Kategori arşivi: Şairane

Yaşamak

image

Belki bu pazartesiyi bulmaz
belki haftasonunu getiremem
belki yeterli oksijen kalmamıştır havada
belki yeterli su yoktur içmek için
belki çok soğuk olur yaşamak için
ölünce farketmiyor ne de olsa

yaşamak dediğimiz
iki nefesten, iki sesten ibaret
belki arada bir gün ışığı görmeli insan
bir iki çiçek koklamalı
kuşların sesini duymalı belki
ayakları suya değmeli zaman zaman
ama insan, ama insan
yavaş yavaş ölmeyi bilmeli insan

yaşamak dediğimiz
sormuyorlar adama
bir bilinmeyenden bir bilinmeyene yolculuk
sabahları selamlamaktır güneşi belki
belki de akşam batarken izlemektir kızıl ateşi
eline bir kahve alıp
hiç ölmeyecek gibi yudumlamaktır belki de

yaşamak dediğimiz
her seferinde sanki ilk sefer gibi
açmaktır belki de gözlerini güne
korkarak, ağlayarak
sarsılarak uyanmaktır belkide
derin bir uykudan

belki bir çocuğun tebessümüdür yaşamak
belki ellisinde Nuri'nin
gözünden akan iki damla yaştır
isabet ettiği için mermi
On sekizinde Mehmet'ine

susmayı başaramadan konuşmaktır belki de
kimi zaman
neye güldüğünü unutarak gülmektir
önemsiz bir şeye
ölmektir belki de bir bilinmeyene
yaşamak bir bilinmeyense
denklemi doğru kurmadan insan
yaşıyor denemez belki de

GİTMEK Mİ İSTİYORSUN?

Anladım ki soğuk esen rüzgarlar senin eserin

Batan güneş,yağan yağmur,hatta depremler

Bütün aksilikler senin eserin

Sana gitme diyemezken kainat gitme diyor

Seni bende tuttabilmek için yollar kapanıyor,

Yeryüzü karanlığa bürünüyor

”Gidiyorum” dediğinde benim umutsuzluğum afitapa etki ediyor

Git demeye gücüm yokken gitme demeye mecalim kalmıyor.

 

BÜYÜK GÜNEŞ

Tüm dertlerim emrime giriyor şiirlerimi yazarken…
Savaşı kaybedeceğini bilen bir komutan gibi hissediyorum kendimi sabahın yaklaşmasıyla.
Bacakları titreyen askerlere moral vermeye çalışmak gibi kendimi avutmaya çalışmam…
Beni yorganımın altına iten korkuyu tersliyorum yorganımı tekmeleyerek…
Ve odamın camında ilk ışıklar parçalarken karanlığımı, çirkin bir kızın ufacık umuduyla saçlarını taraması gibi hazırlıyorum kendimi güneşin karşısına çıkmaya…
Camın bana kendimi göstermesi; ölüm döşeğinde, dişleri dökülen yaşlı bir adam gibi hissettiriyor beni…
Ve hayat ”sık dişini” diyor bana, tüm hislerime inat…
Cesaretimi topluyorum ve ışığa meydan okuyorum gözlerimin rengiyle…
Göz kapaklarımın her açılış ve kapanışında, uçuruma doğru yükselen bir merdivenin basamaklarında gibiyim sanki.
Yükseliyorum belki ama beni büyük bir düşüş bekliyormuşcasına atıyorum adımlarımı…
Güneşin ışığını artırması, neşesi yerinde bir ailenin beklenmeyen bir son dakika haberiyle tüm tebessümünün silinmesindeki acımtırak etkiyi oluşturuyor yüzümde…
Sonra sabahın sert ve serin rüzgarlarıyla sallanan ağaçlar tanıdık geliyor gözüme.
Uçurumdan düşerken son anda tutunduğum dallar gibi yetişiyor imdadıma bu ağaçların dalları..
Ve yaprakların rengi…
Bir an aynaya bakıyormuş gibi hissediyorum.
Güven eşlik ediyor cesaretime…
Ben bu rengi iyi tanıyorum.
Aynaya her bakışımda bana bakan renk bu…
Her göz göze gelişimizde aşık olduğum renk…

Hayat her gün yeni bir tecrübeyle sınıyor bizi.
Tecrübeler zihnimi çalkalıyor…
Bu küçük çocuğun hızlı koştuğu için düşüp kanattığı koluyla, babasının karşısına çıktığında duyduğu öğütleri anımsıyorum bir an geçmişimde.
Aynı utancı hissediyorum çünkü.
Hayat çok öğüt verdi ama ben hala önyargılıydım güneşe.

Bir ara gözlerimi çeviriyorum güneşe; özür dilemek için…
İzin vermiyor buna, kendi ışığıyla kendini saklıyor.
Mütevazilik güneşin ışıklarından yansıyor gözlerime.
Gözlerimin kamaşması yüzümü güldürüyor…
Ve bir kaç kelam ediyorum gülen yüzümle güneşe:
”Eyvallah güneş, büyüklük sende kalsın. :)”

DENİZALTI RÜZGÂRLARI

****Okay Temiz’e saygımla*** 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Ki gerçekten korkar köpek balıkları. 
Aklı olanları, 
Kıstırırlar da kuyruklarını… 
Bacaklarının arasına, 
Kuytulara süzülür. 
Alık olanları, 
Şaşkınlıktan açılmış ağızlarından… 
Takma dişlerini düşürür. 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Batık gemilerin batma korkusu, 
Beni güldürür. 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Hep çocuk kalmamış olsalardı… 
Elbette yunuslar da korkardı. 
Ama denizin kırlangıcıdır onlar. 
Yunuslar dalga geçer dalgalarla… 
Rüzgârlarla bükülür. 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Daha da bir kilitlenir istiridye 
Korkusu kendisi için değildir ama… 
İncisini düşünür. 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Aldanmam asırlık mercanların… 
Sanki rüzgârla alay edermiş gibi… 
Sağa sola yalpalanmalarına. 
Aldanmam rakslarına… 
Korkusuzlukları gururlarındandır, 
Korku içlerinde büyür. 

Denizaltı rüzgârları; 
Korkudur… 
Ama korkmaz eşini yitirmiş balinalar. 
Kendilerini vuracakları sahiller için… 
En güzel binittir rüzgâr 
Hızlı… 
Sessiz… 

Denizaltı rüzgârları; 
Umuttur… 
Vuslata götürür. 

26.01.2010
Sadi Atay

Ben Yunus Lekesiz’im, leke sizsiniz

Uyumadığım bir gecenin mecburi sabahına uyanmak…
Bir şehrin en işlek yolunda 24 saat açık bir lokanta gibi kapalı olmanın ne olduğunu bilmeyen, birbirine dahi kavuşamayan, yalnız göz kapakları…
Sigaranın yanında içilen acı bir kahve gibi beni kötülüğe sürükleyen, geçmişine sövülesi, bilekleri kesilesi, kontrolsüz kollar…
Bir çocuğun ağzı kulaklarında oynarken, zamansız patlayan balonu gibi bedenimi titreten soğuk korku seslerinin beynimde patlaması…
En büyük sancı sanırdım karnımın ağrısını. Onun da şifası hazırdı zaten, annemin bencillikten uzak, yumuşak elleri…
Başımı da ovsana annecim, geçecektir mutlaka. Bir de kalbim. Ona da dokun anne. Geçir ağrısını.
Çocukken dinlediğim masalların, rüyalarıma giren o çizgi film kahramanlarının sahteliğini hatırlatıyor bana, şimdi bende bir can, bir kan belki de alın yazım olan baş ağrılarının annemin elleriyle dahi son bulmaması…
Alnıma değdiği anda ısınan sular ve soğuk bir duş alamamanın rahatsızlığıyla çocukluğumdaki gülen yüzümün en büyük düşmanı olan ben…
Bir silahın namlusundan çıkan kör bir mermi gibi hedefsiz, sayfama yazdığım kelimeler…
Her harfine kendimi sığdırdığım kelimeler gibi manidar, yorgun gözlerimden yorgun şehrime kul ettiğim bu bakışlar…
Sokak lambasının gerekliliği gibi gerekliyim kendime.
Sokak lambasının boş kaldırımları aydınlatması kadar anlamsızım çevreme.
Masanın ayakları gibiyim belki. Üstünde taşıdığı yükten haberdar olmak gurur verici.
Ve yine diğer ayaklara ulaşamayacağının bilincinde olmak; çaresizlik, yalnızlığın habercisi…
Masanın üzerindeki bembeyaz, hafif bir peçeteyim belki de. Başkalarını temizlemek adına kendini kirleten…
Belki doğa kadar heybetliyim. Mükemmelliği her gün tehdit altında olan, zulme açık, yok olmaya hazır doğa gibi…
Dua gibi kutsalım belki de… İnsanların yalnızca zor zamanlarında aradığı, her şeyin güzel olduğu ortamlarda istenmeyen…
Korkulan, çaresiz kalınan hiç bir ortamdan eksik olmayan dua gibi…
Kimine göre zaman gibiyim… Her şeyin ilacı…
Belki de her şeyin katili…
Karanlık kadar korkuncum. Güneşin her doğuşunda yok olmaya mahkum olan, yeniden geceleri bulana kadar ağlayan, masum ama korkulan karanlık gibi…
Güneş gibi aydınlığım belki de. ”Ben sıcağım” demesine müsade edilmeyen, yüzüne bakılamayan, ateşiyle yalnız bırakılan güneş gibi…
Belki bir kılıcım. Eline alanın cinayetlerine alet olan. İnsanları yaralayan ve tüm suçun üzerine atıldığı o kanlı kılıç…

Bakıyorum da şimdi… Her şey olmuşum ben, olmam gerekenin dışında…
Görülmeyenleri görmüşüm, görünenlerin arkasında saklanan…
Duyulmayanları duymuşum, beynimdeki benin, beni arayan çığlıklarıyla…
Her şey olmuşum, her şey olmuşum da ben, bir ben olamamışım;
Beni, benlikten uzaklaştıran insanların yalanlarıyla…

KALBİM ŞAİR DİLİM OZAN

gönlümü kuşatmış bir kere sevdan

neyleyim şehrine yağan yağmurları

zaten ıslaktır dudaklarım

zaten yanaklar sırılsıklam

neyleyim rüzgâra dert yanmayı

zaten dilim şair

zaten dilim ozan…

 

yağmur toprağa kavuşunca

aşk mıdır burnumuza güzel kokan

unut ayrılığımızı

unut gitmelerimizi

hepsi koca bir hikaye

kocaman bir yalan..

 

geçmişin güzel hatrı var

elbet bülbül’ün güle âhı var

ne olur ne olur bi an

bırak ağlamayı

bırak yalanları

aşktır gönlüne konan..

 

benimse seni gördüğüm günden beri

kalbim şair

dilim ozan…

 

ALİ OKTAY ÖZBAYRAK


DOST

DOST

 

Sen yokken gaflet elbisesi örtüyordu üstümü

Üşüdüğümü sanıyordum yanarken

İblisler arkadaşım, günahlar can yoldaşımdı

Yaşadığımı sanıyordum ölürken

Yalan cebimde bozuk para, nefis yemekte tuzumdu

Doyduğumu sanıyordum  ”DOSTLUĞA”  açken…

 

 

Bir gün sen girdin dünyama…

Dost sandığım insanlar çok yapmacık göründü o anda

 

O anda; arkadaşlık dönüşüme girdi

Sevgiyle damıtıldı. Dibine dostluk düştü.

 

Tartıştık, kırdım seni, darıldık…Bunları bilerek yaptık

Çünkü kavuşmanın bir anlama ihtiyacı vardı…

 

Ama gün geldi Kader ayırdı bizi

Gel demek gerekiyor artık

Gel!

 

Kaderler ortak kavuşmalar da ortak olsun

Şems’ e aşık Mevlana’ nın ki gibi olsun

Damarlar tek yürekten çıkan kanla dolsun

Dolsun da iki beden aynı anda can bulsun

Ayrı ayrıda canan bulsun

 

Hayırhah kelimesi senle girdi lügatıma

”Ben” le doğdum ”SEN” le yaşıyorum

Bir kız bulamadın amma

Bin tanesi feda olsun ”DOSTUMA”

 

Yazan: Cihan ÇAL

Yazdıran(İlham olan): Turgut MARAŞ

 

Gönül Hırsızı

İlk ben gördüm… 
Sekiz renkli ebemkuşağını. 
Kimsecikler görmeden de 
Hırsızlamak en doğal hakkımdı. 
En çömezinden… 
En kendini bilenine kadar… 
Bütün ressamlar, 
Renkleri renklerle tokuştura dursun. 
Eritsinler fırçaları zamanın tualinde. 
Ama haberleri olsun, 
Sekizinci renk benim paletimde. 

Nasıllığını söyleyemem, 
Vedûd ile benim aramda sır. 
Ama bunca günahıma rağmen, 
Hem de yeni bir günah için… 
Cennete giren de ilk benim. 
Gerçekten de melekler, 
Melekler kadar safmış ki 
Süzüldüm de kanatlarının arasından… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 

Hırsızdım, 
Tamahkâr değildim ama. 
Aldım sadece beşincisini. 
Kışı kardelenlere bıraktım. 
Tomurcuklaraysa baharı… 
Yazı bıraktım çocuklara. 
Alın terlerine de sonbaharı… 
Ama kimse başka mevsim aramasın. 
Çaldığım o anda doldurdum gözlerime… 
Beşinci mevsim benim gözlerimde 

En ihtişamlı Kehkeşan’da, 
Asırlardır dolaşan… 
Bir usanmaz seyyahtı hırsızlığım. 
Bütün yıldızları, 
Ruhumun mihengine vurdum. 
Yüreğimin eleğinden geçirdim de tek, tek… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Komiktir insanoğlu. 
En tükenir kalemlerin adını, 
Tükenmez kalem koymuştur. 
Ama hak vermiyor da değilim, 
Daha piyasaya sürülmeden… 
Bitmez kalemlerin hepsini… 
Çalmasaydım ben, 
Formülünü de yutmasaydım, 
Hem ölmemiş olsaydı mucidi kahrından, 
Şimdi herkesin… 
Bir bitmez kalemi olacaktı. 
Ama kimsenin aklına gelmedi, 
Bitmez kalemler benim elimdeydi. 

Dillerini çaldığım çağlardan beri, 
Kuşlar hep böyle tekdüze öter. 
Hep aynı nakaratta şakır. 
Hem insafa gelip de 
Harfleri çalarken… 
Birkaç harf bırakmasaydım, 
Tarih bile başlamayacaktı. 
Başı en mağrur medeniyetlerden, 
Yitik kavimlere kadar hepsinin, 
Evet hepsinin… 
Kopya ettim bütün imlerini. 
Kimsecikler sırrımı sezemedi, 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 

En babayiğit şairlerin bile, 
Sevdası uğruna 
İğne ipliğe döndüğü, 
İlham ülkesinin, 
O en nazlı ilham perisinin 
Kalbini de ben çaldım. 
Şairlerin boşunaydı yalvarmaları… 
Serenadları nafileydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
En safını ve de en sıcağını sevginin, 
Neredeyse çalacaktım 
Ki annelere kıyamadım. 
Çalamadım. 
Ama annemin sevgisiyle… 
Mayaladım da sevgimi, 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Sekizinci renk benim paletimde… 
Firdevsin en güzel gülünü yoldum. 
Beşinci mevsim benim gözlerimde… 
En ışıl yıldızı koynuma koydum. 

Bitmez kalemler benim elimdeydi. 
Ezelden harfler benim dilimdeydi. 
İlham perisi hep döşeğimdeydi.. 
En saf sevgiyi yüreğime koydum. 

Hırsızdım… 
Arsızdım… 
Hepsini, 
Hem de hepsini… 
Ben çaldım. 
Tamahkâr değildim… 
Hırsızlığı da bilmezdim… 
Ama ihtiyacım vardı. 

Sandım ki; 
Bütün bu topladıklarımla, 
Onu bir kerecik anlatırım. 
Sandım ki; 
Bütün bu çaldıklarımla, 
Ona bir şiircik yazarım. 

Ama aldandım; 
Çaldıklarım kifayetsiz… 
Hırsızlığım nafileymiş. 
Lâl-im-i bozamadım… 
Gülüme, gönlümce bir şiir yazamadım. 

21.02.2010

SADİ ATAY

SÖZÜ BİR YAKALAYABİLSEM

Ah Sevgili…aklımın ermediği
yürürken birtürlü öğrenemediği
bu mısraları adımlarken bile
yere düşüp canı acıyan çocuklar gibi
şaşkınım…
halbuki ; avuçlarımın içine seni doldurmuştum
o an sıkamadım
o an tutamadım
âh ile vâh arasında başladı kalp atışmalarım
titrek bir suskunluğun içinde söylemeliydim
sessiz çığlıklarım yırttı dudaklarımı
nefesimi aradım
söylenmesi gerekeni bulamadım
nidâlarıma ,işte böyle kızgınım…
dilimin görkemi bile alt üst oldu telaşımdan
n’olur sen ayır kelimeleri
kırkikindilerde yıkanmış kirpiğimden,kaşımdan…

hayallerim çekilmeden başımdan
yeniden dirilmek diyorum
toprağa düşen tohum gibi dirilmek…
irkilmek diyorum derinden
yalnızlığımdan sıçrarken
aynalara sulara çarpmak …
ah sevgili…
sözü bir yakalayabilseydim uğraştırmazdım seni
anlardın
şu anlar sessiz tadlardayım
durup durup iç çekmelerdeyim
karar veremiyorum
ben kekeledim
havada seslerim erimeden
acziyetimin âkıbetine
seni kopçaladım
lûgâtımın iki yakasını buluştur
uğraştırma beni
korkmasın bende tomurcuk tomurcuk
büyüyen korku
haydi başla ve
özlemdeki vuruştur bu,
oku…
N.MİRDOĞAN

Umut Bestesi..

