Naçizane

ÇİZGİLER, COLDPLAY VE ÜRETKENCANLAR

6 Mins read
Naçizane

ÇİZGİLER, COLDPLAY VE ÜRETKENCANLAR

6 Mins read

Üretkenlik ve popülarizm arasındaki çizgi. Eğer çizgi aşılır da popülarizme kayılırsa ne olur; Üretkenlik hat safhadayken, bunu kullanıp ünlü olma sevdası, bu sayede daha büyük kitlelere ulaşmak ve insanlara mastürbasyon yaptırmak, ne yazıktır ki insanların da bunu makul görmesi, zaten kendini geliştirmekten yoksun kitlelerin daha fazla boşluk istemesi ve kendilerine özenle ördükleri bu kozada dönüp durmaları. Sonuçta, gelişmeyen ama zevkten dört köşe olan bir toplum. Faydasını mütemadiyen maksimize eden de diyebiliriz. Sonuç olarak da eğer müzik piyasasından girersek, piyasaya popüler mamuller süren üretken insanlarımız; kazandığı karlarla, insanımız da; seksi çağrıştıran “dıptıs” temelli güzide esereler eşliğinde, üstü açık insan ambarlarında birbirlerine sürtünerek hayatın tadını çıkarması. Madalyonumuzun birinci kısmı tamamlandı. Gelelim ikinci kısma. Üretkenlik kısmı yani. Bu gelişmektir bir nevi. Herhangi bir dalda herhangi bir şekilde gelişmek. Aklı başında aydın insanımızın yaptıkları yani. “Ha üretken olup da ne olacak?” Diyenlere de bu yazımda cevap vermeye “tenezzül” etmiyorum.


Bir zamanlar bir müzik grubu vardı. Bunlar alternatif dediğimiz ama artık dinlenme oranlarına baktığımızda alternatif adını yıkmış olan bir müzik türü icra ediyorlardı. Öyle şirin bir gruptu ki beni sadece bir kliplerinde gözlemlediğim müzikleri, giyinme tarzları ve tavırlarıyla beni etkileyerek direk orijinal albümlerini satın almamı sağladı ve beni “artık alternatif olmayan” bu müzik türüyle tanıştırdı. Bahsi geçen klip “in my place”di. Şarkıda büyük olasılıkla Chris Martin, yani grubun asıl kişisinin (frontman) bir dişican tarafından terk edilmesi ve ardından kadına “geri dön!” çağrısında bulunulması konu edilmişti. Şarkının bir yerinde “çizginin geçmemen gereken tarafına geçtim” diye bir söz öbeği vardır. Bu kısmı ilerleyen satırlarda mercek altına alacağız. “In my place” Coldplay’in ikinci stüdyo albümünün ilk kırk beşliğiydi. Chris; “bu şarkının bize getirdiği gazla daha iyi şarkılar yaptık…” demişti. Söyledikleri doğruydu. Albümde “clocks” ve “the scientist” gibi şaheserler vardı. Dolayısıyla “A Rush of Blood to the Head” albümü grammy sahnesinde“yılın en iyi alternatif müzik albümü” ödülünü havada kaptı. Ama daha iyisini ilk albümlerinde yapmışlardı. Unutulmaz “Parachutes” albümü… Bu albüm Coldplay’in ilk stüdyo albümüydü. 2000 yılında piyasaya çıktığında dinleyiciler yeni “Wonderwall” yani “Yellow”’la tanıştı. Chris Martin aşkını sarıya boyamış sonra; “alın da dinleyin hayrını görün” demişti ki, insanlar dinlediler ve şarkıyı müzik listelerinin bir numarasına çıkarttılar. Sonra ikinci bomba “Trouble” geldi. Klibinde Chis Martin bir otoyolun ortasındaki sandalyeye sıkıca bağlanmış yardım istiyor, daha da çok debelenince yere kapaklanıyordu. Sonra bir bomba daha; “Don’t Panic”. Bu şarkıda da; “tamam sakin olalım büyük acılar çekebiliriz ama yine de hayat güzel…” teması altında saf duygular vardı. İşte konu buydu. Saflık. İlk albüm “Parachutes” çok içten bir albümdü. Grubun ilk albümü olmasına rağmen Coldplay tutulmak için piyasaya uygun sözler, ritimler kullanmamıştı. Albüm kendi çapında huzurlu ve sade bir hayatı arzulayan bir aşığın dilinden dökülmüştü. “Şuna buna sinirliyiz, kendimizi ancak rock müzikle ifade ediyoruz” tarzından çok uzaktı. Ama üçüncü albüm… Resmen bir hayal kırıklığıydı. Albümün ilk kırk beşliği “speed of sound” tam bir “clocks” varyasyonuydu. Albüm konseptini Chris Martin’in her gün yaşadığı inişli çıkışlı ruh hali oluşturuyordu. İyimserliğini X, kötümserliğini de Y temsil ediyordu. Albümün adı X&Y’di. Tamamen baştan sağma bir konsepti. Daha çok ergenlik çağındaki Chris Martin’in yapacağı türden bir konsept… Şarkılar çok düzdü. Hiçbir derinliği yoktu. “What If” şarkısında Chris, karısı Gwyneth Paltrow’a; “beni tek edersem ne yaparım” demekten başka bir şey söylemiyordu. “Hardest Part” fena değildi ama grubun, kliplerindeki tavırları bu şarkıyı da tepetaklak etti. Bugünkü U2 havası vardı grupta. Yani “biz artık müziği bitirdik, şimdi kendi kafamıza göre takılıyoruz” havası. Albüm her yönden çok yapmacık ve tamamıyla kar amaçlı bir projeydi. Oysa gerçek “alternatif” dediğimiz müziği birinciden sonra ikinci albümlerinde de başarıyla icra etmişlerdi. Chris Martin’in “in my place” şarkısındaki “çizginin geçmemen gereken tarafına geçtim” sözü o şarkıda değilde bu üçüncü albümle hayat bulmuştu bence. Grup sınırı aşmış tüketim piyasasına adım atmıştı. Yani bir zamanlar bir grup vardı. Benim gibi müzik aşkıyla dolu bir genci alternatif müzik dinlemeye başlatan. Bir zamanlar…


Coldplay böyleyken hiçbir zaman tarzından ödün vermeyen gruplar da var elbet zamanımızda. Mesela “Travis.” Bu yaz Türkiye’ye uğrayacak olan Travis… Bir grup İskoçyalıdan oluşan bu grup “the invisible band” ve “12 memories” gibi güzide eserleri icra ettikten sonra hala kaliteli müzik yapıyor. Geçen yıl çıkan “the boy with no name” albümüyle tarzlarından hiç ödün vermediklerini gösterdiler. İnsanımız onları daha çok “sing” şarkısıyla hatırlıyor. Ama bence grubun ruhunu “flowers in the window”, “the cage”,” somewhere else” ve “closer” taşıyor. Her albümlerinde öyle saf, öyle “kendi gibi”ler ki sormayın. Hiçbir magazin dergisiyle alakaları olmamış tipler bunlar. Reklâm olarak sayılacaksa topu topu birkaç kez frontman Fran Healy konsere İskoç eteğiyle çıkmıştır o kadar. Aynı samimiyetle baş gösteren “kings of convenience”, “sigur ros”, “athlete” gibi bir ancak bir elimizin parmaklarıyla sayılacak kadar grup var zamanımızda.


İşte ne yapalım, halimiz böyle. Yani bu durumlar sadece Türkiye’ye özgü değil anlayacağınız. Birkaç müzisyen dışında doğru düzgün işini yapan yok. Her duyduğumuz müzik bize seksi çağrıştırır oldu. Bundan sonra başımıza gelebilecek en güzel şey ne olabilir ki? Aslında “Ajdar’ımız” şu sessizliğini bozup yeni bir kırk beşlik çıkarsa fena olmaz hani.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: