iki oğluma, benim Ankara’da çalıştığım için eve gelmediğimi söyledik. İki ayda bir, çamaşırlarına kadar aranıp yanıma geldikleri açık görüşlerde 40 dakika sarılabiliyoruz. Görüş odasını kafeterya sandıkları için onlara kantinden bisküvi, meyve suyu alıyorum. Süre bitince uçağa yetişmem gerektiğini söyleyip sözde Ankara’ya dönüyorum. “Metin uçak aprona girdi” diye seslenen gardiyana bakarken, “hayat güzeldir” filmi geliyor aklıma; bu çocuklar için güçlü olmak, o lanet gözyaşlarımı tutmak, en beyaz yalanı söylemek zorundayım diyorum ve küçük oyunumuza devam ediyorum.
6 yaşındaki oğlum Metehan, üstün yetenekli tanısı ile üç yaşından beri okuyup yazıyor, işlem yapıyor, geometri seviyor, piyano çalıyor, İngilizce, Fransızca,İspanyolca biliyor. Bu yıl, Tüzyeksav tarafından yapılan değerlendirme testinde de “parlak zeka” tanısı konularak okula kabul edildi. Ben evden ayrıldıktan sonra, çocuk depresyonu,kaygı bozukluğu teşhisi ile psikolojik yardım almaya başladı.
3 yaşındaki oğlum Bilgehan, dışarıda bir baba ile çocuğunu görünce yanlarına gidip “benim de babam var, işe gitti gelecek.” Diyormuş.
Yanıma aldığım fotoğaflarına bile bakmaya dayanamıyorum. Bunları yazarken boğazım düğümleniyor. Sanırım bu haksızlığın en acıtan yanı ayrılık.
Eşim avukat olduğu için işleri takip etse de, pek çok müvekkil kaybetti. Bu arada devam eden Banka kredilerinin taksitleri, kredi kartı borçları için tüm ekonomik birikimimizi de harcadı. Ofisimizi kapattı, çocukları devam ettikleri okuldan alıp daha ucuz bir okula gönderdi, kirası daha ucuz bir eve taşındı. Sadece benim değil, ailemin de yaşamı alt üst oldu. Biz bu bedeli ne için ödüyoruz?
Türk Milleti bir vücutsa ,ben belki tırnağıyım. Herkesin bilmesini isterim ki, Türk Milletinin tırnağı sökülüyor. Gözlerinizi, kulaklarınızı kapatmayın, acımı duyun. Yarın bu hukuksuzlukların mağduru olduğunuzda, uyuşmuş bir bedenin acı hissetmeden sökülen tırnağını öylece izlediğini siz de göreceksiniz. Lütfen benim duyuramadığım sesim olun; Özgürlük ve Adalet istiyorum.

Saygılarımla.
Metin Kalan

İZMİR’İN OYUN MUTFAĞI

YaOyun Mutfağıklaşık iki aydır İzmir’de her hafta Çarşamba akşamları toplanıp bilgisayar oyunları tasarlayan bir grup var. Farklı okullardan ve mesleklerden oyun tutkunu insanlar iki-üç saat boyunca tartışıp, temel hatlarıyla bir oyun tasarımı taslağı meydana getiriyoruz. Hazırladığımız tasarımları, o akşam aramızda eğer grafiker arkadaşlar varsa onların çizdiği eskizlerle birlikte web sayfamıza yüklüyoruz. Düşündüğümüz oyun için müzik çalışması yapan arkadaşlarımız bile oldu! Şimdiye kadar yaptıklarımıza ve gelecekteki buluşmalarımıza sayfamızdan ulaşabilirsiniz: http://oyunmutfagi.blogspot.com. Tabii benimle doğrudan da iletişime geçebilirsiniz: gorkempacaci@gmail.com.

Üç saat neler yapıyoruz?

Oyun Mutfağı 2   Önceden belirlenmiş herhangi bir gündem olmadan bir araya gelip, oyunlardan söz açıyoruz. Zaten oyun konusu açıldığında sohbet ivmelenerek ilerliyor. Herkes keyif aldığı oyun türlerinden, son zamanlarda tattığı oyunlardan bahsederken, o hafta ne tür bir oyun üzerine konuşmak istediğimizi bulmuş oluyoruz. Bazen çok kalabalık buluşmalarda o kadar çok fikir çıkıyor ki birini seçmek için oylama yapmamız gerekiyor (bkz. 26 kişinin katıldığı 4. buluşma), bazen ise ilk başta bir kişinin önerdiği fikir öyle beğeniliyor ki hemen işe koyuluyoruz. Bu ilk aşama ortalama 1-1.5 saat kadar sürüyor.

