Naçizane

DÜNYANIN YARALARI

7 Mins read
Naçizane

DÜNYANIN YARALARI

7 Mins read

           Dünyanın Yaraları, uzun zamandır yazmayı planladığım, ama bir türlü kendi adıma uygun şartları sağlayıp da yazmaya başlayamadığım bir yazı dizisidir. Dünya’nın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlar, açlık, katliam, iç savaş; kısacası bütün insanlık dramlarını tek tek sebepleri ve sonuçlarına kendi yorumlarımı da katarak sizlere sunmaktır amacım.

Kafamdaki bu tasarıyı hayata geçirmemi sağlayan fitili ateşleyen, son bir aydır tüm dünyanın gündeminde geniş yer tutan Filistin sorunuyla başlarsam sanırım en doğrusu tercihi yapmış olurum.

 

DÜNYANIN YARALARI- I (FİLİSTİN)

 

Filistin sorunu aslında birçoğumuzun bildiği gibi İsrail devletinin kuruluşuyla yani 1948 yılında değil, ondan yaklaşık 100 yıl öncesinde başlamaktadır. 1848 yılında devrin en güçlü devletlerinden İngiltere Filistin konsolosluğunu Yahudilerin egemenliğine devreder. Dünyanın birçok yerine dağılmış halde bulunan Yahudi halkı “vaat edilmiş topraklar” olarak gördükleri bölgede devlet kurma girişimlerine işte bu tarihten itibaren hız verirler. 19. yy sonlarında bölgede Yahudi nüfusu hızla artar. 1897 de Theodor Herzl önderliğinde bir siyonist kongre toplanır ve II. Abdulhamid’e Filistin’de özerk bir Musevi yerleşim bölgesi kurulması talebi iletilir. Bu talep karşısında şu taahhütlerde bulunulur;

  1. Osmanlı Devleti’nin 33 milyon İngiliz altını tutarındaki borçlarını ödeme,

  2. İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın frank değerinde deniz filosu kurma,

  3. 35 milyon altın lira faizsiz borç.

 

Ancak “Vatan toprağı satılık değildir.” cevabını alırlar.

 

Bölgeye göçler sürerken 1917 yılında I. Dünya savaşı sonrası İngiltere dışişleri bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle İsrail devletinin kurulmasıyla sonuçlanan Balfour Deklarasyonu imzalanmıştır. 20. yy başlarında İngiliz mandası altındaki bölgede Yahudi yerleşimcilerle Arap halk arasında çatışmalar çıkmış, bu nedenle İngiliz yönetimi tarafından bölgeye Yahudi göçü bir süreliğine engellenmiştir. Ancak II. Dünya savaşının patlak vermesinden sonra Almanya ve Polonya başta olmak üzere Avrupa’da Nazi Almanyası tarafından girişilen Yahudi soykırımı sonrası bölgeye Yahudi göçü eskisinden de hızlı bir şekilde yeniden başlamıştır. II. Dünya savaşı sonrası savaştan galip ve diğer ülkelere nazaran daha güçlü çıkan ABD ile ilişkiler ilerletilip bu sefer de Amerikan desteği alınarak sorun BM’ye götürülür. BM Filistin topraklarında biri Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki devlet kurulması kararını verir. Ancak Araplar Yahudi halkın kabul ettiği bu kararı kabul etmez. Bunun üzerine bölgede Birleşmiş Milletler denetiminde milletler arası bir bölge oluşturulur. Bu çözüm de Arapları tatmin etmez ve bölgede İsrail-Filistin çatışması başlar. 1948 yılında bölgede BM kararı uyarınca İsrail devletinin kurulduğu açıklanır ve bu açıklamadan dakikalar sonra ABD tarafından tanındığı açıklanmıştır.

 

İsrail’in kuruluş ilanından sadece 24 saat sonra Mısır, Ürdün, Suriye, Irak ve Lübnan orduları tarafından bir saldırı gerçekleştirilmiş ancak bu saldırılar yenilgiyle sonuçlanmış ve ateşkesler imzalanmıştır. Daha sonra Berlin olimpiyatlarında yaşananlar, misilleme olarak gelen suikastlar, bölgedeki İsrail-Arap çatışmaları derken Filistin sorunu bugünkü halini almıştır.

 

Bugünlerde yeniden dünya gündemine oturan Gazze’ye gelelim. Gazze 1948’de İsrail devletinin kuruluşundan sonra Mısır egemenliğine verilmiş ancak 1967’de çıkan Altı Gün Savaşı sonucu İsrail işgaline uğramış, 1993 yılında imzalanan Oslo Barış Anlaşması sonucu Filistin yönetimine verilmiş tarihin en büyük insanlık dramlarının yaşandığı, yüz ölçümü 45 km kareyi ancak bulan, yaklaşık 1 milyon kişinin yaşadığı bir sahil şeridi.

 

İsrail bölgeden 1994 yılında çekilmesine rağmen zaman zaman çeşitli bahanelerle bölgeye havadan ya da karadan saldırılarını sürdürmekte. İsrail, ABD gibi ülkeler ve AB tarafından terör örgütü ilan edilen Hamas, 2005 yılında yapılan seçimlerde ve sonrasında El Fetih ile yaşanan çatışmalar sonucu 2007 yılında Gazze’de yönetimi tamamen ele geçirdi. Bunun üzerine İsrail 2006 yılından itibaren bölgeyi ablukaya alarak bölgeye her türlü giriş çıkışları kontrol etmeye başladı. Bu abluka son zamanlarda o kadar katılaştı ki bölgeye gelen gıda ya da sağlık yardımları dahi İsrail kontrolüne takılmaya başladı. Bunun üzerine Hamas 2008 yılında başlattığı 6 aylık tek taraflı ateşkesin bitiminde yeniden ateşkes yapılmayacağı açıklamasını yaptı. Ve hemen ardından İsrail’e yönelik roket saldırıları düzenlenmeye başladı. Bunun hemen ardından İsrail’in 21 gün süren saldırıları başladı.

 

Buraya kadar her şey etki-tepki olarak düşünülebilir. Ancak normal olmayan İsrail’in yaptığı saldırının şiddeti ve içeriği. Merdivenaltı imalathanelerde, bodrum katlarında yapılmış, düştüğü yerdeki kaldırım taşlarını dahi yerinden zor oynatan roketlere karşılık; dünyanın en gelişmiş teknolojisi kullanılarak üretilmiş yüzlerce kiloluk bombalar, kimyasal silahlar. Bir yanda ellerinde sapalarla İsrail tanklarının karşısına dikilmiş, şehitliğe inandırılmış, anne-babasını bile göremeden yetim kalmış 15-16 yaşındaki çocuklar, bir kaç aylık bebeğini daha doğru düzgün öpüp koklayamadan yüzlerce kiloluk bombaların altında kaybetmiş anne babalar; diğer yanda sokaklarına düşen roketlerden ürküp, televizyon karşısında çizgi film izler gibi bombaların atılışını izlemiş, belki parkta oyun oynarken bir canlı bombanın patlayışına şahit olmuş çocuklar, çocuklarını okula yollarken acaba başlarına bir şey gelir mi diye korku duyan anne babalar. Bir taraf ellerindekini her şeyi kaybetmiş, kaybedecek bir şeyi olmadığı duygusuyla korkusuzca ölüme giderken; diğer taraf ellerindekini kaybetme korkusuyla öldürmeye gidiyor. İşte Gazze gerçeği.

 

Biraz empati yapıp kendinizi Gazze’lilerin yerine koyun; her gece uykuya ölüme yatar gibi yattığınızı, her gün bombalarla uyandığınızı, okula, işe giderken kendi topraklarınızda onlarca kontrol noktasından geçmek zorunda kaldığınızı, yaşamak için temel ihtiyaçlarınızı bile annenizi-babanızı öldüren insanlardan almak zorunda kaldığınızı düşünün. Şu an Filistinlilerin yaptıklarından farklı ne yapabilirdiniz? İtiraf edeyim ben de Gazze’de yaşıyor olsaydım, Gazzelilerin yıllardır yaşadıklarını yaşamış olsaydım İsraillilerin “terörist” diye tanımladıkları, benimse “direnişçi” olarak addettiğim safta yer alırdım.

 

Bu kanın yıllardır akmasının nedenini anlamak istersek, kan mı durmuyor yoksa durması mı istenmiyor; ona bakmamız gerekir. Türkiye’nin bölgedeki en ufak hareketini hararetle takip eden, orantılı güç kullanımı diye kendini yırtan BM, İsrail’in bölgede yaptığı katliamları yıllardır kınayamadı bile. Bunun nedeni de ABD’den sürekli veto gelmesi. Dünyanın her tarafında faaliyet gösteren Yahudi lobileri başta ABD olmak üzere bütün dünyada siyasete ve ekonomiye doğrudan doğruya etki etmekte. Bu nedenle hiçbir Amerikan başkanı iktidarı sırasında Yahudilere karşı karar almak bir yana, İsrail aleyhinde konuşmaya dahi cesaret edememiştir.

 

Peki, sorunun çözümü için ne yapılabilir? BM siyasal kararlardan uzak bir yapıya kavuşturulup, kararlar bir standarda bağlanırsa hiç değilse yapılan katliama sessiz kalınmamış olur ve bu sayede BM de yeniden kuruluş amacına hizmet etmeye başlar. Aksi takdirde hiçbir işlevselliği olmayan, emperyal devletlerin arkalarında bıraktığı yıkıntıları temizlemekle görevli bir temizlikçiden farklı kalmayacak. BM’in bölgedeki katliamlara sessiz kalmaması ve yaptırımlar uygulanması ne kadar çözüm olur bilinmez ama atılması gereken bir adım olduğu da aşikâr. Bölgede istikrarın sağlanması için önce bütün Arapların antisemitizmi bir kenara bırakarak Orta Doğu’da bir Yahudi devletinin varlığını kabul etmesi, İsrail’in de işgalci politikasını bir kenara bırakarak savaş için değil, barış için mücadele etmesi gerekir. Yani önemli olan bölge halkının barışı gerçekten istemesi.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: