62. SayıSinemahsül

ÇERÇEVE-3

1 Mins read

Merhaba,

60.Sayıyla başlayan çerçeve baki kalmaya ama içindeki fotoğraflar, tasarımlar değişmeye devam ediyor. Bu sayıda fonksiyonel eşya olarak saatlere biraz yer ayırdım ve en sondalar. Öncelikli olarak bir kaç derleme fotoğrafı sizlerle paylaşıyorum.

Önümüzdeki sayıda görüşmek üzere.

                  Ay’ı neden sevdiğimi bilmiyorum. Dediğim gibi ne desem bilmiyorum…

                                          Sağda solda her yerde kitap okuyun!

     İşte şekersiz tanımının tam testi.

Tehlikeli köprülerden geçmeden güvenli topraklara ulaşamazsın.

 Marka konusunda yaratıcılığın tavan yaptığı şarap.

Sosyal iletişimin -di’li geçmiş zamanı.


Totoro

Karakalem çalışması.

Az ve öz saat tasarımları…

61. SayıSinemahsül

ÇERÇEVE-2

1 Mins read

Merhaba,

60.Sayıdan itibaren  Türk E-Dergi’nin yeni açılan çerçevesinden çevredeki bir kaç fotoğrafa bakıyoruz. Bu sayıda öncelikli olarak çerçevemize parayı konuk ediyoruz. Parayla herşey yapılabilir diyorlar! Adam haklı diyerekten harekete geçen bir sanatçı paradan aşağıda gördüğünüz eserleri yaratmış. Önemli olan miktarı diyenlere duyrulur.

Çerçevede paranın yolculuğunun altında ise  elime gelen bir kaç resim ve en sonda da  kendi elimden gelen Adalar-Kabataş  seferini yapan vapurda çektiğim fotoğrafı sizlere sunuyorum ”İstanbul Sevgisi”.

Önümüzdeki sayıda görüşmek üzere, fotoğrafınız neşeli çerçeveniz huzur dolu olsun.  (Önümüzdeki sayı için not: Fonksiyonel Eşya fotoğrafları aranmaktadır)

 

 (İYİ BAYRAMLAR  – Aman Şekerlere Dİkkat =))

 

                           İstanbul Sevgisi (Büyük Boy için Fotoğrafı Tıklayın)

60. SayıSinemahsül

ÇERÇEVE

1 Mins read

Merhaba sayın okuyucu,

Dergimizde artık yeni bir bölümümüz daha var, bu  bölümde internet üzerinde dolanırken rastladığım enteresan fotoğrafları sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Sizler de dilerseniz gördüğünüz ya da kendi tasarladığınız fotoğraflarınızı dergiye gönderebilirsiniz.

Bu yeni bölümümüzün ilk sayfasında iki farklı tasarımcının  yanı sıra bir de derleme bölümümüzü bulabileceksiniz.

İngiliz sanatçı Mark Evans motiflerini kazıyarak ve oyarak deri üzerine mükemmel şekilde yerleştiriyor. Websitesinde ( http://www.markevansart.com ) daha detaylı bilgi bulabilceksiniz. Sizlere Mark’ın çalışmalarından bir kaç tanesini sunuyoruz.  (Resmin üzerine tıklayarak alttaki resimlerin orjinal hallerine ulaşabilirsiniz)

 

 

 

60. Sayının bir diğer enteresan tasarımı ise bir sandalye. Tek bacağı yere basan bir sandalye…

Tasarımcı Peter Bristol farklı bir sandalye yapmaya karar verdi. Ortaya çıkardığı eseri işte bu.

 

Şimdi bu iki tasarımın sonrasında sahiplerinin adını dahi bilmediğim  enteresan birkaç fotoğrafı sizlerle paylaşıyorum. Çeşitli sitelerde rastlayabileceğiniz ve görebileceğiniz pek çok enteresan kareden ufak bir kolaj…

 

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere…

 

 

 

 

 

 

60. SayıSinemahsül

JOHNNY GUITAR (1954) FİLMİNİN WESTERN TÜRÜNE GÖRE İNCELENİŞİ

34 Mins read

Silah yerine gitar kullanan, dans eden kovboylar; Western Dünyası’na tam zıt olarak erkekler yerine kararları veren, filmin hem baş kahramanı hem de baş düşmanı olan kadınlar…    Ve karşınızda,  1954 yapımı kült Western filmi Johnny Guitar…     

1)Filmin Künyesi:

Yönetmen: Nicholas Ray, Senaryo: Philip Yordan (Ray Chanslor’ın romanından uyarlama), Müzik: Victor Young, Oyuncular: Joan Crawford, Sterling Hayden, Mercedes McCambridge, Scott Brady, Ward Bond, Ben Cooper, Ernest Borgnine, John Carradine, Royal Dano, Paul Fix, Yapım Şirketi: Republic Pictures

1)Filmin Kısa Öyküsü:

Vienna, Arizona’daki bir kasabanın dışında salonu olan güçlü karakterli, bağımsız bir kadındır. Her ne kadar salon sinek avlasa da, bu durum Vienna’nın canını hiç de sıkmamaktadır. Çünkü kısa bir süre sonra bomboş olan bu salonun önünden bir tren yolu geçecektir ve Vienna’nın sinek avlayan salonu, birden onlarca kat daha fazla değer kazanıp tren yoluyla gelen yeni müşterilerle dolup taşacaktır. Zaten Vienna da tren yolunun yapılacağı duyumunu bir yerlerden haber alır almaz salonunu özellikle buraya açmıştır. Fakat bu durumdan son derece rahatsız olan, gelecek olan tren yolunu ve yabancıları kendi mal varlıkları ve çıkarlarına karşı bir tehdit unsur olarak gören, Vienna’yı kasabadan uzaklaştırmak ve kendi kurulu düzenleri, zenginliklerini ve kasabadaki güçlerini korumak isteyen kişiler vardır;  kasaba bankasının sahibi Emma Small ve kasabanın varlıklı isimlerinden John McIvers…

Vienna’nın geçmişteki en büyük gönül macerasının bir diğer kahramanı olan Johnny Guitar’ın kasabaya geldiği gün işler iyice karışacak ve gerilim doruğa çıkacaktır. Eskinin inanılmaz nişancı kovboyu Johnny Logan(Vienna dışındaki karakterler filmin sonuna kadar Johnny Gu

itar’ın eski kimliğinden haberdar olmazlar), şimdinin ise silah yerine gitar çalan yalnız ve sanatkar kovboyu Johnny Guitar, eski sevgilisi ve en büyük aşkı Vienna’nın salonuna gitar çalmak için Vienna tarafından tutulduğu için gelmiştir. Johnny’nin geldiği gün, pek çok gerileme gebe olacaktır. Zira o gün posta arabası eşkâlleri belirlenemeyen dört kişi tarafından soyulur ve bu soygun sırasında Vienna’nın en büyük düşmanı olan ve Vienna’yı kendine hem maddi hem de manevi bir rakibe olarak gören Emma Small’ın erkek kardeşi öldürülür. Bu durum ise hem tren yolu planları ile zenginliğine bir tehdit hem de gizliden gizliye aşık olduğu, kasabadaki bir çetenin başı olan Dancing Kid’in Vienna’ya aşık olmasından ötürü kadınlığına ve cinselliğine bir tehdit olarak gördüğü Vienna’yı civardan silmek ve kasabadan attırmak için yanıp tutuşan Emma’ya son derece büyük bir koz verecektir ve peşine kasabanın şerifini, McIvers ve diğer kasabalıları da alan Emma; Vienna’yı Dancing Kid ve çetesinin suç ortağı olduğu ve kardeşinin ölümünde  bu çeteyle birlikte onunda parmağı olduğu konusunda suçlayacaktır.

Vienna gayet kendinden emin ve güçlü bir edayla bu suçlamaları reddetse de ve hem Emma hem de McIvers’ın yüzüne asıl dertlerinin posta araba soygunu ve cinayeti değil, maddi(Emma kasabanın bankasına ve McIvers ise kasabadaki sığır sürülerinin nereyse tamamına sahiptir.İkili kasabanın en zenginlerindendirler. Tren yolunun gelmesi onların bu nüfusu için büyük tehlike işkâl edecektir.) ve duygusal nedenler (Emma’nın Dancing Kid’e olan karşılıksız aşkı ve Kid’in Vienna’yı sevmesinden ötürü kadının ikisinden de nefret etmesi) olduğunu yüzlerine vursa da, bu esnada içki içmek için salona gelen Dancing Kid ve çetesi de posta arabası soygununu kendilerinin yapmadıklarını ve olay sırasında kendilerine ait gümüş madeninde çalışıyor olduklarını belirtseler de, şerifin kararsızlığına rağmen kanunu kendi uygulama cüretkarlığı gösteren ve şerife de göz dağı veren McIvers’ın, kasabayı 24 saat içinde terk etmeleri gerektiği, yoksa öldürülecekleri ültimatomuna engel olamayacaklardır. Bu ültimatom sonunda, Vienna kasabayı ve salonunu terk etmeyi reddedip sadece işletmeyi durdurmaya karar verirken, haksız yere suçlanan bir diğer taraf olan Dancing Kid ve çetesi, kasabayı terk etmeye karar verecektir. Fakat Dancing Kid ve çetesi, suçsuz yere yurtlarından uzaklaştırılmanın intikamını almak

ve kasaba ve Emma’ya bir ders vermek için riskli bir karar verecek ve Emma’nın sahibi olduğu bankayı soyacaklardır. Tam soygun esnasında işletmeyi kapatmadan çalışanlarına emeklerinin karşılığını ödeyebilmek amacıyla para çekmeye gelen Vienna’nın da tesadüfen bankada bulunması, olayları iyice karıştıracak ve bu şanssız durum Emma’nın kasabalıları Vienna’nın da Kid’in çetesine ortak olduğu suçlamalarını güçlendirecektir. Böylelikle kasabalılar, Kid ve çetesine ve dolayısıyla da Vienna’ya savaş açacaktır.

 

3)Filmin öyküsünün dramatik açıdan çözümlenmesi:

     a)Filmin ana kahramanları  kimlerdir?

            Filmin ana kahramanları Western filmlerinde görmeye alışık olmadığımız kadar güçlü ve bağımsız bir kadın karakter olan, eski salon kızı ve şimdinin korkusuz ve adil salon sahibi, filmimizin ana kahramanı(heroine) Vienna; Vienna’nın geçmişteki en büyük aşkı olan ve hala kalbinde büyük bir sevgiyle bağlı olduğu, eskinin keskin nişancı kovboyu Johnny Logan’ı şimdinin ise silah yerine gitar taşıyan ve eski şiddet dolu yaşamına son verdiği mesajını veren müzisyen kovboyu Johnny Guitar; Vienna’nın azılı düşmanı ve en büyük rakibesi (Vienna değil, Emma Vienna’yı kendine rakip olarak görmektedir), kasaba bankasının sahibi ve dolayısıyla kasabanın en zenginlerinden biri olan Emma Small;  Emma’nın gizli bir tutkuyla bağlı olduğu fakat kendisi Emma’ya değil aynı zamanda eski sevgilisi olan Vienna’ya aşık olan, kendinin lideri olduğu dört kişilik bir çetesi bulunan fakat her ne kadar suçlamalara gebe olsa da kötü bir karakter olmaktan ziyade daha çok oldukça  soft bir ‘kötü çocuk’ kimliği içine alınabilecek Dancing Kid; kasabanın bir diğer varlıklı ismi, tren yoluna karşı çıkan ve gelecek olan yabancıları bir tehdit unsuru olan gören karakteri, Emma’nın destekçisi John McIvers; Emma ve McIvers’ın dolduruşuna gelen Şerif Williams; Kid’in çete üyeleri olan aksi ve güvenilmez Bart Lonergan, çetenin en genç ismi olan ve Vienna’ya bir oğlun anneye duyduğu sevgiyle bağlı olan(belki de Freudian bir aşk içinde olan) üyesi Turkey Ralston ve çetenin hasta ve zayıf bir bünyesi olan fakat olgun ve sağlam duruşlu üyesi Corey’dir.

b)Filmde dramatik denge nerde bozuluyor? Neden?

            Filmde olaylar; filmin kısa öyküsünde belirttiğimiz gibi Johnny Guitar adlı karakterin, eski sevgilisi Vienna’nın sahibi olduğu salona çalışmak için geldiği gün bir posta arabasının maskeli dört kişi tarafından soyulması ve bu soygunda kasaba bankasının iki sahibinden biri olan Emma Small’un erkek kardeşinin öldürülmesi ile karışmaktadır.Bu durum Emma’nın peşine; pek çok kasabalı erkeği, kasabanın şerifini, kasabanın Emma gibi varlıklı bir diğer ismi olan McIvers’ı takıp kendisine oldukça büyük bir nefret duyduğu Vienna’nın (çünkü Vienna hem gelecek olan tren yolu ile oldukça güçlenecek ve Emma’nın maddi nüfusuna büyük bir tehlike işkal edecektir hem de zaten Emma gizli gizli aşık olduğu Dancing Kid’in Vienna’nın eski sevgilisi oluşundan ve hala bu rakibi kadına deli gibi aşık oluşundan ötürü Vienna Emma’nın kadınsal duruşuna ve duygusal hayatına karşı büyük bir tehlike işkal etmektedir) salonuna kardeşinin cesedini de alıp adeta baskın düzenlemesine ortam hazırlar. Emma’nın  hem nefret duyduğu rakibesi Vienna’yı hem de aşkına karşılık bulamadığı sevdiği adam olan Dancing Kid’i aynı anda cezalandırma  şansı sonunda eline geçmiştir. Kasabalı erkekleri arkasına alan Emma, Vienna’nın salonunda bu erkeklere kardeşinin cinayetinden Dancing Kid ve dört kişiden oluşan çetesinin sebep olduğu ve Vienna’nın da onların suç ortağı olduğuna inandırmak için gereken büyük söylevleri gerçekleştirir.  Salondaki konuşmalar, Vienna’nın kendinden gayet emin ve sakin bir şekilde iftiraları reddedişi ve salona gelen Dancing Kid ve çetesinin olay sırasında madende çalıştıklarına dair anlattıkları bir işe yaramaz ve durum şeriften ziyade, şerifin yasaların kanıt gerektirdiğine dair söylemini umursamayan kasabanın neredeyse yarısına sahip bir diğer ismi olan McIvers’ın Vienna ve Dancing Kid ve çetesine kasabayı 24 saat içinde terk etmeleri ültimatomuna kadar gider. Bu durum ve bu ültimatom olayların karıştığı nokta olmakla birlikte filmin dramatik dengesini bozacak olan asıl olaya da yol açan kavşaktır. Zira, yapmadıkları bir suçtan ötürü yaşadıkları yerden gitmeleri istenen Dancing Kid ve çetesi, sırf Emma’ya ve tüm kasabalıya bir ders vermeye karar vereceklerdir. Bu karar doğrultusunda kasabayı terk etmeden hemen önce Emma’nın sahibi olduğu banka soyulacaktır. İşte bu soygun da zaten filmimizin dramatik dengesinin bozulduğu yerdir. Çünkü kötü bir şans sonucu Dancing Kid ve çetesinin soyguna geldiği esnada bankada soygundan habersiz olan Vienna’da bulunmakta ve ültimatom sonrasında kasabayı terk etmeyi reddetse de aynı zamanda evi de olan salonunun işletmesini durdurmaya karar veren kadın kahramanımız salonda çalışanlarını mecburiyetten işten çıkarmadan önce emeklerinin karşılığını ödemek için bankada  bulunan bütün parasını çekmektedir. Vienna her ne kadar Dancing Kid’i soygundan vazgeçirmeye çabalasa da bunu başaramaz ve banka soygunu gerçekleşir.

Bu durum Emma’yı daha da büyük bir öfkeye iterken, aynı zamanda eline de çok daha büyük bir koz verecektir. Bu soygun sonrasında daha önce haksız yere suçlu ilan edilen Dancing Kid ve çetesi, resmi suçlular haline gelecek ve tek kadın olarak Emma’nın bulunduğu kalabalık bir kasabalı gurubuyla peşlerine düşülecektir. Aynı zamanda da soygun sırasında şanssız şekilde orda bulunan Vienna’nın da çetenin ortağı olduğu suçlamaları güçlenecek ve bu olaylar da Vienna’yı da dolayısıyla bu kasabalı gurubunun hedefi haline getirecektir. Ve olay, daha sonraki maddelerde daha iyi açacağımız üzere içerdekiler ve dışarıdakiler(yabancılar) yani ‘’insiders’’ ve ‘’outsiders’’ mücadelesine dönecektir, film McCarthy dönemi Amerikası ve dönemin utanç kaynağı komünist ‘cadı avı’ sürecine ciddi eleştiriler yaparak devam edecektir.

c)Filmin omurgasını oluşturan çatışma neye dayanıyor?

            Her ne kadar Johnny Guitar ile ilgili yazılan bazı yazılarda ya da DVD eleştirilerinde film sadece duygusal ilişkiler ve  karşılıksız aşkların yol açtığı çatışmaların bütünü  gibi oldukça basite indirilerek aktarılsa da durum böyle değildir. Elbette filmde aşk, bazı olayların meydana gelmesinde güdülenme yaratmaktadır. Mesela  salonunda kendisine yöneltilen suçlamaların meydana geldiği konuşmalar sırasında Vienna’nın, Emma’nın yüzüne Dancing Kid’e aşık olduğunu fakat ondan nefret ediyor maskesini takma sebebinin Kid’in aşkına karşılık vermemesi olduğunu vurması biz seyircilerin Emma’nın Dancing Kid ve çetesi, ayrıca Kid’in hala aşık olduğu eski sevgilisi Vienna’yı kasabadan uzaklaştırma isteğinde karşılık bulmayan aşkının ve kırılan kadınlık gururunun olduğunu anlamasına yol açmaktadır. Yani çatışmanın küçük bir bölümünde gönül ilişkilerinin yeri de bulunmaktadır; fakat filmin asıl çatışmasını oluşturan şey gelecek olan tren yolu ile kasabadaki ekonomik durumun ve güç dengelerinin değişecek olmasının getirdiği korku oluşturmakta yani Emma ve McIvers gibi nerdeyse kasabanın tamamına sahip kişilerin yabancıların gelişiyle ekonomik statülerini kaybetme endişesi, maddiyat ve güç öğeleri omurgayı oluşturan çatışma olmaktadır. Ayrıca bu maddi güç dengesini değiştirecek şeyin başta filmin kötü karakterleri olan Emma ve McIvers tarafından yabancılar olduğunun inancı- ki hem Vienna hem Johnny Guitar başka kasabadan gelen yabancılardır- ve kasabaya tren yolu ile gelecek olan yabancıların kasabayı işgal edeceği korkusu maddi güç durumunun değişmesi gerginliğinin filmin ana çatışması olduğunu ifade ettiği gibi aynı zamanda da ‘kasabalılar’ ve ‘kasaba dışındakiler’ durumu da ayrı bir çatışma yaratmakta ve bu çatışma da filmin alttan alta eleştirisini yaptığı kendi döneminin yani McCarthy dönemimin cadı avı olarak belirtilmesi daha doğru düşen komünist avı ve yabancı ‘outsiders’ avı aktivitelerine büyük göndermeler yapmaktadır. Kısacası filmin omurgasını oluşturan çatışma, yabancıların geldiği zaman kasaba halkı ve kasabadaki itibar sahibi kişilerin maddi güç ve statülerine zarar verip güç dengelerini yitirmelerini sağlayacağından duyulan korkudur ve çatışmanın sebebi maddiyattır.

d)Filmin sonu nasıl bitiyor?

            Filmin sonuna doğru Vienna, Johnny’nin yardımıyla Emma ve kasabalı erkeklerin elinden ve boynuna geçirilen idam ipinden son anda kurtulur ve sevdiği adamla, bir diğer önem verdiği adam olan Dancing Kid’in saklandığı dağ kulübesini bulup olan olaylardan ve başlarında Emma olmak üzere, kasabalının peşlerinde olduğundan ve Turkey’nin idam edildiğinden çete üyelerine haberdar eder. Filmin en sonunda Emma, McIvers, Şerif Williams ve diğer kasabalıların bulunduğu simsiyah, adeta cenaze elbisesi giymiş kalabalık gurup; Kid ve çetesi, Vienna ve Johnny’nin bulunduğu yeri tespit ederler(Bunda çetenin güvenilmez karakteri olan Bart’ın arkadan vuran yapısı da büyük rol oynayacaktır. Zaten Bart, sonra çete arkadaşı Corey’i Kid’e ihanet etme konusunda ikna edemediği için öldürecektir ve Kid’i arkadan silahla vuracakken, eskinin keskin nişancısı Johnny tarafından öldürülecektir.). Filmin sonu ise; kendisini öldürmeye gelen ve geri adım atmayıp üstüne üstelik kendisini omzundan ve vurulduğu esnada yardımına koşma girişimde bulunan Dancing Kid’i de alnından vuran Emma Small’u Vienna’nın vurarak öldürmesi, ardından da simsiyah giyinmiş diğer kasabalı erkeklerin arasından renkli giysileri içinde, sevdiği adama yaslanmış ve yaralı omzunu tutarak ama son derece gururlu ve korkusuz bir şekilde ilerlemesi, onları geride bırakması şeklinde gerçekleşir.

e)Bu son neyi temsil ediyor?

            Bu son klasik Western filmlerinde olduğu gibi iyilerin kazanıp kötünün kaybettiği ve kahramanın kötü(villian) karakteri alt ettiği bir yapıda olmakla birlikte ve son sahnede Peggy Sue’nun ünlü romantik şarkısı‘’Johnny Guitar’’’ eşliğinde birbirini aşk ile öpen Vienna ve Johnny’nin görüntüleri ile aşkın zaferi mesajını veren bir görüntü çizmekle birlikte, sonun temsil ettiği asıl şey; baskıcı, kara matem elbiseleri ve suçlayan gözleri ile günah keçisi arayan, bir nevi cadı avına çıkan toplumların yenilgisinin, böyle bir dönemin en önemli örneği olan  McCarthy döneminin yıkılışının ve ötekiler ilan edilen yabancıların yani ‘‘outsiders’’ın zaferinin altını çizilmesidir. Zaten simsiyah elbiseleri ile karanlık ve hiçbir diğer rengi kabul etmeyen bir orduyu andıran kasabalı gurubun arasından filmin sonunda  renkli giysileri ile birlikte zafer kazanmış şekilde, gururlu bir şekilde geçip giden Vienna ve Johnny’nin görüntüsü bile bu durumu kanıtlamaktadır.

 

f)Filmin teması nedir?

             John Lenihan  ‘‘  Showdown, Confronting Modern America in the Western Film’’ adlı kitabında, Johnny Guitar’ı  ‘‘kendinden menkul(kendi kendini tayin eden) saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların kurbanı olmuş bireylere odaklanan film’’ olarak tanımlamaktadır. Bu cümle filmin temasını ortaya çıkarmada son derece önemlidir. ‘Filmin ötekileri’ başlığında ayrıntılı bir şekilde açıklamasını yaptığımız bir şekilde filmin teması Lenihan’ın da sözlerinden yola çıkarak şöyle aktarılabilir:

‘‘Düzen, ahlak gibi kavramları bahane ederek ve iyi vatandaş olma maskesi altına saklanarak, yasaları kendi diledikleri gibi uygulayan, kendi kendini tayin etmiş saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların hedefi olmuş bireylerin, demokrasi adına kazandığı zaferdir.’ 

4) Filmin Tür Kavramı Eşliğinde Çözümlenmesi:

1)Filmde türün hangi tipik özellikleri yansıtılıyor?

            Her ne kadar Johnny Guitar, türün bazı ana özelliklerine tamamen zıt bir görüntü çizse de, elbette türün bazı tipik özelliklerini de yansıtmaktan geri kalmaz. Örneğin; filmimizde her Western filminde olduğu gibi kahraman(Vienna), kötü(Emma Small) ve kötü çocuk(Kid ve çetesi; fakat grup iyi karakter gurubuna çok daha yakındır. Çeteden Bart, kötü çocuk tiplemesine daha uygun düşmektedir.) gibi kalıplaşmış kişi tiplemeleri bulunmaktadır. Fakat bu kişi tiplemelerinde bir farklılık vardır, çok büyük bir farklılık… Westernlerde görmeye hiç alışık olmadığımız bir şekilde filmin kahramanı bir erkek değil bir kadındır; yani filmimizde hero değil heroine bulunmaktadır. Ayrıca kahramanımız Vienna’nın karşısındaki ‘‘kötü’’ de yine bir kadındır; Emma Small. Kısacası filmin en güçlü iki karakterleri kadın karakterlerdir.

            Johnny Guitar’da Western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bazı olaylar gerçekleşir. Posta arabası soygunu, banka soygunu ve kasabaya gelecek olan tren yolunun olayların raydan çıkmasındaki etkisi gibi türün sıkça kullanılan olayları filmimizde de görülmektedir.

2)Filmde kadının konumlandırılışı/ temsil edilişi nasıl?

            Johnny Guitar’ın en şaşırtıcı yanının kadının konumlandırışı konusunda klasik Western filmleriyle neredeyse taban tabana zıt bir yol izlemesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun nedenlerini açmadan önce Western filmlerinde kadının konumlandırılışından kısaca bahsedecek olursak… Vahşi Batı;  erkeğin egemen olduğu, at sırtında kahramanlıklara koştuğu, kahramanlığı yapanın da kötülüğü yapanın, zafer kazanıp kaybedenin de erkeğin olduğu, erkeğe her şeyin hakimi imajı yükleyen, dünyaya hakim tek cins görüntüsünün altını çizen bir yerdir. Western türü de zaten erkeğin etken, kadının edilgen olduğu en güçlü türlerin başında gelmektedir. Vahşi Batı’da kadının rolü bellidir. Ya kadın at sırtında kötüleri kovalayan erkeğini sessizce evinde bekleyen ve çocuklarına annelik, kocasına eşlik yapmaktan başka bir rolü olmayan gelenekçi, muhafazakar kadın rolünü üstlenmekte ya da erkeğin sohbet edip içini dökebileceği, içki içerken kahkahalarla birlikte gönül eğlendirip hoşça vakit geçirebileceği ve ortamda yalnızca erkeğin göz zevkini tatmin etmek için bulunan, erkeğin evlenmediği ama eğlendiği salon kızı rolünü üstlenmektedir. Genelde anne ve eş rolünü oynayan kadın karakter erkeğin ne yaptığını dahi anlayamayan, tek rolü evini çekip çevirmek olan sarışın ve beyaz tenli kadınlarken; salon kızları ise erkeğin evlenmediği ama hoşça sohbet ettiği ve eğlendiği, erkeği anlayan fakat erkeğin ciddi bir ilişkiye girmediği koyu tenli(çoğu zaman Latin) kadınlardır. Görüldüğü gibi kadın karakterler ya çoğu zaman ötekidir ya da erkeğin etken olduğu bir dünyada yalnızca bir objedir, süs eşyasıdır.

            Fakat Johnny Guitar filminde durum hiç de böyle değildir. Filmimiz kadınların baş karakter olduğu, kahramanın da kötünün de kadın olduğu, kadının rolünün evinde çocuklarına bakmak ya da salonda görsel zevkin bir metası olmak olmadığı, baştan sona kadar bildiğinden caymayan kadınların çarpıştığı, bağımsız kadın motiflerinin göze çarptığı, bunu yaparken erkek tarafından kurtarılmayı beklemediği, erkeklerin silah çekmek için çoğu zaman kadın karakterin iznini beklediği, son çarpışmanın yine iki baş kadın karakter arasında geçtiği, kadının sunumu açısından oldukça enteresan bir Western filmidir.

            Öncelikle Vienna’nın yani filmin kahramanının herhangi bir lakap yahut da soyadının olmaması dikkat çekicidir. Vienna soyadı olmayan tek karakter olarak dikkat çekerken, bu yapısı ile hem eski hayatını geride bıraktığının ipuçlarını vermekte(şimdi salon sahibi olan Vienna’nın bazı konuşmalarda eskiden bir salon kızı olduğunu anlamaktayız) hem de herhangi bir soyadının gönderme yapacağı aile düşüncesini reddettiği, herhangi bir babanın kızı yahut kocanın eşi olduğunu işaret eden düşünceye de karşı çıktığının altı çizilmektedir. Çünkü Vienna bağımsız bir kadındır ve bir aile kırmayla ilgili de belirgin bir arzusu yoktur.

            Vienna Western’lerdeki ‘salon kızı’ tiplemeleri açısından da alışılmadık bir görüntü sunmaktadır. O, salonda erkeklerin görsel zevklerine hizmet eden biri değil, kendi salonun sahibidir. Adil bir şekilde çalıştırdığı, içinde çalışanların bulunduğu bu salon aynı zamanda Vienna’nın evidir. Vienna, Johnny ile olan bir konuşmalarında bu salonu kurmak için ne kadar uğraştığı, eti ve tırnağıyla ne kadar çabaladığı ve ondan vazgeçmeye hiç de meyilli olmadığını belirtken kendi çabaları ile oluşturduğu ve kendi kendine yönettiği bu salona olan bağlılığını göstermektedir.

            Erkek karakterlerin neredeyse hepsi(kasabalı dışında) Vienna’ya ve kadının sahip olduğu bağımsızlık ve güce hayrandır. Vienna erkeklerin bile kendi erkeklerinden şüpheduymasını sağlayacak kadar güçlü bir karakterdir. ‘‘Hiç böyle bir kadın görmedim. Kadın değil erkek sanki. Bir erkek gibi düşünüyor, bir erkek gibi davranıyor. Bazen erkek olan ben değilim de oymuş gibi hissediyorum.’’ ve ‘‘Yıllarımı bir kadın için çalışarak tüketeceğim ve bundan hoşlanacağım hiç aklıma gelmezdi.’’ gibi Vienna için erkeklerin söylediği cümleler de buna örnek olarak gösterilebilir.

            Vienna’nın geçmişi gizemlidir. Pek bahsedilmez ama metin aralarında anlarız ki Vienna eskiden bir salon kızıdır. Fakat şimdi, eskiden erkeklerin belki de görsel malzemesi, görsel hazlarının metası olan Vienna bir salon kızı değil, tren yolunun gelmesi ile son derece değer kazanacak olan bir salonun sahibidir ve altında da pek çok erkek çalışmaktadır. Beş yıl sonra yeniden karşılaştığı eski aşkı Johnny ile Vienna’nın arasında geçen şu diyaloglar Vienna’nın kendisinin ne kadar yol aldığını vurgulaması açısından çok önemlidir:

—Hiç değişmemişsin, Johnny.

—Değiştiğimi düşünmene sebep neydi?

—5 yılda insan bir şeyler öğrenmiş olmalı.

5 yıl önce seni bir salonda tanımıştım. Şimdiyse bir başkasında buluyorum. Pek bir değişiklik görmüyorum.

—Buranın sahibi olmam haricinde.

         Vienna’nın ayrıca kadın ve erkeğin eşitliğindeki dengesizlik, vahşi batıdaki erkeğin egemenliği ile ilgili Johnny’e söylediği şu sözler bile, bir Western filminde kadının ağzından dökülmesini hiç de bekleyemeyeceğimiz sözler olması açısından oldukça ilgi çekicidir:

‘‘ Bir erkek yalan söyleyebilir, hırsızlık yapabilir, hatta adam bile öldürebilir. Ama gururu olduğu müddetçe hala bir erkektir. Bir kadınsa bir kez hata yapmaya görsün, hemen fahişe oluverir. Sizin için erkek olmak çok rahat olmalı.’’

            Johnny Guitar’da kadının olumlu sunumuna dair en önemli ayrıntılardan biri de diğer güçlü kadın karakterlerin aksine, Vienna’nın bir erkek kahraman tarafından film sonunda kurtarılmaya ihtiyaç duymamasıdır. Her ne kadar Johnny’i yardım amaçlı tutsa da ve her ne kadar Johnny bir süre sonra  yeniden partneri ve destekçisi haline gelse de Vienna kendine karşı olan suçlamalarla, ataklarla kendi kendine yüzleşir ve yine baş düşmanı olan Emma’yı kendi ortadan kaldırır. Emma ve McIvers başta olmak üzere kasabalının salonu bastığı sahnede Vienna tek başınadır, yüksek bir platformda bembeyaz giysileri içinde korkusuzca tek başına piyanosunu çalmakta ve yanında Johnny ya da ona aşık bir diğer erkek olan Kid olmadan kendi başına kasabalının karşısında omuzları dik bir şekilde durup vakur bir şekilde meydan okumaktadır. Vienna bir erkeğin yardımını ya da kendisini kurtarmasını beklemediği gibi, erkek karakterlere de yardım edip, onları korumaya çalışan güçlü bir karakter olarak sunulmaktadır.

            Vienna’nın zıt karakteri, düşmanı olup filmin de kötüsü olan kişi de yine bir kadındır; yani Emma Small. Kısacası filmdeki iyi ve kötünün başını çeken, iki tarafın da erkeklerinin kararlarını beklediği ve fikirlerinden etkilendiği, filmdeki pek çok kırılma noktasının  merkezinde olan, erkeklerin kendi düşüncelerini değiştirmesine izin vermeyip aksine erkeklerin düşüncelerini değiştirip davranışlarıyla onların alacağı kararlarda son derece büyük rol oynayan, filmin sonundaki final çarpışmasını ve filmin en aksiyonlu çarpışmasını gerçekleştiren iki karakter de kadındır. Emma her ne kadar bağımsız karar almak yerine arkasında  bir kalabalık olduğunda hareket etmeye cesaret gösteren bir karakter olsa da, iyi vatandaş maskesi altında topluluğun gizli lideri olma arzusunda olan ve öyle ya da böyle arkasındaki kasabalı erkeklerin sözünü dinlemesini sağlayıp onların lideri konumuna kendini getirmeye başarışı ve zaman zaman onu vazgeçirmeye çalışan erkekleri dinlemek yerine, onların onu dinlemesini başarması açısından oldukça güçlü  bir karakterdir. Vienna ve Emma’nın arasındaki fark; Vienna’nın gücünün tek başına olduğunda devam etmesi ve tek başına olup tek başına meydan okumak konusunda bir sorunu olmamasına rağmen, Emma’nın gücünün ise ancak çevresinde onu onaylayan kişilerin bulunduğu zamanlarda, kalabalık bir gurup arkasındayken doruk noktasına çıkmasıdır. Fakat her ne kadar güçlerini farklı kaynaklardan alsalar da filmi baştan sona etkileyen ve filmin kaderini belirleyen iki kadın  karakterin son derece güçlü olduğu net bir şekilde sunulmaktadır.

Kısacası; Johnny Guitar; kahramanın da kötünün de kadın olması, bu kadın karakterlerin erkeklerden etkilenmeyip aksine onların davranışlarını etkilemeleri, son sözü söyleyip erkeklerin ne zamanı silahı çekip ne zaman duracaklarını belirlemeleri açısından kadının sunumu konusunda diğer Western’lerden çok keskin bir şekilde ayrılmakta ve  her şeyiyle bağımsız, gücünü kadınlığını kullanmasından yahut da silahtan de

ğil, güçlü ve kararlı karakterinden alan Vienna da Westernler içinde son derece pozitif bir kadın karakter, kadın kahraman görüntüsü çizmektedir.

3)Filmde şiddetin kullanımı nasıl?

Filmimiz şiddetin kullanımı açısından da çoğu Western filminden ayrılmaktadır. Öncelikle Western ve şiddet konusuna kısaca değinecek olursak… Western filmlerinde şiddet son derece normal bir şeydir. Adam öldürmek ya da ölmek, günlük işlerden biri gibi yansıtılmakta ve  çoğu filmde ölenlerin sayısı bile tutulamamaktadır. Westernler, güçlü ve hızlı olan(erkektir tabii ki söz konusu olan) kişinin kazandığı mesajını veren ve  Amerikan hayat tarzı ve düşünce yapısının ideolojisini şiddetin kullanımı ile yansıtan bir tür olması sebebiyle de son derece önemlidir. Sonunda hayatta kalan, düşmanını öldüren kişi; olması gereken güçlü, bireysel, hızlı erkek, yani ideal bireyci ve yarışçı Amerikan erkeğini yansıtmaktadır. Kısacası Vahşi Batı’da şiddetin kullanımı, klasik müzik konserinde keman ya da çellonun kullanımı kadar normaldir. Fakat Johnny Guitar’da durum böyle değildir. Filmde erkekler adeta silah çekmek konusunda isteksizdirler. Filmin iki baş erkek karakterinin isimleri bile bunu kanıtlamaktadır; Dancin’ Kid(Dans eden çocuk) ve Johnny Guitar(Johnny Gitar). Biri dans, diğeri ise müzik sanatından lakaplarını almıştır.

Her ne kadar Johnny eskiden Johnny Logan olup çok ünlü bir nişancı kovboy olsa da; şimdi Vienna’ya da verdiği sözden ötürü silahı eline gerekmeden almaz, silah yerine eline gitarını alır. Filmdeki erkekler silahlarına davranmak için adeta kadından ya izin alırlar ya da kadının durum hakkındaki kararının ağzından dökülmesini beklerler. Zaten filmin en büyük çarpışması ve final vuruşu, Westernlerde hiç de alışık olmadığımız bir şekilde iki kadın karakter arasında gerçekleşecektir.

Filmin şiddetin kullanımı konusunda diğer Western filmlerinden ayrıldığı bir nokta da kahramanın, sürekli olarak silahların gereksizliği konusunda söylediği sözler ve hem filmin erkek karakterlerini silahlarına davrandıkları zaman sert bir şekilde uyarması hem de düşmanı olan Emma’yı son ana kadar silah kullanarak problemleri çözemeyeceklerine dair uyarmasıdır. Filmimizin kahramanı olan Vienna, silahı sadece gerektiği zaman, kendi gücünü göstermek ve kendini korumak  için kullanır ve problemlerin çözümünde silahın bir yol olmadığının(taa ki başka bir yol kalmayana kadar) altını sürekli olarak çizer.  Kısacası Johnny Guitar şiddetin kullanımı konusunda da Westernlerden ayrılmakta, kadın kahramanların olduğu bir dünyada şiddetin daha az olacağı ve şiddetin gereksizliği mesajını vermeyi başarmaktadır.

4) Filmde neden korkuluyor? Tehdit unsuru nedir?

 Filmdeki tehdit unsuru kendi hırsları ve çıkarları uğruna yabancıları (Vienna ve yandaşları kasabanın dışından kasaba çevresine gelmişlerdir)  dışlayan, onları ötekileştirmeye çalışan, ellerinde kanıt olmadan suçlu damgasını yapıştıran, kendi kendilerine yasa yazıp uygulayan Emma başta olmak üzere McIvers ve diğer kasaba halkıdır.

      

5)Filmde bu korku/tehdit nasıl ortadan kaldırılıyor- dayanışma? Bireysel başarı?

Filmde korku/tehdit unsuru dayanışma ile ortadan kaldırılmaktadır. He ne kadar tarafların birlikte çarpıştığı, omuz omuza silahlarını çekip karşı tarafa atağa geçtiği bir şekilde bu dayanışma gerçekleşmese de, film boyunca Emma ve diğer kasabalının suçlamalarına ve itiraflarına maruz kalan Vienna ve diğer suçlananlarının birbirine yardım ettiğini görmekteyiz. Kid’in çetesinin en genç üyesi olan Turkey’nin vurulduktan sonra Vienna’nın salonuna gelip ona sığınması, Vienna’nın

Emma ve diğerlerinin en ufak bir hatada onu cezalandırmak için fırsat kolladıklarını çok iyi bildiği halde Turkey’i salonunda saklaması ve bunun sonucunda başının belaya girmesi; Vienna’yı korumak isteyen salonun yaşlı çalışanı Tom’un bu uğurda vurularak ölmesi; tam idam edilecekken boğazındaki ip Johnny tarafından kesilen Vienna’nın aşık olduğu adam sayesinde ölümden kurtulması; çetenin güvenilmez üyesi Bart’ın çetenin lideri Dancin’ Kid’i arkadan vuracağı sırada Johnny’nin atak davranıp sevdiği kadına aşık olan bir diğer erkek olan Kid’i ölmekten kurtarması; Emma’nın Vienna’yı omzundan vurduğunu gören Kid’in telaşla yardıma koşarken Emma tarafından vurulup öldürülmesi ve sevdiği kadın uğruna canından olması ve tüm bu birbirini izleyen, bir diğeri için kendini feda etme ya da bir diğerinin yardımına ne olursa olsun koşma durumundan sonra Vienna’nın Emma’yı öldürüp kötüleri yenmesi, korku ve tehditin kaldırılışında dayanışmanın esas olduğunu göstermektedir. Bu da baskıcı, demokrasi düşmanı ve yasaları kendi kendine uygulayıp istemediklerini ‘‘ötekiler’’ ilan eden baskıcı toplulukların hedefi olan kişilerin, bu topluluklara kazanabilecekleri zaferinin ancak dayanışma ile gerçekleşebileceğinin mesajını vermektedir.

6)Filmde din öğesi var mı?

Filmde herhangi bir din öğesi bulunmamaktadır.

7) Filmin ‘‘ötekileri/leri’’ kim/ler?

Filmin ötekileri, yabancıları ‘‘ötekiler’’ olarak gören Emma ve McIvers başta olmak üzere kasaba halkıdır. Kısacası film boyunca başka bir kasabadan gelip kasabanın hemen dışında salonunu açmış olan Vienna, Vienna’yla iyi geçinen herkes ‘‘yabancı’’ yani ‘‘outsiders’’ olarak Emma ve diğerlerinin suçlama ve eleştirilerine maruz kalmakta; ayrıca tren istasyonu ile gelecek olan  yabancılar da yine Emma’nın ağır laflarına ve küçümseyen sözlerinin hedefi olmaktadır. Görğndüğü gibi filmin kötü karakterlerinin ötekileştirdiği kişiler yabancılar olsa da, Johnny Guitar’ın izleyici perspektifi açısından ötekileri, yabancıları ötekileştiren kasaba halkıdır. Zaten filmin kendisinin çekildiği dönem ve anlatımı incelendiği zaman ortaya çok net bir anti-McCarthy filmi, McCarthy dönemindeki komünist ‘‘cadı avı’’ eleştirisi çıkmaktadır(film film-noir sınıfı içinde de incelenmekte ve bazı eleştirmenler tarafından western ve film-noir karması olarak nitelendirilmektedir).

Bu durumu daha iyi aktarabilmek için, elbette McCarthy’den ve o dönemdeki Amerikan siyasi yapısından bahsetmenin faydası bulunmaktadır. Joseph McCarthy, Wisconsin’li bir senatör olup, 1950’lerde Amerika’daki utanç verici komünist ‘‘cadı avının’’ lideri haline gelmiştir. Döneminde komünist olduğunu iddia ettiği pek çok kişinin işlerinden atılıp sürülmesine neden olan ve ‘‘kızıl tehdit’’ yaygaraları altında orta çağdaki cadı avlarını aratmayacak şekilde bir komünist avı başlatan McCarthy, ülke açısından oldukça karanlık bir periyodun sembolü olarak belirtilmektedir. McCarthy, 1957’de iktidardan düşmesinden çok kısa bir süre sonra ölmüş; fakat döneminin karmaşası ve gerilimi hiçbir zaman unutulmamıştır. İşte Johnny Guitar’ın piyasaya sürüldüğü tarih de ‘‘kırmızı tehdit’’ in ağırlığının oldukça yoğun hissedildiği bir döneme denk düşmesi açısından bize çok önemli ipuçları vermekte ve adeta bu karmaşık, iftiralarla ve asılsız gammazlamalar, dışlamalar ile dolu dönemin eleştirisini yapmaktadır. Zaten John Lenihan da  ‘‘  Showdown, Confronting Modern America in the Western Film’’ adlı kitabında, Johnny Guitar’ı  ‘‘kendinden menkul(kendi kendini tayin eden) saygınlık yandaşlarının baskın olduğu toplulukların kurbanı olmuş bireylere odaklanan film’’ olarak tanımlamaktadır.

Filmdeki ‘‘kendinden menkul yandaşlar’’ Emma Small ve John McIvers’dan başkası olmamakla birlikte,  bu ikili aynı McCarthy ve ittifak oluşturduğu FBI yöneticisi J. Edgar Hoover gibi, kendi olaylarına ve çıkarlarına gereken gücü temin etmek amacıyla bir takım oluşturmuşlardır. McCarthy dönemindeki ‘‘Amerikan Olmayanlar İcraat Komite Evi’’ (House Un-American Activities Committee) ile son derece uyumlu bir şekilde Emma ve McIvers diğer kasabalıları peşlerine takarak Vienna, Johnny, Kid ve çetesini avlamak için harekete geçmişlerdir. Vienna filmde, aynı McCarthy döneminde komünist olduğu gerekçesi ile haksız yere fişlenen kişiler gibi hiçbir delil olmadan, haklı neden olmadan yakalanmış ve son anda kurtulsa da boğazına idam ipi geçmiştir. Vienna’nın ‘’20. Yüzyıldayız, bu ne cüret’’ lafları da demokrasi karşıtı hareketler yapan Emma ve McIvers karakterleri üzerinden kendilerini saygınlık, ahlak, toplumsal düzen bekçisi ilan tayin eden ve kanunları istedikleri şekilde uygulayıp demokrasiye karşı gelen tüm toplulukların eleştirisi yapılmıştır.

Kısacası filmin ötekileri, demokrasi karşıtı davranışlarla yabancıları dışlamaya çalışan topluluklar, yani Emma ve McIvers’ın başını çeken kasaba halkıdır.

8)Filmde cinsellik- cinsel kodlar nasıl kullanılıyor?

Film kadının konumlandırılışındaki farklı duruşu gibi cinsel kodların kullanımında da büyük değişiklikler ortaya koymaktadır. Öncelikle filmde Western filmlerinin neredeyse tamamında olduğu gibi muhafazakar cinsel kodlar söz konusu değildir. Filmimizde erkekler savaşırken, kadınlar evde erkeklerinin onlarını kurtarmasını beklememekte; evde çocuklarını ve eşini besleyen anne rolünü ya da salonda erkeklerin sofralarını şenlendiren, görsel hazlarının metası olan, etken erkek gözünden edilgen  cinsel bir obje gibi sunulmamaktadır. Bir salon kızımız vardır; evet, ama o erkeklerin göz zevkine hizmet eden bir salon kızı değil, eskiden belki de böyle şeylere maruz kalan fakat şimdi son derece bağımsız ve güç sahibi, erkekleri güzelliği ya da dişiliği ile değil güçlü karakteri ile kendini aşık eden bir salon sahibidir. Eski salon kızı, şimdinin salon sahibi Vienna belki geçmişte cinselliğini film-noir hareketindeki karakterler gibi, güç kazanmakta ve salona sahip olmakta kullanmıştır(bu konuda kesin bir şey söylenmiyor filmde) fakat bu karakterlerin aksine Vienna’nın bağımsızlığı erkek karakterlerin mahvedilişine bağlı değildir. Hatta Vienna erkek karakterleri zaman zaman kurtararak onları koruyan yapısı ile annelik imajı çizmektedir.

Vienna, Westernlerin alışık olduğu beyaz tenli ve sarışın bir kadın değildir; kaldı ki eski bir salon kızı olmasına rağmen klasik esmer tenli bir kadın da değil, koyu saçlı renkleri altında bembeyaz bir teni ve sözlerinden önce konuşan masmavi gözlere sahip bir kadındır. Kısacası Vienna’nın tipi klasik Western filmlerindeki iki farklı kadın tipinin karışımı gibidir. Vienna ne Westernlerdeki erkeğini bekleyen kadınlar gibi klasik elbiseler giyer ne de salon kızlarının elbiseleri gibi açık giysiler. Vienna genelde klasik vahşi batı erkeklerinin kıyafetlerini giyer ama onların için de hiç de erkeksi olmamayı, dişi olmayı başarır. Simsiyah elbiseler giymiş olan Emma ve kasabalının salonunu bastığı ve onları piyano çalarak karşıladığı sahnede Vienna ilk

defa bir elbise giymektedir; bembeyaz, sadece boynundaki kurdelesi siyah olan bir elbise… Bu elbise bile Vienna’nın cinselliği hakkında bize ipucu vermektedir. Vienna gizemli geçmişi ne olursa olsun kendi kendini bembeyaz bir giysi içinde göstermekten çekinmez çünkü o karşısında simsiyah bir ordu gibi dizilmiş olan tahammülsüz ve suçlayıcı  insanların, kasabalının karşısında bembeyazdır. Boynunda ve belinde bulunan siyah kurdeleler ise beyaz içindeki siyah lekedir belki de ve bu da Vienna’nın kasabalıyla dalga geçişinin, kendiyle ve kadınlığıyla(geçmişi ya da geleceği ne olursa olsun) gurur duyuşunun bir simgesidir.

 

 

Emma için ise durum biraz daha farklıdır. Emma da Western filmlerindeki karakterlerden farklı,  erkekleri arkasından sürüklemeyi başaran güçlü bir karakterdir karakter olmasına ama onun cinselliği Vienna’nınkinin aksine, bastırılmış bir cinselliktir. Emma gizli gizliye Dancin’ Kid’den hoşlanmakta fakat Kid’in Vienna’ya tutkun olup onun bu duygularına karşılık vermemesi Emma’yı rakibesine karşı büyük bir öfkeye itmekte ve Kid’e olan cinsel arzularını öfke ve nefret maskesi ile örtmeye çalışmaktadır. Emma’nın bastırılmış cinselliğini en iyi yansıtan şey giysileridir. Emma, Vienna’nın aksine hep iddiasız ve dikkat çekmeyen şeyler giyer(Vienna erkeksi giysiler içinde bile iddialı görünmekte, açık giysiler tercih etmese de iddialı renklerde giysiler giymektedir). Koyu yeşil ya da siyah elbiseler içinde Emma’nın dişiliği adeta saklanmakta, Emma bastırdığı cinselliğini

giysileri ile kanıtlamaktadır.

Filmdeki erkeklerin cinsel kodlarına gelecek olursak… Erkekler bu filmde klasik Westernlerdeki erkeklerden farklı sunulmuştur. Johnny Guitar’da erkek karakterler silah tutmaktan ve zaman zaman vuruşmaktan çekinmezler ama klasik Western filmlerinde olduğu gibi bir egemenlikleri, maçolukları olmamakla birlikte; erkek karakterlerin davranışları ve duruşları hep iki baş kadın karakterin eylemleri ve kararları neticesinde yön alır. Kısacası Johnny Guitar’da kadınlar son sözü söyler ve erkekler de ezilen ya da aşağılanan bir yapı göstermeden ve karikatürleştirilmeden, kadının kararını bekleyen ve onun son sözü söylemesini bekleyen maçoluktan uzak, eşitlikçi bir yapı gösterirler.

Kısacası Johnny Guitar cinsellik ve cinsel kodların kullanımında da büyük farklılıklar göstermektedir.

9)Filmin çatışması neyin sembolü?

            Filmin çatışması outsiders, insiders ekseninde dönen demokrasinin savaşıdır. Bir yanda yabancıları istemeyen kapalı ve aynı zamanda kendi çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı kasaba halkının başta Vienna olmak üzere tüm yabancıları demokratik ve adil olmayan yollardan atmaya çalışması, bir yandan da yabancı ilan edilen Vienna, Johnny Guitar,  Kid ve çetesinin bu gözü dönmüş topluluk karşısında haklarını savunmaya çalışıp hayatta kalmaya çalışması bu demokrasi savaşının altını çizmektedir.

Vienna tren yolunun gelmesini ve kasabanın canlanmasını istemektedir(tabii ki bu yolla kendi tırnakları ile kazıyıp oluşturduğu barı da dolup taşacak ve arsası da çok büyük değer kazanacaktır).  Kısacası; kapalı, neredeyse iki-üç kişinin maddi egemenliğinde bulunan kasabayı ve civarını değiştirecek ve daha medeni, açık yapacak bir ortam oluşturma çabasındadır. Fakat kendi kendini tayin eden ahlak, düzen bekçileri olan başta Emma, arkasından McIvers ve diğerleri olmak üzere kasabalı bunu istememekte(çünkü Emma ve McIvers’ın maddi güç ve zenginliğine bir tehdit oluşturacak bir durumdur bu) ve hiçbir kanıt olmaksızın, sadece varsayımlar doğrultusunda Vienna ve yanındakileri buradan attırmak ve yabancıları içlerine almamak hatta yaşam izni bile vermemek niyetindedirler. Bunu da daha önce belirttiğimiz gibi ültimatomlar, haksız yere suçlamalar, tutuklamalar, idam ipini boğazına geçirmeler gibi hiç de demokrasiye uymayan yöntemlerle yapmaya çalışmaktadır.  Özgürlük ve mülk sahibi olmak demokrasinin bir parçası olarak düşünülürse tırnakları ile kazıyıp, her bir tuğlasına ter döktüğünü belirttiği kendi sahibi olduğu salonundan yani aynı zamanda evi de olan iş yerinden Vienna’nın vazgeçmesini istemeleri ve Vienna ve diğer karakterlerin özgürlüklerini baltalayıcı şekilde ültimatomlara boğmaları bile Emma ve McIvers önderliğindeki kasabalının demokrasi düşmanı hareketlerini kanıtlamaktadır. Kısacası filmin çatışması; kendilerince yasaları uygulayan, dışlarında kalanları ezmeye ve uzaklaştırmaya çalışan topluluklar ve kendilerini bu topluluklar karşısında savunmaya çalışan bireylerin arasında geçen demokrasi ve adalet savaşıdır. McCarthy Dönemi’nin demokrasiden uzak yanını sembolize eder.

10) Filmde kaç kişi ölüyor?

Johnny Guitar, daha önce de belirttiğimiz üzere diğer Western filmlerinden şiddeti yansıtış konusunda da ayrılmakta, diğer pek çok Western’de ölen ya da yaralanan sayısı sayılamaz ve tespit edilemezken ya da çok yüksek saylar çıkmaktayken, filmimizde toplam ölü sayısı 7’de kalmaktadır. Film boyunca silahlar çok az yerde ateşlenir. Diğer Western filmlerine tamamıyla zıt olarak, erkek karakterler silah çekmek konusunda isteksiz ve oldukça temkinli bir imaj çizmekte ya da filmin baş kadın karakterlerinin(Vienna ve Emma) ağzından dökülecek laflarla anca silahlarına sarılmaktadır. Filmde son silahı çeken de zaten iki kadın karakterden başkası değildir. Filmde ölen karakterler sırasıyla;  Emma’nın erkek kardeşi, Vienna’nın yanında çalışan ihtiyar Tom, Kid’in çetesinin en genç üyesi Turkey, çetenin hasta ve zayıf üyesi Corey, çetenin güvenilmezi Bart, Vienna’ya aşık olan ve çetenin lideri olan Dancing Kid ve final olarak da Vienna’nın baş düşmanı olan ve filmin de kötü karakteri olan Emma’dır.

11)       Filmin iyileri ve kötüleri kimleridir?

Filmin iyileri ve kötülerine göz atacak olursak… Filmimizin kahramanı, Western filmlerinde hiç de alışık olmadığımız bir şekilde bir kadındır ve her ne kadar filmin adı Johnny Guitar olsa da, filmin kahramanı Johnny değil, aksine Johnny’nin silahı ateşlemesine bile çoğu yerde izin vermeyen Vienna’dır. Yani filmimizin ‘hero’ su değil şaşılacak şekilde bir ‘heroine’i bulunmaktadır. Filmin diğer iyi karakterleri ise Vienna’ya destek olan isimlerdir. Vienna’nın büyük aşkı Johnny Guitar, salonda çalışıp sonuna kadar Vienna’yı savunan ve  bu uğurda canından olan Tom bu kişilere örnektir. Hatta;  Emma’nın haksız suçlamaları ve McIvers’ın kasabayı terk etmeleri konusundaki emrine karşılık olarak banka soygunu gerçekleştirseler de ve bu yanlış karar ile Western kalıpları içinde ‘‘kötü çocuk’’kategorisine yaklaşsalar da,  bu soygun ve haklarındaki bazı söylentiler haricinde hiçbir kötü davranışta bulunmayan ve Vienna’ya da son derece sadık olan  Dancing  Kid ve çete üyelerini(Bart dışında-Bart kesinlikle ‘kötü çocuk’ karakteridir. Emma ve kasabalının yanında yer almasa da, Vienna’ya kötü davranmasa da kendi menfaatleri için kötü tarafına geçebilen ve kendi dostlarını harcayabilen bir karakterdir. İyi ve kötü arasında gidip gelen, güvenilmez bir kişiliktir.) de iyiler sınıfına sokmak çok daha doğru olacaktır. Çünkü gerek Kid gerekse de diğer çete üyeleri(Bart dışında), film boyunca hiç kimseyi öldürmezler ve kimseye görünürde bir haksızlık yapmazlar. Filmin kadın kahramanıyla aynı taraftadırlar ve Emma ile McIvers’ın aynı yersiz suçlamalarına maruz kalırlar.

Filmin kötülerine gelecek olursak… Filmimizin kötüsü(villian), aynı filmimizin kahramanı gibi bir kadındır; yani Emma Small’dur. Emma’nın kötülüğünün altında hırs yatmaktadır. Hem maddi, güçsel hem de kadınsal bir hırstır onunki. Emma tren yolunun gelmesini istemiyordur, zira tren yolu gelince kasabadaki maddi ve güçsel denge değişecek, tren yolu arsasından geçecek olan salon sahibi Vienna en zengin kişi haline gelecektir. Ayrıca Emma gizliden gizliye çete lideri Dancing Kid’e deli gibi bir aşkla bağlıdır; fakat bu aşk Kid’in Vienna’ya aşık olmasından ötürü karşılıksızdır. Yani Emma’nın hem maddi güç hem de duygusal dünyasıyla ilgili hırslarının önündeki tek engel Vienna’dır ve Emma, bu rakibini ortadan kaldırmak için film boyunca eline geçen tüm kozları iftiralarla pekiştirerek filmimizin kahramanı olan Vienna’ya ve onun yanındaki herkese saldıracaktır. Filmin diğer kötü karakterleri ise Emma kadar olmasa da davranışlarını maddi çıkarları belirleyen McIvers’dır. Ayrıca kasabalı erkekler(şerif de içindedir) de, Emma’nın yanında yer aldıkları için kötü taraftadır. Kısacası kasabalılar(insiders) kötü, yabancılar(outsiders) ise  iyi taraftır.

12) Filmi izlerken hangi karakter(ler)le özdeşleşiyorsunuz? Neden?

Filmi izlerken en çok filmin kahramanı yani ‘heroine’i olan Vienna olmak üzere, iyi tarafta olan (Johnny Guitar ve Dancing Kid gibi) karakterlerle özdeşleşmekteyiz. Western filmleri düşünüldüğü zaman kahraman ya da kahramamanın yanındaki kişilerle özdeşleşmemiz şaşılacak bir şey değildir elbette fakat çoğu Western filmlerinde kadın izleyici olsak da filmdeki kadın karakter yerine erkek kahraman ya da erkek karakterlerle özdeşleştiğimiz düşülecek olursa filmimizin bu açıdan da diğer pek çok Western filminden ayrıldığını söylememiz mümkündür. Çünkü pek çok popüler sinema türünde olduğu gibi Western’de de kamera, adeta bir erkek gözü gibi işlev görmekte ve erkeğin etken, kadının ise edilgen rol oynadığı bir dünya görüşü, perspektif ve ideoloji yansıtılmaktadır(-ki Westernde bu durum  inanılmaz derecede barizdir).  Bu sebeple biz kadın izleyiciler olarak bile,  Western filmlerinde ‘evde çocuklarına bakan anne ya da salonda erkekleri eğlendiren eğlencelik kız’ rollerine sıkışıp kalmış kadın karakter yerine; at üstünde, elinde silahı ile erkeklik ve gücünü kanıtlayan erkek karakterler ile kendimizi özdeşleştirmekteyiz. Fakat bu durum Johnny Guitar’da böyle değildir. İzleyici erkek de olsa kadın da olsa kendini Vienna’yla özdeştirir; çünkü Vienna filmin kahramanıdır ve iyi tarafın en önemli karakteridir. Tabii bu açıdan bakılacak olunca olayı kadın karakterle özdeşleştirmenin yanında, ‘kahraman’ olan karakterle özdeşleştirme durumu ortaya çıkar. Bu durum ise Westernler açısından son derece alışıla geldik bir durumdur. Zira, yapılan bazı araştırmalarda Kızılderili ve beyazların savaşını beyazları kahraman göstererek anlatan filmleri izleyen kızılderilerin çoğunun kendini bu filmlerde kendi ırkları değil de kahraman olan ya da kahramanın yanında olan beyaz karakterlerle özdeşleştirdiği düşünülecek olursa; filmde kahraman olarak gösterilip iyi tarafta yansıtılan karakterlerle özdeşleşmemiz sürpriz değildir. Yani Johnny Guitar’da da iyi karakterlerle (Johnny, Kid) özdeşleşmemiz sürpriz değildir. En çok özdeşleştiğimiz karakterin bir kadın karakter olan Vienna olması Western türü açısından ilginçtir fakat Vienna’nın filmin kahramanı ve iyi tarafın başı olarak yansıtıldığı düşünülecek olursa bir Western’de filmin kahramanı ile özdeşleşmemiz son derece doğaldır ve istenilen şeydir. Kaldı ki Vienna film boyunca çift yönlü bir şekilde verilir. Kararlı, gerektiği zaman ve kendini, iş yerini koruması mecbur olduğu zamanlarda eline silahını almaktan çekinmeyen, Westernlerdeki erkekler gibi giyinen(filmin başında Vienna klasik bir Western erkeği gibi giyinmektedir.) ve ültimatomlara kulak asmadan bildiğini okuyan,  ‘‘erkeklerle benzeşen tarafı vurgulanan Vienna’’;  hem de erkeklerin aşık olduğu ve unutamadığı, vurulan genç karakter Turkey’e  bir

annenin korumacılığında yaklaşan yapısı, Vahşi Batı’da kendini korumak ve gücü ile bağımsızlığın altını çizmek için giydiği

klasik kovboy kıyafetlerinin altında güçlü fakat hiçbir zaman da Clamity Jane gibi erkeksi olmayan, kadın olan tarafından vazgeçm

eyen(Ama asla femme-fatale değildir Vienna) ‘‘dişi olan yanı, kadınlığı gözler önüne sergilenen Vienna’’ … İşte belki de erkek izleyenlerin de Vienna’yla kendini özdeşleştirmelerinin karakterin filmin kahramanın olması yanında, Vienna’nın bu çift yönlü sergilenişinde ağır basan erkeksi yanıdır.

Kısacası filmi izlerken izleyici en çok filmin kahramanı olan Vienna’yla, ardından da iyi tarafta olan diğer karakterle özdeşleşmektedir.

 

58. SayıSinemahsül

JEAN JACQUES İN İSTİKLAL GEZİSİ

30 Mins read

”Yalnız Gezenin Düşgenleri” eserinde 10 tane gezisini anlatan ünlü Fransız düşünür, filozof ve yazar  Jean- Jacques Rousseau, 230 sene sonra uyanıp günümüz İstiklal Caddesi’nde gezseydi düşünceleri ve izlenimleri neler olurdu?

230, tam 230 sene sonra nerede olduğumu bilmeden, dışarıda nasıl bir yaşamın akıp gittiği konusunda en ufacık fikre dahi sahip olmadan, hangi dilde evirildiğini bilmediğim meçhul bir coğrafyada sonunda uyandım. Terk edilmiş bir laboratuarda, terk edilmiş eşyaların ve deney malzemelerinin yanında uyandım. Uyandığım yerin perdeleri kapalı ama yaşadığım hayatın kırgın geçen son 20 senesi boyunca ruhum ilk defa perdelere inat bir aydınlık içinde. Çiçekleri incelerken, doğayla bütünleşirken ya da yalnız gezen olarak toplumdaki onca kirli yüz ve ruha inat bir temizlikte düşler kurarkenki heyecan var içimde ve uyuduğum 230 seneyi kapsayan 230 adet çuval dolusu umut… Dediklerimi takip edemiyorsunuz sanırım… Suç benim! 11. gezimi, belki de nihai gezimi gerçekleştirmeden önce içinde bulunduğum durumu size kısaca anlatmak istiyorum.

Yanlış anlaşıldığım yahut anlaşılıp da bazı menfaatlere ters düşebilecek noktalara değindiğim için dışlandığım bir çağa olan küskünlük ve çıkarların, asla hedefini şaşırmayan bozuk niyetlerin ortasında kalan ben, yalnız gezen olarak yaptığım onca gezinin ardından aklıma çılgınca bir fikir düşmesine izin verdim. On birinci gezimi, nihai gezimi; başka bir çağda, beni anlamayan çağdaşlarımın aksine, asırlar sonra yazdıklarımı okuyup anlattıklarımı anlayabilmiş ve modern dünyanın çıkmazlarından kopup doğayla ve kendi özüyle bütünleşebilmiş, gerçek anlamda bilen ve öğretmekten ziyade önce kendi anlayabilme ilkesini felsefe edinen insanlarla dolu olduğunu ümit ettiğim 21. yüzyılda gerçekleştirmek hayali ile çılgınca bir girişimde bulundum. Anlaştığım çok nadir çağdaşlarımdan bir bilim adamının sonuçları belirsiz bir deneyine ortak olmayı ve kendisinin geliştirdiği bir aletle 230 sene kadar dondurulup fani ömre inat, çağlar sonra uyanıp 21. yüzyılda gördüklerimi 18. yüzyılın insanı olarak son bir gezi yazısında ifade etmeyi kabul ettim. Nerede uyanacağım konusunda bana bir şey söylenmemesini özellikle istedim. Çağdaşlarıma inat yeni gelen çağlardaki insanların dünyanın neresinde olursa olsun 18. yüzyıldakilere oranla çok daha gelişmiş, çıkarlardan aranmış ve ruhani yönden ilerlemiş olduğunun getirdiği büyük bir umut ile bilim adamı çağdaşımın beni 230 senelik uykumdan uyandığım yer konusunda şaşırtmasını ondan bizzat ben rica ettim.

Evet, işte 11. gezim öncesinde durumum bu… Size on gezim boyunca kendimi ve yaşadığım dönemin insanları ve sistemi hakkındaki serzenişlerimi anlatan ben, 11. gezimde yeni doğmuş bir çocuk yahut derisini yeni değiştirmiş bir yılan tazeliği ve heyecanıyla, yaşadıklarımı aktaracak ve beni bekleyen belirsizlik içinde yürürken on gezime inat dağa bayıra kaçmadan, kalabalıklarda yürüyerek dönüşüm ve değişim gösterdiğini ümit ettiğim gelişmeleri aktarmaya çaba göstereceğim.

Uyandığım laboratuarın içine kısaca göz gezdirdikten sonra kim bilir kaç senelik olan saksılarda artık fosil haline gelmiş çiçekleri görerek içimin sızlamasına yüreğimdeki umuda rağmen engel olamadığımı itiraf etmeliyim.  230 sene kadar uyutulmadan önceki yaşamımın son senelerinde botanikle son derece ilgilenen yalnız gezen biri olarak, bana dost olan çiçeklerin ölüsünü tüm çıplaklığıyla gözlemlemenin ruhumu acıtması sanırım oldukça doğal. Ama yok, bu sefer incinmelerimin beni kalabalıklardan soyutlamasına ve yalnız gezen bir düşçü yapmasına izin vermeyeceğim. Neticede 200 küsür sene sonra dışarıda bir şeyler değişmiş ve çağdaşlarımın aksine bu çağın insanlarının ruhunda ve zihninde bir şeyler gelişmiş olmalı, öyle değil mi?

Uyandığım laboratuarın kapısını aralıyor ve taş merdivenlerden hayatımda ilk defa insanların arasına çıkarken, adeta koşar adımlarla ilerliyorum. Dış kapıya yaklaşırken baş döndürücü bir uğultu ve insan kalabalığının boğuk sesleri kulağımı doldurmaya ve insan tınıları bozuk bir senfoni gibi içeri dolmaya başlıyor. Nelerle karşılaşacağımı, hangi ülkenin hangi insanlarıyla karşılaşacağımı bilmememin ve beni bunca yıl kendinden uzaklaştıran insan kalabalığın ürküten atmosferine çıkacak olmanın tedirginliğinden ötürü; bir an gözlerimi kapatıp caymak ve 230 yıl yarı uyuyup yarı hayal kurduğum laboratuarın içine geri dönme ve beni yıllarca ayakta tutan düşlemlerime saklanma arzusuna kapılacak oluyorum ama hemen eski kararlılığıma geri dönüp derin bir nefes alarak gözlerimi aralıyor ve kendimi dış dünyaya atıyorum.

Ara bir sokakta olduğumu tahmin ederek yürümeye başlıyorum. Hava soğuk, kar serpiştiriyor. Enteresandır, yüzyıllar geçmesine rağmen doğa hep aynı kalıyor anlaşılan. 18. yüzyılda yukarıdan yağan kar yeniçağda aşağıdan yağmıyor. Bu fikrime içimden gülerek dış dünyaya sonunda adım atmanın ve iki asrı aşan bir aradan sonra karşılaşacağım dünyada beni nelerin beklediğini kestirememenin ürküntüsü ile fakat umuda yüzümü dönerek adım atmaya, rüzgara inat yürümeye devam ediyorum. Ara sokakta insanlar karşıma çıkmaya başlıyor. Ne garip, ne komik giysiler kuşanmış insanlar bunlar… Kendi garip giysilerine bakmaksızın bana garipseyen hatta dalga geçercesine süzen bir tavırda gözlerini dikip bakıyorlar. Kırılacak ve vazgeçecek gibi oluyorum ama sonra yeni bir çağda insanların ruhunun ve gelişmişliğinin değişmesini umut ediyorsam, giyinişlerinin de değişmesine ses çıkarmamam ve garipsemem gerektiğini anlayarak kafamdaki peruğuma ve onlara göre çağ dışı kalmış giysilerime şaşkın ve alaycı süzüşlerle bakan insanlara gülümsüyor ve ara sokakta kararlı adımlarla yürümeye devam ediyorum.

Ara sokağı aşarak yukarı doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürümeye devam ettikçe sesler ve ayak sesleri de artmaya devam ediyor. Anlaşılan sonunda kalabalıkların bulunduğu ve gelişmiş çağın gelişmiş tüm o kalabalıkları ile karşılaşacağım mevkiye giderek daha yaklaşıyorum. Sonunda sesler dayanılmaz bir hale geliyor ve vücudum bana ardı ardına çarpmaya başlayan gövdelerden sonbaharda çaresizce savrulan yaprak misali bir o yana bir bu yana savrulmaya başlıyor. Sanırım nihayet kalabalıkların bulunduğu, aktığı caddedeyim. 11. gezimi çağları aşan bir düzlemde gerçekleştireceğim caddeye bakmadan önce, bana çarpmaya devam eden gövdelerin arasında gözlerimi kapatıyor ve umudu ciğerlerime çekerek derin bir nefes alıyorum ve gözlerimi açıyorum. Aman tanrım! Ben neredeyim böyle? Tüm bu kalabalık, tüm bu baş döndürücü gürültü, tüm bu yazılar, ışıklı tabelalar, tüm bu üzerime dikilmiş gözler, tüm bu garip tipler… Yoksa 230 sene uyuduğumu sanan ben, gelişmiş bir çağın özlemi ile uyuduğumu sandığım o süreçte ölü müydüm yahut geldiğim bu yer Kalvenist son bulan hayatımın Katolik sürecinde oldukça sert bir şekilde dile getirilen ve sürekli korku salınarak anlatılan cehennemin kendisi mi? Ama hayır, kar hala tenime dokunduğuna ve en önemlisi dokunacak bir ten mevcut olduğuna göre demek ki hala yaşıyorum. O zaman bu kabus dolu yer de neyin nesi? Ben nerde uyandım ve çevremde gördüğüm tüm bu değişimler de ne? Bu caddeden çıkmalıyım, evet adını bile bilmediğim bu caddeden çıkmalı; daha sakin bir yer, mesela bir çayır filan bulmalıyım. Caddenin başını görebiliyorum. Eğer oraya ulaşabilirsem sanırım her şey için bir umut olabilir. Etrafıma bakmaksızın hızlı adımlarla oraya yürüyeceğim ve daha sakin bir yer bulacağım. Evet, bunu yapacağım. Caddenin başı olduğunu düşündüğüm yere doğru yürüyorum. Aman tanrım tüm bu makinelerde ne? Atlar, at arabaları nerede? Süratli metal şeyler, adını bilmediğim hızlı şeyler, anıt gibi bir şeyin ilerisindeki caddelerin her yerinden bir çağlayan gibi akıp geçiyor. Hiç at yok, at arabası yok… Tanrım bu nasıl bir çağ? Anlaşılan o ki caddeden kurtulup anıtın etrafında akıp giden metal taşıma aletlerine doğru gitmemin imkanı olmadığına göre, sanırım burada kalmak ve nihayetinde de boylu boyunca uzanan bu caddeye girmekten başka bir seçeneğim yok.

 

Derin bir soluk alıp her şey son derece normalmiş gibi davranmaya ve o çağın insanları için çok normal olan bu hayatı 60 senedir tanıyan bir insanın sakinliğine bürünmeye çalışıp yürümeye, etrafıma bakınmaya ve ellerimi cebime güven almak istercesine sokarak sakin adımlarla yürümeye başlıyorum. Öncelikle yuvarlak bir alan içerisinde bulunan bir anıt gözüme çarpıyor. Anıt güzel ve göz doldurucu… Çevresinde de bir sürü insan var. Sanırım insanlar tüm korkunçluğuna rağmen bu yeniçağda, sanat eserlerine gereken değeri veriyorlar. Baksanıza çevresindeki kalabalığa… Ama bir süre sonra sanata ve esere değer veren bir çağın yeni üyesi olarak, artık ‘‘çağdaşım’’ sayabileceğim insanlara saygıyla bakacakken ve umutlarımı yeşertecekken bir şeyi fark ediyorum. Ne mi fark ediyorum? Kimsenin çevresinde toplandıkları anıta aslında dikkatlerini yöneltmediğini, hak ettiği ilgiyi göstererek bakmadıklarını… Herkes orada anıt dışında her şeye bakışını gezdirerek ya etrafına bakınıyor, ya birini bekliyor yahut da ellerindeki ne olduğunu anlayamadığım ve minik bir şimşeği andıran anlık bir ışık demeti yayan garip bir makinenin karşısına geçip anıt önünde durup garip pozlar veriyor. Kimileri ellerinde yine adını bilmediğim ve ne olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığı minik bir aleti kulaklarına götürüp kendi kendilerine sohbet eder gibi konuşuyor. Tanrım bu ne garip bir çağ böyle!

 

İnsanlar anıtı çevreleyen yuvarlak alanda ya ayakta duruyor ya da birbirinden güzel çiçekleri çevreleyen demirlerin üstünde, çiçeklerin güzelliğinden habersiz bir şekilde oturup ya beklemekten ötürü homurdanıyor ya da garip pozlar verip adını bilmediğim o aletin önünde şekilden şekle giriyorlar. Garip, çok garip… ‘‘ Bu çağın insanları anıta neden gereken önemi vermiyor? Yoksa çağlar geçmesine rağmen idrak düzeyinde bir değişim olmadı mı?’’ diye düşünecek olurken, bu insanların benim gibi çağlar sonra uyanıp bu anıtı ilk defa görmediklerini hatırlıyor ve anıtı yüzlerce defa gördükleri için artık alışmanın getirdiği bir vurdumduymazlık gösterdiklerine kendimi ikna ederek umutlarımı yeniden yeşertip gülümsüyorum. İnsanlar ben anıtın olduğu yere doğru yürürken kıyafetlerime, saçımı çevreleyen peruğuma bakıp önce şaşırıp sonra kendi aralarında hınzırca gülüşüyorlar. Daha önce düşündüklerimi hatırlayıp aldırmıyor, sadece bu yeniçağın gelişmiş insanlarına gülümseyerek heykele doğru ilerliyorum. Anıt çok güzel fakat anıta bir ben bir de Çinli ya da Japon olduklarını çekik göz yapılarından tahmin ettiğim birkaç kişi inceleyerek ve hayranlık dolu gözlerle süzerek bakıp duruyoruz. Ardından gözüm anıtı çevreleyen yeşilliklere ve yeşillik üzerindeki birbirinden güzel çiçeklere takılıyor. Demirlerle kuşatılmış alanın üstünden atlayarak çiçeklere dokunmaya, uzun zaman boyunca sevdiğe kıza dokunmaktan mahrum kalmış bir genç adamın şefkati ve özlemi ile yapraklarını okşamaya başlıyorum. Bitki bilimiyle ilgili olduğum yıllardan öğrendiğim tüm o bilgiler sayesinde tüm çiçeklerin adlarını, türlerini hemen kavrıyor ve sevinçle gülüyorum. Anıtın çevresindeki insanlar ve anıtın çevresinden hızlı adımlara geçen tüm o yüzler  bana şaşkın ve eleştiren hatta kınayan gözlerle bakmaya başlıyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Çevrelerindeki şu güzelliği nasıl takdir etmez ve binalarla dolmuş bu meydanda, caddede her şeye inat nefes alan bu çiçeklere nasıl sevgi duymazlar? Bir süre sonra formalı bir adam bana kızgın bir şekilde bir şeyler bağırıyor. Konuşulan bu dili bilmiyorum ama vücudun evrensel lugatındaki kızgınlığı hemen anlayıp üniformalı adamın çiçeklerin bulunduğu yerden uzaklaşmamı istediğini hatta emrettiğini tahmin edebiliyorum. Kalbim kırılmıyor değil, ama yine de bu çağı anlamadan, yapılan hareketleri değerlendirmemede kararlı bir şekilde, bana gülen insanlara ve bana kızgın sözler sarf eden adama gülümseyerek anıtın bulunduğu yeri terk etmeye başlıyorum. Güzeller güzeli bir anıtın görkemini ve çiçeklerin büyüsünü görmeyecek kadar gözlerine perde inmiş insan kalabalığını geride bırakarak tüm cesaretimi toplayıp caddeye doğru yürümeye karar veriyorum.

Acaba nerdeyim? Burası hangi ülke? Konuşulan bu dil de nesi? Başımı döndüren bir sıklıkta etrafımı kuşatmış, caddeyi sarmalamış olan dükkanlarda İngilizce bir sürü isim yazdığını fark ediyorum. Burger King, Starbucks… ‘‘Sanırım İngiltere’deyim!’’ diye düşünüyorum ya da İngiltere’ye bağlı bir ülkecikte. Ya da bu çağın insanları kültürel bakımdan o kadar gelişmişler ki artık tüm dilleri evrensel bir dil gibi konuşabiliyorlar diye düşünüyorum ve bunun getirdiği cesaret ile yanımdan geçen genç adama Fransızca yani kendi ana dilimde ‘‘Affedersiniz genç arkadaşım. Burası neresi?’’ diye soruyorum. Çocuk önce kıyafetlerimden ve peruğumdan ötürü afallıyor sonra yavaş yavaş yüzüne yayılan tedbirli bir gülümseme ile  ‘‘No French. Do you speak English? English?Yes?’’ diye cevap veriyor. Evet, şimdi eminim, burası ya İngiltere ya da İngiltere’nin egemenliğine aldığı bir ülkecik. Bu sefer genç adamı onaylayarak İngilizce olarak burası neresi diye soruyorum. Genç adam önce şaşırarak bana bakıyor sonra gülümseyerek ‘’İstiklal Caddesi’’ cevabını veriyor. ‘‘Peki, hangi ülkedeyim?’’ diyen ikinci sorumu sorduğumda çocuk önce dalga geçtiğimi düşünerek kahkaha atıyor, ciddi tavrımı fark eder fark etmez gülümsemesi donuyor ve beni tedirgin bakışlarla süzerek ‘’Tabii ki Türkiye’’ cevabını veriyor. Türkiye… Türkiye’de neresi? Çocuğa soru yöneltmeye devam ediyor ve ‘‘Burası İngiltere’nin yeni adımı yoksa İngiltere’ye bağlı yeni bir devletçik mi?’’ diye soruyorum. Çocuk şahsına bir hakaret etmişçesine bana sertçe ‘’Hayır, tabii ki de değil. Kamera şakası mı bu?’’ diye etrafına bakınıyor. Kamera? Şaka? Bu genç adam neden bahsediyor? Bahsettiği şeyin, kamera şakası dediği şeyin  gerçekleşmediğini anladıktan sonra aynı tedirgin tavırda ‘’Bakın bunu ilk ve son kez söylüyorum. Burası İngiltere değil ya da İngiltere’nin yeni uzantısı hiç değil. Burası bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’dir. Eğer eski bir tarih arıyorsunuz Türkiye’nin tarihini İngiltere’de aramayın, illa arayacaksanız önceki devletimiz olan Osmanlı İmparatorluğu’nda arayınız ‘’ diyerek kızgın tavırlarla ve adımlarla yanımdan uzaklaşıyor. Aman Tanrım Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı mı? Uyuduğum süre boyunca neler olmuş böyle, inanması güç.

Çevreme bakınmaya başlıyorum ve hep yabancı dilde yazılmış dükkan adlarına, kafelere rast gelmeye devam ediyor gözlerim. Evet, İngilizce isimlerle dolu her yer; gerçi bazı Fransızca ya da İspanyolca isimler de var sanki… Belki Fransızca bilen birileri vardır düşünceme yeniden sarılıp yanımdan geçen kişilere deli gibi bir şeyler mırıldanıp Fransızca sualler yöneltiyorum. Bilmediklerini belli eden mimiklerle yanımdan seri adımlarla geçip gidiyorlar, benden uzaklaşıyorlar. Bir süre sonra suallerim iyice mırıldanmaya dönüyor ve çevremden nehir edasında akan kalabalığın arasında komik ve çağ dışı giysilerim ve peruğumla adeta deli gibi bir oyana bir bu yana dönüp durduğumdan habersiz devinip duruyorum. Bir süre sonra insanlarım yanıma metal ve kâğıttan bir şeyler, görünen o ki bu çağın parasını bıraktıklarını ve farkında olmadan komediye dönen tavırlarımı bir tiyatro gösterisi sanarak kahkahalar atarak bana bahşiş bıraktıklarını görüyorum. Durmaları için elimle işaretler yapıyor ve bahşişlerini istemediğimi, sadece kendi dilimde anlaşılmak istediğimi söyleme çabasına giriyorum ama anlaşılan tüm çabalarım sözde tiyatromu daha da gülünç bir hale sokuyor ki kahkahalar ve çevreme atılan paralar da artmaya başlıyor. Sonunda çabamdan vazgeçiyorum. Hatta durumu kabulleniyorum, çünkü her ne kadar tüm bu yaşananlar, tüm bu sadakayı andıran kaba para atışlar kalbimi ve ruhumu incitse de çağın parasının işime yarayabileceğini, en azından son gezimde beni güvenle ayakta tutabileceğini düşünüp kırgın bir halde parayı cebime sokuyorum. Tam caddenin yanındaki bir ara sokağa girme düşüncesi içindeyken üstümdekileri süzerek fakat gülümseyerek yanıma birinin yaklaştığını görüyorum.  ‘’Fransız mısınız?’’ diye soruyor Fransızca. ‘’Evet’’ diyorum umut ve neşeyle. ‘‘Size yardımcı olabilirim. Ben Fransızca eğitim yapan bir lise olan Galatasaray’da öğretmenlik yapıyorum.’’ diye konuşmasını sürdürüyor otuzlu yaşlarının başında olduğunu anladığım, yuvarlak gözlükleri ile bilgin görüntüsü çizen ve düzgün sakalları ile hoş sayılabilecek bu adam. Aslında İngilizceyi de iyi bildiğimi fakat birden kendi dilimi konuşmanın getirdiği güven duygusunu tatmak için Fransızca konuşabilen, ama en önemlisi benimle aynı dili konuşabilen birilerine ihtiyaç duyduğumu söylüyorum genç adama. Adının Tayfun olduğunu söyleyen adam gülümseyerek beni anladığını söylüyor. ‘’Üzerinizdeki kıyafetler’’…diyor, ‘’Sanırım tiyatro oyuncusunuz!’’ ‘’Hayır diyorum, bunlar benim normal kıyafetlerim’’ Önce şaşırıyor sonra ise gülmeye başlayıp ‘‘Siz ya bu çağın dışında kalmış bir insansınız ya da benimle dalga geçiyorsunuz.’’ diyor Tayfun. Bana olan bakışlardan bunalmış bir halde gülümseyip genç adama dönerek ‘’Evet, bu ikisinden biri’’ diyorum. Üzerimize üzerimize yürüyen kalabalıkları yararak İstiklal Caddesinde yürümeye ve sohbet etmeye devam ediyoruz. Tayfun gülümsüyor ve adımı soruyor’’ Jean Jacques’’ diyorum. ‘’Roussaeu mu yoksa?’’ diyerek kahkahayı basıyor. Aman tanrım diyorum içimden sevinçle, beni tanıyorlar. Bu çağın insanları beni tanıyorlar ve anlaşılan o ki çağdaşlarıma inat benim düşüncelerimi kavrayabiliyorlar. Tam onu onaylamaya yeltenirken Tayfun sözümü keserek ‘’ Ahh ne bayık bir adam. Yıllarca Fransız Dil ve Edebiyatı okurken o adamı okutup durdular. Entelektüellikse ben de entelektüelim ama adam cidden tam bir sosyal hayat ve toplumsal yaşam düşmanı. Ezilmiş bir adamın biri sadece. Kalemi güçlü tamam ama niye bu adamın yazdıkları bu tarihe kadar gelebilmiş kavrayabilmiş ve bu adam bazı kişilerce niye bu kadar tutuluyor anlamış değilim’’ diyor ve bu sözleri ile kalbimi çıplak elleriyle açıp içine hançer darbeleri sokuyor.

Tam yanından yardımı ve sohbeti için teşekkür edip uzaklaşacakken ‘’Hayır dur bakalım’’ diyorum kendime. ‘’Eğer bu adam seni anlamadıysa onun seni anlamasına engel olan bu çağda bizzat bu adamla yürüyüşünü gerçekleştirecek ve 11. gezini yalnız değil, bu adamı çevreleyen ve düşüncelerine çevreleyen atmosferi bizzat onunla geçirip onu anlamaya çabalayacaksın. Hem baksana bu çağ konusunda bu kadar karamsar olmayı da bırak! Demek ki yazılarım bu çağa kadar gelebilmiş ve anlaşılan yazdıklarımı sıkı bir şekilde takip edebilmiş ve algılayabilmiş kuşaklar var karşımda. Umutsuzluğa kapılma ve ne olursa olsun sana yardım etmeye çabalayan ve belki de yazdıklarını zoraki bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığı için ön yargı ile okuyan bu genç adama küsüp gitme ve onu anlamaya çabalayarak bu nihai yürüyüşünü, gezini yine onunla tamamla.’’ diye geçiriyorum.

Tüm bu düşüncelerden sonra Tayfun’a gülümsüyor ve onun anlattıklarını dinlemeye koyuluyorum. Korkutucu kalabalıkta ilerledikçe gözüme yol kenarında mendil satan yüzleri kirli çocuklar takılıyor. Cebimde utanç verici tiyatro oyunumda atılan paralar olduğunu hatırlayarak çocuklardan ikisine metal para uzatarak mendil alıyorum. İki çocuktan alınca beş çocuk daha bana bir şeyler söyleyerek mendillerinden almam için ellerimden tutup beni çekiştirmeye, beni zorlamaya başlıyorlar. Tayfun’a beni kurtarmasını isteyen gözlerle bakıyorum ve çocuklara bir şeyler bağıran Tayfun, beni onların ablukasından kurtarmaya çalışıp bir yandan da ‘’Bunlar böyledir işte. Siz tabii alışık değilsiniz böyle medeniyet dışı hareketlere. Bunlara elinizi verseniz kolunuzu gitti bilin.’’ diye bana dert yanarak beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyor. Onlardan kurtuldukça benim para verdiğimi gören diğer bir çocuk grubu yanıma yaklaşıyorlar. Onların arasından Tayfun’un manevralarını izleyerek uzaklaşmayı başarıyorum. ‘‘İşte bunu sevmiyorum.’’ diyorum Tayfun’a. ‘’Evet, sefaletin iğrenç yüzünü öyle değil mi?’’ diyor Tayfun. ‘’Hayır diyorum sefalette utanılacak hiç bir şey yok ama sefil davranışları sevmiyorum. En önemlisi de görev haline getirilen iyilikleri sevmiyorum. Bir iyiliği ben istediğim zaman yapmalıyım genç adam. Ama bu iyilik artık karşı taraf cephesinden adeta doğal bir hak gibi alınmaya başlarsa, işte o zaman bu zoraki iyilik yapma zorunluluğundan hiç sevinç duymuyorum. Bu da beni insanlardan kaçmaya, yalnız gezen bir düşçü olmaya itiyor.’’ diyorum. Tayfun bana edalı bir biçimde gülümsüyor ve ‘’İşte şimdi adaşınız, Rousseau gibi konuştunuz’’ diyor. ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri’nden alıntı mıydı bu?’’ diyor gülerek. Yazdıklarımı az da olsa hatırlayabilmesi hoşuma gidiyor ve ‘’ Öyle de diyebilirsin genç adam. ‘’ diyorum gülerek ve durumu çaktırmamaya çabalayarak. Sonra ona dönerek, ‘’Aslında bu anlattıklarımı size de yorumlayabiliriz.’’ diyorum. ‘’Nasıl yani?’’ diyor anlayamayarak. ‘‘Siz de benim gibi zoraki olan şeylerden hoşlanmıyorsunuz. Jean Jacques Rouesseau’yu zorunlu olarak, bir ders kitabı olarak okumak zorunda bırakıldığınız için sevmiyorsunuz belki de o yazar ve düşünürü.’’ diyorum. Bir süre düşündükten sonra ‘’Belki de haklısınız…’’ diyor.  ‘‘Bu gerçekten doğruluk payı olan bir tespit sanırım. Ama yine de bu kadar küskün ve bu kadar yanlış anlaşıldığını söyleyen biriyle özdeşleşirsem bu çağda ayakta kalamam, 21. yüzyıl bu biliyorsunuz, rekabet, atak ve etkiye tepkiyle karşılık verme çağı. Boşa duracak, yalnız gezecek yahut düş kuracak hiç zaman yok. Çünkü zaman para, para ise iyi bir hayat demek.’’  diyor bana. İçim sızlıyor bu söylediklerine ama yine de bana bu kadar açık bir şekilde savunduklarını söylemesi hoşuma gidiyor. ‘‘Öyle diyorsanız öyledir genç arkadaşım.’’ diyorum.

Kar yağmaya, rüzgar yüzümüzü jilet gibi kesmeye devam ediyor. Hava kararmaya başlıyor. Kalabalıklar ise vücuduma çarpmayı sürdürüyor. Sanırım kolum morarmaya başladı. Hava çok soğuk, insanların sürekli üstümdeki çağ dışı giysilere ve  peruğuma bakması daha da soğuk bir havanın tüm vücudumda esmesine sebep oluyor. Titremeye başlıyorum. Tayfun bunu fark ederek ‘’Bay Jean’’ diyor ‘’Üstünüzdekiler mevsime göre son derece ince ve peruğunuzun da kafanızı ısıttığından emin değilim, kıyafetlerinizle çağ dışı gözükmeniz ve herkesin size bakması da cabası. Madem bir tiyatrocu değilsiniz ve madem bu üstünüze zimmetli bir tiyatro kostümü de değil ve madem ki soğuktan titremeye başladınız, gelin sizi cadde üzerindeki mağazalardan birine sokayım ve size bütçeniz yettiği kadar yeni ve kalın bir şeyler alalım.’’ Önce itiraz edecek oluyor ve çağımı gizlemenin-çağımla gurur duyduğumdan değil- üşümemi gizlememden belki de daha büyük bir onursuzluk olduğuna inanarak mırın kırın ediyorum ama sonra içimden ‘’ Eğer 21. yüzyılın içinde nihai gezini gerçekleştirmek ve bu çağın insanlarını dikkat çekmeden ve daha sağlıklı bir biçimde gözlemlemek istiyorsan Jean, bu genç adamı dinlemeli ve üstüne bu çağın kıyafetlerinden ortalama bir kaçını geçirmelisin’’diye düşünüyorum. İstiklal Caddesinde yürürken, gözüme sürekli renkli tabelalar ve afiş benzeri bir sürü görüntü kirliliği, bir sürü şekil ve simge takılıyor.  ‘‘Tüm bunlar da ne?’’ diye sorduğum zaman, bana üzerlerinde yazan şeylerin ismini okuyor Tayfun.  ‘‘Hayır, tüm bunlara ne deniyor ve bunların amacı nedir?’’ diye sualimi daha net bir biçimde yöneltiyorum Tayfun’a. Tayfun bana inanmaz gözlerle bakarak ‘’Sizin bu çağdan olmadığınıza inanmaya başlamak üzereyim Bay Jean’’ diyip kendi esprisine gülüyor. Kendi esprisine gülmenin 18. yüzyıla ait bir hastalık olmadığını anlayarak içimi geçiriyorum. Tayfun şaka yapmadığımı anlayarak ‘’Siz cidden izole bir kasabada ya da ne biliyim Afrika kabilesinde yaşamıyorsunuz di mi? ‘’ diye soruyor. Ben gülümseyince Tayfun içini çekerek ‘’Hala ciddi olarak bana bunu sorduğunuza inanmıyorum ama madem bu esprinizde ısrarcısınız o zaman söyleyeyim. Tüm bu mesaj ve görüntü karmaşasına reklam deniyor. Yani çağımızın efendisi olan sermaye sahiplerinin en sadık hizmetçisi sektörün yani reklamcılığın ürünü… Bir malı marka yapmak -ki mal değersiz, marka olan değerlidir- için ve bu markanın satışını arttırmak ya da daha fazla hatırlanmasını sağlamak için firmaların reklamlarını yaratmaları için bizzat çalıştıkları reklam ajansları aracılığıyla yapılan tüm  bu reklamlar günün modasının belirlediği trendleri yayan markaları yaymak ve sermaye sahiplerinin işine yarayacak şekide tüketimi gıdıklamak için işte böyle tüm etrafımızı yıllardır kuşatıyor.’’ diyor. ‘’Hepsi doğru mu bu reklam dediğin şeylerin? Yani reklamlarda tüm söylenenler doğru mu?’’ diye sorunca ‘’Tabii ki değil!’’ diyor kahkaha ile. ‘‘Doğru olması değil, çok sattırması yetmekte zaten. Denildiği üzere; reklamın iyisi kötüsü yoktur, reklam olması yeterlidir.’’ diye ekliyor Tayfun. Ben şaşırarak itiraz ediyorum. ‘‘Ama bu çok yanlış bir düşünce değil mi Tayfun? Yani o zaman düşünceler de bu tehlikeli sulara girmez mi?’’ ‘‘Aynen öyle Bay Jean. Zaten artık bir filmde de denildiği gibi ‘Doğru ya da yanlış diye bir şey yok, sadece popüler fikirler var!’ Reklamı bol olsun, sana olan talebi çoğaltsın ve seni marka haline getirsin yeter. ‘’ Bu söylenenler ruhumu boğuyor ve kalbimi acıtıyor. Tanrım diyorum içimden, cidden nasıl bir çağa geldim ben böyle. Ama yok, her şey bu kadar kötü olmamalı. Baksana, hala gülen insanlar da var. Evet, evet çevremde gülen neşeli yüzler var. Bir süre sonra bu gülenlerin kıyafetimle dalga geçmek için güldüklerini yahut bana gülmeyenlerin çoğunun da yanındakini dinlemeden yanlarından geçtikleri dükkanların camından izledikleri kendi yansımalarından hoşnut olmaktan ötürü kibirli bir biçimde sırıttıklarını görüyorum.  ‘‘Yok yok, ben yanılıyorum. Her şey bu kadar sahte, her şey bu kadar kötü olamaz öyle değil mi? Ben sadece kötü bir talih sonucu olumsuzlukları deneyimledim ama bir süre sonra çağın gelişmişliğini gözlerimin önünen serecek bir sürü olumlu değişimde göreceğim.’’ düşüncesine sarılarak umudumu canlandırıp Tayfunla yürümeye devam ediyorum.

Artık hava iyice karardı. Kararan havaya rağmen kalabalık hiç azalmadı, hatta artıyor. Bana ve kıyafetlerime gülerek geçen kalabalıklara bakıyorum… Kendi üstlerindeki kıyafetlere, kalçalarından düşecek gibi bol gibi duran pantolonlarına, Rusya’da geziyorlarmış gibi sahte kürkten yapılmış kar botlarına, yüzlerinin her tarafına metal araçlar takılmış-ki Tayfundan öğrendiğime göre bu metal delgeçlerin adı piercingmiş ve bu çağın bir aksesuarıymış. Tanrım bu nasıl bir yüzyıl…- çehrelerine, garip şekillerde kesilmiş ve adeta bir kirpiyi andıran dik saçlarına yahut kızlardan uzun olan saçlarına, birbirinin aynı olan ayakkabılarına ve kıyafetlerine bakmadan benimle dalga geçiyorlar… Bu kadar birbirinin aynı giyinen insanlarla karşılaşmak ilgimi çekiyor ve Tayfun’a dönerek ‘’Tayfun bugün Christmas mı yoksa? Bu insanlar bir kıyafet balosuna katılacakları için mi böylesine gülünç ve böylesine aynı giyinmişler?’’ diye soruyorum. Tayfun ‘’Ömürsüzünüz Jean’’ diyor ve ekliyor ‘’Hayır bugün yeni yıl değil ya da bu insanlar bir kıyafet balosu içinde giyinmiş değil. Bu birbirinin aynı akımlar yaratan ve insanları işte tüm bu reklamlar vesaire ile ağına düşüren modanın standartlaştırıcı etkisinin kıyafete yansıyışı.’’ diyor. ‘‘Peki’’, diyorum ‘’aynı giyinmek insanları kızdırmıyor mu?’’ Tayfun gülüyor ve ‘’Şakasına ve benimle dalga geçişine devam eden dostum, her ne kadar dalga geçildiğimin farkında olduğumu bilsem de sorularına cevap vermeyi sürdüreceğim. Sualinin yanıtı hayır. İnsanlar aynı giyinmekten genel anlamda şikayetçi filan değiller, çünkü moda dışında kalırlarsa ve farklı olurlarsa dışlanmaktan korktukları ve modanın dışında giyinmenin tedavülden kalkan bir kişiliğin de yansıması olmasından korkarak, aynı zamanda da düşündüklerini yahut sosyal statülerini sözcük dahi söylemeden herkese göstermek için; tercih ettikleri, kabul ettikleri bir şey bu standartlaşma.’’ diyor. Şaşırıyorum. Zaten 230 senelik uykumdan uyandığımdan beri şaşırmak dışında ne yaptım ki?

Tayfun’un beni giysi almak için götüreceği yere hem yanımdaki genç adamın beni şaşkınlığa sokan laflarını takip ederek hem de çevreme bakınmaya devam ederek ilerlemeye devam ediyorum. Kafelerin, mağazaların ışıklı levhaları gözümü almaya ve başımı döndürüp midemi bulandırmaya başlıyor. Yağan karın yüzüme vuran tanelerinin yüzümü ıslatması da cabası. Bedenim yorgunluk ve üşümekten infilak edecek gibi hale geliyor. Hemen beşinci gezimde kendimin dile getirdiği ‘’Yürek, bedenden daha çok gözetilirse, ufak mahrumiyetlere daha kolay katlanılır.’’ sözünü kendime hatırlatarak hala umut kırıntıları kalan yüreğime yaslanıyorum. Tam bu durumdayken karşı istikametten bize doğru yaklaşan iki hoş, uzun boylu genç bayan gözüme çarpıyor. Hoş ve bakımlı bu genç baylara tebessüm ederek bakarken bir şeyi fark ediyorum. Bayanların vücutlarının duruşundaki tedirginliği ve omuzlarındaki çantalara sıkı sıkı tuturak adeta sessiz bir savunma pozisyonu aldıklarını fark ediyorum. Bu gergin duruşun sebebini  algılamaya çalışırken, çevrelerinden geçen kalabalığın gözünü dikip bu genç ve hoş bayana kendi aralarında dalga geçercesine güldüklerini, lafla saldırıda bulunduklarını görüyorum. Bakışları ve lafları ile rahatsız edenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturmaktayken, bayanların bile zor durumda olan ve tacize uğrayan hem cinsilerine dalga geçercesine süzmeyi ihmal etmediklerini anlayarak üzüntüyle Tayfun’a dönüyor ve deneyimlediğim bu kötü manzaranın sebebini ve bu iki uzun, güzel bayana yöneltilen kaba tavırların nedenini soruyorum. Tayfun iç çekerek ‘’ İki güzel bayan değdiniz aslında önceden erkek olan şimdi ise kadın gibi giyinen yahut ameliyatla bayan olan travesti yahut transseksüellerdir. ‘’diyor. Ağzım açık kalıyor bu açıklamalara. Önce bana söylenenleri düşündükten sonra ‘‘Peki diyorum neden bu kadar kötü davranılıyor ve neden bu kadar aşağılanmaya maruz kalıyor bu insanlar? Tamam, bahsettikleriniz yani erkeğin kadın olması garip bir şey ama bu kadar kötü bir muameleyi kim hak eder söyler misiniz? Kendi komik ve standart giysi ve davranışlarına bakmayarak masum iki insana bu kadar kötü davranmanın gerekçesi ne olabilir?’’ diye soruyorum kızgınlık ve kırgınlıkla. ‘‘Yaşlı dostum, beni çağ dışı olduğun konusunda şu konuşmayı yapmasaydın inandırabilirdiniz ama bu söylediklerinizden sonra çağın dışında olanların sizin değil tüm o modern giysileri altındaki o kalabalıklar olduğu çok açık.’’ diyor bana iç çekerek. Ben de hüzünle iç çekiyorum. Tayfun konuşmasına devam ediyor ‘‘Bay Jean, bu ne yazık ki ahlak denen mefhumun ikiyüzlü, yanardöner tabiatından başka bir şey değil. Kendileri her türlü ahlaksızlığı yapan tüm bu kalabalıklar kendi ahlaklarını yüceltecek ve başkalarınınkini eleştirecek her türlü durumda saldırma fırsatını kaçırmazlar. O olmazsa, mahalle baskısıyla sustururlar. Alsana 21. yüzyıl ve 21. yüzyılda Türkiye.’’  Tayfun’un bu söyledikleri içimin daha da acımasına neden oluyor. Cidden hiçbir şey geçen onca asra rağmen değişmemiş ve gelişmesini beklediğim insanlar benden çok daha çağın dışında kalmış diye iç geçiriyorum ve Tayfun’a gülümseyerek ‘‘Jean Jacques Rousseau’ya benzemediğin konusunda emin misin genç adam? Kimsenin kalbine ve ruhuna girmese de romanlarda ve tiyatrolarda boy boy sergilenen köksüz ahlakı ve maske görevi üstlenen, sadece saldırmak amacıyla gerçekleştirilen ve  savunmaya yaramayan ahlakı eleştirir Rousseau da. Ve bence sandığınızdan daha çok benzer yanlarınız var yazarla.’’ diyorum Tayfun’a gülümseyerek. Tayfun gülerek ‘’Her neyse… Size yeni şeyler alacağımız mağaza hemen üç bina yanda.’’ diyerek beni geçiştiriyor. Gülümsüyorum. Üç bina yanda dediği mağazaya gidene kadar karşıma beni şaşkınlığa uğratan neler çıkmıyor ki; konuşan kantarlar, sinema olduğunu öğrendiğim bir eğlence şeklinin-ki fazlasıyla önemli bir iletişim ve eğlence aracıymış bu sinema dedikleri- afişleri, her adım başı karşına çıkan biletçi adamlar-demek ki bu çağın insanının mutluluğu da şansa kalmıştı- , yayadan başka bir şey olmayan caddede bir ara sokaktan-Tayfun’un öğretmenlik yaptığını söylediği heybetli lisenin yanındaki ara sokakmış bu- karşımıza aniden çıkan yine o aynı korkunç görünüşlü, metalden yapılma sürat araçları, …

Sonunda sadece yol değil aynı zamanda da çağ rehberim olan genç dostumla bahsettiği mağazaya geliyoruz. Dükkan önünde beni durdurup ‘‘Bay Jean ne kadar paranız var? Nasıl bir şey bakalım?’’ diye soruyor bana. Zoraki tiyatro güldürümden kazandığım tüm paraları cebimden çıkarıp eline veriyorum. Bana inanmayan gözlerle bakıyor, ‘‘Ciddi olamazsınız? Sadece bu kadarınız m var? Fena bir para değil ama kıyafet almaya yetmeyeceği de kesin. Siz cidden bir hayalet ya da geçmişten gelen bir ruh musunuz yoksa?’’ diyor bana iç çekerek. ‘‘Neyse’’ diyor ‘’benim de yanımda yetecek param yok ama bir fikrim var.’’ diyip beni mağazanın içine doğru çekiyor. Mağazaya o şekilde girince insanların bazıları dalga geçerek gülmeye bazısı da beni aşağılarcasına baştan aşağı süzmeye başlıyor hemen. İlk önce mağazanın sahibini olduğum sandığım bir bayan, ukala ve kibirli tavırlarla sanki her an bizi defetmeye hazırmışçasına yanımıza yaklaşıyor. Tayfun hemen kendinden emin ve kararlı bir tavırda kadınla Türkçe dedikleri dilde konuşmaya başlıyor. Snop kadın beni süzerek sözleri dinlemeye devam ederken bir süre sonra kafasını onaylarcasına sallıyor. Tam Tayfun bana konuşmaları açıklayacakken, hemen genç adama dönüp ‘’Bu bayan’’ diyorum ‘’Bu zengin görünüşlü bayan, mağazanın sahibi mi?’’Tayfun gülerek ‘‘ Hayır, yalnızca mağaza müdürü.’’ diyor.  ‘‘Peki’’ diyorum ‘‘Türkiye’nin bir krallık değil de cumhuriyet olduğuna emin misiniz?’’  Bana şaşkın ve anlamayan gözlerle bakınca gülümseyerek açıklıyorum, ‘’ Kraldan çok kralcı olmak… Mağaza müdürü dediğin bayanın sadece görevli olduğu bir mağazanın sahibiymişçesine mağaza müşterisi profilinden farklı görünüşe sahip insanları aşağılaması…İşte bu ancak kraldan çok kralcı olmakla açıklanır.’’ diyorum. Tayfun bana bakıp önce bir kalakalıyor sonra ise kahkahayı basıp ‘’Sizi cidden sevdim Bay Jean’’ diyerek bana kadınla olan konuşmalarının içeriğini aktarıyor. ‘’ Bay Jean, sizin Fransa’da profesyonel bir gösteri sanatçısı olduğunuzu Necla Hanım’a söyleyip,  son moda kıyafetlerden oluşturulmuş bir iki kombinasyonunda iki adet-size ve bana- parasız vermeyi kabul ederlerse sizin, mağazanın önüne daha çok müşteri çekmek için gösteri yapacağınızı söyledim’’ diyor. Ben tam itiraz edecekken, Tayfun ‘’ Reklamı sormuştunuz yaşlı dostum, işte artık siz de reklam dünyasına giriyorsun. Hemen itiraz etmeyin, bunu insanları ve çağı daha iyi anlamak için bir oyun gibi düşünün Bay Jean. Tek yapmanız gereken mağazadaki tezgahtarlardan biri sizi ve giydiğiniz çağdışı kıyafetleri gösterip ‘’Çağdışı giyinmek istemiyorsanız bizim markamızla çağın ötesini yakalayın!’’ diye bağırarak mağazaya müşteri toplarken gülümseyip kendi etrafınızda dönmek.Hem itiraf etmek gerekirse, benim için de bu önemli Bay Jean. Ben de ne zamandır bu markanın son moda kazaklarından ve paltosundan satın almayı arzu ediyordum. Hem bakın, iki adet vermeyi kabul ettiklerine göre hem siz bu dikkatleri üzerinize çeken demode kıyafetlerden kurtulacak hem de şu genç arkadaşınızı mutlu edeceksiniz. Bir taşla iki kuş diyoruz biz buna Bay Jean.’’ diye konuşmasını sonlandırıyor Tayfun. İçimden, ‘’Yine zoraki bir iyilik’’ diye geçirip iç çekerken, bu dikkat çeken kıyafetlerden kurtulmak ve yine de bu genç arkadaşımı mutlu edebilmek için bu aşağılayacağı teklifi  kabul ediyorum.

Bir saat kadar süren aşağılayıcı, ayaklı reklam panosu halinde oradan oraya dönerek gerçekleştirdiğim gösterimden sonra, tüm insanlık onurumu kaybettiğimi hisseden mutsuz ve bitkin bir halde, çağa uyumlu yeni giysilerimle-Tayfun da hemen üstüne yeni kazağını geçiriyor- mağazadan çıkarak genç adamı takip etmeyi sürdürüyorum. Birden Tayfun duruyor ve ‘’ Bakın sizi nereye götüreceğim…’’ diyerek beni çekiştirmeye ve lisesinin olduğu ara sokağa doğru beni itelemeye balıyor.  Telefon kulübesi olduğunu öğrendiğim-ki telefon benden sonra olan yeni bir icatmış. Telefon önce kordonlu sonra ise cep telefonu olarak iletişime ve haberleşmeye büyük bir hizmet vermekteymiş. Üstelik artık görüntülü konuşma ile uzaktaki bir yerdeki insanla anında telefonla yüzyüze görüşme mümkün olmuş. Hatta bu durum eşlerini aldatan pek çok kişi için de yarardan çok zarar getirmiş. Tanrım ne çağ!- metal kulübe, mukavvadan evlerinde kardan titreyerek öylece duran sokakta yaşayan insanların yürek dağlayan hali, adının uyuşturucu olduğunu öğrendiğim insana anlık zevk fakat ardından binlerce acı veren bağımlılık yaratan bir madde kullanan pek çok genç…  ‘’Bu nasıl bir çağ? Ben nerdeyim? ‘’ düşünceleri ile zihnim meşgul olurken Tayfun beni bir yerde durduruyor. Bana dönüp gülümsüyor ve ‘’Bakınız Fransız dostum, burası Fransız sokağı, daha doğrusu yeni adıyla Cezayir Sokağı ama hala Fransız Sokağı olarak da adı geçmektedir.Ha Fransa, ha Cezayir, keyfimize bakalım yaşlı dostum!’ diyor. Dediklerinden bir şey anlamıyorum ama  merdivenlerle kaplı, dar bir sokağın içine giren genç adamı takip ediyorum. Fransızca şarkılar kulağımı doldurmaya başlıyor. Herkesin huşu içinde dinlediği açık olduğuna göre demek ki hoş sayılan müzikler bunlar. Oysa ki bana o kadar anlamsız ve garip geliyor ki bu ezgiler… Az önce girdiğimiz mağazanın içinde kulağı delercesine çınlayan ve Tayfundan öğrendiğime göre adları pop müzik, rock müzik ve r&b olan müziklerden daha hoş bu sokaktaki ezgiler ama yine de çok garip ve çok tek düzeler.

Bir süre dar ve merdivenle örülü sokakta ilerledikten sonra, Tayfun’un tanıdığı simalara rast gelmemiz sonucu, bu üç adamdan oluşan grubun yanına doğru gidiyoruz ve Tayfun’un coşkuyla bu adamlarla tokalaşıp sarıldığını görerek ben de tanımadığım fakat davranışlarındaki kibir ve gözlüklerinin duruşundan bu çağın entelektüelleri olduklarını farz ettiğim bu adamların masalarına oturuyorum. Tayfun hemen beni adamlara tanıtıyor ve Jean Jacques adını duyan üç adam da gülüp kibirlice ‘’Yoksa ‘Roussoe mu?’’ esprisini tekrarlıyor.  Keçi sakalları, yuvarlak gözlük camları, ellerindeki şarap bardağı ile entelektüelliklerini tescillemek istediklerini hemen algılıyorum . Bu tekrarlanan espriden sonra birisi çok güzel olduğunu sandığı fakat sürekli gramer hatası işleyen Fransızcasıyla bana dönerek, ukalaca ‘’Jean Jacques Rousseau’yu bilirsiniz üstad, öyle değil mi? ‘’diye küçümsercesine bir laf atıyor. Gülümseyerek ve Tayfun’un gözüne bakarak ‘’Elbette, biraz bilirim tabii’’ diyorum. ‘’Biraz’’ sözcüğünü de duyunca bu sözde entel, üç adam başlıyorlar aslında bana ait olan düşünceleri anlatmaya, bahsettiklerinin ben olduğumu bilmeden beni övmeye ve beni pohpohlamaya. Ve benim felsefelerimi bana anlatmaya çalışırken öylesine komik ve öylesine yapmacık ve temelsiz bir hal içine giriyorlar ki, içimden bu çağın insanına en az 18. yüzyıl insana güldüğüm gibi gülüyorum. Bilmem hatırlar mısınız önceki gezilerimden birinde kendilerine ait olamayan felsefeleri kendilerinin gibi aktarma çabasında olan ve sırf üzerinde bilgiççe konuşabilmek için bir şeyleri inceleyen insanları  ve kendilerini aydınlatmak için değil de başkalarına öğretmek için çalışan insanları eleştirmiştim… İşte 230 sene sonra, nihai gezimi gerçekleştirirken karşıma çıkan bu yapma entel grubunun durumu da aynen bu oluyor. Artık bu konuşmalara ve  bu çağın yapmacık, hoyrat, temelsiz ve aydınlanmadan bir haber haline daha fazla tahammül edemeyeceğimi kavrayarak  müsaade istiyorum. Tayfun ‘’Dostum, hey Bay Jean nereye gidiyorsunuz? Sohbet ve gece daha yeni başlıyordu oysa ki…’’ diyip beni vazgeçirmeye çalışsa da genç adama gülümseyip elini sıkıyor ve yaptığı her şey için teşekkürlerimi sunuyorum. Tam dönüp gidecekken Tayfun yanıma yaklaşıyor ve ‘’Şey Bay Jean, acaba bana biraz borç verir misiniz? Sanırım cebimdekiler beni idare etmeye bu gecelik yetmeyecek. Hem bunu bu minik gezimizde size yaptığım dostane rehberliğe sayarız; değil mi?’’ diyor. İçime bir kez daha büyük bir hançer darbesi iniyor ve cebimde zoraki tiyatro güldürümde kazandığım paraları çıkarıp Tayfun’un eline tutuşturuyorum ve genç adamın gözlerinin içine bakarak, ‘’Darbe bazen ıskalayabilir, ama niyet asla hedefini şaşırmaz.’’ diyip buruk bir gülümsemeyle genç adamın yüzüne bakıyor ve ‘’Yalnız Gezenin Düşgenleri-Dördüncü Gezi!’’ diye ekleyerek,  şaşkın halde bana bakan Tayfun’u geride bırakıp oradan uzaklaşıyorum.

Bu gezi artık bitmeli… ‘‘Yalanlar, çıkarlar, sahtelikle 18. yüzyılı çoktan geçmiş olan bu çağdaki ilk ve son gezim, hayatımdaki nihai gezim sona ermeli!’’ diye içimden sayıklayarak, sabah oldukça sakin olan ama şimdi ışıklı levhalı ve üzerlerinde ‘‘pavyon’’ yazan mekanların yanından geçerek, 230 sene sonra uyandığım laboratuarın bulunduğu sokak boyunca yürüyorum. Şansıma açık olan dış kapıdan hemen giriyor ve koşar adımlarla laboratuarın bulunduğu 2. kata doğru yürüyorum. Tüm o şanssızlıklarıma rağmen laboratuarın olduğu evin kapısının da açık olduğunu fark ederek-iyi ki açık bırakmışım- adeta karabasandan kaçan bir rüyazede gibi içeri dalıyorum. Derin nefes alıyor, laboratuarın perdelerini daha sıkı kapatıyor ve 230 sene uyuduğum aletin içine girerek aletin zaman ayarını ‘sonsuz’ a getiriyorum. Böylelikle sonsuza kadar yalnız bir adam olarak düş kurabileceğim düşselim içine adım atıyorum. Uyutulanın 230 sene uyuyan ben değil, yüzyıllar boyunca ayakta uyuyan çağlar, nesiller olduğunu düşünerek son bir kez iç geçiriyor ve sonsuz düş âlemime yol alıyorum. Hepsi bu… Ötesi yok…

55. SayıKapakSinemahsül

OTOBÜS

24 Mins read

Künye:[1]

Senaryo, Yapımcı, Kurgu: Tunç Okan   Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, Gerilim Oyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı Yapım şirketleri: Hélios Films , PAN Film, Promete Film

Yıl: 1974

Film Süresi: 91 dk.

Filmin Konusu:

Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kala kalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte. Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘‘Vahşi’’,  ‘‘barbar’’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta otobus1otobus1hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..

Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.

Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.

Filmin Popüler Sinemayla Karşılaşılaştırılması

Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

1) Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

2) Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

3) Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

4) Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

5) Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir..


[1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

[2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’, http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

[3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

[4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[5] http://www.turksinemasi.com/turk_sinema_tarihi/turk_sinema_tarihi_turkce.asp?tarihid=5000

[6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[7] Serarslan ve Özgür, s.5.

[8] Esen, ss. 123-124.

[9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.