Ne tür bir oyun yapacağımıza karar verdikten sonra, o oyunu şekillendirmeye çalışıyoruz. Oyunun görüntüsü nasıl bir temada olacak? Üç boyutlu mu, yoksa iki boyutlu mu olacak? Oyunda ne mücadeleler, ne ödüller olacak? Oyun hangi şartlarda son bulacak? Oynayanın karşısına çıkacak oyun karakterleriyle etkileşiminden tutun, her adımda neler yapabileceğini tartışıp, tasarımdaki çatlakları bulmaya çalışıyoruz. Bu aşamada sorabildiğimiz kadar çok soru sormaya, bulanık noktaları netleştirmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda bu aşamada bol bol not tutup, tuttuğumuz notları temize çekerek web sayfamızda yayınlıyoruz.

Toplantılar sohbet ve arkadaş ortamı havasında geçiyor. Konumları da zaten kafe türü rahat muhabbet edebileceğimiz yerlerden seçiyoruz. Resmi bir tartışma şeklimiz olmadığı gibi, mutlaka herşeyiyle etraflıca düşünülmüş bir tasarım yapalım diye de kendimizi paralamıyoruz. Oyunun temel dinamiklerini oturtup, eğlenceli ve oynanabilir olduğuna kanaat getirdikten sonra o oyun bizim için bitmiş oluyor.

Ürettiklerimiz işe yarayacak mı?Oyun Mutfağı

Toplantı sonunda çıkardıklarımızın uzun vadede işe yarayıp yaramayacağı, ticari değerlerinin olup olmadığı kaygılarından uzak kalmaya çalışıyoruz. Ürettiklerimizi Creative Commons lisansıyla dağıtıyoruz, böylece isteyenler bize atıfta bulunmak koşuluyla istediği gibi kullanabiliyor.

Düşüncem şu ki esas nokta, bu buluşmalarda gerçekte ne ürettiğimiz. Bilgisayar oyun tasarımları sektörde olsun, akademide olsun başarısı matematik olarak öngörülemeyen entelektüel ürünler. Tarihte çok başarılı oyunlar çıkarmış oyun tasarımcıları ya da stüdyolar bile, bir sonraki oyunlarının tutacağından emin olamıyorlar. Hal böyleyken, eğlenceli bilgisayar oyunları tasarlayabilmek, ve bunun çevresinde şekillenen deneyimi, birikimi elde etmek bizim asıl kazancımız oluyor. Diğer bir artı değerse, tanıştığımız ve tanışacağımız diğer insanlar. İnternet ortamında insanların birbirini bulması çok da zor değil, ama güven ve samimiyeti inşa etmek çok zor. Halbuki iki saat bir masanın etrafında oturup yaratıcı doğası olan bir sohbete birlikte katıldıktan sonra insanlar çok hızlı bir şekilde yakınlaşabiliyorlar. İşte bu yüzden çeşitli insanlardan oluşan grubumuz her hafta yeni gelenlerle biraz daha değişiyor ve buluşmalar daha da eğlenceli hale geliyor.

Bu fikir nereden çıktı?

İki yıl İskoçya-Dundee’de yaşadım ve bir yıldan uzun bir süre, Realtime Worlds Ltd firması için oyun prograOyun Mutfağımcısı olarak çalıştım. Dundee, tüm Birleşik Krallık’ta oyun geliştirme konusunda önde gelen şehirlerden biri ve 20ye yakın oyun stüdyosu, doğal olarak da yüzlerce oyun geliştiricisi var. Abertay Dundee üniversitesinde oyunla ilgili bölümlerde lisans ve yüksek lisans öğrencisi olan yine yüzlerce kişi var. Dolayısıyla onyıllardan beri süregelen bu oyun geliştiricisi habitatı, kendine göre gelenekler geliştirmiş. “Games Jobs Fair” yani sırf oyun alanında çalışanlar için iş bulma fuarı, ya da sadece oyun geliştiricilerin katıldığı “Bert Wednesdays” de bunlardan bazıları.

“Bert Wednesdays”, çarşamba akşamı Dundee’de oyun geliştiricilerin buluştuğu bir sosyal aktivite. Her hafta Bert bir pub belirliyor ve o akşam orada içilip muhabbet ediliyor. Oyun Mutfağının da Çarşamba akşamları olması “Bert Wednesdays”e bir referanstır, tek farkla biz içmek için değil oyun tasarlamak için buluşuyoruz, dolayısıyla daha sessiz mekanları tercih ediyoruz, kahve içtiğimiz de oluyor bira içtiğimiz de. Sonuçta Dundee’deki oyun geliştirme kültürünün bir kısmını bile İzmir’de yeşertebilirsek ne mutlu bize.

Davetlisiniz!Oyun Mutfağı

Oyun Mutfağı’na katılmanız için programcı, grafiker ya da müzisyen olmanız gerekmiyor. Oyunlara ilginiz olması, söyleyeğiniz şeyler olması yeterli. Çarşamba akşamları 19:00’da buluşuyoruz, yerimizse her Pazartesi web sayfamızdan (http://oyunmutfagi.blogspot.com) ilan ediliyor. Hep Konak/Pasaport/Alsancak gibi merkezi yerleri seçmeye çalışıyoruz ki şehrin heryerinden kimsenin katılmasına bir engel olmasın.
Sorularınız için her zaman bana yazabilirsiniz: gorkempacaci@gmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LUXUS: HEM ORIENTAL HEM BLUES

Öncelikle Türk E-Dergi adına “Merhaba”. Özellikle son yıllarda alternatif müziğin ana sahnede yer alır hale gelmesiyle yeni bir şeylerin ortaya çıkması bizi sevindiriyor ancak çıkan şeylerin iyi kötü ayrımı yapılmadan piyasaya (!) sürülmesi üzüyordu. Birincisi sizi müziğin gücünün aydınlık tarafında olduğunuz için tebrik etmem gerekiyor. Umarım bu e-röportaj sizin için sıkıcı olmaz.

Bize biraz Luxus’tan ve grubun şu anki hâline geliş evrelerinden bahseder misiniz?

Alper: Öncelikle söylediklerin için teşekkürler, bizi şımartıyorsun. Kısa bir tarihçeyle Luxus; doksanların ortalarında akademik ortamlarda bir araya gelen, birbirlerindeki sistem dışı dinamikleri algılayıp çarçabuk kaynaşan müzikopat birkaç delinin ikibinlerdeki yönelimidir diyebiliriz. Bu yönelimin bileşenleri; müziği konservatif düzlemde değil sokakta aramak, füzyonlara olabildiğince açık olmak, hayattan ve yapılan işten her daim keyif almayı aramak, form gözetmemek ya da her formu ayrı güzellikte yolculuklar olarak algılamak ve sair bir yığın deli saçması şey. Burada nicelikler değerlerini kaybediyor. Kaç kişi başladık, nasıl devam ettik, buralara nasıl geldik; artık bunları hatırlamama noktasındayız. Çünkü büyük bir sahneden söz ediyoruz ve emin ol bu sahne Luxus kurulmadan çok önce kuruldu. Sonra zaman içinde müsait olan geldi üfledi nefesini. Evet, albüm sanki süper bir yerlere gelmişiz izlenimi veriyor ama bu bizim için daha ziyade bir antrakt. Yolculuğumuz ve değişimimiz hiç durmadan devam ediyor.

Luxus için bir cover grubu denemeyeceği kanısını taşıyorum. Çünkü hem üretiyorlar hem de şarkılara yeni bir form kazandırıyorlar. Müslüm Gürses’ten dinlediğimiz bir şarkıyı sizden dinlerken hissettiğimiz şey belki de yine efkâr ama farklı bir işleyiş var. Siz kendinizi nerede buluyorsunuz? Luxus’un, müzikal üretkenlik bakımından istediği yerde olduğunu söyleyebilir misiniz?

Alper: İstediğimiz yerde olmak?  Bu hiçbir zaman olmaz ki. Ama bunu söylerken, bize bunu söyleten düşünce sistemi tam da istediğimiz nokta aslında. Diyorum ya, mevzubahis olan arayış. Yürürken gözleriniz sürekli yerdeki taşlardaysa hedefe varmanız imkansızlaşır. Daha doğrusu bir süre sonra o taşlar asıl hedef haline gelir. Elbette ki cover grubu değiliz. Çünkü asıl mesele şu: Herhangi bir objeyi (burada da taş diyelim mesela) alıp sadece bir yerinden bakarsanız, ondan bir şeyler yaratamazsınız ancak baktığınız yeri kopyalayabilirsiniz. Biz, bize ait olmayan en ufak bir melodi parçacığına bile, evirip çevirip her yanından bakmaya çabalıyoruz. Böyle yapınca en hüzünlü şarkılarda bile acayip eğlenceli taraflar buluyoruz, sonra da bu eğlencemizi paylaşıyoruz insanlarla. Tabii bunu yaparken elinizde ciddi malzeme olmalı. İşte bu noktada bir yığın müzik formunu tanıyor olmamız bizim için büyük avantaj. Bir de albümdeki altı Luxus bestesi, bizi cover grubu olmaktan biraz olsun terfi ettirmeye yetiyordur sanırım.

Bu Oriental Blues fikri kimden, nasıl çıktı? İşin oryantal yanında da batılı yanında da etkilenilen ortak isimler var mı?

Alper: Bu kavram bizim daha çok manevi dünyamıza bir gönderme. Evet, ilk konulduğunda (ki bu Luxus’un ilk sahne deneyimi zamanlarına tekabül eder) bu iki formu ağırlıklı kullanıyorduk ama o zaman bile formlar üstü bir sound ihtiva ediyorduk. Sonra işler daha karmaşık hale geldi. Yani yaptığımız füzyon sınırlarını kaybetmeye başladı. Bir baktık ki dünya müziği namına ne var ne yok kullanıyoruz. O gün bu gündür Oriental Blues daha çok naif bir ruhsal çağrışım bizim için. Etkilendiğimiz isimlerde de daha çok bu parametre, yani maneviyat söz konusu. İşte bilirsiniz, Manu Chao’su, Gogol Bordello’su, Paris Combo’su, Arto Tunç’u… Bu arada senin bir yazını okudum Syd Barret hakkında, aklıma geldi. Bizim ekipte Pink Floyd manyaklığı kadimdir. Tamam bize göre çok daha karanlıklar (ve çok daha büyükler) ama onlardan bile etkilenmişizdir kesin.

“Haydar Haydar”, “Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş”, “Yuvasız Kuş”, “Üsküdar”… Tüm bu şarkıları öyle iyi yorumculardan dinlemiş ki Türkiye tekrar yorumlandıkları an kulaklar vokalde kilitleniyor. Siz bu şarkıları önceden yorumlayanlardan teker teker dinleyerek mi nasıl yorumlayacağınıza karar verdiniz yoksa Luxus kimliğine uygun ben bu şarkıyı söylerim mi dediniz?

Alper: Benim vokalistliğimle ilgili bir iddiam yok. Sanki lazım olmuş da söylemiş gibiyim. Gerçi sonradan biraz havaya girdim ama hâlâ kendimi öyle addetmiyorum. O şarkıların daha evvelki yorumcuları benim için ayrı ayrı idoldür. Tuhaf eleştiriler geliyor bazen: “Evet Haydar’ı güzel söylüyorsun ama Müzeyyen Senar kadar değil.” gibilerinden… Yahu akıl var mantık var, onun gibi kim söylemiş ki ben söyleyeyim. Müslüm ve Tanju babalar için de durum aynı. Kıyas götürmezler. Bizim olayımız müziğin kendisidir. Değişik bir şeyler koyabiliyor muyuz ortaya, bir de vokalist temiz söyleyebiliyor mu? Bunlar bizim için kafi.

İşin içine blues girince çok uzun doğaçlamalar ve eşsiz bir performans beklentisi doğuyor. Sahnede doğaçlama yapan bir grup mu Luxus?

Alper: Tabii ki! Hele en başlarda kantarın topuzunun esamesi okunmuyordu. Sonra sonra birazcık toparladık. Ama gene söyleyeyim, burada mesele blues değil. Neredeyse her kültürün müziğinde kendine özgü bir doğaçlama dili gelişmiştir. Bizim malzememiz dünyayla sınırlı olduğu için, doğaçlama renklerimiz de çeşitlilik arz ediyor.

Dinleyicilerinizle sahnedeki iletişiminiz konusunda belirlediğiniz bir strateji var mı? Çoğu grup için bu kader belirleyicidir?

Alper: Albümün tanıtım metninde bir giriş cümlemiz var: “Biz son kalan kar birikintisini oynaşmaya mekan tutmuş iki çılgın kedi için çalarız yalnızca… Ve lakin herkes bundan sebeplenir.” diye. Bu bizim seyirciyle ve bil cümle insanoğluyla iletişimimizi özetler. Şu ki o iki kedi biziz. Yani kendimiz için çalarız aslında, kendi keyfimiz için. Evet bu biraz ukalaca tınlayabiliyor ama emin ol, bizim keyfimiz diğerlerininkiyle doğru orantılı. Bir de bu tarz stratejiler geliştirmeyi pek sevmiyoruz. Bizim için samimiyet her şayden önce gelir.

Grup üyeleri internetle ne kadar ilgililer? MySpace ve benzeri müzik alanlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Alper: Tek tek bakınca herkes epeyce ilgli ve fakat Luxus bu konuda pek istekli davranmadı açıkçası. Çok tembellik ettik. Bakıyorum yeni yetme gruplara, daha sahneye çıkmadan cümle aleme nam salıyorlar. Biz dört yıldır aralıksız sahnedeyiz ama web sitesi ve myspace sayfasını daha yeni yaptık. Önemli şeyler bunlar tabii ki. Hiç olmadı paylaşıyorsun müziğini meraklılarıyla.

Luxus’u periyodik olarak izleyebileceğimiz bir mekân ya da takip edebileceğimiz bir web sitesi var mı?

Alper: Ayda bir kez Jolly Joker Balans’ta ve ayda iki kez Kadıköy Shaft Club’da çalıyoruz. Mart ayının tarihleri; 6 Mart JJ Balans, 13 ve 27 Mart Shaft. Ayrıca bizi luxusorientalblues.com ve myspace.com/luxusorientalblues adreslerinden takip edebilirsiniz.

İlginiz için, vaktinizi ayırdığınız için sonsuz teşekkürler.

