FERFORJE KAPI

Sigaramın dumanında vardı, var olmayan gölgen.
Alıştık değil mi birer birer adım atmaya,
Yaklaşamadan uzaklaşmaya,
İçeri giremeden hep dışarıda kalmaya?
İçeri giremeden dışarıda kalmak…
Ne kadar da tanıdık değil mi bize?
ama mutluluktan, birbirimizi sevişlerimizdendi dışarıda üşümelerimiz bir zamanlar.
Ferforjesine hayran olduğum kapımızı, açamadığımız zamanlar…
Yıkık virane görünse de bizim olan, ”Bizim!” diyebildiğimiz o köşkün kapısının önünde kalmalarımız…
Çoğu zaman birbirimize kırgın olup yağmurda ıslanırken açıp açmamak arasında kalıp parmaklarımızın demirlerinden yavaşça aşağıya doğru kaydığı o ferforje kapı…
Daha içeri giremeden içeriden kapıya yaklaşan gölge…
Kapının açılmasıyla umrumuzda olmayan yağmurun altındaki sarılışlarımız…
Yağmura karışıp kaybolan minik gözyaşları…
İçeri girer girmez duyulan o gramofon…
Bu sefer neden bu kadar küçük ki adımlarımız?
Küçük ve ağır adımlar…
Bu yağmur ve gramofon iğnesi bizi büyülemiyor artık belki de…
Belki de aynı havayı solumamız bile bu kadar mutlu ederken tenimizin tuzu, var olduğumuzu bilmeye yeten.
Adımlar küçüktü ya hani, adımlar ağırdı ya…
Şimdi anlıyorum kaybetmekten korktuğumuz tek şeyin nefesimiz olduğunu, birlikte var olmanın dayanılmaz yoğunluğunu.
Sigaramdan bir nefes daha çekip noktalıyorum kendime mektubumu.
Ne kadar da özlemişim adının tadını.
Nasıl da güzeldi ”Bizim!” mektubumuz, dünyaya bir ferforje kapıyla sınırlı…

Bir Cevap Yazın