 

Yalnızlar köyünde bir yalnız.
Yalnızlar köyünde köşeye sıkışmış bir umut.
Umut, yalnıza hasret…
Umut, elinde kağıttan bavulu boş bir banka oturuyor.
Sokaklar sessiz, sokaklar ıssız, sokaklar karanlık.
Sokaklar geceye teslim…

Yalnız bir hayal… Elinde karalanmış bir defter.
Bankın önünden geçerken yüzü yer ile buluşuyor.
Yerdeki koyu derinlik ona kendini gösteriyor.
İçindeki kaybolmuşu… İçindeki gizlenmişi…
Ve umut kalkıyor yerinden. Elinde kağıttan bavulu…;
Yalnız’ın önüne dikiliyor en kararlı haliyle.
Elindeki defteri alıyor ve bavulunun içine atıyor.
Yalnızın gözleri umutla parlıyor ve sonra yere iniyor.
Önce kağıttan bavulun dibindeki deliği;
Ve sonra koyu derinlikte yüzen defteri görüyor.
Umut, ‘Bana bak’ diyor… Gülümsüyor içten ve kendince.
Yalnız, umutlanıyor ve korkuyor delinen kalemucu değesiceyle.
Korku ile umudu ayırt etmeye takati yok…
Umut ‘Bana bak’ diyor. ‘Gerçek olan benim…-
-Adını değiştirmeye geldim’…
İlk defa söylüyor yalnız ‘Ya taşıyamazsam…?-
-Benim yüküm ağır. Kaldıramazsam?’
‘Korkma.’ Diyor umut. ‘Ben senin için dua edeceğim.’
Şaşırıyor yalnız. ‘Nasıl yani? Hani adımı değiştirmeye gelmiştin?’
Gülümsüyor umut. Birkaç adım ile banka dönüyor.
Uzaktan sesleniyor sonra;
‘İleride bir gün… Beni tekrar isteyeceksin. Ama şimdi değil.
İşte o zaman… Hep yanında olacağım. Sadece. Hak etmelisin…
Yürü şimdi… Adın adımlarınla yazılacaktır. Korkma…
Senin için dua edeceğim…’

Yalnız, umuttan bir parça almıştı hayatına.
Yürü diyordu… Ondan olan yanıyla gülümsedi.
Merakını da alıp yanağındaki yaş damlasıyla ilerlemeye başladı.

AH… ŞU CAM PİPETLİ BALIKLAR

Mavişin bir kediyim;
Bağdaş kurmuşum,
Kutbun en yalçın buzdağının…
En yüksek platosuna.

Çok seneler öncesinden bellediğim
Bir tek oyunu oynar dururum;
Bir solumda…
Bir dişlerimin arasında,
Bir sağımda…
Bir dişlerimin arasında kuyruğum.

Görür gibi olmuşluğum var güneşi
Ama ağladığı zamanları iyi bilirim
Anlarım burun çekişlerinden
Güneş şakır şakır buz ağlar.
Mavişin bir kediyim kutupta…
Yeşil bıyıklarımdan ter damlar.

Keyiflenirim;
Kardaki zikzaklı kızak izlerini…
Kuşbakışıyla gördüğümde.
Bilirim;
Menzilimin yakınından geçen…
Kutup köpekleri tedirgindi yine
Böbürlenir, kasılırım…
Ki o ne kasılmalar…
O ne kasılmalar…
Bıyık altında tutamam gülüşümü,
Bıyığımın üstünde kahkahalar…

Huzurluyum…
Huzurlu olmasına da
Şu cam pipetli balıklar var ya;
Ta… Ötelerin ötesindeki o çölde…
Kımıl kımıl oynayan,
Rengârenk cam pipetleriyle…
Çöl kumu soluyan
Durup da kulak kesilirler ya bazı…
O gamsız balıklar.
Diken diken olur mavi tüylerim,
Sarı yüreğim hop hop, hoplar.

Mavişin bir kediyim;
Kuyruğumun ucunda zamanlar.
Huzurluyum…
Huzurlu olmasına da
Ah… Şu cam pipetli balıklar!
Sadi Atay