BİR TARAF YAZARI: RASİM OZAN KÜTAHYALI

Taraf Gazetesi bir yandan övgü bir yandan da tehditler alarak yoluna devam ediyor. Maddi zorluklar yaşasa da yazarlarıyla kararlı bir mücadele sürdüren farklı çizgideki birçok şekilde nitelendirilmiş (sorosçu, fethullahçı vs.) gazetenin genç ve tanınmış bir yazarıyla, Rasim Ozan Kütahyalı’yla bir sohbet gerçekleştirdik. Ailesinin sol kemalist kökenli olduğu bilinen ve kendisini de liberal ideolojik yelpazede tanımlayan yazarla Kürtlerden, Ermenilerden, dindarlardan, liberallerden, TSK’dan – kısacası akla gelen her kafa yorucu konudan- konuştuk.

Taraf ile başlayalım, sizin için Taraf ne ifade ediyor? Bir köşe yazarı olarak Taraf, durduğunuz yerden mi bakıyor olaylara, yoksa herhangi bir gazeteci – işveren ilişkiniz mi var?

R.O.K: Tamemen durduğum yerden bakan bir gazete.Gerçekten benim gazetem.Taraf’ın ayakta kalması, Türkiye’nin ayakta kalmasıdır benim nazarımda.

Deniz Gezmiş’le ilgili görüşleriniz çok tartışıldı. 68 Kuşağı’na nereden bakıyorsunuz ve Türk 68′ini evrenin o dönemki durumunun neresinde görüyorsunuz?

R.O.K:  68 hareketi dışarıdan etkilenmiştir bir açıdan, özellikle Latin Amerika deneyiminden, üçüncü dünyalı sosyalist dilden etkilenmiştir. Batı 68’inden pek etkilenmemiştir. Öte yandan genel 68’ler tarihi bağlamında kimse Türkiye’yi anmaz, ortalama bir batılı ya da Latin Amerikalı sosyalist Deniz Gezmiş kim bilmez. Türk 68’i lokal bir harekettir o bağlamda. Bazı olumlu istisnalar var ama Türk 68 gençliği milliyetçi – sosyalist bir gençliktir. Temel paradigma Kemalzimdir. O dönemin Kürt solcuları üzerinde bile İttihatçı – Kemalist hegemonyayı görmek mümkün. Denizler, kendileri zaten kendilerini Kemalist ve milliyetçi diye tanımlıyor. Ben bunu dedim, kıyamet koptu, anlamak mümkün değil. Yeni bir şey söylemedim yani.


Perihan Mağden, kendi gazetemdeki köşe yazarlarını bile okuyamıyorum, dedi. Siz ne düşünüyorsunuz?

R.O.K:Ben okuyorum.Taraf’ın tüm yazarlarını okurum. Diğer gazetelere de bakarım.

Emniyet ve Ordu gibi kurumları eleştirirken hiç çekinmiyor musunuz? Sonuçta zaten maddi zorluklar yaşayan bir gazetedesiniz ve Taraf’ın yarın raflarda olup olmayacağı belli değil gibi duruyor?

R.O.K:Valla kariyerist kaygılarla düşünerek yazmak ahlaksızlık bence. İnsan düşündüğünü belli bir çerçeve içinde yazmalı. TSK daha düzgün bir kurum olsun diye eleştiriyoruz. Her konu öyle. Denetlenen ve eleştirilen değil, eleştirilmeyen kurum çürür. Taraf’ın yaşaması lazım, elimizden geleni yapıyoruz. Türkiye toplumunda tüm ezilenler bizleri çok seviyor. Bazı şehirlerde pop-star gibiyiz.


Bir yazar olarak 30 yıl sonra onun yerinde olmak isterim dediğiniz biri var mı?

R.O.K:Ben öyle çok gelecek planlaması yapmayı sevmem, planlama kavramı bana ters zaten. Hayatın hiçbir alanında planlama, kumanda sevmem. “Tanri seninle dalga geçsin mi istiyorsun, o zaman plan yap.” demişler. Haklı bu söz bence. Sevdiğim çok yazar, çok sinemacı var; fikir ve sanat adamı olarak sevdiğim kişiler var ama şu olayım, diye hiç düşünmedim.


Derin Düşünce oluşumundan biraz bahseder misiniz? Nerede duruyorsunuz ve neyi değiştirmeye çalışıyorsunuz?

R.O.K:Derin Düşünce, benim destek verdiğim bir oluşum, kurucusu ben değilim. Mehmet Yılmaz var, oranın baş editörü. Bu toprakların kültürüyle barışık bir özgürlükçü – demokrat dil kurma gayretindeler. Çok haklılar…


Türkiye’de azınlıklar hiç olmadıkları kadar gündemdeler. Bu AKP’nin başarısı mı yoksa 2000′lerdeki İslam’ın yükselişi de dahil olmak üzere ülkedeki baskın ideolojiler arasında kaybolmama çabası mı?

R.O.K:Olması gereken bu. İnkar ve asimilasyon politikaları bir yere kadar gider. Bu politikalar ne ahlaka uygun ne de akla. Türkiye artık kabuklarını kırıyor. Kürtler, Aleviler, dindarlar kimliklerinden utanmadan kamusal, siyasal ve sosyal arenada yer almak istiyor. Sonuna kadar haklılar. Gayrimüslim azınlıklar zaten bu topraklarda kelaynak kuşu gibi kaldı. İttihatçı proje “başarılı” oldu, o insanlar kovuldu fakat bu “başarı” ahlak, vicdan ve insanlık haysiyetinin düşmanı bir “başarı”. Bedellerini de dış meselelerde yaşıyoruz.

İdeolojik yelpazedeki yerinizi nasıl tanımlarsınız?

R.O.K:Ben kendimi liberal – demokrat olarak tanımlıyorum. Karl Popper ve Isaiah Berlin en begendigim iki çağdaş politik filozof. Geriye doğru gidersek John Stuart Mill ve David Hume gelir. Ben doktrinal anlamda bir liberal – demokratım. Liberalizmin entelektüel spekturumu içinde de bu çizgideyim. Mises, Friedman çizgisinde değilim mesela. O çizgiyi problemli bulurum. Isaiah Berlin’i bu ülkenin okuması lazım, bilinmemesi felaket. Berlin’in antogonistik liberalizm ekolünü benimsiyorum. Bu uzun konu tabii.

Teşekkür ederiz, başarılar.

Sarphan Uzunoğlu…

Jehan Barbur’la Bir Söyleşi…

Müzik Piyasası her gün yeni birinin katılımıyla daha kalabalık hale gelirken kuru kalabalıktan olmayan kaliteli iş yapan isimler de yavaş yavaş ısınma çalışmalarından suyun üstüne çıkmaya başlıyorlar. Jehan Barbur da bu isimlerden biri. Myspace adresinde kendisiyle ilgili detaylara ulaşmak mümkün. Kendisiyle çocukluğa, müziğe ve hayata dair konuştuk. Samimi cevaplarını okumaktan umarım keyif duyarsınız.


Merhabalar, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler.

Asıl ben teşekkür ediyorum…Bir şekilde yaptığımız müziklerin izini sürüp bizi bulduğunuz için…

*
Sizinle ilgili araştırmam sırasında sözlükteki bir tanım çok hoşuma gitti: “Gecemin saçlarını ağartan kadın.” Sesiniz yavaş ve insanın içine işleyen şarkılara çok uygun gerçekten. Yorumlayacağınız şarkıları seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Müziği çok bilinçli olarak yaptığımı sanmıyorum aslında. Bilincime işlemiş bir yol ve yöntem var. İçerilerden bir yerden gelen başka bir durumla birleştiğinde önüme yeni bir yol seriliveriyor. Ben de içgüdüsel olduğunu zannetiğim bir seziyle sadece o yolu takip ediyorum. Yanlış veya doğru. Çıkan sonuç bir sonraki kararı her halükarda etkiliyor. Parçaları seçerken “Ben bunu nasıl söylerim acaba? “ diye düşünmüyorum çünkü o an amaç benim için icranın nasıllığı olmuyor. O daha teknik bir bakış. Veya “İnsanlara ulaşır mı acaba”yı da ilk evrede düşünmüyorum. Bir parçayı söylemeyi istiyorum. Ve gerçekten söyleyebilmeyi diliyorum. Söylemekten keyif alacağımı hayal ediyorum. Söylediğim sözleri ve ezgiyi içimde hissedebiliyorsam benim için o parça zaten doğru bir seçim oluyor. Grup arkadaşlarımla bir yerlerde çalıp söylerken ise repertuarı öncelikle şımarıkça hazırlıyoruz. Yani biz neyi çalmaktan keyif alıyorsak o şekilde. Sonrasında izzet-i ikram başlıyor zaten.(bizden dinleyiciye..) Ortak bir nokta da yaratmaya başlıyoruz.
**
Ezginin Günlüğü için yapılan Çeyrek albümünde yer aldınız. Ezginin Günlüğü yıllardır dillerden düşmeyen; ama piyasaya da malzeme olmamış bana kalırsa tüm müzisyenlere örnek olması gereken bir grup ve hepimizin onlara dair anıları var. Sizin Ezginin Günlüğü ile özel bir bağınız var mı? Yapra
k’ı söylemek sizin fikriniz miydi?

Ezginin Günlüğü bir çok insanın hayatından geçmiş ve özel yerlerde duran bir gruptur. Çocukluğumda şarkılarını keşfetmiş olmaktan büyük heyecan duymuştum. Dolayısıyla “Çeyrek” albümünde yer almış olmak benim için çok önemli bir tecrübe oldu. Büyük gurur duydum. Parçayı ben seçmedim. Albümde birden çok müzisyene yer veriliyordu. Ezginin Günlüğü parçaları farklı kişiler tarafından yeniden yorumlanacaktı. Gürol Ağırbaş beni arayıp “Yaprak” parçasını yeniden düzenlediğini ve bu parçayı seslendirmemi istediğini söyledi. Bir iki gün beraberce çalışıp vokal kayıtlarını yaptık. İyiki de beni aradı diyorum kendi kendime. Özel bir güncenin benim için en değerli sayfalarından birinde sesimi duyura bildim. Yani çok güzel bir şarkı geldi ve beni buldu.


***
Myspace sayfanızda İskenderun’daki masalsı çocukluktan bahsetmişsiniz. Ne kattı İskenderun size? Özellikle Batı’da yaşayanların bilmediği bir dünya mı var
orada? Çünkü bildiğim kadarıyla çeşitli kültürlerin kaynaştığı bir kent İskenderun.

Tek bilebildiğim İskenderun’daki hayatın burden çok farklı olduğudur. İskenderun’da özel bir durum vardır. En azından benim için. 18 yaşına kadar orda büyüdüm. Çok büyük laf etmek istemem ama, sanırım asıl dünya insanların kendi içlerinde taşıdıkları. İskenderun, benim içimde taşıdığım o hayal dünyasına mistik bir dekor olmuştur. O şehrin havası ve içinde taşıdığı yaşanılmışlıklar tarifi zor bir tattır. Kendimce tuhaf bir çocukluk yaşadım orda. Tuhaflıktan bahsederken asla kötü veya karanlık bir durumdan bahsetmiyorum. Bir masalın girizgahı gibi… bilinmez, uzak…

Güzel bir ailem ve güzel bir hayatım vardı. Fakat yapmayı arzuladığım bir çok şeye de uzak bir hayatım oldu. Zaman ağırdır bazen. Ömer Kavur’un “Gizli Yüz” filmindeki zamanın sabitliği gibi anlaşılmaz bir cazibesi vardı şehrin. Ve sanırım bu cazibeye hepten vurgundum. Beni her anlamda büyütmüştür İskenderun. İyisi ve kötüsüyle.Burda durmak en doğrusu. Çünkü yazmaya başlarsam sanırım duramayacağım.

****
Albüm çıkarmakla ilgili görüşleriniz neler? Herkes veryansın ederken, sizin gibi kendi kitlesini çoktan oluşturmuş sanatçılar için daha kolay sanırım albüm çıkarmak.

Bir aksilik yaşanmazsa album Ekim sonu Kasım başı gibi Ada müzikten çıkacak. Şu an hala kayıtlarımız devam ediyor. Albümü bir kaygıyla yapmadığımı biliyorum en azından. Açıkçası yapmak bile istemiyordum. İlk olarak Bülent Ortaçgil yazdığım şarkıları dinleyip bana müthiş bir cesaret Verdi. Albüm yapmam için beni bir hayli destekledi. Bu konuda pek hırsım olmadığını söylediğim zaman da bunun işimi kolaylaştıracağını hatırlattı bana. Sonrasında yazdığım şarkıları toparladık ve müzisyen arkadaşlarımla beraber bir hale yola koymaya başladık. İnanın, album yapmak çok zor. Bu da başlı başına bir konu aslında. Hayatla ilgili bir derdiniz varsa ve durduğunuz yeri sorguluyorsanız sürekli, albümle beraber duracağınız taşı çok doğru hayal etmeniz gerekiyor. En azından bu amaçlarımdan biri oluverdi. Albüm benim için bir günlük gibi. İnsanların bu günlüğü okumasını istedim sadece. Ve artık bir yerlerde çalarken bizim parçalarımızı da çalalım istedim. Bu şarkıları sizi dinleyenlerle beraber söylemek müthiş bir duyguymuş gerçekte. Ben bu dinleyicilerin sayısını arttırmak istiyorum. Albümden maddi bir beklentimiz zaten yok. Korsan denen durum varken bu sadece bir hayal oluyor…
*****
Türkiye’de ve uluslararası alanda şu an çalıştığınız müzisyenler haricinde çalışmak isteyeceğiniz ya da etkilendiğiniz müzisyenler var mı?

Elimden geldiğince farklı tarzlarda müzik dinliyorum. Bir çoğundan etkileniyorum ve aç gözlülükle her projede “ah keşke ben de olsaydım” diyorum. Stingle çalışmak isterdim mesela. İmkansız kapıları yumrukluyorum tabi. Bu bir hayal! Olsun, düşünmesi bile keyifli…. Türkiye’de çalıştığım her müzisyenden çok şey öğrendim. Hala de öğrenmeye devam ediyorum ve henüz bu ülkede çalışmayı hayal ettiğim yüzlerce isim var. Her gün bunun olması için dua ediyorum. Onlarla beraber yurtdışında çalışmayı sanırım tercih ederdim. Bu ülkeden oralara gitmek daha keyifli olacaktır eminim. Bunun dışında dinleyip hayran olduğum isimleri yazmam gerekirse bir kaçı .: Nitin Sawhney, Beady Belle, Torun Erikson, Keren Ann, Feist, Kings of Convenience,Patricia Barber, Diana Reeves, Tom Waits, Cassanda Wilson vs. vs…liste uzaaar da uzaaar
******
Fabrikasyon ünlü üretim süreci var Türkiye’de. Sağlam yorumcular bile popüler kültürün kurallarına uymaya zorlanıyor. Medyatik olmakla maddi zorluk çekmek arasında bir seçim yapmak zorunda olmaktan korkuyor musunuz? Albümünüz çıktığında alternatif rafında olursa içiniz daha mı rahat olur?

Bir müzik markette en sevdiğim rafta olmak beni mutlu edecektir eminim. Orası daha güzel ve daha korunaklı.
*******
Söz de yazıyorsunuz. Örneğin Feridun Düzağaç bir dönem beste yapmak için Bozcaada’ya gidiyordu. Sizin de bir kaçış noktanız var mı? Sözün müziği aşabileceğine inanıyor musunuz?

Kaçarsam kendimi de beraberimde götüreceğimden bu tip uzaklaşmalara en azından şu an ihtiyaç duymuyorum. Ama bir hayalim var elbet. Bir kaç sene sonra küçük bir kasabada olmayı istiyorum. O da zamanı daha doğru yaşayabilmek için olacaktır. Şu an evimde çalışabiliyor olmaktan mutluyum. Ama bu durum da miyada yenilip bir gün yıpranacaktır. O zaman da en kötü ihtimalle stüdyomdaki perdelerin rengini değiştiririm. Bu şimdilik bulabildiğim küçük bir çözüm! Kar etmeyeceği günler çok uzak değil….
********
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okumuşsunuz. Amerikan Edebiyatı’nda güncel ya da klasik olarak takip ettiğiniz isimler var mı? Türkiye’de kimleri okuyorsunuz?

Üniversite hayatımdan bugüne yaşadığım 4 yıllık Ankara masalı dışında pek bir şey kalmadı. Fakat tutkunu olduğum Türk yazarlar var. Beni hayata indirgeyen ve her seferinde nefes aldırtan. Murathan Mungan bunlardan biridir. İstanbul’un izini ve geçmişini hep onun cümleleriyle sürmüşümdür. Bunun dışında okumaktan çok keyif aldığım diğer yazarlar, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Selim İleri,Peride Celal, Sabahattin Ali, Erhan Bener, Tahsin Yücel vs vs
*********
“Dinle” isimli şarkınızda “içindekileri çıkar bağır bağır avaz avaz” diyorsunuz. Jehan Barbur ne kadar güçlü bir kadın? Dünyanın neresinde duruyor ve O’na nereden bakıyor?

Bu zor bir soru işte….bunu bilemiyorum…ya da bildiğimi zannediyorumdur. Güçlü olmaya gayret ediyorum demek sanırım daha doğru olacak. En azından yaşayabiliyorum ve akıl sağlığım hala fena değil.. Demek ki o kadar da zayıf bir insan değilmişim. Dünya’ya gözümü açabildiğim her yerden bakmaya çalışıyorum. Fakat bazen feci halde kendi iki gözümde tıkanıp da kalabiliyorum. Şöyle demeli: başkalarının gözünden bakabilecek gücü bulduğum her fırsatı değerlendiriyorum. Hatta kendi bakışımı aldatırcasına yapıyorum bunu. Beni yoran, güçsüz kılan şeylerden biridir bu. Aynı oranda da güçlendiren. Bir de hayatın yaşattıkları, benim yaşamayı seçtiklerim var. Onların sonuçlarıyla da geçinip gidiyoruz işte….tek bildiğim şey, yazamayacağım ve şarkı söyleyemeyeceğim gün bile kendimi iyi hissedebileceğim şeylerin etrafımda olabilme ihtimaline sığınışımdır…
**********
Sizi dinlerken duygusal bir hesaplaşmaya gidiyor insan. Sevgiye, duygulara dönük mü yaşıyorsunuz yoksa kaptırıp giden kalabalıktan mısınız?

Keşke kaptırıp gitsem….Önemsiz fakat en azından da herkes kadar önemli biriyim. Ben de o kalabalıklardan biriyim. Hissettiklerim, ve içimde yaşadığım her şey uğruna her sabah uyanıyorum. Bu biterse sanırım bende kalabalık olup kaptırıp gideceğim. Şimdilik bu hal benden biri ve benden olmaya devam etmesini diliyorum. İçimde bir yerlerdeyim ve oralar benim için yaşama tutunabilme nedenim.

Şimdiden ilginiz için sonsuz teşekkürler….

Ne demek…keyifti….